Bedenimizdeki Ayetler - 4 – Prof. Dr. Muzaffer Gülyurt, Ortodonti Uzmanı, AKP 22-23. Dönem Milletvekili (30 Kasım 2011)
ONUR YILDIZ: Sayın izleyicilerimiz, bugün de Bedenimizdeki Ayetler programında beraberiz. Bugün çok kıymetli bir konuğumuz var inşaAllah. Sayın Prof. Dr. Muzaffer Gülyurt Hocamız, Ortodonti uzmanı Eski AK Parti 22-23. Dönem Milletvekili, inşaAllah bugün bizlerle birlikte. Hocam hoş geldiniz. Nasılsınız Hocam iyi misiniz?
MUZAFFER GÜLYURT: Çok teşekkür ederim hamdolsun iyiyim, sizler de iyisiniz?
ONUR YILDIZ: MaşaAllah iyiyiz, şeref verdiniz teşekkür ederiz.
Hocam, herhalde herkesin merak edeceği konu ortodonti nedir? Ortodonti deyince ne anlamamız gerekir?
MUZAFFER GÜLYURT: Evet, konuya ortodontiden başladınız ama ben izin verirseniz bedenimizdeki ayetler konusundan biraz konuşmak isterim. Bir kere bu program bu isimle çok çok mükemmel bir program. Bedenimizdeki ayetler ismi bir kere son derece güzel oturmuş, onun için sizi tebrik ediyorum.
Ortodontiyi sordunuz, ona değineyim ondan sonra diğer konulara izninizle geçmek isterim. Ortodonti malum, insan bir yetse bütünüyle insanın ağzındaki dişlerin düzenli, düzgün bir şekilde sıralanmasını, dişlerini birbirleriyle olan ilişkilerini, dişlerin çeneyle olan ilişkilerini, çenelerin de yine birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyen ve buradaki düzeni tespit eden, onun düzenin dışına çıkmış yanlış problemlerin ortaya çıkarmış olan vakıaları da tedavi eden diş hekimliğinin bir bilim dalıdır. Burada tabii dikkat ederseniz düzenden, düzgünlükten bahsettik. O halde baktığınız zaman dişlerimiz bütün vücudumuz, bütün organlarımızda olduğu gibi son derece düzenli, düzgün ve olması gereken en mükemmel şekliyle yaratılmıştır. Bu, herhangi bir sebeple bir şekilde bozulduğunda ortodonti o bozulan vakıaları normaline getirmeye çalışan, düzeltmeye çalışan bir bilim dalı. Aslında Allah onu mükemmel yaratmış, düzgün yaratmış ama bazen, bilhassa insanların kendi eksikleri kusurları ve yanlışları sebebiyle bozulmalar meydana gelebiliyor ve o bozuklukları da bizler tedavi edip düzeltmeye çalışıyoruz. Şimdi ortodontiden bahis açılmışken, oradaki düzenden de bahsetmişken şunu ifade etmek isterim; bizim dişlerimiz kapanış haline geldiğinde çiğnemek için, fonksiyonel konuşma yapmak için, emme fonksiyonu yapmak için vs. fonksiyonel görevlerini yerine getirirken alt ve üst çene dişlerinin karşılıklı bir dizilişi vardır, bir kapanış ilişkisi vardır. İnsanlar, bilim adamları yaptıkları çalışmalarda dişlerin bu kapanış ilişkisinde bile çok güzel özellikler tespit etmişler. Ve bunu 6 tane altın anahtar diye ifade ediyorlar. Öylesine mükemmel bir diziliş var ki bunun altın değerinde anahtar hükmünde ifade etmişlerdir bilim adamları. İşte bu altın değerindeki dişlerin kapanış ilişkisi, dizilişi bozulduğu takdirde ortodontistler bunu düzeltmeye çalışıyorlar. Ne kadar düzeltebilirlerse o kadar da kendilerini başarılı olarak kabul ederler. Gerçekte orada zaten bir düzen var ve güzellik var. İşte o güzellik bedenimizdeki ayetlerden bir tanesidir.
ONUR YILDIZ: MaşaAllah. Allah bedenimizi son derece mükemmel yaratıyor. Hastalıkları vesile ederek de bu mükemmelliği fark etmemizi, onun değerini anlamamızı inşaAllah vesile etmiş oluyor.
