Bedenimizdeki Ayetler – 3 – Op. Dr. Nusret Baş, Katarakt ve Repraktif Uzmanı (23 Kasım 2011)
CİHAT GÜNDOĞDU: Merhaba sayın izleyenlerimiz. Bir Bedenimizde Ayetler programımıza daha hoş geldiniz. Bugünkü konuğumuz Sayın Dr. Nusret Baş. Hoş geldiniz Hocam.
NUSRET BAŞ: Teşekkür ederim sağolun.
CİHAT GÜNDOĞDU: Nusret Baş Hocamız göz doktoru. Op. Dr. Göz uzmanı kendisi, göz cerrahı. Özellikle Türkiye’de yaptığı 60 bine yakın özellikle lazer cerrahisi alanında yaptığı operasyonlarla tanınıyor, bu konuda çok ünlü. Göz konusunu konuşmak gerektiğinde tabii ki bu konunun uzmanı olarak Nusret Hocamızı yanımızda görmekten mutluluk duyuyoruz. Kısa bilgi vereyim Hocamız hakkında; kornea hastalıkları ve lazer göz cerrahisi alanında özellikle uzman. Dünyada bu konuda tanınıyor, Avrupa’da özellikle. Laseki kitabının yazarlarından. Lasık; gözün lazer cerrahisi konusundaki bir kitap. Ve lazer göz cerrahisini Türkiye’de başlatan ilk cerrahlardan biri. Son 17 yıldır bu konuda çalışmaları var. Bu güne kadar 60 bini aşkın başarılı göz operasyonuna imza atmış bulunuyor. Avrupa ve Amerikan Reklaktif ve Katarakt Cerrahisi Toplulukları’na üye.
Evet Hocam, göz deyince tabii bedenimizdeki pek çok ayetten yalnızca bir organımız ama başlı başına Allah’ın yarattığının apaçık bir delili olarak karşımızda duruyor. Bir tane de değil iki tane hem de.
NUSRET BAŞ: Tabii, programımızın ismi Bedenimizdeki Ayetler. Bundan maksat benim anladığım; baktığınız zaman ibret alabileceğiniz, baktığınız zaman yaratanını size hatırlatan şeyler olarak anlıyorum. Herhalde bu niyetle siz de bu ismi koydunuz. Tabii dışarıya baktığınız zaman Allah-ü Telala’yı hatırlatan, onun varlığını birliğini hatırlatan ayetler çok fazla gören gözler için. Ama insan bedeninde gerçekten bunu en yüksek seviyede görüyorsunuz. Yine bir söz var zannediyorum Yunus Emre’nin, “kendini tanıyan Rabbini tanır.” Yani bundan maksat yine öyle zannediyorum ki; bedende öyle ayetler var ki her bedendeki olağanüstü hal size Rabbinizi hatırlatır ve onu tanıtır diye. Tabii biz gözcüyüz, Allah-ü Tela bedendeki her şey çok güzel yaratmış. Ben gözü örnek verirken diyorum ki; eğer Rabbimiz gözü gözümüzün çukurunda yaratmasaydı da alnımızın üzerinde yaratsaydı ne felaket bir şey oldurdu. Şimdi gözümüzün üzerinde sağlam bir kaş yapısı var ve kemik var, burada burun var, burada elmacık kemiği var göz korunmuş. Üzerine kapak gelmiş ve bir çukurun içine yerleştirilmiş o da yetmiyor, gözümüz neredeyse bir santim kadar geriye gedebilir amortisör yastık içerisinde. Ve iki tane bir tane de değil. Çünkü üç boyutlu görmek ancak iki tane olarak mümkün olabilir. Yani her şeyde bir ayet var. Dolayısıyla bütün organlarımızda o ayetler var ama gözde bunun herhalde en üst seviyesi mevcut diyebilirim.
CİHAT GÜNDOĞDU: Yani hiçbir şekilde tesadüflerle açıklanamayacak mükemmellikte bir sistem var ve 40 ayrı ana parçadan müteşekkil değil mi göz? İşte en uçta göz kapağı, onun ardında kornea, ardında iris, ardında lens, vitröz hümör, en arkasında da retina tabakasını sayarsak, retinadan sonra optik sinir ve sonra da görme alanını sayarsak görme sistemi böylesine detaylı olmazsa olmaz. Bir parçasını çıkarsak görmenin asla gerçekleşemeyeceği mükemmel bir birliktelik içerir yani tüm parçaların birbiriyle uyumlu çalıştığı, hiçbir tanesinin bile tesadüfen meydana gelmesi açıklanamayacağı mükemmel bir sistem. Hepsi de topluca bir anda var ve böyle görüyoruz.
