HARUN YAHYA
logo
HARUN YAHYA

  • Tüm Eserler
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • Videolar
  • Görseller
  • Sesler
  • Alıntılar
  • Diğer

Adnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun YahyaAdnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
ESERLER
KitaplarMakalelerVideolarGörsellerSeslerAlıntılarDiğer
KONULAR
VatikanSosyalizmAydınlanma çağıFransız DevrimiDönmeSabetayistJakobenizmMasonik MedyaSiyasi SiyonizmJön Türkİttihat ve TerakkiAbdülhamitAnti-NaziDünya Siyonist ÖrgütüNuremberg KanunlarıMussolini1. Dünya savaşıAdolf EichmannGoyimRothschild HanedanıThink-TankCFRRockefellerSoğuk SavaşStalinEkim DevrimiSovyetler BirliğiBilderbergVietnamAIPACLobiFuarGüneydoğuYunanistanYeni Dünya DüzeniKızıldenizJeopolitikGaziVergiGümrük2023AntilopBoğaAvrasya İslam ŞuarasıNobel Barış ödülüHastaneSosyal Güvenlik KurumuAli BabacanTurgut ÖzalSuikastGaffar OkkanMuhsin YazıcıoğluRosette NebulaAstronomiGül
Harun Yahya © 2025
Harun Yahya © 2025
  1. Videolar
  2. Ateizmin Çöküşü

Ateizmin Çöküşü

Harun Yahya
1122
26 Ekim, 2017
Diğer İnanç ve Felsefelere Bakış
Evrim Teorisinin Çöküşü
HD Belgeseller
Harun Yahya ve Etkileri
İman Hakikatleri ve Yaratılış Mucizesi

ATEİZMİN ÇÖKÜŞÜ

 

İnsanlık tarihinde önemli dönüm noktaları vardır. Şu anda bunların birinde yer alıyoruz. Kimileri bunu globalleşme veya bilgi çağı olarak yorumluyor. Bu tespitler doğru. Ancak bunlardan daha da önemli bir gelişme var. Kimileri henüz bunun farkında olmasa da son 30-35 yıldır bilim ve felsefe alanında çok büyük bir değişim yaşanıyor. 19. yüzyıldan bu yana bilim ve düşünce dünyasında etkili olan ateizm önlenemez bir biçimde çöküyor.

 

Ateizmin çöküşü

 

Ateizm yani Allah'ın varlığını inkar düşüncesi eski çağlardan beri var oldu. Ancak bu fikrin asıl yükselişi 18. yüzyıl Avrupa'sındaki bazı din karşıtı düşünürlerle başladı. Deni Diderot, Baron D’Holbach veya David Hume gibi materyalistler devrin bilimsel seviyesinin düşük olması sebebiyle madde dışında bir varlık alemi bulunmadığını öne sürdüler. 19. yüzyıla gelindiğinde ateizm daha da yaygınlaşmıştı. Feuerbach, Marx, Engels, Nietzsche, Durkheim ya da Freud gibi düşünürler ateist düşünceyi farklı bilim ve felsefe alanlarına uyguladılar. Ateizme en büyük desteği sağlayan kişi ise teorisi hiçbir zaman bilim tarafından desteklenmemiş olan Charles Darwin oldu.

Darwinizm, ateistlerin asırlardır cevap veremedikleri canlılar ve insan nasıl var oldu sorusuna sözde bilimsel, hayali hikayelere dayalı bir yanıt öne sürdü. Doğanın içinde cansız maddeyi canlandıran ve sonra da ondan milyonlarca farklı canlı türü türeten bir mekanizma olduğunu iddia etti ve pek çok kişiyi bu yanılgıya inandırdı. 19. yüzyılın sonlarında ateistler kendilerince her şeyi açıkladığını sandıkları bir dünya görüşü oluşturmuşlardı. Büyük bir cehaletle evrenin yaratılmış olduğunu inkâr ediyor, buna karşı evren sonsuzdan beri vardır, başlangıcı yoktur diyorlardı. Evrendeki düzen ve dengenin tesadüflerin sonucu olduğunu ileri sürüyor, kâinatta hiçbir amaç bulunmadığını iddia ediyorlardı. Canlıların ve insanların nasıl var olduğu sorusunun Darwinizm tarafından açıklandığını sanıyorlardı.