MUZAFFER GÜLYURT: Bir kıyas olması açısından. Siz çok güzel ifade ettiniz, Allah bedenimizi çok güzel yaratmış. Şimdi bu arada baktığınız da mesela sizin programın konusu olan ayetler. Şimdi ayet deyince, iki türlü ayet var, bir Cenab-ı Hak’kın Kuran’da göndermiş olduğu ayetler. Bunlar sözlü ayetlerdir, Allah’ın Kelam sıfatından gelen ayetler. Ama onun dışında bütün dünyadaki mahlukat da ayettir, bunlar ada kevni ayet deniyor. Uzay sisteminden tutunuz, güneş sistemi aylar yıldızlar, yeraltındaki oluşan hadiseler, toprak üstünde olanlar, denizin altında, denizin üstünde bunların hepsi birer ayettir. Nitekim Allah Kuran-ı Kerim’de de ilk ayet olarak gönderdiği malum aliniz, “ikra bismi rabbikellezi halak” diyor. Yani seni halkeden Rabbinin adıyla oku emrini ayetini gönderiyor. Şimdi “Rabbinin adıyla oku” dan maksat bildiğimiz sadece Kuran-ı Kerim okumak değil, evet onu okuyoruz ama kainat kitabını da okumak. İşte insan da bir ayetse bunu da okumamız lazım. İlim gerçek manada orada. Balkınız ben size şöyle bir misal vermeye çalışayım; şimdi bütün insanlar Hz. Adem (a.s)’dan bugüne kadar geldiğimizde bütün insanların hepsi aynı şekilde yaratılmış. Hepsinde bir tane baş var, iki tane göz var, iki tane kulak var, bir burun bir ağız var, iki tane kolu var, iki tane ayağı var. Bütün insanlarda hep aynı şey var. Bu işte Allah’ın birliğini vahdaniyetini gösteriyor. Bunun içinde de her bir insanda ayrı ayrı özellikler taşıyan Allah’ın birliğini gösteren özellik de var ki buna da ehadiyet diyoruz. Yani ehadiyetle vahdaniyet ikisi birbirinden farklı. Bütün insanlar aynı özelliklere sahip olarak yaratılmış, Allah öyle yaratmış ama arkasından her bir insanda da bir diğerinde olmayan farklı özellikler koymuş, o da onun ehadiyetini gösteriyor. Mesela bunlardan biri nedir; parmak izidir. Hiçbir insanın parmak izi bir diğerine uymaz. Bizim mesleğimize branşımıza geldiğimiz zaman, ağız içinden muayene ettiğinizde hastalarınızı damak ortasında bir takım böyle kıvrımlar vardır, biz onlara mukoza pilileri deriz. Onların o kıvrımları o eğrilikleri her insanda farklıdır. Hiçbir insanınki bir diğerine benzemez aynı parmak izi gibi, damakta da ayrı bir iz var. İşte bu burada şunu gösteriyor; demek ki orada bir ilim var. Yani bugüne kadar milyarlarca insan gelmişse Hz. Adem (a.s)’dan bu güne kadar, hiç birininki bir diğerine benzemiyorsa o zaman bu ne demektir? Bütün oradaki o parmak izlerini, damaktaki izleri ilminde hepsini bir arada tutan bilen bir zat var ki, bir sonrakini bir öncekine hiç benzemeyecek şekilde farklı yaratıyor. O halde burada bir evrimden bahsedilemez. Eğer evrim olsaydı aynı özelliklerin bir sonrakinde de devam ettiğini görebilirdiniz. Ama burada öyle bir şey yok, çok farklı şeyler var. Dolayısıyla bu neyi gösteriyor; Allah’ın ilmini gösteriyor. İşte bizim okuduğumuz ilim bunu tespit etmemize yarar. Buradan baktığınız zaman, kelam ilmindeki büyüklerimiz bunun manayı harf olarak ifade ediyorlar. İşte önümüzde çok güzel bir çiçek var, bakınız mesela çiçeklerin rengi farklı, biri kırmızı, biri sarı, biri yeşil, biri beyaz vs. Her birinin bir şekli var, her birinin bir güzelliği var. Burada bir şekil farklılığı varsa o zaman bunu tasarlayan bir tasarımcı var. İşte Allah’ın Musavvir ismini orada okuyoruz.
ONUR YILDIZ: Evet maşaAllah.
MUZAFFER GÜLYURT: Bir güzellik var, çiçeğin bir güzelliği var gözümüze hoş geliyor, o zaman Allah’ın Müzeyyin ismini orada görüyoruz. Her bir çiçeğin şekli farklı, o zaman Alim ismini görüyoruz. Onu yapabilme gücünün olduğunu görüyoruz, o zaman Kadir ismi Cenab-ı Hak’kın tecelli etmiş ve hakeza. Böyle baktığınız zaman bir çiçekte Allah’ın bütün isimlerini görebiliyorsunuz. İşte burada gördüğünüz botanik ilmi okuyan bir bilim adamı bu şekilde görecek, bu şekilde okuyacak, buna manayı harf deniyor. Tıp eğitimi alan bir kişi de hangi alanda eğitim görüyorsa o şekilde okuyacak. Ben diş hekimiyim, diş hekimliği alanında profesör oldum ve o zaman ben bunu böyle okumalıyım. Göz hekimi gözü okumalı. Kalple ilgilenen kardiyoloji uzmanı kalbi böyle okumalı. O halde bütün bu bedenimizde, sizin de ifade ettiğiniz gibi ve programınıza isim olarak koyduğunuz bu güzel ayetler bütün vücudumuzun her tarafında her biri ayrı bir ayettir ve her biri o ayetin yaratıcısı olan Cenab-ı Hak’kı göstermektedir.