NUSRET BAŞ: Tabii bu tesadüf diye bir şey olmaz yani onu düşünmek mümkün değil. Bir zaman. Bir zaman maalesef bilim aleminde öyle söylenmiş ama bugün dünyada artık tesadüf kelimesi, artık çok söylenemiyor.
Basit bir gözyaşı yani her gün gözümüzde var olan her gün ama kendini hissettirmeyen bir gözyaşının çalışma sistemini anlatırsam. Şimdi normalde gözyaşı gözümüzün şu dışında küçük bir fasulye büyüklüğünde bir gözyaşı bezesi tarafından yapılıyor. Gözyaşını devamlı üretiyor. Peki gözyaşı ne yapıyor gözümüzde? Gözümüzü besliyor, temizliyor, mekanik temizlik yapıyor, mikroplardan koruyor daha bir çok faydası var ama ana üç tane faydası var. Peki bu gözyaşı mekanik temizliği nasıl yapıyor? Bir aramanın otomatik camını düşünün, sileceklerini düşünün, öce su geliyor sonra silkecek otomatik olarak çalışıyor. Hem de öyle bir otomatik silecek ki cam çok kirlendiği zaman daha hızlı çalışıyor, az kirlendiği zaman daha yavaş çalışıyor ve farkında değiliz. Yani gözkapağımız sürekli otomatik silecek gibi çalışıyor ama biz bunu hiç fark etmiyoruz gözkapağımız niye böyle ikide bir çalışıyor? Kendi halinde çalışıyor. Sonra ne yapıyor? Kirlenen gözyaşı, bu arada gözü temizliyor, besliyor, mikroplardan koruyor ve iskantus dediğimiz gözümüzün orada birikiyor kirlenmiş gözyaşı. Nereye gidiyor bu göz yaşı? Gözün hemen kantusunda yani iç kısmında alt ve üst kapaklarda küçük birer tane delikçik var, onun arkasında çok ince saç kılı kadar bir kanal… var. Gözümüzü açıp kapattıkça bir tirbuşon gibi vakumluyor ve bir pompa gibi kirlenmiş göz yaşını kendine doğru çekiyor. Daha bitmedi. Hemen burun kemiğimiz ve gözümüzün arasında yine bir uzun bir fasulye gibi gözyaşı kesesi var. O kirlenmiş gözyaşını göz yaşı kesesinde biriktiriyor ve oradan genzimize gidiyor, burun içinde konka dediğimiz kalorifer peteklerine benzer petekçikler var onların arasına bırakıyor bu kirlenmiş göz yaşını. Peki ne yapıyor bu gözyaşı? Nefes alırken akciğerimize giden havayı nemlendiriyor, küçük bir sistem. Yani hiç düşünmediğimiz ne kadar bağlantılı bir sistem yani ne kadar mükemmel bir sistem.
CİHAT GÜNDOĞDU: Ve konfor sunmuş oluyor. Biz farkında olmadan, hiçbir şekilde karar verip de yönlendiremeyeceğimiz, bu da olsun demeden hazır olarak bulduğumuz sistem, maşaAllah.
NUSRET BAŞ: Şimdi, ne üretiminde bir dahilimiz var, yani biz istiyoruz ‘gözyaşımız üretsin, biraz şöyle üretsin,’ olan işlerin de farkında değiliz. Bu kendiliğinden otomatik olarak yürüyen bir sistem.
CİHAT GÜNDOĞDU: Ki gözyaşlarımızda lizozim denilen özel enzimler var mikropları öldürücü. Mikrobun varlığını bilen bir akıl tabii ki bunu yaratmış. Her şeyi bilen Yüce Rabbimizin yarattığı anlaşılıyor buradan. Lizozim denilen onun bilgisi, DNA’da özel bilgisi var ve olması gerektiği yerde gözyaşının içine üretilip bırakılıyor. Başka bir yerde değil de yalnızca göz yaşının içinde olması, tam de gerekli yerde, maşaAllah.