Tarih ve sosyolojinin Marx ve Durkheim, psikolojinin ise Freud tarafından ateist temellerde açıklandığını zannediyorlardı. Oysa bu görüşlerin her biri, 20. yüzyıldaki bilimsel, siyasi ve toplumsal gelişmelerle yıkıldı. Astronomiden biyolojiye, psikolojiden toplumsal ahlaka kadar pek çok farklı alandaki bulgular, ateizmin tüm varsayımlarını temelinden çökertti. Ünlü Amerikalı yazar Patrick Glynn, Allah'ın Delilleri, Sekülerizm Sonrası Dünyada İnanç ve Aklın Uzlaşması isimli kitabında bu konuda şu yorumu yapar:

 

“Geçen iki on yılın araştırmaları, daha önceki neslin seküler ve ateist düşünürlerinin Allah hakkındaki tüm varsayımlarını ve öngörülerini tersine çevirmiştir. Bilim ve inanç arasında geçen bir asırlık büyük tartışmanın ardından şu ana kadar konumlar tamamen altüst olmuş durumda. Günümüzde somut deliller, çok güçlü bir şekilde Allah inancını desteklemektedir.”

 

 Kozmoloji, Yaratılışın Keşfedilmesi

 

 20. yüzyıl biliminin ateizme vurduğu ilk büyük darbe, kozmoloji alanında oldu. Sonsuzdan beri var olan evren iddiası yıkıldı ve evrenin bir başlangıcı olduğu, bir başka ifadeyle yoktan yaratıldığı bilimsel delillerle ortaya çıktı.

Sonsuzdan beri var olan evren fikri, ilk kez eski Yunan'daki ateist düşünürler tarafından ortaya atılmıştı. Bu düşünceyi yeniçağda ilk kez savunan kişi, 18. yüzyılın Alman düşünürü İmmanuel Kant oldu. Kant, evrenin sonsuzdan beri var olduğunu ve bu sonsuzluk içinde her olasılığın gerçekleşebileceğini öne sürdü. Ancak bu iddiası sadece varsayımlara dayanıyor, hiçbir bilimsel veri içermiyordu. 19. Yüzyılda ise evrenin bir başlangıcı yani yaratılış anı olmadığı şeklindeki bilim dışı iddia geniş bir kabul görür hale gelmişti. Oysa bilim çok geçmeden evrenin bir başlangıcı olduğunu kanıtlayacaktı.

Bu kanıt Big Bang yani büyük patlama teorisinden geldi. Big Bang teorisine bir dizi keşif sonunda varıldı. Amerikalı astronom Edwin Hubble, 1929 yılında evrendeki galaksilerin birbirlerinden sürekli olarak uzaklaştıklarını ve dolayısıyla evrenin genişlemekte olduğunu fark etti.

Genişleyen bir evrenin içinde zamanla geri gidildiği takdirde tüm evrenin tek bir noktadan başladığı sonucu ortaya çıkıyordu. Astronomlar, bu tek noktanın sonsuz bir çekim gücü ve sıfır hacme sahip metafizik bir durum olduğu gerçeğiyle karşılaştılar. Madde ve zaman, bu hacimsiz noktanın dışarıya doğru patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Bir başka deyişle, evren yoktan yaratılmıştı.

Big Bang teorisi, materyalistleri rahatsız etmesine rağmen somut bilimsel bulgularla desteklenmeye devam etti. Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki bilim adamı, 1960'lı yıllarda yaptıkları gözlemlerle bu patlamanın radyoaktif kalıntılarını tespit ettiler. Aynı gerçek, 1990'larda COBE yani Kozmik Font Arayıcısı adlı uydu tarafından belirlenen radyoaktivite göstergeleri tarafından da doğrulandı. 2000'lerin başında uzaya gönderilen boomerang balonundan geçirilen veriler de COBE'nin ulaştığı bilgileri teyit etti.