ONUR YILDIZ: MaşaAllah Hocam, ağzınıza sağlık çok güzel ifade ettiniz. Evrim teorisin de değindiniz. O zaman evrim teorisini ben biraz daha açalım diyorum. Çünkü siz özellikle ortodonti yani diş dokusu üzerinde son derece uzman biz isimsiniz. Evrim teorisi malum her şeyin tesadüflerle başlayıp tesadüflerle devam eden diyalektik üzerine kurulu. Yani güçlü olanın hayatta kaldığı ve zayıf olanın elendiği ama bir iradenin ve şuurun olmadığı tamamen bir mücadele ve onun üzerinde bu mücadelede galip gelenlerin üzerine kurulu olan şuursuz bir sistem olarak atfedilir. Fakat bilim evrim teorisinin her dalıyla tümüyle karşısındadır. Ve özellikle 21. Yüzyılda geldiğimiz bu aşamada her bilim dalı ayrı ayrı evrimin neden olmayacağını bize birer birer göstermektedir. Bir biyolog kendi dalında evrimin olmayacağını çok iyi anlar. Bir diş uzmanı kendi dalında, bir kardiyoloji kendi dalında ve türlü türlü her bilim dalı mensubu aslında neden evrimin olmayacağını okumaktadır. Çünkü her okuduğu ona Allah’ın ayetlerini göstermektedir. Allah nitekim ayette şöyle buyuruyor, şeytandan Allah’a sığınırım: “Bakmıyorlar mı o deveye; nasıl yaratıldı?” [Gaşiye Suresi, 17] Diyor Allah. Yani deveye bakmamızı, onu araştırmamızı, mikroskoplarımızla, elektron mikroskoplarımızla ve diğer bilim adamlarımızla bütün oradaki ayetlerin açığa çıkartılmasını Allah emrediyor. Bir başka ayette: “Kulları içinde ise Allah'tan ancak alim olanlar 'içleri titreyerek-korkar'.” [Fatır Suresi, 28] Diyor. Nitekim din bilimi emrediyor. Çünkü bilimin açıldığı kapı Allah’ın varlığı, Allah’ın yaratma sanatı, inşaAllah.
Şimdi o zaman dişle ilgili ayrıntılara biraz daha girebiliriz inşaAllah. Diş dokusunun kendisine göre çok önemli özellikleri var. Olmazsa olmaz ve geri dönüşü olmayan çok hassas noktaya sahip. Mesela ilk başta üst çene ve alt çenedeki dişlerin tam bir uyum içinde kapanabilmesi bile çok önemli 6 altın oranla bunlar ancak mümkün olabiliyor. Dişin kendine has dokuları var mesela mine tabakası o kadar sert ki, dünyada elmastan sonraki en sert malzeme. Vücutta böyle bir doku var. Ve mine tabakası kendi embriyolojik gelişiminde ameoblast hücreleri tarafından üretilip daha sonra bu üretilen hücreler yok oluyorlar ve mine tabakası oluştuktan sonra bir daha vücut ona hiç dokunmuyor. Yani en baştan tam ve eksiksiz olduktan sonra olması lazım ki fonksiyonel olsun. Yoksa ona vücut daha sonra müdahalede bulunmuyor Hocam. Ben böyle bir giriş yapmış olayım. Buyurun, inşaAllah.
MUZAFFER GÜLYURT: Çok teşekkür ederim. Sizde en az bir ortodontist kadar konuya vakıf olduğunuzu çok güzel ifade etmiş oldunuz.
Şimdi gerçekten tabii insan vücudunun tamamında olduğu gibi dişlerimizde de geçekten çok büyük mükemmeliyet var. Ben acizane üniversite öğretim üyeliği yaptığım dönemde ortodonti derslerini anlatırken ortodontinin biyolojik temelleri adıyla bir dersimiz vardı. O konuyu da yıllarca anlattım. Orada insanın embriyonel hayatta yani döllenme hadisesinden sonra doğuma kadar prenatal dönemdeki gelişimini doğduktan sonra postnatal dönemdeki erişkin halini alıncaya kadar olan tüm gelişimini ders olarak anlatıyordum. Şimdi introvitolin hayatta doğum öncesi dönemde insanın meydana gelişine, oluşuna baktığınız zaman işte iki tane erkek ve dişi hücre ikisi bir araya geliyor, döllenme hadisesi oluşuyor ve ondan sonra o döllenme yumurta hücresi hemen bölünmeye çoğalmaya başlıyor. Önce iki yapraklı sonra üç yapraklı embriyonordisk dediğimiz bir yapı meydana geliyor ve bu üç yapraklı embriyonel diskten endoderm - ektoderm - mezoderm dediğimiz bu üç tabakadan bütün organlarımız, bütün dokularımız meydana geliyor. Şimdi dişler de bunlardan bir tanesi, mesela bu dişler ektodermden meydana geliyor. Vücudun bazı diğer organları gibi ektoderm tabakası dişlerimizin oluşmasını meydana getiriyor. Aslında embriyonel hayatta embriyo oluştuktan sonra tamamen yumuşak doku olarak oluşuyor ve onun bazı yerlerinde sert dokuların meydana geleceği yerde bir takım kemikleşme merkezleri, osteo fikasyon merkezi oluşuyor ve orada kemikler meydana geliyor. Bazı yerlerde doğrudan doğruya kemik oluyor direkt ossifikasyon diyoruz direkt kemikleşme, bazı yerlerde endirekt oluyor yani önce kıkırdak oluyor sonra kemik oluşuyor. Tabii bu da bir hikmete binaen. Niye maden doğrudan doğruya kemikleşme imkanı var, o zaman bütün kemikler direk kemikleşsinler. Halbuki bir kısmı direkt, bir kısmı endirekt oluyor. Demek ki burada da bir hikmet var. Hikmet varsa o zaman Hakim isminin tecellisi olarak gerçekleşmesi, ki Hakim olan Cenab-ı Hak’ın varlığını görüyoruz. Bu bir tesadüf olamaz, bu bir denk gelmeyle bir araya gerek o dokuların, organların veya elementlerin bir araya gelmesiyle oluşacak bir şey değil.