NUSRET BAŞ: Her şey harikulade. Şimdi bazı hastalıklar oluyor bu gözyaşını tahrip eden hastalıklar tam bir felaket, gözü mikroptan kurtaramıyorsunuz. Bazen bu kireç yanıkları gibi alkali yanıkları oluyor, bu da gözyaşı sistemini tahrip ediyor tam bir ızdırap oluyor, yani bunları tedavide çok sıkıntı çekiliyor.
CİHAT GÜNDOĞDU: Gözyaşı olmadığı zaman göz dakikalar içinde kuruyup yok oluyor zaten görme diye bir şey olmuyor.
NUSRET BAŞ: Şimdi şöyle oluyor; gözyaşı olmadığı zaman biz suni olarak günde beş defa, on defa, yirmi defa gözyaşı damlatıyorsunuz göze, gözü rahatlatabilmek için. Ama tabii göz yaşıyla hiç, fark etmediğimiz bu gözyaşının ne kadar kıymetli olduğunu gözyaşı kuruyan insanlar onu çok daha iyi anlıyorlar.
CİHAT GÜNDOĞDU: Çok acılı bir durum, özellikle gözün kıpkırmızı olduğu bir durum.
NUSRET BAŞ: Gözü açıp kapattıkça gözkapağınızla gözünüz sürtünüyor, şimdi bakın hiç fark etmiyoruz gözümüz var mı yok mu, yerinde mi, değil mi. Bunu sağlayan bir konfor. Allah öyle yaratmış ki, öyle bir nimet vermiş ki bize hiç farkında değiliz ama müthiş bir şey.
CİHAT GÜNDOĞDU: Yalnızca bir gözyaşı bile Allah’ın varlığının açıkça bilimsel olarak anlaşılabilmesi için yeterli, inşaAllah.
NUSRET BAŞ: Evet bir ayet bir delil.
CİHAT GÜNDOĞDU: Peki korneaya geldiğimizde; kornea hücrelerden oluşuyor. Ama vücudumuzdaki 100 trilyona yakın hücre hiç biri şeffaf değilken oradakiler neden şeffaf kornea hücrelerinin?
NUSRET BAŞ: Rabbimiz öyle yaratmış, çünkü onun şeffaf olması gerekiyor. Kornea dediğiniz şey gözünüzün önünde saat camı gibi takriben 12 milimetre çapında yani 1 santimetre çapında yuvarlak şey, baktığınız zaman parlayan şey. Onun şeffaf olması gerekiyor. Kristal berraklığında şeffaf. Peki o nasıl sağlanmış; bir defa hücreler çok düzgün, sonra olağanüstü bir enerji harcanıyor onun şeffaflığının sağlanması için. Sürekli oradaki su yani oluşan ödemi devamlı çeken endotel hücreleri var. Onun şeffaf kalması için de vücut olağanüstü enerji harcıyor. Orası şeffaf olacak ki gözünüz dünyaya açılacak, dünyayı göreceksiniz.
CİHAT GÜNDOĞDU: Yani tesadüf bir şey yine yok burada. Gözün 1 santimetre gerisindeki o sklera mesela beyazken, tam olması gerek ışığın gireceği yer şeffaf. Işın engelsiz olarak girebilsin ulaşabilsin retinaya diye.
NUSRET BAŞ: Bakın, burada kaşımız var, saçımız var, kaşımız var, kirpiğimiz var ve bıyığımız var üçü de tüy. Saç uzar kesersiniz, kaş uzamaz, kirpik uzamaz bıyık uzar. Bunların hepsi hikmetli şeyler. Yani gözün çevresini anlatıyoruz.
CİHAT GÜNDOĞDU: Kornea hücrelerinin çekirdeklerini atması nasıl gerçekleşiyor Hocam? Yani tamamen hiçbir engel olmasın diye, hiçbir bulanıklık olmasın diye özellikle o hücrelerin çekirdeklerini bile attıklarını biliyoruz. Bu nasıl bir süreç?