Big Bang'in ispatı, materyalist fikri yerle bir etti ve bu sebeple de en çok ateist-materyalist bilim insanlarından tepki gördü. Uzun yıllar boyunca ateist olan, ancak sonradan Allah'ın varlığına iman ettiğini söyleyen Anthony Flew, ateist olduğu dönemde Big Bang'le ilgili ilginç bir itirafta bulunur:

 

“İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım. Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir.”

 

Bugün bu bilimsel gerçekler karşısında ateistler fikren yenilmiş durumdadır. Big Bang'e yönelik ateist tepkinin bir örneği, materyalist bilim dergilerinin en ünlülerinden birinin editörü John Maddox'un bir makalesinde ifade edilmiştir. Maddox, Down with the Big Bang yani Kahrolsun Big Bang başlığıyla yazdığı makalede Big Bang'in felsefi olarak kabul edilemez olduğunu, çünkü Big Bang ile birlikte teologların yaratılış fikrine güçlü bir destek bulduklarını yazmıştır. Dahası Big Bang'in gelecekteki 10 yılı çıkaramayacağı kehanetinde bulunmuştur. Oysa Maddox'un bu hayaline karşın, Big Bang o günden bu yana çok daha güçlenmiş, evrenin yaratılışını ispatlayan daha pek çok bilimsel bulgu elde edilmiştir.

Sonuçta modern astronominin ulaştığı gerçek şudur, evren yoktan bir anda var olmuştur. Madde ve zamanı her ikisinden de münezzeh olan, sonsuz güç sahibi bir yaratıcı var etmiştir. İçinde yaşadığımız evrenini var eden o yaratıcı, tüm alemlerin Rabbi olan Yüce Allah'tır.

 

FİZİK VE ASTRONOMİ Rastlantısal Evren Fikrinin Çöküşü

 

20. yüzyıldaki astronomik buluşların çökerttiği bir diğer ateist dogma ise rastlantısal evren iddiasıdır. Evrendeki maddelerin, gök cisimlerinin, bunları düzenleyen kanunların amaçsızca ve tesadüfen ortaya çıktığı iddiası çok çarpıcı bir biçimde yıkılmıştır. Bilim adamları, evrendeki tüm fiziksel dengelerin insan yaşamı için çok hassas bir biçimde düzenlendiğini ilk kez 1970'li yıllarda fark ettiler. Araştırmalar derinleştikçe evrendeki fizik, kimya ve biyoloji kanunlarının, yerçekimi, elektromanyetizma gibi temel kuvvetlerin ve elementlerin yapılarının insan yaşamı için en uygun şekilde düzenlendikleri bulundu. Örneklerini birlikte inceleyelim.

Evrenin ilk genişleme hızında yani Big Bang'in patlama şiddetinde olağanüstü derecede hassas bir denge vardır. Bilim adamlarının hesaplarına göre eğer ilk patlama hızı milyar kere milyarda bir bile farklı olsa, o durumda madde ya tekrar içine çökmüş veya tamamen dağılmış olacaktı. Bir diğer deyişle daha evrenin ilk anında milyar kere milyarda birlik bir isabet vardır. Elbette bu bir tesadüf değildir. Yerçekimi veya elektromanyetizma gibi fiziksel kuvvetler, düzenli bir evren ortaya çıkması ve yaşamın var olabilmesi için tam olmaları gereken değerlerdedir. Bu kuvvetlerdeki çok küçük oynamalar, örneğin milyar kere milyar kere milyar kere milyarda birlik farklar, evrenin sadece bir radyasyondan veya bir hidrojen bulutundan ibaret olmasına sebep olabilirdi. Bu durumda, güneş sistemi, gezegenler ve dünyamızda var olmayacaktı.