Size ilginç bir şey söylemek isterim. Bunu öğrencilerime de zaman zaman derslerde anlatırdım; bu sert dokuların sertliğini sağlayan kalsiyum elementidir. Kalsiyum malum çocuğun uterus aracılığıyla annenin karnından kan yoluyla almış olduğu kan içerisindeki kalsiyumdan gerçekleşir. Vücudumuzdaki sert dokulardaki sertliği kazandıran kalsiyumdur. Tırnağımız sert bir dokudur ama onu bir makasla kesebiliriz. Kemiğimiz daha serttir, onu makasla falan kesemezsiniz. Ondan biraz daha yumuşak olan kıkırdak vardır, o da sert dokudur ama kemikten daha yumuşaktır. Gelelim dişimize, dişimiz de sert bir dokudur. Dişin minesinin sertliği ayrıdır, dentin tabakasının sertliği ayrıdır. Hatta sementin sertliği ayrıdır. Bütün bu sertlik derecelerini kazandıran kalsiyumdur. Ben öğrencilere derdim ki; bu kalsiyum ne kadar akıllı bir element ki diş minesine o sertliği kazandırıyor. Elmasla dahi kesemiyoruz ancak elmasla kesiyoruz. Çelik frezi dokundurduğunuzda çelik düzleniyor ama diş minesine hiçbir şey olmuyor. O kadar sert mine tabakası. Peki bu sertliği kazandıran kalsiyumun böyle bir özelliği, böyle bir gücü var mıdır? Kalsiyum ne kadar akıllı olursa olsun bunu yapabilecek bir güçte midir? Elbette değil. O halde minedeki o sertliğin öyle olması gerektiğini bilen bir ilim sahibi mineye kalsiyuma o şekilde bir sertlik verme özelliği kazandırıyor. Kemikten ne kadar sertlik gerekiyorsa oradaki kalsiyuma onu o özelliği veriyor. Tırnaktakine de o özelliği veriyor. O halde burada bir ilim var ve bu ilmin sonucunda o ilmin sahibi olan Cenab-ı Hak’ın varlığını görüyoruz. İlim sahibi olan işte Allah. Buna büyük zatlar manayı harf diyorlar. Yani o harf kendisi bir harftir ama o tek başına bir anlam ifade etmez ama o harf katibini gösterir. Yani katibini gösterir derken şimdi vücudumuzdaki her şeyi bir harf olarak düşünün, kalsiyumunu verdiği mine harftir katibini gösterir, yaratıcısını gösterir. Orada bir ilim var, bir şekil var yani Allah’ın bütün isimlerini orada bütün tecelliyatını görebilirsiniz. Bunu gördüğünüz zaman o zaman artık evrimden bahsetmek bir akılsızlıktır, yani gerçek ilim sahibi olan insan evrim diye bir şey kabul edemez. Çünkü her şey yaratılmıştır. Malum yaratılış da iki şekilde oluyor; bir, ibda, ikincisi inşa. İbda; bir şeyin yoktan var edilmesi, başlangıçtan var edilmesi, yoktan var etmek. İnşa da, var olan bir şeyin sonradan tekrar çoğalması. Şimdi ibda ve inşa Cenab-ı Hak’ın işidir, insanların kulların veya herhangi bir cansız elementin işi değildir. O bakımdan biz olaylara baktığımız zaman her şeyin Allah’ın takdiriyle, Allah’ın ilmi ve ilahisi kudreti dairesinde yaratıldığını görüyoruz ve buradaki bir takım değişikliklerin olması da bir evrim olarak addedilemez. Çünkü her varlık kendi özelliklerine göre yaratılmıştır. Yani insan insandır, maymun maymundur işte diğer varlıklar da kendisi ne ise o özelliği taşımaktadır. O, evrime uğrayıp da işte insan olmuştur şeklinde ifadeler tamamen ilmin dışında olan şeylerdir. Hiçbir ilmi gerekçesi dayanağı olmadan söylenmiş birer teoridir. İnsanların ortaya koyduğu bir teori. Ama Allah’ın ortaya koyduğu bir kitap var, kainat kitabı var ve Kuran var. Biz onları okuduğumuz zaman gerçeği orada çok daha rahatlıkla görmüş oluyoruz.
