Bedenimizdeki Ayetler – Prof. Dr. ALİ PEKCAN DEMİRÖZ Demiröz, Ankara Eğt. ve Arş. Hast. Klinik Mikrobiyoloji Şefi
OKTAR BABUNA: İyi akşamlar sayın izleyicilerimiz. Bir bedenimizdeki Ayetler programına daha hoş geldiniz. Bu akşam çok değerli bir konuğumuz var. Prof. Dr. Ali Pekcan Demiröz. Türkiye’nin önce gelen enfeksiyon hastalıkları uzmanlarından. Hocamız eğitimini Çapa Tıp Fakültesi İstanbul Üniversitesi’nde gördükten sonra daha sonra çok çeşitli yerlerde çalışıyor. Doğma büyüme Ankaralı fakat Gata’da çalışmış, Gata’da eğitim görüyor, inşaAllah. Kartal Araştırma Hastanesi Eski Başhekimi 2004, 2010 yılları arasında. İmdi enfeksiyon hastalıkları bölümü başkanı. Çok geniş bir CV’si var, .çok büyük emekleri var Türkiye’ye hizmetleri var. Programımıza şeref verdiniz Hocam hoş geldiniz.
ALİ PEKCAN DEMİRÖZ: Teşekkür ederim bana bu fırsatı verdiğiniz için gerek kanal yöneticilerine gerek sislere çok teşekkür ediyorum.
OKTAR BABUNA: Enfeksiyon hastalıkları çok geniş bir saha. Yani her yerin, her organın sistemin enfeksiyonu görülebiliyor. Tanı yöntemleri, tedavi yöntemleri, bu yüzden çok geniş bir anlatımı da var tabii. Bakteriler, virüsler, mantarlar çeşitli enfeksiyonlar görülüyor. Nasıl başlayalım Hocam buyurun?
ALİ PEKCAN DEMİRÖZ: Enfeksiyon genel halk arasında, ateşli bulaşıcı hastalıklar. Yani daha karakteristik özelliği bulaşıcı hastalıklarla ilgilenen bir tıp dalı. Eski ifadelerle sari hastalıklar derlerdi. Tabii zaman içinde enfeksiyon hastalıklarında da uğraş alanı çok önemli değişiklikler oldu. Enfeksiyon etkileri; başlıca bakteriler, virüsleri mantarlar. Ama bunların dışında parazitler var ve bunların her birisinin kendi içinde pek çok türü sınıfı alt grubu var. Eskiden beri pek çok salgın hastalıkla da önemli sayıda ölümlere yol açmış işte virüs pandemileri olmuş, bütün dünyada salgınlar olmuş, bakteri salgınları olmuş. Bu yönüyle de hep dikkat çekilen bir tıp alanı. Günümüzde de hala virüs pandemileri, kuş virüsü, domuz gribi gibi viral etkenlerin yoğunlaştığı dünyayı tehdit edebilen bütün kıtalarda görülebilen salgınlar günümüzde de yaşanmakta. Bu yönüyle devamlı önemini koruyan bir dal. Bunun dışında, eskiden çok gördüğümüz hastalıklar bazı alanlarda etkenle yapısı iyice anlaşıldığından, bunların tedavi yöntemlerinde gelişmeler kaydedildiğinden azalmış durumda. Tabii tıpta en önemli hususlardan birisi de özellikle bu enfeksiyon alanında; hastalık olmadan hastalanmayı önleyebilme için de çok çabalar da sarfedilmiş. Aşılar konusunda çok büyük gelişmeler sağlanmış. Bugün bu gelişmelerle paralel olarak mesela bir çiçek aşısı, artık dünyada çiçek virüsü eradike edildiği tabir ediliyor artık görülmediği için. Bu uygulama bile kalkmış durumda. Ancak kalkmakla birlikte insanlar çok değişik davranışlar gösterebiliyorlar. Biyolojik savaş unsuru olarak, bir tehdit olarak bir kenarda duruyor. Buna benzer başka savaş etken nedeni olan mikroorganizmalar var. Bu tip gelişmeler dışında biz klasik enfeksiyon hastalıklarını artık çok görmüyoruz. Hijyen şartlarının iyileşmesi.B u etkenlerin, çevre şartlarının iyi olmadığı, sağlıklı olmadığı ortamlarda bir çok kaynaktan yayılmaları, yiyeceklerle, sularla, besinlerle yayılmaları alınan tedbirlerle azalmış durumda. Bu konuda büyük epidemiler görülmüyor. Ama yine de endemiler tabir ettiğimiz tarzda yer yer, bölge bölge bunlarla yine karşılaşabiliyoruz. Günümüzde daha çok büyük pamdemi yapan etkenler, viral etkenler yine asrın hastalığı AİDS hastalığı HIV virüsü. Onun dışında tedavi yöntemlerindeki gelişmelerle paralel olarak, insan ömründe yaşam sürelerinde de artış görülmekte. Yaşla ilgili olarak, yaş uzadıkça, eskiden ortalama 60 yaşında vefat görülürken bir bölgede şimdi bunlar çevre şartlarının iyileşmesi, tedavi hizmetlerinin iyiliği, tanıların kolaylaşması, bununla paralel tedavi imkanlarının artması gibi durumlarla daha ileriki yaşlara gidebiliyor. Tabii bu da yaşlılık problemlerini getiriyor. Hastanelerde bu problemlerle ilgili yatışlar artıyor. Bir de