Evrenin her detayı gibi bizim kendi güneş sistemimizde hassas ayarlarla yaratılmıştır. Güneşin büyüklüğü, güneş ışınlarının dalga boyutu ve dünyanın güneşe olan uzaklığı tam insan yaşamı için gereken değerlerdedir. Bu değerlerdeki çok ufak sapmalar bile yeryüzündeki yaşamı bir anda yok edebilir. Dünya atmosferinin solunum için en ideal gazları içermesi veya dünyanın manyetik alanının, yeryüzü şekillerinin tam insan yaşamına uygun biçimde olması da önemli hassas ayar örneklerinden sadece birkaçıdır.

Dünyamızın dörtte üçünü kaplayan suyun da insan yaşamına göre ayarlanmış özellikleri vardır. Su, diğer tüm sıvıların aksine üstten donar. Bu ise denizlerin bir buz yığınına dönmesini engeller ve yaşamın devamını sağlar. Suyun akışkanlık değeri ya da fiziksel ve kimyasal özellikleri de canlılar için olabilecek en ideal ölçülerdedir.

Burada birkaç örneğinden söz ettiğimiz bu hassas ayarlar, bilim insanlarını önemli bir sonuca götürmüştür. Bilim insanlarının deyimiyle evrende bir insani ilke vardır. Yani evrendeki her ayrıntı, insan yaşamını gözeten bir amaçla yaratılmıştır. Ancak ilginç bir şekilde bu gerçeği ortaya çıkaran bilim insanlarının büyük bölümünün, aslında bu sonuca varmayı pek de istemeyen materyalist kişiler oluşudur.

Amerikalı astronom George Greenstein, Simbiyotik Evren adlı kitabında bu gerçeği şöyle ifade eder:

“Kanıtları inceledikçe ısrarla önemli bir gerçekle karşı karşıya geliyoruz. Evrenin kökeninde bir doğaüstü akıl devreye girmiştir. Yoksa bir anda hiç de o niyeti taşımamamıza rağmen ilahi bir varlığın var olduğuna dair bilimsel delillerle yüz yüze mi geliyoruz?”

Ünlü moleküler biyolog Michael Dentons'a, Doğanın Kaderi, Biyoloji Kanunları Evrendeki Amacı Nasıl Gösteriyor adlı kitabında şu yorumu yapmaktadır:

 

“20. yüzyıl astronomisinde ortaya çıkan yeni tablo, geçmiş 400 yılda bilim çevrelerinde giderek yükselmiş olan varsayıma çok güçlü bir meydan okuma oluşturmaktadır. Bu, yaşamın evrensel tablo içinde tamamen rastlantısal ve önemsiz olduğu varsayımıdır.”

 

 Kısacası ateizmin belki de en temel dayanağı olan rastlantısal evren kavramı bugün çökmüş durumdadır. Bu kavramın bir yanılgı olduğu ise zaten insanlara bundan 14 asır önce Kuran'da bildirilmiştir. Allah Kuran'da şöyle buyurmuştur:

“Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır.” (Sad Suresi, 27)

DOĞA BİLİMLERİ - Evrim Teorisinin Çöküşü

 

19. yüzyılda zirveye tırmanan ateizmin en önemli sözde bilimsel dayanağı Darwin'in evrim teorisiydi. Darwin hiçbir bilimsel delili olmamasına rağmen insanın ve tüm diğer canlıların kökeninin bilinçsiz doğa mekanizmaları olduğunu ileri sürdü ve böylece ateistlerin asırlardır açıklayamadıkları bu konuya bilim dışı bir açıklama getirdi. Nitekim devrin ateistleri Darwin'in teorisini büyük bir sevinçle karşıladı. Marx ve Engels başta olmak üzere 19. yüzyılın ateist düşünürleri bu teoriyi felsefelerinin temeli olarak belirlediler.