ONUR YILDIZ: Evet, maşaAllah. Hocam, gerçek bir bilim adamına bir örnek de inşaAllah sizin yanınızda Francis Collins var, dünyada insan genom projesinin başkanıydı. Onun kendi ağzından bir ifadesi var onu okumak istiyorum. “Laboratuarda çalışırken Allah’ı hissettim” diyor. “Kesinlikle bizden daha büyük bir güç var ve ben ona inanıyorum.” Bu inan son derce titri olan ve çok fazla sayıda bilimsel deneye katılan ve sizin dediğiniz gibi, Allah’ın yaratma tecellilerini laboratuarda gözleriyle görmüş bir insan. Ve sonunda Allah’a inandığını, buna da bilimsel delillerinin inancını kuvvetlendirdiğini inşaAllah söylüyor. Bediüzzaman Hazretleri, iman hakikatlerinin kainatta her şeyden daha öte olduğunu bildiriyor, inşaAllah. Dolayısıyla bilimsel gelişmeler ve bilimsel bulgular bizi hep Allah’a daha yakınlaştıran, manayla objektif bakan, vicdanıyla bakan herkesin için Allah’a olan imanını arttıran birer konu olmuş oluyor.
Mesela dişe yine dönecek olursak, herkes genelde bilmeyen bir kişi, ben de en başta öyle biliyordum, her bir dişin çene kemiklerine saplı halde, tutturulmuş halde olduğunu biliyordum ben. İnsanlar da genelde öyle zannediyor. Halbuki diş oluşurken adeta bir bitkinin tohumu gibi içerisinde böyle katman katman olan ve her bir katmanın da ayrı bir özelliği olacak şekilde, diş tomurcuğu diye geçiyor en başta, oradan gelişip büyüyerek, deriyi üst taraftan yırtarak belli bir mesafeye kadar yükselen bir bitki gibi diş gelişiyor. Dibinde kökünde de aslında çeneye kemikle temas etmiyor değil mi Hocam? Bu konuda biraz detay alabilirsek.
MUZAFFER GÜLYURT: Siz gerçekten konuya çok vakıf olarak tebrik ediyorum.
Sizin de ifade ettiğiniz gibi, biraz önce verdiğiniz o bilim adamından örnekle hareket edecek olursak, aslında bilim adamları var olan bir şeyden yaptıkları araştırmalarla, ARGE çalışmalarıyla var olanı tespit ediyorlar ve bir takım unvanlar alıyorlar. Doçent, profesör vs. hatta ödüller alıyorlar, Nobel ödülleri vs. gibi. Bunlar aslından bir şey yoktan var etmiyorlar. Yoktan var edilmiş var olan bir şeyi bulup ortaya çıkardıkları için bu büyük unvanları kazanıyorlar. Aslında gerçek manada esas yaratıcı olan Allah Celle Celaluhu o bunu halketmiş, yaratmış biz o yaratılmış olan o mükemmel varlık üzerinde bilmediğimiz bir şeyi bilecek hale geldiğimizde çok büyük ödüller ve unvanlar kazanmış oluyoruz. Yoksa bir kendimizden bir şey yapmış da değiliz. Dolayısıyla bu manada baktığımız zaman hakikaten Cenab-ı Hak’ın büyüklüğünü, Allah’ın kudretini insan görüp işte orada Allah-u Ekber deyip yani bir yerde Allah’ın büyüklüğü karşısında kendi aczini küçüklüğünü hissetmesi lazım. Gerçek ilim budur.