NUSRET BAŞ: Şimdi tabii kornea bir çatı, kolajen liflerden oluşmuş bir çatı. O matrixte hyaluronik dediğimiz hyaluronik asit dediğimiz bir yapı tarafında dolduruluyor, çok özel bir yapı tabii bu. Yani bu nasıl yapıyor, niçin yapıyor, niye yapıyor bunların cevabı yok. Bunları Allah-ü Teala yapıyor. Neden yapıyor bunu?
CİHAT GÜNDOĞDU: Allah’ın her an yaratmaya devam etmesiyle açıklanabilecek bir şey bu.
NUSRET BAŞ: Şimdi şöyle; bir şeyi bir bardağı yaparsınız olur biter. Böyle değil. İnsan bedeni, insan gözü her an müdahaleye muhtaç. Çünkü yaptınız oldu değil. Yaratan ve her an varlıkta durduran öyle geçiyor kitaplarda, hem yaratan hem her an her saniye her salise varlıkta durduran. Yani o korneadaki o şey devam etmezse canlılık devam etmez.
CİHAT GÜNDOĞDU: Berraklık her an sağlanmaya devam ettirilmezse.
NUSRET BAŞ: Yani oradaki, yani fizyolojik işleler devam etmezse kornea bembeyaz bir şey olur. Kornea var, şimdi korneanın işlevi tabii yalnız ışığı gözün içine göndermek değil, başka vazifeleri var. Bir defa kırıcı 43 derece bir mercek.
CİHAT GÜNDOĞDU: Bu çok bilinmeyen bir şey, üzerinde konuşulmayan bir şey.
NUSRET BAŞ: Tabii, 43 derece bir mercek, kırılma özelliği var. Yani dışarıya baktığınız görüntüleri gözün içinde fokus yapıyor.
CİHAT GÜNDOĞDU: Lens nasıl yapıyorsa kornea da bunu yapıyor.
NUSRET BAŞ: İki tane şeffaf şey var; kornea stabil ama bir de gözün içinde göz merceği var. Kornea 43 derece takriben, 43 diyoptrilik bir kırma kusuru var. Gözün içindeki lensin de 16 derece kırma kusuru var ama gözün içindeki mercek o da hareketli, o fokus yapabiliyor. Yani ince ayar yapıyor. Bunlar peş peşe iki tane saydam cisim.
CİHAT GÜNDOĞDU: MaşaAllah. Bu kadar çok hassas bir şekilde ayarlanmış bir şey, sistem birbiriyle bağlantılı, bu kadar kusursuz bir şekilde çalışıyor olmaları ve amacın ne olduğuna bakıyoruz, retina dediğimiz en arkadaki perdeye görüntünün tam olarak düşürülmesi amaçlanmış. Amaçlanmış demek zorunda kalıyoruz çünkü amaç var burada. Tesadüfi olarak meydana gelmiş bir şey yok burada. Ve bu amaca yönelik olarak hassas. O 43 derece olacak, lens 16 dediniz, yani bunların diyoptrileri de belli net görmek için. Belli mesafede olacaklar, arada bakıyorsunuz bu sefer iris var.
NUSRET BAŞ: Bir de iris olacak, iris olmazsa yine görüntü olmaz. İris dediğiniz gözün renkli kısmı. Ela, yeşil, mavi gözlü derler ya tabii bunun bir estetiği var şüphesiz, Rabbimiz yaratırken. İris harikulade bir şey. Biz mikroskopla biliyorsunuz gözleri muayene ediyoruz, bunu 50-100 defa büyütüyorsunuz. Yani gözün renkli kısmı böyle düz bir zemin değil. Dereler var, papatyalar var, tümsekler var, çukurlar var, tüneller var. İnsan gözüne irisle mikroskopta seyretmeye doyamıyorsunuz o kadar güzel, müthiş bir estetik var.
CİHAT GÜNDOĞDU: Ama aynı zamanda bir hayati bir fonksiyon.
NUSRET BAŞ: Fonksiyon şu; bir defa gözünüze giren ışığı ayarlıyor. İris olmazsa, iris fonksiyonunu yerine getirmese dışarıda gezemezsiniz. Bir derinlik sağlıyor, yani fokus derinlik, net görmenizi sağlıyor onun da bir görevi var. Ve bunlar birbiriyle senkronize olarak çalışıyorlar.