Ancak ateizmin bu en büyük dayanağı da 20. yüzyıldaki bilimsel bulgularla yıkıldı. Fosil bilimi, biyokimya, anatomi, genetik gibi farklı bilim dallarının ortaya koyduğu kanıtlar evrim teorisini çok farklı yönlerden çürüttü. Darwin, canlı türlerinin hepsinin hayali tek bir ortak atadan geldiğini, çok uzun zaman içinde küçük ve aşamalı değişimlerle farklılaştıklarını öne sürmüştü. Bu iddianın kalıntılarının ise fosillerde, yani canlıların katılaşmış kalıntılarında bulunacağını ummuştu. Ancak 20. yüzyıl boyunca yürütülen fosil araştırmaları bunun tam aksi bir tablo ortaya çıkardı. Kazılarda yaklaşık 700 milyon fosil elde edildi ama bunların arasında Darwin'in teorisini kanıtlayacak tek bir tane bile ara tür fosili yoktu. Elde edilen bütün fosiller, tüm uzuvları ve özellikleriyle tam ve kusursuz canlılara aitti. Dahası bilinen tüm temel canlı grupları fosil kayıtlarında aniden ortaya çıkmaktadır. Kendilerinden önce herhangi bir ataları bulunduğuna dair hiçbir iz kesin olarak yoktur.

Örneğin kambriyen patlaması olarak bilinen olgu, evrim teorisini yıkmaya yeterlidir. Bu erken jeolojik dönemde hayvanlar âlemindeki temel kategorilerin tamamına yakını aniden belirmiştir. Vücut yapıları birbirlerinden tümüyle farklı olan yumuşakçalar, omurgalılar, eklem bacaklılar, derisi dikenliler gibi çok farklı kategorilerdeki canlılar son derece kompleks organ ve sistemleriyle aniden ortaya çıkmışlardır. Fosil kayıtlarının ortaya koyduğu bu gerçek, evrim teorisini çürütmekte ve yaratılışı kanıtlamaktadır.

Darwin teorisini ortaya atarken hayvan yetiştiricilerinin farklı köpek veya at cinsleri türetmeleri gibi örneklere dayanmıştı. Her canlının bu şekilde ortak bir atadan gelmiş olabileceğini savunmuştu. Ancak 19. yüzyılın yetersiz bilim düzeyi içinde ortaya atılan bu iddiada 20. yüzyıldaki bulgularla çürüdü. Farklı hayvan ve bitki türleri üzerinde on yıllar boyu yapılan gözlemler, canlılardaki çeşitlenmenin hiçbir zaman için belirli bir genetik sınırın ötesine geçmediğini gösterdi. Öte yandan genetik deneyler, neo-Darwinizmin bir evrim mekanizması olarak tanımladığı mutasyonların da canlılara hiçbir yeni genetik bilgi eklemediğini, aksine onlara hep zarar verdiğini ortaya koydu.

Meyve sinekleri üzerinde yapılan sayısız mutasyon deneyinde hep sakat bireyler ortaya çıktı. Darwin'in teorisine göre, yeryüzündeki yaşamın cansız maddelerden başlamış olması gerekir. Peki ileri sürülen bu ilk canlı nasıl ortaya çıkmıştır? Darwin bu konuya değinmemiş, sadece ilk canlı hücre küçük sıcak bir göletin içinde ortaya çıkmış olabilir diye yazmıştı.

Darwinizmin bu açığını kapatmak niyetiyle konuya eğilen evrimci biyologlar ise hayal kırıklığına uğradılar. Tüm gözlem ve deneyler, cansız maddenin içinden canlı bir hücrenin doğmasının tek kelimeyle imkânsız olduğunu gösterdi. 20. yüzyılın ikinci yarısında bilim adamları bir şeyi daha keşfettiler. Başta canlı hücresi ve içindeki kompleks organeller olmak üzere canlılık son derece kompleks yapılarla doludur. Hiçbir kameranın kendisiyle boy ölçüşemeyeceği gözlerimiz, kuşların uçuş teknolojisine ilham kaynağı olan kanatları, canlı hücresinin iç içe geçmiş kompleks sistemleri veya DNA'daki olağanüstü bilgi, tüm bunlar açık birer yaratılış örneğidir ve canlılığı kör rastlantıların ürünü sayan evrim teorisini çaresiz bırakmaktadır.