Şimdi gelelim diş konusuna, siz oraya çok güzel temas ettiniz. Şimdi dişlerin sürmesiyle alakalı birkaç teori var. İşte çene kemiği içerisinde diş tomurcukları oluyor. Önce süt dişleri oluyor 20 tane, alt üst 10’ar tane, sonra bu 20 tane dişin altında 20 tane diş tomurcuğu oluyor. Onların yerine daimi dişler olarak onlar çıkıyorlar. Onların arkasından 6 yaşında, 12 yaşında ve 20 yaşında çıkan ama onların üzerinde süt dişi yoktur, dişlerin tekrar tomurcukları oluyor ve bunlar günü geldiği zaman, zamanı geldiğinde herkes diş kavisindeki yerini alıyorlar. Hepsi de sırasını biliyor, hiş kimse diğerinin sırasına tecavüz etmiyor, burada da bir düzen var. Yani Kuran-ı Kerim’de Cenab-ı Hak ay ve güneş arasında, “güneş ve ay bir hesap üzerine halkettim” diyor, halkedilmiştir diyor. Orada bir hesap varsa, bir mühendislik ilmi varsa burada da var aslında. Dolayısıyla dişler bu şekilde sürüyorlar. Biz bunu bir takım bilim adamları bir takım teorilerle izah etmeye çalışıyor. Her bir teori kendine göre izah ediyor, “diş şundan dolayı sürüyor” şeklinde ifade ediyorlar. Kök gelişimi oldukça diş ağız içine doğru yükselmeye başlıyor. Yükselir yükselir ve bir noktada, o arada üzerindeki süt dişinin kökü de eriyor rezorbe oluyor. O düşüyor onun yerine o geliyor. Yani biri gidiyor öbürü gelmiş oluyor, son derece mükemmel bir sistem. Bu sistemi biz bozduğumuz zaman o sistemde bir takım problemler ortaya çıktığında biz de ortodontistler olarak ona müdahale ederek eski bozulmuş olan sistemi normal hale getirmeye çalışıyoruz. Bizim yaptığımız da bu, yoksa farklı bir şey yapmış değiliz. Şimdi oradaki dişin sürmesiyle alakalı hakikaten o teoriler sadece teori, onu açıklamaya çalışan şeyler. Ama gerçek manada tam bir açıklama da bugüne kadar yapılmış değil açıkçası. Tomurcuğun üzerinde gubernaculum dentis denilen bir tabaka oluşuyor ve o rehberlik ediyor ve o rehberlik sayesinde diş de yavaş yavaş mukozaya doğru yükseliyor. Neticede mukozayı açarak ağızdaki yerini almış oluyor şeklinde ifade ediliyor. Bu arada kökle de gelişmiş oluyor. Tabii diş sürdükten 3 yıl sonra da kökü kapanıyor. Bunlar bizim sadece oradaki var olanı bildiğimiz, tespit ettiğimiz bilgiler. Ama biz kendiliğimizden bir şeyi yapmış değiliz. Burada bu açıklamayı yaptıktan sonra, dişlerin sürülmesinin yanında dişlerin eksik olması, fazla olması da zaman zaman görülebiliyor. Normalde diş eksikliği anomalileri de var, artı dişler de var, fazladan olan dişler de var. Bunlar da bir takım genetik faktörler sonucunda oluşan anomalilerdir. Biz onları tedavi ederek düzeltmeye çalışıyoruz. İşte o Allah’ın yaratmış olduğu düzgün dişlerin yerlerine gelmesine yardımcı olmak, bizim yaptığımız şey şu.
Dişin üzerine gelen kuvvetlerden bahsettiniz siz. Dişler mine tabakası olarak kendisi çok sağlam olduğu gibi dişler alveol kemiği veya çene kemiği içerisinde saplanmış gibi değil. Ben onu şöyle anlatıyorum derste öğrencilere; bir diş bir çivinin tahtaya çakılı olduğu gibi çene kemiği içinde çakılı duran çivi şeklindeki bir organ değildir. Diş ile çene kemiği arasında, alveol arasında periodontal ligament adını verdiğimiz ligamentler var. Onlar adeta amortisör görevi görürler. Çiğneme esnasında dişlerin üzerine gelen kuvvetleri o ligamentler aracılığıyla alveole ve çene kemiğine iletirler ve çene kemiğinde de Meyer ve Kuhlmann adlı iki mühendisin yapmış olduğu çalışmalar sonucunda tespit etmişler. Kemikteki trabeküler düzen öylesine mükemmel dizilmiş ki o gelen kuvvetler, o kuvvet çizgileri aracılığıyla, çene kemiğinde bir çizgi yok ama trabeküler düzenin dizlim işi bir çizgi halinde o kuvveti tamamen elimine ediyor ve insanlar hiçbir şey hissetmiyor. Bir dişin üzerine gelen kuvvetin ortalama 250 ile 300 kilogram arasında olduğunu herhalde düşünürsek çok büyük bir kuvvet olduğu ortadadır. Hatta ben, bu anlaşılsın diye bazen derste örencilere şöyle anlatırdım: mandibulayı yani alt çeneyi çıkarsak şöyle ortaya koysak, üzerine de 300 kilogram veya 200 kilogramlık bir yük koysak herhalde ufalanır, o kadar yükü taşıyamaz. Ama insan çiğnerken bu kadar kuvvetin farkında olmadan o kuvvet çizgileri aracılığıyla bütün organizmaya yaymış oluyor ve dolayısıyla biz hiç farkında dahi olmuyoruz. Bu da oradaki mühendislik ilmini gösteriyor. Bunu kim bulmul? Meyer ve Kuhlmann adlı iki araştırmacı mühendis bulmuşlar. Ve onların adları verilmiş. Halbuki orada var olan bir şeyi bulmuşlar, bunu kendileri icat etmemişler. Dolayısıyla biz buradan baktığımızda Allah’ın kudretini, gücünü, ilmini, iradesini ve ne kadar mükemmel yaratmış olduğunu görüyoruz. Ve işte onun karşısında bu ilim bize Allah’a inancımızı artırmış oluyor ve onun karşısında aczimizi de görmüş oluyoruz. Tabii ki ona karşı da şükrümüzü ifade etmeye gayret ediyoruz. Etmemiz lazım.
