Din denildiğinde çoğu insanın aklına ilk gelen, yerine getirilmesi ve kaçınılması gereken davranışlardır. Gerçekten de haramlardan sakınmak, ibadet etmek ve güzel davranışlarda bulunmak Kuran'ın çok önem verdiği gerekliliklerdir. Ancak bu gerekliliklerin özünde daha da temel bir unsur vardır. Bu temel unsur, Allah'a yönelmiş samimi bir kalbe sahip olmaktır. Nitekim Kuran'ın bütününe bakıldığında, Allah'ın insanı değerlendirirken yalnızca dış davranışlara değil, bu davranışların kaynağında bulunan kalbe vurgu yaptığı görülür.

 

 

O halde Kuran'a göre ahirette insanı kurtaracak olan şey tam olarak nedir? Kuran bu soruya cevap verirken dikkat çekici bir ölçü ortaya koyar:

O gün ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah'a selim bir kalple gelen kimse müstesna. (Şuara Suresi, 88-89)

Bu ayette Allah, ahirette insana fayda sağlamayacak şeyleri saydıktan sonra geriye tek bir istisna bırakmaktadır: Allah'a selim bir kalple gelmek. Bu nedenle Kuran'ın işaret ettiği kurtuluş anlayışını anlamak isteyen bir kimsenin öncelikle "selim kalp" kavramını anlaması gerekir.

 

"Selim kalp" kavramının ne ifade ettiğini daha iyi anlayabilmek için Kuran'ın diğer ayetlerine de bakılabilir. Örneğin Enfal Suresi'nde müminler tarif edilirken yaptıkları işlerden değil, Allah'a karşı iç dünyalarında taşıdıkları halden söz edilmektedir:

Müminler ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri titrer... (Enfal Suresi, 2)

Kuran burada müminin öncelikli özelliğini tarif ederken onu Allah'a karşı son derece duyarlı, O anıldığında kalbi titreyen ve O'na derin bir bağlılık taşıyan insan olarak tanımlar. Allah'ın adı anıldığında kalbin bu denli güçlü bir heyecanla harekete geçmesi, O'nun büyüklüğünü kalbi titreten bir hayranlıkla idrak etmesi ve O'na aşkla yönelmesi, imanın çok önemli bir özelliğidir. Benzer şekilde Zümer Suresi'nde şöyle buyrulur:

Allah sözün en güzelini, birbirine benzer ve tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir; sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine yumuşar. (Zümer Suresi, 23)

Kuran'ın anlattığı iman, yalnızca zihinsel bir kabul değildir. Tarif edilen iman, Allah'ın Kelamı karşısında etkilenen, O'nun zikriyle yumuşayan ve O'na yönelen bir kalbin ulaştığı derin bir inanç ve teslimiyet halidir. Allah'ın Kelamı karşısında ürpermek ve ardından Allah'ın zikriyle huzur bulmak, imanın insanın ruhunda gerçek bir karşılığının bulunduğunu göstermektedir. Nitekim Kuran, müminleri tarif ederken onların Allah'a duyduğu sevginin gücüne açıkça vurgu yapar:

İman edenlerin Allah'a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir. (Bakara Suresi, 165)

Bu ayet, mümini yalnızca Allah'ın varlığına inanan kişi olarak değil, Allah'a çok güçlü bir sevgiyle bağlanan ve Allah sevgisini hayatında en merkezi konuma yerleştiren kişi olarak tanımlamaktadır.

Kuran'ın üzerinde önemle durduğu bir başka kavram da ihlastır:

Oysa onlar, dini yalnız Allah'a has kılarak, O'na ihlasla kulluk etmekten başkasıyla emrolunmadılar. (Beyyine Suresi, 5)

Bu ayet de yapılan kulluğun yalnız Allah için olması gerektiğini, amellerin değerini yalnızca dıştan görünüşlerinin değil, kalpteki niyetin ve Allah'a samimi yönelişin belirlediğini ortaya koyar. Mümin, Allah'a aşkla bağlı olan ve baktığı her yerde Allah'ın tecellilerini gören bir insan olarak, Allah'a kavuşma isteğinin verdiği aşk ve iştiyakla tüm hayatını O'na halis kılar. Hayatı boyunca sergilediği davranışlarda da O'nun hoşnutluğunu kazanmayı umar. Bu nedenle tüm davranışlarında ihlas, incelik ve güzellik tecelli eder.

 

 

Bütün bu ayetler birlikte değerlendirildiğinde ortak bir tablo ortaya çıkmaktadır. Kuran, salih amelleri elbette vazgeçilmez görmektedir, ancak onları Allah'a yönelmiş samimi bir kalbin doğal bir sonucu olarak sunmaktadır. Salih ameller Allah'a aşık samimi bir kalbin hayata yansıyan meyveleridir. Allah'a gerçekten bağlanan, O'nu seven, O'nun huzurunda kalbi saygıyla ve aşkla titreyen ve kulluğunu yalnız O'na halis kılan bir insanın bu bağlılığının davranışlarına yansımaması zaten düşünülemez. Aynı şekilde, dışarıdan doğru görünen davranışlar da Allah'a yönelmiş samimi bir kalpten beslenmiyorsa, Kuran'ın tarif ettiği mümin vasfı eksik kalmaktadır. Çünkü kimi insanlar, doğru görünen davranışları Allah sevgisi ve samimiyet için değil, riya, gösteriş, menfaat veya insanların takdirini kazanma arzusu gibi dünyevi amaçlarla da gerçekleştirebilmektedir.