Bu bilimsel gerçekler 20. yüzyılın sonunda Darwinizmi köşeye sıkıştırmış durumdadır. Bugün başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere pek çok batılı ülkede bilim adamları Darwinizmi reddetmekte ve onun yerine yaratılışı savunmaktadır. Kısacası bilim, tüm canlıları Allah'ın yaratmış olduğu gerçeğini bir kez daha tasdik etmektedir.

 

PSİKOLOJİ: Freudizmin Yenilgisi

 

19. yüzyıldaki ateist dogmanın psikoloji alanındaki temsilcisi Sigmund Freud'tu. Freud, ruhun varlığını reddeden ve insanın tüm ruhsal dünyasını cinsel dürtülerle açıklamaya çalışan bir psikoloji teorisi ortaya attı. Freud, buhranların kaynağını açıkladığı iddiasındaydı. Oysa asıl onun teorisi yeni buhranlar körüklüyordu. İnsanı sadece bencil tutkularını tatmin etmek için yaşayan bir tür hayvan olarak tanımlayan bu öğreti, ahlaki değerleri yozlaştırarak insanları yalnızlık, korku ve depresyona itiyordu. Freud'tan etkilenen sanatçıların tabloları bu öğretinin karanlık dünyasını tasvir ediyordu.

Freud'un en büyük saldırısı ise dine karşıydı. 1927'de yayınlanan Bir İllüzyonun Geleceği adlı kitabında dini inancın sözde bir tür akıl hastalığı olduğunu ileri sürüyor ve insanlığın ilerlemesiyle birlikte dini inançların tamamen ortadan kalkacağı gibi akıl dışı bir varsayımı savunuyordu.

Sadece Freud değil, 20. yüzyılın diğer önde gelen psikologları da genellikle koyu birer ateistti. Davranışçı ekolün kurucusu Burrhus Skinner ya da rasyonel duygusal terapinin kurucusu olan Albert Ellis bu ateistlerin en ünlüleriydi. Sonuçta psikoloji dünyası ateizmin arka bahçesi haline geldi. 1972 yılında Amerikan Psikoloji Derneği üyeleri arasında yapılan bir araştırmaya göre ülkedeki psikologların sadece %1'i dini inanç sahibiydi.

Ama psikologların çoğunun içine düştüğü bu büyük aldanış, kendi yürüttükleri araştırmaları tarafından çürütüldü. Öncelikle Freud'un teorilerinin hiçbir bilimsel dayanağı olmadığı ortaya çıktı. Dahası dinin Freud ve diğer bazı psikoloji teorisyenlerinin iddialarının aksine, zihinsel sağlığın çok temel bir öğesi olduğu anlaşıldı. Amerikalı yazar Patrick Glynn bu önemli gelişmeleri şöyle özetler:

 

“20. yüzyılın son çeyreği, Freud'un kurduğu psikoanalitik vizyona hiç de uygun davranmadı. Bunun en dikkat çekici yönü ise, Freud'un din hakkındaki görüşlerinin tamamen yanlış çıkmasıydı. Son 25 yılda psikoloji alanında yapılan araştırmalar, dini inancın, Freud'un ve müritlerinin iddia ettiği gibi bir tür nevroz veya nevroz kaynağı olmak bir yana, genel zihinsel sağlık ve mutluluğun en tutarlı öğelerinden biri olduğunu ortaya çıkardı. Üst üste yapılan pek çok araştırma, dini inanç ve ibadetlerle intihar, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, boşanma ve depresyon gibi konulardaki sağlıklı davranışlar arasında güçlü bir ilişki olduğunu gösterdi.”

 

 Bir başka deyişle ateizm, psikoloji alanında da hezimete uğradı.