günümüzde bizleri en çok sıkıntıya sokan hastane enfeksiyonları. Bu tedavi yöntemleri ilerlemeyle birlikte bir çok immun supresif dediğimiz bağışıklık sistemimizin baskılanmasını gerektiren tevdi yöntemler var. Mesela bir organ transplantı olmuş kişi transplant sonrası o nakledilen organın vücut tarafından reddedilmemesi için uzun süre immun sisteminin baskılanması gerekiyor. Böyle bir baskılayıcı tedavi bizim alana kapı açıyor, enfeksiyonlara kapı açıyor. Fırsatçı enfeksiyon dediğimiz normalde hastalık yapamayacak mikroorganizmalara hastalık yapar hale geliyor. Bu bakımdan hastane enfeksiyonları da günümüzde önemli bir problem teşkil ediyor. 15-20 yıl önce enfeksiyon hastalıkları eğitiminde üstünde durulan hastalıklar azalırken bu tip hastaneler, yoğun bakım altında hastanelerde uzun süre yatmak durumunda olan hastalarda hastane enfeksiyonu riskleri artıyor. Her tıbbi girişimin yararı kadar zararlı olabilecek tabloları söz konusu olabiliyor. İşte damardan girişimler, kateterler, sondalar, damardan beslenmeler bir taraftan hastanın hayatta kalımını sağlamak için olan girişimler ama her bir giriş uygun şartlarda yapılmaz ve dikkat edilmezse bu fırsatçı enfeksiyon dediğimiz durumlara yol açabiliyor. Yine bakterilerle ilgili tedavide antibiyotiklerin penisilinle başlayan tedaviye girişi, bugün çok ayıda. İşte her bir antibiyotik grubunda birinci jenerasyon, ikinci jenerasyon kuşak kuşak yeni moleküler eklenmesiyle o antibiyotiklerde kullanım alanı arttı. Buna niye ihtiyaç duyuldu dersek, burada çok enteresan bir şey var; bu mikroorganizma dediğimiz Allah’ın harika mahlukları. Belki bazen birbirimize kızdığımızda ya da kötülemek amacıyla mikrop diye küçümsediğimiz o mahluklar öyle harika işler yapıyorlar ki, binlerce bilim adamının bulduğu antibiyotik molekülüne karşı direnç kazandı diyoruz.
OKTAR BABUNA: Muazzam akıl gösteriyor.
ALİ PEKCAN DEMİRÖZ: Tabii. Bunun eğer o mikroorganizmada yani mikroskopta binlerce defa büyüterek gördüğümüz bir canlıda, elektron mikroskobunda görebiliyoruz bazılarını. Milyonca defa büyütmüş oluyoruz. Böyle bir canlıda böyle bir önlemin alınabilmesini ona vermek herhalde en büyük akılsızlık ve cahilliktir. Ancak ondaki bütün mekanizmaları, ona karşı çalışan moleküller, antibiyotikler gibi. O antibiyotikler de moleküler bir yapı, yani bir kısım kimyasalların sentez edilmiş organik maddelerin, bir kısmı mantar dediğimiz mikroorganizmaların ortama saldığı maddeler, yine onlar tarafından üretilen. Bu maddelerdeki moleküler yapılarla bu mikroorganizmanın karşılıklı etkileşimi ve burada birisinin kendisine karşı çalışmasına tedbir alması, bunun kendisinin ne aklı, Burada ne şuuru olabilir? Burada şu hakikat görülüyor ki, onu yaratan hangi zatsa öbür onda etki yapan molekülü de yaratan aynı zattır. Allah. Yani Yaradanları bir. Hatta Kuran’da yanlış bilmiyorsam; “hiçbir şey yoktur ki Allah’ı tesbih etmesin.” Şimdi bu ne demek? Kuran’da biz bunu okuyoruz ama bize neler anlatıyor. Rabbimizin Kuran’da ilk emri “Oku” okumak nasıl olur? Biz suyu nasıl okuyacağız? Havayı nasıl okuyacağız? Işığı nasıl okuyacağız, bu kainatı nasıl okuyacağız? İlim emredilmiş, okumak emredilmiş ama bunun nasıl olacağının da yollarını başta Peygamber Efendimiz (s.a.v) olmak üzere bütün peygamberler, din alimleri tarif etmişler. Milyonlarca eserler bırakmışlar. Şimdi, “hiçbir şey yoktur ki Allah’ı zikretmesin.” Bildiğimiz en küçük şey eskiden atomdu. Şimdi elemen atomun çekirdeği, protonu, nötronu,son zamanlarda ondan da başka parçadan daha bahsediliyor. Ben şu anda ismini hatırlayamadım, yani o en ufak zerreye kadar hepsi yaratanını tanıyor ve onun emriyle hareket ediyor. Onun emriyle hareket etmediğini düşünürsek o zaman bu harika işleri nasıl beceriyor? Bir atomun çekirdeğiyle elektronunun arasında belli bir mesafe koymuş Cenab-ı Hak. Bu mesafeyi değiştirdiğiniz zaman, onu ayırdığınız zaman atom bombası diyoruz, öyle bir yüksek enerji orada Allah’ın izniyle o enerji oraya saklanmış.
OKTAR BABUNA: MaşaAllah.