 

 

Kuran'ın, müminleri tasvir ederken Allah'a aşık bir ruh halinden söz ettiği görülmektedir. Allah, Kendisine aşık, kalpleri her an aşkla çarpan samimi kullar ister. Allah, imanın yalnızca insanların dillerinde değil, kalplerinde olmasını ister. Allah'ı bütün kalbiyle, tutkulu bir aşkla seven kişi, O'na en samimi duygularıyla yönelir ve O'na içten, derin bir bağlılıkla teslim olur. İşte Kuran'ın tarif ettiği mümin, Allah aşkını derinlemesine yaşayan ve bu aşkı hayatının her anına yansıtan kişidir. Bu aşk, onun veli ahlakında, olaylar karşısındaki anlık tepkilerinde, kalbe hitap eden samimi tefekkürlerinde ve günlük hayatın her noktasında belirgin biçimde kendisini gösterir.

 

Kuran'a göre dünya hayatı bir imtihan yeridir. Bu imtihanın amacı yalnızca insanların ne kadar iş yaptığını ortaya çıkarmak değildir; kalplerinde Allah'a ne kadar yakın olduklarını, O'na ne kadar güçlü bir bağlılık taşıdıklarını ve her şartta, nimette de zorlukta da Allah'a nasıl canıgönülden ve rızayla yöneldiklerini açığa çıkarmaktır. Kuran'ın anlattığı salih kullar, Allah'ın nimetleri karşısında şükreden, zorluklarla karşılaştıklarında O'na olan güvenlerini ve bağlılıklarını kaybetmeyen, her şeyin O'ndan geldiğini bilen ve imtihanın niteliğine bakmaksızın Allah'ın takdirine rıza gösteren, Allah'a aşık kimselerdir. Nimetler karşısında şımarmaz, sıkıntılar karşısında ümitsizliğe düşmezler. İnsanlara ve olaylara bağımsız bir güç atfetmez, her şeyin, herkesin ve her olayın aşkla yöneldikleri Dostları Allah tarafından yaratıldığını bilirler.

 

İşte bu bakış açısı, insanın hayata Rahmani bir gözle bakmasını sağlar. Bir çiçekte, gökyüzünde, yağmurda, bir bebeğin sevimli hallerinde veya rengarenk meyvelerde Allah'ın sanatını gören bir kalp, aynı şekilde sabır gerektiren bir imtihanda da Allah'ın yarattığı hikmetleri fark edip şükreder. Çünkü onun tüm hayatının merkezi, hayatının anlamı ve en önemli önceliği Allah'ın verdiği nimetler değil, Allah'ın bizzat Zatı'dır.

 

 

Bu nedenle Allah'a yakın kulların en belirgin özelliği, şartlar değişse de Allah'a olan sevgilerinin değişmemesidir. Sevinçte de zorlukta da, bollukta da darlıkta da kalpleri aynı aşkla, aynı istikamete yönelmiştir. Müminin her şartta Allah'ın zikri dilinden eksik olmaz, O'na olan güveni ve teslimiyeti sarsılmaz. Nefsine ağır gelen bir imtihanla karşılaştığında, örneğin karşısındaki insan nefsine uymayan bir davranışta bulunduğunda veya bir söz söylediğinde, Allah'ın her şeyi yarattığını unutup karşısındaki insana bağımsız bir güç ve irade atfetmez. Sevdiği, aşık olduğu ve bütün hayatını vakfettiği Dostu olan Rabbini bir anlık öfkeye feda etmez. Allah'ı unutmasına ve nefsinin yönlendirmesine izin veren davranışlar onun hayatında yer bulmaz. Çünkü onun için hayatın amacı yalnızca nefsine ve menfaatine uygun güzel günler yaşamak değildir. Asıl amacı, her durumda Allah'ı hatırlamak, O'nun kendisi için yarattığı imtihanlardan O'nu unutmadan geçmek ve bu dünya hayatını Allah'a yakın bir hal içinde, doğru bir şekilde tamamlayabilmektir.

 

Kuran'ın “selim kalp” diye işaret ettiği hakikat budur. Yalnızca nimetlerde değil, imtihanlarda da Rabbimizi görmektir; nimette, zorlukta, darlıkta, bollukta, sabah, akşam, gece, gündüz; hayatın her anında, her şartta Allah'la olmak; görüntüye aldanarak O'ndan uzaklaşmamak ve O'na olan aşkı dolu dolu, hakkıyla yaşamaktır. Böyle bir bağlılık ise yalnızca bilgiyle değil, Allah'a karşı derin ve tutkulu bir aşkla mümkündür. İşte Kuran'ın işaret ettiği, ihlas, teslimiyet ve Allah sevgisinin birleştiği selim bir kalple kulluk etmek de budur.