ONUR YILDIZ: MaşaAllah Hocam. Tabii inşaAllah. Kısaca böyle konuştuklarımızdaki bilimsel hassas noktaları bir özetleyecek olursak; mine tabakası dünyada elmastan sonraki en sert tabaka. Bunu sağlayan, daha embriyo gelişiminde hücreler akıl tecellisi göstererek, “ben diş dokusunu oluşturacağım” deyip bir grup hücre bir araya geliyor ve özellikle kalsiyum elementini çok alıyor ve içindeki özel proteinlerle, bu konuda bir çok teori var ama, bu bu etmenlerden olmuş diye de söylenemiyor sizin de ifade ettiğiniz gibi. Çok sert bir tabaka olan mine tabakasını ama sadece diş dokusunun en üst kısmında oluşturuyor. Bunu oluşturan hücreler de oluşturduktan sonra yok oluyor. Ömür boyunca da insan o diş dokusunun oluşmuş haliyle yaşamaya devam ediyor. Dolayısıyla tam ve eksiksiz bir şekilde baştan oluştu oluştu, oluşamazsa eğer mine tabakası ondan sonra vücut ona müdahale edecek bir hücre kalmıyor, ortadan yok oluyor. Yapan mühendis görevinden ayrılıyor yok oluyor yani. Aynı şekilde eğer dizilim, o bulunan kuvvet çizgisinin üzerindeki diş dizilimleri yanlış bir şekilde dizilim olsa ki dişteki çeşitli bozukluklar yanlış dizilimler sonucunda rahatsızlıklar ortaya çıkıyor ve ortodonti bölümü ve bir çok diğer diş ilimleri bölümler bunun üzerine, düzeltmek üzerine kurulmuş vaziyette. Onun da tam ve eksizi bir şekilde dizilmiş olması lazım. Diş dediğimiz organ sindirim s,isteminin ilk başlangıcı ağız. Eğer ağızda bu anlatılanlardan herhangi birisinde bir eksiklik olursa o zaman sindirim yapılamamış veya çok büyük oranda sekteye uğramış oluyor. O da organizmanın artık yaşamayacağı manasına geliyor. Ve dolayısıyla en başından beri üstün ilim ve akılla biz buradaki bu projenin -anlaşılsın diye anlatalım inşaAllah, Allah’ın tasarım yapmaya ihtiyacı yoktur ama biz anlaşılsın diye öyle anlatalım- bu projedeki bu tasarımın mükemmeliyeti ancak bu çizgide olursa o zaman canlı yaşayabiliyor. Hatta, mine dokusu diyoruz özellikle çok sert bir doku, oksijenle reaksiyona girmediği için, hatta yakılamıyor da, yanmıyor da, elmastan sonra en sert doku muazzam sağlam bir tabaka. Ancak bu tabaka sadece dişin diş etinden üst kısmında var. Aynı tabaka aynı hücreleri oluşturuyor fakat neden çıkacağı yerin sınırı yani diş etinin altına doğru mine tabakası oluşmuyor? Orada da kalsiyum var ama o kadar sert bir yapı oluşturmuyor. Hücredeki hangi akıla, hangine bu aklı vereceğiz, değil mi? “Sen orada dur, sen çok sert bir tabakasın, eğer etle temas edecek bir konuma seni yerleştirirsek zarar verebilirsin” diyen kim? O mine tabakasını orada sınırlandıran kim? İnşaAllah, burada da çok büyük iman hakikatleri var.
MUZAFFER GÜLYURT: Evet. Çok güzel ifade ettiniz siz de, teşekkür ediyorum. Bu kalsiyum ve elmastan bahsettik. Şimdi kalsiyum malum ameloblastlar mineyi yaptıktan sonra orada kalsiyum apetit kristalleri halinde çökeliyor. O sertliği de o kazandırıyor dişe.Dişin minesinde öyle bir sertlik olması lazım ama sement kısmında kök kısmında o sertlik olmuyor. Olsa o zaman dişin kemikle olan bağlantısı oluşmaz. Onun içindir ki kalsiyum dişin o güzel yüzünden dış yüzüne kadar iniyor ve arkasından diş etiyle birleştiği kole dediğimiz kısma kadar geliyor ve orada duruyor. Yani o mine tabakası orada bitiyor. Oradan aşağı devam etse o zaman çene kemiğiyle dişin kökü arasındaki bağlantı olmayacak. Demek ki burada bir ilim var, “orada dur diyen bir ilim sahibi var. Yoksa aşağıya doğru ilerlemiş olsa o zaman dişin köklerinin kemikle olan bağlantısı oluşmayacaktı. Bu tabii bir ilmin sonucu olduğunu görüyor ve bu ilmin sahibinin n de Cenab-ı Hak olduğunun da hepimiz anlamış oluyoruz. Hep burada kalsiyum ve elmastan bahsettik. Aslında ben bu konuyla alakalı elmas sözü çok geçtiği için şunu ifade etmek isterim; malum elmas karbon atomundandır. Kömür de karbon, ikisi de karbon ama biri elmas biri kömür. Birinden tonlarca alsanız öbürünün bir gramı kadar bile belki etmez. Hatta şimdi Topkapı Sarayı’ndaki kaşıkçı elmasına paha biçilemiyor, şu kadarcık elmasa paha biçilemiyor. Peki o da karbon o da karbon ikisini de ateşe atsanız ikisi de yanacak, elması da atsanız yanar çünkü kömür. Peki elmasa o özelliği kazandıran nedir? Sadece ve sadece atomların dizilişi. Yani kömürdeki karbon atomunun dizilişiyle elmastaki karbon atomunun dizilişinin farklılığı. İşte onun için deniyor ki; gerçek ilim sahibi, eğer okumuş olduğu bilimi ve ona bağlı olarak Allah’ın varlığını kabul eder inanır görürse işte o insan aynen o elmas gibi bir değer kazanıyor. Şimdi Ebu Cehil de insan, Peygamber Efendimiz (s.a.v) de bir insan. Ama biri kömür değerinde, biri elmastan daha kıymetli -teşbihte hata olmasın-.