ALİ PEKCAN DEMİRÖZ: Ve onların terkipleriyle, işte atomların moleküllerin terkipleriyle yani değişik birleşmeleriyle her türlü canlı ve cansız ortaya çıkmış. Ve bütün bunlar sayısını veremeyeceğim milyarlarca diyebiliriz, insanlar inceleye inceleye tetkik ede ede oradan inceledikleriyle ilim sahibi oldukları halde bütün bunların kendiliğinden oluyor, tesadüfen oluyor, nizamsız, intizamsız oluyor, gelişi güzel oluyor diye düşünmek en büyük af edersiniz ahmaklıktır, en büyük cehalet. İşte bu şekilde bir mikroorganizmanın vücuda girmesi akıllara hayretlik veren bir işlem. Eskiden bir çoğunu kağıt üzerinde şekille gösteriyorduk tek boyutlu idi. Şimdi imkanlar arttı, artık moleküler biyoloji çıktı, tanımda da kullanıyoruz, biyolojik tanı yöntemleri var. Bir canlının, işte canlıların en küçük yapı taşı hücre diyoruz, aslında sitoloji diye bir ilim doğmuş. Yani canlıların her birisinin hücreleri bir ilim gerektiriyor. Onu incelemek ve onun yaptığı işleri anlamak. Ve gözle göremediğimiz mikroskobik canlının içinde bir alem var. Mesela bir insan hücresi olsun bir bakteri hücresi olsun, içinde enerji santralleri var, içinde yollar var, içinde fabrikalar var. Enzimler salgılıyorlar, enzimleri imal ediyor, protein imal ediyor ve bunlar o kadar süratle yapılıyor ki, işte emri, “kün feyekün” bilmezse insan onun bu süratle yapılmasını imkansız görüyor. Ama Cenab-ı Hak bir şeye “Ol” derse olur, “Olma” derse olmazı imanla idrak ettiği zaman bunun da ne kadar kolaylıkla olacağını anlaması kolaylaşıyor.
OKTAR BABUNA: MaşaAllah.
ALİ PEKCAN DEMİRÖZ: Şimdi bu genel ifadelerden sonra isterseniz Türkiye’nin gündeminde yaklaşık 10 yıldır bulunan bir hastalıktan da kısaca bahsedeyim eğer uygunsa.
OKTAR BABUNA: Estağfirullah, buyurun Hocam.
ALİ PEKCAN DEMİRÖZ: Tabii hastalıklar insanlar için biraz endişe verici, korkutucu olabiliyor. Ama neden korkutucu? İşte bir hatsallık sonunda ölüm var, olabilir. Ölüm de, bütün hayatta aldığı lezzetten mahrum olmak. Tabii bütün sevdiklerinden ayrılmak, daha bunu genişletmek mümkün. Böyle bir sonuca yol açacak bir durumla karşı karşıya kalınca insanlar haklı olarak endişe ediyor.
OKTAR BABUNA: Ama ölümle sonsuz hayatın başlangıcı aslında. Son değil başlangıç aslında.
ALİ PEKCAN DEMİRÖZ: İşte eğer iman varsa bir kişinin bu hayat bitmekle asıl ebedi devamlı olan bir hayata doğduğumuzu bilemezse bu insanlara çok büyük azap oluyor. Yani ölüm sonrasını bilememek, ölüm sonrasına inanamamak büyük bir endişe. Halbuki bunu bilirse, bunun o kadar çok örneği var ki, yani tekrar dirileceğimizin, haşr olunacağımızın örnekleri sayısız, saymakla bitecek gibi değil. Mesela Allah nasip etti bahar mevsimine geldik. Şimdi şöyle bir etrafımıza göz atalım, bütün o kuru dallar tomurcuklandı. Toprağın altına gömdüğümüz ekinler filizlendi. Bunlar işte bir anda oluveriyor bu bahar aylarında. İşte bunların eğer kendi kendine diye düşünmek çok büyük bir yanlışlık. Çünkü hangi şeyi inceleseniz orada bir ilim var, onların tabi olduğu kanunlar var. O kanunlara, o nizamlara uymadan hiçbir şey olmuyor hiçbir şey. Rüzgar esiyor, rüzgar gelişigüzel esiyor gibi esiyor gibi düşünülebilir. Hiç de öyle değil. Onun ısı farklılıkları, basınç farklılıklarında olması kanun ve nizam dairesinde. Dünya dönüyor, kainat dönüyor, yıldızlar dönüyor ve öyle bir trafik var ki akıl almıyor gibi görünüyor. Ama düşündükçe bunların bir kudret eliyle olduğunu, ezel ve ebed sultanı tarafından hareket ettirildiğinin ne kadar kolay ve mümkün olduğunu anlamak mümkün oluyor. Şimdi biraz evvel okumak demiştik, kainatı okumak. Kainatı Rabbimiz bize öyle bir ilim rehberi olarak açmış. Oradan ne okuyabilirsek biz de o kadar ilim sahibi oluyoruz. İşte atom fiziğini inceleye inceleye atom fiziği alimi oluyor insan. Işıkla ilgili çalışma yapan insanlar ışıkların çeşitleri, frekansları vs. Bütün bunların yanında bir de insana baktığımız zaman insan da kainatın bir nüshası, özeti. Kainatta ne varsa insanda da var. İnsandaki dokular, organlar, hücreler adeta o kainatta gördüğümüz gezegenler, yıldızlar, galaksiler gibi. Bunların, kainatın bir özeti insanda. Böyle kainatın özeti olan insanda saymaya kalkılsa insanın ömrünün dakikaları saymaya yetmez. Yüz trilyon hücremiz var ortalama. Bir trilyonun sayılması, 1-2-3-4-5-1000-200.000-milyar, trilyona vardınız, yani bunu saymak için zaman tutulsa insanın ömrü yetmez.
OKTAR BABUNA: Milyar hesabıyla sayabiliyor, insan ömründe sayısı saysa bütün gün.