CİHAT GÜNDOĞDU: Şimdi, eski fotoğraf makineleri var, şimdi her şey otomatik olduğu için insanlar detayını bilmiyorlar. Diyafram ayarı diye bir şey vardı eski fotoğraf makinelerinde, fazla ışığı kısmak. Böylece filmin üzerine düşen ışığın kalitesi buna göre ayarlanıyor. Şimdi bunu o işte diyafram vazifesini yerine getiriyor iris, değil mi?
NUSRET BAŞ: Evet. Vazifelerinden bir tanesi de o. Bir de iris dediğiniz yani ortasında gözbebeği dediğimiz şeyin içindeki iris öyle stabil bir doku değil hareketli bir doku. Bir kas sitemi, içinde kas sistemleri var. İnsanın sempatik sistemiyle parasistemik sistemi dediğimiz iki sistem var. Bu iki sistemin birlikte çalıştığı bir alan iris.
CİHAR GÜNDOĞDU: İki sinir sistemi beraber çalışıyorlar.
NUSRET BAŞ: Beraber çalışıyor. O pupilla yani gözbebeği yuvarlak bir siyah noktadan ibaret değil o. O her an büyüyüp küçülen bir sistem. İki sistem birbiriyle mücadele ediyor. Hatta irise bakarak onun iridoloji diye bir ilim var, insanın karakterini ve kişisel yapılarının hastalıklarını tespit eden, ruhsal durumunu tespit eden bir bilim var. Ve bir profesörün bir sözü var, “40 yıldır bu işi yapıyorum, insan karakterini tespitte hiç yanılmadım” diyor. Yalnızca görün irisine bakarak. Yani bu ikisi birbiriyle mücadele halinde, göz bebeği sürekli küçülüyor büyüyor, büyür küçülür bunu görmüyoruz, hissetmiyoruz. Ama insanın ruhsal yapısını göz irisine bakarak anlayabilirsiniz. O konuda bir uzmanlığım yok ama bununla ilgili gözün uzmanlık dalı var.
CİHAT GÜNDOĞDU: MaşaAllah. Sizin gözünüz mavi. Neden başkalarının gözü yeşil ya da ela olabiliyor, kahverengi veya siyah?
NUSRET BAŞ: Demek ki Rabbimiz böyle istemiş. Tabiata baktığımız zaman bütün renk tonları var, Allah öyle yaratmış. İnsan renklerine bakıyorsunuz, hepimiz beyaz tenli olabilirdik, esmeri var, biraz daha koyusu var. Topluma bakıyorsunuz saç rengine bakıyorsunuz hepsi farklı. Demek ki Rabbimiz böyle rengarenk ve güzel bir şekilde yaratmış her şeyi.
CİHAT GÜNDOĞDU: Estetik hakikaten başka türlü açıklanacak gibi değil. Tabi fonksiyonu da var. Aynı zamanda fazla ışığı yansıtma özelliği gibi bir şeyi de var. Kuzey ülkelerine çıktıkça rengin açılması, zararlı ultraviyole ışınlarından korunmak amacıyla.
NUSRET BAŞ: Tabii göz renklerinin açık olması, açık göz renkleri biraz daha yansıttıkları için daha hassas gözler oluyor. Renkli gözler iyidir deriz güzeldir estetiktir fakat daha çok alerjik gözlerdir.
CİHAT GÜNDOĞDU: Görme kusurlarında yıllar geçtikçe lensin o elastik yapısının kaybedilmesi söz konusu. Özellikle 40’lı yaşlardan sonra yakını görmemeye başlayabiliyor insanlar. 1 derecelik bir yakın gözlüğüne ihtiyaç duyabiliyorlar. Bunun öncesinde mükemmel çalışan lens sistemi, tabii yaşlılık olmadan önce lens sisteminin mükemmel çalışmasında lensin elastik olması ve şişip yassı hale gelmesi var. Bir cisme gözümüzü odaklamaya çalıştığımızda bunu lens nasıl yönetebiliyor, bunu kim yönetiyor? Biz bunun farkında olmadan nasıl gerçekleşebiliyor bu lensteki diyoptrideki artma ve azalma?