ONUR YILDIZ: MaşaAllah.
MUZAFFER GÜLYURT: Şimdi o halde insanlar öyle, insanların değerini artıran işte kömürden elmasa geçmesini sağlayan bu ilimle Allah’ın varlığını bilmeleri ve onun varlığını okuyabilmeleri, bedendeki ayetleri görmeleri ve o ayetlerin ne anlama geldiğini, neyi ifade ettiklerini kavrayabilmeleri sonucunda oluşuyor. Bir insan ne kadar çok bunu kavrayabilirse, Allah’ın isimlerini, 99 isminin tecelliyatını bütün varlıklarda ve hususen bedendeki ayetlerde ne kadar çok oranda görebilirse o oranda elmasın değeri o kadar artacaktır. Aksi takdirde ne kadar ilim okursa okusun kömürden yükselemez, bir türlü elmas olamaz.
ONUR YILDIZ: Evet, maşaAllah Hocam ağzınıza sağlık. O zaman son olarak diş sağlığı konusunda sizin tavsiyelerinizi alalım. Zira mine tabakası dedik elmastan sonraki en sağlam madde ama Allah ona da bir hastalık, küçücük bakterileri musallat ederek onun da çürümesine sebep oluyor. İnsana acziyetini hatırlatıyor, inşallah. Bu konuda dişin çürümemesini en çok sağlayacak, en sağlıklı olarak insana neler tavsiye edebiliriz?
MUZAFFER GÜLYURT: Cenab-ı Hak insanı en mükemmel şekilde yaratmış, “eşref-i mahlukat” diyor. Kuran’da da ifade ediliyor,” Ben insanı Ahsen-i takvim, en mükemmel şekilde halkettim” diyor Cenab-ı Hak. İşte bu kadar güzel mükemmel yaratılan insan, kendisine bu emanet olara verilmiş. “Bu el benim, bu diş benim, bu beden benim” diyemeyiz emanet olarak verilmiş. O halde biz emanetimize çok iyi bakmamız lazım, bütün vücudumuza olduğu gibi, bütün bedenimizdeki ayetlere en iyi şekilde bakmamız gerektiği gibi dişlerimize de bakacağız. Yapmamız gereken, tabii öncelikle hamile olan annelerimiz hamilelik döneminde çocuğunun dişlerinin sağlam olması için o günden başlayacaklar. Beslenmelerine dikkat edecekler vs. Arkasından, doğduktan sonra çocuğun yine beslenmesine dikkat edecek. Bundan sonra da bu beslenmeyle beraber biz ona bakacağız, Allah2ın verdiği emaneti temiz tutacağız. Bunun için de fırçalamak çok önemli, fırçayı çok iyi kullanmamız lazım. Çünkü dişlerin üzerinde oluşan bakteri plakları dişlerin çürümesine sebep verir. Bakteriler için ağız çok güzel bir besi yeridir. Mikroorganizmalar, bakteriler çok kolay ürerler ve çok çabuk çoğalırlar. Çoğalan bu bakteriler asit üretirler ve o asit de o çok sağlam olan elmasın dahi kesemediği asitler o dişin minesini ne yapar; yavaş yavaş kalsiyumu dekalsifiye ederek, kalsiyumu çözerek çürümesine sebebiyet verirler. O sertliği kazandıran kalsiyumun asitler sertliğini bozarak dekalsifiye etmek suretiyle çürümesine sebebiyet verirler. O zaman ne oldu? Biz o emaneti doğru kullanmamışız demektir. Onun için biz fırçalamayı öneririz. Bütün bunlara rağmen çürük oluşabilir, bu doğaldır. Yapacağımız iş, onunla ilgili hekim arkadaşlarımıza başvurmak suretiyle tedavilerini koruyucu tedbirlerini almamız gerekiyor. Aksi takdirde o güzel nimetlerden istifade etmeden hayatımızı devam ettirmiş oluruz.
ONUR YILDIZ: Peki Hocam, teşekkür ederiz, ağzınıza sağlık. Zahmet ettiniz geldiniz, inşaAllah. Evet sayın izleyicilerimiz, bugün de Bedenimizdeki Ayetler programımızın sonuna geldik. Tekrar Hocamıza teşekkür ediyoruz. İyi günler diliyoruz.
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500