ALİ PEKCAN DEMİRÖZ: Ama şimdi her birimizde şu anda dünyada yaklaşık, her an değişiyor çünkü, 7 milyar küsur insan yaşıyor, her birinde ortalama 100’er trilyon hücre ve her birisi mükemmel bir vazife yapıyor. Hiç birisi vazifesini aksatmıyor. Salıklı bir insanın sağlıklı kalabilmesi öyle bir mucize ki, sabitlik yok devamlı akış var. Öbür dakikaları geçtikçe her bir dakika ve her bir saniyede şu benim dediğimiz vücutta o kadar hadseler oluyor ki. İşte tahsil ettiğimiz ilimler ve ilimlerle çıkan yayınlar belgeler onu anlatmaya kafi gelmiyor. Bir nefes almamız esnasında vücudumuzda, sayısal olarak bunları düşündüğünüz zaman ne kadar azametli bir iş olduğunu biraz anlayabiliyorsunuz. Bir milimetreküpte, litrenin binde biri çok küçük toplu iğne başı kadar bir hacimde ortalama 5-7 milyon civarında kırmızı kan hücremiz var. Bunun otalama bir insanda da 5-7 litre kan var bunu bununla çarpın, rakamı artık söyleyemiyorum. Ve bunlar bir nefes alıp vermede bir kısmı akciğerlerde oksijen alıp karbondioksiti veriyor. Diğer bir kısmı kalp adalesini besliyor, diğer bir kısmı gözün tabakalarını besliyor, göz hücrelerini besliyor, görme sinirlerini besliyor. Bir kısmı işitmeyi yapıyor. Her birisi bir saniyelik kesit alsak, her birisinin o bir saniyedeki faaliyetleri yazmaya sayısal olarak hesaplamaya kalksak işin içinden çıkamayız. Ama bunlar oluyor, her birimizde oluyor ve sağlıklı bir vaziyette oluyor, vücudumuzda oluyor. Ve yıpranan dokular hücreler gidiyor yerine yenisi geliyor. Kan hücrelerimiz ortalama 3-4 ayda bir yenileniyor. Bunların trafiğini kim ayarlıyor. Biz dediğimiz, ben yaptım dediğimiz şeylerin hangisini biz yapıyoruz acaba? Bütün bu trafikte mikroorganizmalarla karşılaşıyoruz. Binlerce milyonlarca çeşidi var, her birisi bizim düşmanımız. Neden; onun yaşaması bendeki hareketine bağlı. Benim hücreme girecek ki ya da etrafında bulunacak ki o da yaşantısını sürdürecek. Şimdi bu noktada immun sistem devreye giriyor, bağışık sistemimiz. Bağışık sistemimizi anlatmak kısa zamanda çok zor ama benim de çok dikkatimi çeken şeye değineceğim. Vücudumuzun bu hücreleri dedik, hücrelerin her birisinin ayrı bir alem olduğunu söyledik, protein, enzim fabrikaları var, toksin fabrikası var bir kısım toksin salgılıyor, zehir salgılıyor onlar etkili oluyor. Bütün bunlar her bir hücredeki vaziyetini insanın vücudundaki vaziyetini düşünün bütün bunlardaki bu hareketlerin, bu bahsettiğimiz, protein, enzim, toksin, bunların da bir moleküler yapı olduğunu düşünün. Rabbimiz her birine mahsus kalıp yapmış. İşte bir aminoasit dediğimiz zaman protein molekülünün içinde o aminoasitlerin tipine göre her birinin uzayda bir şekli var. Basit bir şey değil bu, ona mahsus bir kalıp, o proteine mahsus bir kalıp. Çünkü öyle olduğunu nasıl anlıyoruz? Onu incelediğimiz zaman elektroforez yaptığımız zaman, kimyasal ortamda elektriksel aktiviteyle o molekülleri hareket ettirip ortaya bir görüntü çıktığı zaman diyoruz ki, bu, bu proteinmiş, bu, bu maddeymiş. İşte bu DNA’ymiş, RNA’nın bu kimliği varmış. Bu, şu mikroorganizmanın kimliğini taşıyor. Adeta Cenab-ı Hak her bir molekülüne, her bir zerresine, her bir hücreye, her bir canlıya, ne söylersek söyleyelim birer vahdet mührü, ‘bunların yaratanı benim ve tekim’ diyor.
OKTAR BABUNA: MaşaAllah.
ALİ PEKCAN DEMİRÖZ: Ve işte bizim de bunu okuyor olmamız gerekiyor. Çünkü bize düşünme vermiş Cenab-ı Allah, aklımız var.
Beynimizin çok azından istifade ettiğimiz söyleniyor, Yanlış bilmiyorsam beynimizin binde yedisinden istifade ettiğimizi söylüyor bazı çalışmalar. Aynı şekilde enerji noktasında da, mesela güneş enerjisinin de çok azından istifade ediliyor. Bize verilen bu düşünme, akletme ile eğer tam yerinde sarfedebilsek pek çok daha yaşantımızı kolaylaştıracak imkanlara sahip olabiliriz.