Ateist İdeolojilerin Çöküşü

 

Ateizmin 20. yüzyıldaki çöküşü sadece bilim dallarında değil, aynı zamanda siyaset ve toplumsal ahlak düzeyinde de geçerlidir. Komünizmin yıkılması bunun önemli örneklerinden biridir. Komünizm, 19. yüzyıldaki ateist sapmanın en dikkat çekici siyasi sonucuydu. İdeolojinin kurucuları olan Marx, Engels, Lenin, Trockij veya Mao ateizmi en temel prensip olarak benimsediler. Lenin'in en büyük yardımcılarından ama aynı zamanda en büyük rakiplerinden olan Trockij, 1940 yılında kaleme aldığı vasiyetinde ateizm ile ilgili görüşlerini çok net bir şekilde ifade ediyordu:

 

“Bilinçli hayatımın 43 yılı boyunca hep devrimci olarak kaldım. Bu sürenin 42 yılında da Maksizm bayrağı altında mücadele ettim. Eğer her şeye yeniden başlayacak olsaydım elbette bazı küçük hatalarımdan sakınmaya çalışırdım fakat hayatımın ana yönü değişmezdi. Ben bir proleter devrimcisi, bir Marksist, bir diyalektik materyalist ve iflah olmaz bir ateist olarak öleceğim."

 

 Komünist rejimler ateizmi topluma yaymak ve dini inançları yok etmek istiyorlardı. Stalin Rusyası başta olmak üzere Kızıl Çin, Kamboçya, Arnavutluk ve bazı Doğu Buloğu ülkelerinde başta Müslümanlar olmak üzere dindarlara karşı büyük baskılar uygulandı, hatta toplu kıyımlar gerçekleştirildi. Ama bu kanlı sistem 1980'lerin sonunda beklendiği gibi çöktü. Aslında çöken şey bizzat ateizmdi. Amerikalı yazar Patrick Glynn konuyu şöyle açıklamaktadır:

 

“Tarihçiler komünizmin çöküşüne giden faktörleri detaylı inceledikçe Sovyet elitinin bir tür ateist inanç krizinin sancıları içinde olduğu açığa çıkmaktadır. Ateist bir ideolojinin etkisinde yaşadıklarından dolayı Sovyet sisteminin insanları çok kötü bir moral çöküntüsü yaşamıştır. Yönetici sınıfta dahil olmak üzere Sovyet halkı her türlü ahlaki duyguyu ve her türlü umudu yitirmiştir.”

 

Sovyet sisteminin bu büyük inançsızlık krizinin ilginç bir göstergesi devlet başkanı Mihail Gorbacov'un yapmaya çalıştığı reformlardı. Gorbacov, başa geldiği günden itibaren ekonomik reformların yanında ahlaki sorunlarla da ilgilendi. Örneğin ilk olarak alkolizme karşı bir kampanya başlattı. Önceleri, uzun süre eski Marksist-Leninist kavramları kullandı. Ancak bunun fayda etmediğini görünce, rejiminin son yıllarındaki bazı konuşmalarında Allah'tan söz etmeye dahi başladı. Gerçekte bir ateist olmasına rağmen. Ancak kuşkusuz bu samimiyetsiz inanç sözleri fayda etmedi ve Sovyet toplumunun inanç krizi daha da büyüdü. Sonuç, dev Sovyet İmparatorluğu'nun bir anda çökmesiydi.

20. yüzyılda sadece komünizm değil, 19. yüzyıldaki din aleyhtarı felsefelerin bir diğer meyvesi olan faşizm de yıkıldı. Faşizm, ateizmle putperestliğin sentezi sayılabilecek bir felsefenin ürünüydü. Faşizmin fikir babası sayılan Friedrich Nietzsche, putperestliği övmüş, ilahi dinlere şiddetle saldırmış, hatta kendini deccal olarak tanımlamıştı. Nietzsche ve onun felsefesini izleyen Martin Heidegger, Nazi Almanya'sının en büyük ilham kaynakları oldular. Bu iki ateist düşünürün şiddeti öven ateist felsefesi, Nazi Almanya'sındaki korkunç vahşetleri doğurdu. Birer ateist olan Hitler ve kurmayları, Almanya'yı bir korku devletine dönüştürdükten sonra tarihin en kanlı savaşını başlattılar.