Bir mikroorganizmanın bir vücuda girişi meselesi var ki yine çok hayranlık veriyor. İsterseniz onunla ilgili bir görüntü var. Şuradaki görüntüde bir uzay gemisi ve uzantıları var. Burası ince bağırsağın çok ufak bir bölümü, mikroskobik bir bölüm. Bu mikroorganizmada da eşerişyakoli (Escherichia coli) dediğimiz bir bakteri. Şimdi bu aslında tek bir hücre ama, bir bakteri hücresi ama bir alem. Bunun sadece tabii dışını görüyoruz bir de içi var. Burada bir bağırsak duvarına, epiteline nasıl yapıştığını ve bu yapışma sonrasında alış-veriş başlaması o bakteriden bazı maddelerin o etkiyi yapması, işte buna karşı o alanda bakterinin beslenmesi sağlanıyor ve o bölünerek çoğalmaya başlıyor. Şimdi şu şekilde alış-verişler var. Tabii bunlar çok basite indirilmiş şematik görüntüler. Bunu bir de tümüyle içinden görüyor gibi düşünülse ne kadar büyük bir iş olduğu, adeta bir uzay gemisinin, uzay gemisinden ayrılmış bir aracın tekrar girişi -bu uzay filmlerinde yıldız savaşlarında görüyoruz- onlardan çok daha harika bir şekilde her birisi alış-veriş yapıyor. Bir bakterinin ya da bir virüsün bir hücreye girişi ile ilgili ya da oraya tutunmasıyla ilgili çok mükemmel işler dönüyor, çok mükemmel hareketler oluyor. Ve çok enteresan tarafı ve her şeyin karşılaştığı zaman tutunabilmesi için reseptör dediğimiz yani bir alıcı tarafı var vücuttaki hücrenin. Öbürü de adeta kilit, öbürü de anahtar, bu anahtar bu kilide girerek iş başlıyor. Eğer bu uygunluk yoksa o orada tutunamıyor. Bir kısım mikroorganizmalar solunum yolunda hastalık yapmaya yerleşiyor. Kimi bağırsakta, kimi sinir dokusunda, kimisi orada kimisi burada. Ama nerede olursa olsun gelişigüzel bir şey yok. Adeta anahtar ve kilit var. Kilidi yapan kimse anahtarı yapan da o. Aynısı olmasa bunların böyle çalışması mümkün değil. İşte immun sistemin harikalığı burada. Vücudumuzda her bir hücreyi tanıyor. Her bir hücrenin antijenik dediğimiz şeyini tanıyor ve bunun dışında bir şey geldiği zaman bu benden değil diyor. Bu benim entijenlerime benzemiyor, benim bununla mücadele etmem lazım. Şimdi bu nasıl bir stratejidir? Düşünün immun sistemimiz böyle bir strateji uyguluyor. İşte bunu kimi zaman makrofaj dediğimiz kendisi böyle 10-15 mikron büyüklüğünde. Bakteriler onlara göre 2-3 mikrondan 5-6 mikrona kadar değişiyor, onları yakalıyor tutuyor, içine alıyor parçalıyor öldürüyor. Bazen içine aldığı bazı hastalılarda mesela brusellozda hücreyi içine aldığı halde onu öldüremiyor. O orada çoğalmaya başlıyor hücre içinde çoğalarak o şekilde bir hastalık yapabiliyor. Bütün bunlarda karşılıklı anahtar ve kilit mekanizması var. Ben belki çok basit olarak diyorum ama bu anahtar ve kilitlerin sayısı çok harika. Nasıl? 100 trilyon hücremiz var dedik ortalama. Her birisinin antijenik yapısı var, immun sistemimiz bunları tanıyor diyoruz. Tanıyor dediğimiz hücreler özel T hücreleri. Bu T hücreleri timus dediğimiz bir organımız var, immun sisteminin en önemli organlarından birisi. Bu T hücreleri eğitimden geçiyor, öyle tabir ediyorlar. Timus üniversitesi diye yabancı kaynakta böyle bir ifade var. Timus üniversitesinde eğitimden geçiyor ve bellek hücre oluyor yani akıllı hücre oluyor. Neye karşı akıllı? Kendi antijenlerini biliyor, onlara tepki vermiyor yabancı antijenlere tepki veren hücre haline geliyor. Şimdi bu hücrelerin vücutta milyonlarcası var. Bir hastalık etkeniyle karşılaştı, onu bir makrofaj yakaladı, getiriyor buraya tanıtıyor, antijen takdim eden hücre diyoruz bu mikrofaja da. Diyor ki buna uyan antijen bu, o da tanıyor onu ve ondan sonra başlıyor kimisi direk etkili öldürücü etki yapıyor, kimisi de plazma hücreleri var bunlar da bu defa ona karlı duyarlı hale geliyor ve antikor dediğimiz maddeyi yapıyor. Yani o antijeni bağlayan ve zararsız hale gelmesine kapı açan maddeyi yapıyor. Bu şekilde bir mekanizma mükemmel bir şekilde çalışıyor. Bazı hastalıklarla karşılaşıyoruz, etkenlerle hastalanıyoruz, sonra da Allah’ın izniyle iyileşiyoruz. Bununla karşılaştırdınız mı işte kanda dolaşan antikorlara testlerle bakarak elisa testleriyle işte falanca mikroorganizmanın antijeni var mı ya da buna karşı vücut buna antikor yapmış mı? Hangi dönemde olduğuyla ilgili olarak, enfeksiyon dönemine bağlı olarak bazı erken dönemde antijeninin tespit ediyorsunuz tanıyı koyuyorsunuz, şu mikroorganizma bu tabloyu yapmış diyorsunuz. Bir taraftan da antikoruna bakıyorsunuz, karşılaşmış ve cevap olmuş, immun sistem buna cevap vermiş, karşılaşmış bununla diye karar veriyorsunuz. Bu antikorların da tipleri var, erken dönemde olup belli bir süre kalıp sonra kaybolanları bir de hayat boyu kalanları var. Örneğin hepatit B virüsü. Siz bir B virüsüyle karşılaşıp karşılaşmadığınızı -bugün en fazla kullanıldığı için onu örnek veriyorum- bir kan bağışı yaptınız, o kan bağışında kanınızın kullanılabilmesi için bu tip şeylerle karşılaşıp karşılaşmadığınıza ve ne durumda olduğunuza bakılarak karar veriliyor onun kullanımına. İşte bir hepatit B virüsünün antijeniyle karşılaşılmış, antijeni tespit ediyorsunuz antikoru yoksa, ha yeni karşılaşmış diyorsunuz. Antijeni yok antikoru varsa tamam karşılamış bitmiş diyorsunuz. Bu mikroorganizmayla karşılaşmadan da bu antikor cevabı olabilir. Nasıl? Aşıyla oluyor. Siz o mikrobun hastalık yapıcı özelliğini kaldırarak, işte zayıflatarak, toksin aşıları var vs. o maddeyi haricen verip ona karşı immun sistemi çalıştırıp antikor yapan bellek hücrelerde oluşturup, ne zaman karşılaşsa hemen onunla tedbirini alıyor ve hastalanmadan o karşılaşmayı zararsız atlatabiliyor. İşte böyle olmamışsa, bağışıklık sağlanamamışsa hastalık seyrini gösteriyor. Tabii çok geniş bir konu olduğu için biraz dağıttım galiba. Ama tedavi etmekten çok önlemek de çok önemli demiştik. Tedavi edici hekimlik masraflı ve hayatı da tehdit eden yönler var ama koruyucu hekimlik hastalanmadan, enfeksiyon hastaları işçin tabii söylüyoruz bir çok etkenin aşısı var, bu aşı uygulamalarıyla o hastalıkları önlemek ya da hafif atlatmak tarzında bir fayda temin etmek söz konusu. Ama HIV’e karşı aşı çalışması var ama başarılı bir aşı hala yok. Plazma hücrelerin yol açtığı sıtma hastalığına karşı aşı çalışması var ama tam etki sağlanamıyor. Kırım Kongo havalı ateş, o da bir viral hastalık, onda da aynı şekilde aşı çalışması var ama tam etkili bir aşısı yok. Aşı çalışması olup da tam sonuç elde edilememişler olduğu gibi hazırlanamayanlar. Ya da hala daha bilmediğimiz canlılar var. Bunları gün geçtikçe yeni teknolojilerle imkanlar arttıkça belki farkına varacağız. Çünkü teknolojiye paralel tanı yöntemleri de süratle gelişiyor. 20-30 sene önce manyetik rezonans görüntüleme tekniği yokken bir çok hastalığın farkına varamıyorduk, tanı koyamıyorduk. Ama bu 30 sene ya da daha eskiye de dayanıyor olabilir buna benzer görüntüleme tekniklerinde çok ilerlemeler var. Serolojik dediğimiz yani kan örnekleri alınıp bunların çalışıldığı yöntemler var. Tabii sadece kan örnekleri değil boyun omurilik sıvısı, idrar, dışkı, balgam vs. Bunlardaki gelişmeler tanı yöntemlerinin kolaylaşması bizi hem daha erken tanı koyma imkanını sağlıyor hem de daha önce farkına varmadığımız bir çok etkeni de bu arada bu şekilde tanımlamış olabiliyoruz. Çünkü mesela bu HIV, AİDS 1970-80 tarihlerine tekabül ediyor ilk defa tanısı. Ama bu mekanizma bu virüs daha önce de vardı belki ama biz tanımıyorduk. Bu işte neresinden baksanız mutlaka harika olduğunu görüyorsunuz. Ve hepsinin Allah’ın emri dairesinde bütün bu işlerin cereyan etiğini düşündüğünüz zaman hastalık endişesi de azalıyor. Neden? Derdi veren kimse dermanı da verecek o deyip O’nun Şafi ismine sığınıyoruz.
OKTAR BABUNA: Hastalık da bir hayır üzere veriliyor.
ALİ PEKCAN DEMİRÖZ: İşte ona iman gözüyle baktığımız zaman hastalık aslında müminin sevineceği bir husus. Yani hastalığa nasıl sevinilir denilebilir. Şundan sevinilir; sağlıklıyken bütün bu nimetlere şükrümüz az, onun şükrünü eda etmekten aciziz. Hatalık da bir dakikası sağlıklı belki bir günümüzde kazanabileceğimiz sevabı bize kazandırıyor. Bir hastanın ateşten titremesi günahlarının dökülmesine sebep oluyor. Ahiret kazancı noktasında baktığınız zaman öyle bir Cenab-ı Hak imkan veriyor ki hasta kuluna yeter ki o ona sığınsın ve o hale sabretsin.
OKTAR BABUNA: Peygamberlere hastalık veriyor Allah. Hz. Eyüp (a.s) mesela, inşaAllah.
ALİ PEKCAN DEMİRÖZ: En büyük sınavları onlar geçirmişler. Hz. Eyüp (a.s) dediğiniz gibi yıllarca yara rahatsızlık içinde şikayetçi olmamış. Ta ki diline varınca ‘şükrümü yapamıyorum Ya Rabbi’ diye o zaman niyazda bulunmuş. ‘Benden bu derdi kaldır’ diye.
OKTAR BABUNA: Sabır istiyor Allah, yani güzel sevinerek, Allah’tan olduğunu bilerek tefekkür etmek, boyun eğmek, evet.
ALİ PEKCAN DEMİRÖZ: Bu da dünya imtihanının sorularından bir kısmı.
OKTAR BABUNA: Hocam, ateş mesela önemli bir belirti. Ateş olduğu zaman ne yapılması gerekiyor? Mesela sebebi belli olmayan ateşler var, belli olan ateşler var, nasıl araştırılıp nasıl teşhis konulması gerekiyor? Sebebi belli olmayan ateşlerde neler yapılması gerekiyor?