İkinci Dünya Savaşı olarak anılacak bu cinnet, tam 55 milyon insanın hayatına mal oldu. Nazilerin savaş sırasında kurdukları toplama kamplarındaysa, Yahudiler, Çingeneler, Slavlar gibi farklı etnik gruplar veya başta dindarlar olmak üzere Nazi ideolojisine aykırı düşen insanlar katledildiler. Ateizmin bir diğer toplumsal sonucuysa, 20. yüzyılın ikinci yarısında liberal batı toplumlarında ortaya çıktı. Hristiyan ailelerde yetişen batılı gençler, Darwin, Marx ya da Freud gibi ateist ideologların öğretilerinin etkisiyle dine karşı cahilce ve öfke dolu bir akım geliştirdiler. 60'lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa'da hızla gelişen bu akım, cinsel devrim kavramını ve bununla birlikte hippilik rüyasını doğurdu.

Hippiler, sınırsız uyuşturucu ve cinsellikle mutluluğu yakalayacaklarını sanıyorlardı. John Lennon dinin olmadığı bir dünya hayalet şarkısıyla sokaklara dökülen bu gençler aslında kitlesel bir aldanış içindeydiler. Nitekim dinin olmadığı dünya onlara çok kötü bir son hazırladı. 60'lı yılların hippi önderleri, 70'lerin başında birbiri ardına intihar ettiler ya da uyuşturucu komasından öldüler. John Lennon ise ruh hastası bir hayranı tarafından vurularak öldürüldü.

Karakolların duvarlarına asılan kayıp listelerindeki gençlerin çoğu uyuşturucu nedeniyle hayatını kaybetmişti. Aynı kuşağın şiddete başvuran gençleri ise yine şiddetle karşılık gördüler. Allah'tan ve dinden yüz çeviren, devrim ya da aşk gibi kavramların kendilerini kurtaracağını zanneden 68 kuşağının gençleri hem kendilerini hem de toplumlarını harap ettiler.

Buraya kadar kısaca özetlediğimiz bilgiler ateizmin kaçınılmaz bir çöküş içinde olduğunu açıkça göstermektedir. Bir diğer ifadeyle insanlık Allah'a yönelmektedir. Bu gerçek sadece burada aktardığımız bilim veya siyaset alanlarıyla sınırlı değildir. Ünlü devlet adamlarından sinema yıldızlarına ve pop sanatçılarına kadar Batı toplumunun pek çok kanaat önderi eskisine göre daha dindardır. Uzun yıllar ateist olarak yaşadıktan sonra gördüğü gerçekler karşısında Allah'a iman eden birçok insan vardır. Bu nedenledir ki içinde yaşadığımız dönem önemli bir dönemdir. Asırlardır insanlara akıl ve bilimin yolu gibi gösterilmek istenen ateizmin büyük bir akılsızlık ve cehalet olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Bilimi kendisine araç edinmek isteyen materyalist felsefe bilimin kendisi tarafından çürütülmüştür. Böyle olması da kaçınılmazdır. Çünkü ateizm olabilecek en büyük akılsızlıktır. Allah'ı inkar edenlerin ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduğu Kuran ayetlerinde şöyle haber verilir:

“Nasıl oluyor da Allah'ı inkar ediyorsunuz? Oysa ölüyken sizi o diriltti. Sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra ona döndürüleceksiniz. Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O'dur. Sonra göğe yönelip de onları yedi gök olarak düzenleyen O'dur. Ve O her şeyi bilendir.” (Bakara suresi, 28-29)
 

PAYLAŞ
logo
logo
logo
logo
logo
İNDİRMELER
mp3
mp4
mp4
Ateist
Ateizm
Ateizmin çöküşü