ALİ PEKCAN DEMİRÖZ: Ateş konusu da çok geniş bir konu. Bir defa vücutta ateş vücudun bir savunma mekanizması. Ateş yükseldiği zaman ateşin yükselmesi için beyinde bir termoregülasyon merkezimiz var. Hipotalamus dediğimiz bölgede ısı düzenlemesini yapan bir merkez var. Bu merkez devamlı kan dolaşımıyla alarm alacak özellikte. Vücudun ısısını arttıracak bir iç mekanizma var bir de dıştan gelen bu ateşin yükselmesine yol açan maddeler var. Endojen, eksojen, pirojen tabir ediliyoruz. Bu eksojen, pirojen dediğimiz dışarıdan gelen ateşin yükselmesine sebep olan bu mikroorganizmaların kendileri ya da salgıladıkları maddeler ya da onların bir takım ürünler olabiliyor. Endojenler de bu mikroorganizmalarla karşılaşma sonucunda vücudun müdafaa hücrelerinin salgıladığı, immun sistemin salgıladığı maddeler var. Ya da vücutta o mikroorganizmayı salgılama etkisiyle harabiyet sonucu açığa çıkan maddeler var. Bütün bunların harika bir şekilde çalışmasıyla ateş yükseliyor. Sebebi savunma dedik, belli bir ısıda 38-40 derece civarında o mikroorganizmalar yükselmesine yola açan çoğalması duruyor. Çünkü onlar da belli ısılarda hayatiyetlerini devam ettiriyorlar. Bu şekilde aslında savunma yönü var. Ama bir taraftan da fazla enerji harcamasına yol açıyor. İnsanın terlemesiyle o ısıyı düşürmesi için termoregülasyon merkezi bu sefer terleme mekanizmalarını devreye sokuyor. Damarlar genişliyor, o yüzden mesela pembeleşir kızarır ısısı artınca insan ya da koştuğunda da aynı şeyler olur. O damar genişlemesiyle yüzeyden ısı kaybı radyasyonla alış-veriş başlıyor. Ya da işte terleme de ısıyı azaltan mekanizma. O her bir ter damlasının oluşması esnasında vücuttan belli bir kalori uzaklaştırarak vücut ısısı düşürülmeye çalışılıyor. Bu sağlıklı bir şekilde işleyebildiği gibi. Eğer çok yükselmemişse ısı ateşe aslında müdahale gerekmiyor. Çünkü bir savunma mekanizması. Ama zaten siz müdahaleyi ateş için değil de mikroorganizmanın cinsine göre belirleyebilmişseniz ona yönelik işte antibiyotik ya da antiviral ya da antimikotik mantarlara kaşı, virüslere karşı, bakterilere karşı o ilaçlarımızı başlamış oluyoruz. Bu arada bir de antipiretik dediğimiz ateşi düşüren ilaçlarımız var. Bu ilaçların kullanımı yalnız dikkat gerektiriyor. Çünkü birden fazla düşmesi de zararlı olabiliyor. Bazen kullandığımız ilaçların kendisi vücuda ya alerji yapıyor ya başka zararlar verebiliyor. Bazen eğer 38,5 geçiyorsa 39-40’sa özellikle çocuklarda bunun da bu yüksek ısıya sinir hücrelerinin dayanıklılığı az. Febril konvülsiyon dediğimiz çocuklarda tablolara yol açabiliyor. Erişkinlerde de olabilir tabii ama daha çok çocuklarda karşılaşılır. Bu tabloya yol açmamak için biraz ıslak pansumanlar tavsiye edilir. Büyük kan damarlarının yüzeyel oldukları kasık, koltuk altı bölgelerine ıslak bezlerle soğutma yapılabilir. Çocuklarda bunu çok daha hızlı düşürebilmek için mesela güneş çarpması, ısı çarpmasındaki yüksekliği hızla tedavi için bazen buzlu küvete sokmak bile gerekebilir. Bu şekilde haricen fiziki uygulamalarla ateşlin düşmesine yardımcı olunabilir. Gerektiğinde de ilaçlarla yardımcı olmak gerekiyor. Ama kişilerin gelişigüzel kendi başlarına uygulamaları çok doğru olmaz. Yine de iki günü geçen ve 38,5 geçen ateşlerde bir hekimin gözetiminde olmalarında yarar var derim.
OKTAR BABUNA: Ne araştırmalar yapılıyor ateşin sebebini bulmak için? Neler yapılması gerekir?
ALİ PEKCAN DEMİRÖZ: Sebebi bilinmeyen ateş dediniz ben genel ateşten bahsettim. Sebebi bilinmeyen ateş çok geniş bir hastalık grubu. Sebebi bilinmeyen ateşlerin enfeksiyöz etkenlerle olanı var, enfeksiyöz olmayan etkenlerle olanı var. Enfeksiyöz etkenlerde bu şekilde sebebi bilinmeyen ateşte bazen HIV bazen tüberküloz bazen bakteri enfeksiyonları bazen mantar enfeksiyonları. Mesela yüzeyel enfeksiyonları tanımak bir parça kolay, ciltteki değişiklikten, tırnaktaki ciltteki. Ama deri mantarı enfeksiyonu, organ mantarı enfeksiyonlarının tanısı biraz daha zor olabiliyor. Zaten sebebi bilinmeyen ateş demek için üç haftalık tetkik. Serolojik tetkikler, kan alır kültürünü yaparsınız, idrarına bakarsınız, gaytasına bakarsını, balgamına bakarsınız, radyolojik incelemeler yaparsınız, gerekirse biyopsiler yaparsınız. Biyopsilerle patolojik olarak aldığınız örnek ve mikroskobik incelemelerle. Oradaki o biyopsi aldığınız dokunun normal yapısının dışında bir şey var mı yok mu görmek suretiyle yapabilirsiniz. Bu şekilde incelemeler yapıldığı halde adı konamıyorsa buna sebebi bilinmeyen ateş deniliyor. Bazen bu iki üç hafta sonunda etkeni yakalama şansınız olabiliyor, bu bundan oluyormuş diyebiliyorsunuz. Bir de enfeksiyon dışı sebepler de var, bir kısmı tümöral hastalıklarda görülebiliyor. İncelerken incelerken bakıyorsunuz vücutta aslında malignite var, bir dokunun şeyi var. O malign çoğalma esnasında işte kanser dokusunun hücre harabiyetleriyle açığa çıkan maddeler ateşi yükseltmiş oluyor. Bir de geniş bir grup da bağ doku hastalıkları, bunlar immun sistemimizin yaptığı, vücudumuzun yapı taşlarını tanıyor demiştik, bu tanımada defektler var yani yanlış tepkimeler var. Kendi kas hücresine, sinir hücresine, kendi kalp kası hücresine, kendi kiriş hücresine vs. vücuttaki bir çok dokuyu aklınıza getirebilirsiniz. Bunlara karşı vücutta immun sistem yabancı gibi algılamaya başlıyor bunları. Yabancı gibi algılayınca da ona karşı otoantikor dediğimiz antikor cevabı oluşturuyor.İşte o otoantikorlar kendi dokusunda antijen yapısıyla birleştiği zaman hücre harabiyetleri ve bağ dokuda genelde görüldüğü için bağ doku hastalıkları ortaya çıkabiliyor. Bunlar da sebebi bilinmeyen ateşler ya da vaskülit tabir ediyoruz, damar endoteline karşı bu şekilde ve damarlar iltihaplanıyor. Ama bu mikrobik iltihaplanma değil. Bu antijen yanlış antikor cevabına bağlı oradaki hücre harabiyetleri ve oraya bu hücre harabiyetiyle ilgili diğer kan savunma hücrelerinin gelmesiyle enflamasyon tabir ettiğimiz tablo oluşuyor. Ve bu vaskülit şeklinde tezahür ediyor. Bu tip tablolar sebebi bilinmeyen ateş olarak değerlendirilebiliyor.
OKTAR BABUNA: Süremizin sonuna geldik Hocam. İnşaAllah sizi tekrar ağırlarız. Çünkü daha bakteri hastalıları, virüs hastalıkları, diğer hastalıklar çok geniş enfeksiyon hastalıkları.
ALİ PEKCAN DEMİRÖZ: İnsanı ele aldığınız zaman anlat anlat bitmiyor.
OKTAR BABUNA: Allah’ın yaratma mucizesi.
ALİ PEKCAN DEMİRÖZ: Biz hepimiz Allah’ın sanat eseriyiz. Kainatta eşref-i mahlukatız Allah bize böyle bir makam vermiş, buna ne kadar şükretsek az. Ne demek; yaratılmışların en üstünüyüz. Nereden geliyor bu üstünlük? Bize kendisini tanıma imkanı vermiş, tanıyabilme kapasitesi vermiş, özelliği vermiş. Ve isimlerinin hepsinin tecelligahı etmiş. Cenab-ı Hakk’ın isimleri bizde her bir yönüyle tecelli ediyor. Musavvir ismi tecelli ediyor, Müdebbir ismi tecelli ediyor, Rahmaniyeti tecelli ediyor, Rahimiyeti tecelli ediyor. Ne kadar Esma-ül Hüsna varsa onların tecellisi bizde var. Bu yönüyle ne kadar Rabbimize şükretsek az. Böyle bir tecelligahta yine onun emriyle mikroorganizma gelmiş, hastalık gelmiş baş göz üstüne.
OKTAR BABUNA: MaşaAllah evet. Programımızın sonuna geldik, Allah razı olsun hakikaten anlattıklarınız çok önemli. Allah’ın yaratmasını görüyoruz, tesadüfen olamayacağını, bir proteinin bile tesadüfen olamayacağını, hiçbir şeyin tesadüfen olamayacağını görüyoruz. Her şey Allah’ın yaratmasıyla oluyor. Bakterileri virüsleri yaratan da Allah, insanı yaratan da Allah, bağışıklık sistemini de yaratan Allah. Allah hastalığa kazan dediği zaman hastalık oluyor ölüm gerçekleşiyor. İnsanın bağışıklık sistemine Allah “Ol” emrini verdiği zaman da şifa oluyor, inşaAllah. Şifa da Allah’tan. Çok çok teşekkür ediyoruz. İnşallah tekrar ağırlayacağız sizi. Daha kalan konuları konuşacağız.
Bugün de bir programımızın sonuna geldik, inşaAllah. Sağlık Bakanlığı Ankara Eğitim Hastanesi Başhekimlerinden Prof. Dr. Ali Pekcan Demiröz Hocamızın ilminden istifade ettik. Teşekkür ediyoruz Ankara’dan geldiler kendileri herkese iyi akşamlar diliyoruz. Haftaya yeni bir konukla beraber olmak üzere iyi akşamlar.
http://a9.com.tr/izle/108004/Yasam-ve-Saglik/Bedenimizdeki-Ayetler---12---Prof-Dr-Ali-Pekcan-Demiroz-Ankara-Egt-ve-Ars-Hast-Klinik-Mikrobiyoloji-Sefi
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500