NUSRET BAŞ: Çok güzel bir soru. Bu gerçekten anlatılamaz ve anlaşılamaz. Lens dediğiniz şey; büyük bir mercimek veya nohut büyüklüğünde bir şeffaf doku. Etrafta şeffaf iplerle asılı vaziyette, gözün içinde asılı vaziyette duruyor. Baktığınız noktayı hesaplıyor, beyne gönderiyor, siz falan yere bakıyorsunuz diyor ve o kendi kendine fokus yapıyor inceliyor ve kalınlaşıyor ve o görüntüyü net olarak retinaya düşürüyor. Halbuki baktığınız zaman şeffaf küçücük nohut büyüklüğünde bir şey. Anlaşılamaz.
CİHAT GÜNDOĞDU: Ve hiçbir şekilde değişmiyor. Yine hücrelerden müteşekkil, ilk cenin sırasında üretilen hücreler hiç değişmeden orada kalıyorlar. Ne ölüyorlar ne yok oluyorlar.
NUSRET BAŞ: Yok, bir şey oluyor yalnız; 40 yaşından sonra, orada da ayetler var, yaşınız 40 yaşına varınca bu fonksiyonu yapmamaya başlıyor. Yani elinize aldığınız bir şey okurken yavaş yavaş uzaklaştırmaya başlıyorsunuz. Yani Allah-ü Teala insan bedenini yaratıyor ama bir müddet sonra o bedenin gücünü kuvvetini her şeyini ufak ufak geri alıyor, kendine çağırıyor. İşte o ayetlerden biri de o. Yani 40 yaşından sonra hani yakın gözlüğü takar ya insanlar, bir özelliğini alıyor. Yavaş yavaş alıyor ama.
CİHAT GÜNDOĞDU: Tabii zaten hastalıkları özellikle veriyor. Zaman içinde insanlara gösteriyor ki, hem dünyaya meyletmesinler, hem de inceleyip üzerinde düşünen insanlar için nasıl mükemmel sistemler olduğunu, asla tesadüfen olamayacağını ve Allah’ın ne derece sonsuz ilimle yarattığını anlasınlar diye yaratıyor. Hastalıkları da eksiklik olarak yaratıyor ki mükemmel olduklarını, mükemmel halde çalıştıkları durumdaki hallerini bilip Allah’ı gerektiği gibi takdir edebilsinler diye.
NUSRET BAŞ: İşte orada şöyle bir hikmet de var; ‘ey insanoğlu, dünyada kalıcı değilsin. Ben seni dünyaya gönderdim zamanı gelince tekrar başka bir dünyaya gideceksin, ona hazırlıklı ol. Önce gücünü alıyorum, önce güzel güzel açların varken onları döküyorum, onları beyazlaştırıyorum, yokuş yukarı eskiden böyle koşarak giderken biraz böyle yavaşlıyorsun, gözünün ferini alıyorum, yani dünyada kalıcı olduğunu zannetme, meyletme dünyaya,’ evet.
CİHAT GÜNDOĞDU: Retina başlı başına bir derya. Yani oradaki hücreler çok üstün reaksiyonlar meydana getiriyorlar, bir etkileşim var orada. Işığı elektrik sinyaline çeviriyorlar. Nedir buradaki bu kadar hassas bir şekilde taklidi mümkün olmayan reaksiyonlar dizisi?
NUSRET BAŞ: Şimdi retina değiniz zaman önce retinayı anlatalım. Gözün arkasında, yani gözü bir küre gibi düşünürseniz gözün en arkasında baktığımız görüntüleri alan tabakadır, gözün sinir tabakasıdır. Esas gören tabakadır. Bu ince bir tüle benzer küçücük ince bir tül, çanak anten gibi düşünün. Bu retinada 120 milyon tane sinir hücresi var. Yani şimdi ben size doğru baktığım zaman etrafımı bir çanak gibi görüyorum, her tarafa bakan gören ve kaydeden bir sünür hücresi var, 120 milyon sinir hücresi. Artık mega piksel mi denir ona piko piksel mi denir.
CİHAT GÜNDOĞDU: 650 milyon mega piksel diyorlar, evet.
NUSRET BAŞ: Evet. 650 mega piksel, bu görüntüyü alıyor burada bir kimyasal olay oluşuyor ve görüntü bir elektrik sinyaline dönüyor. Elektrik sinyali bir kablo vasıtasıyla beyne gidiyor ve beynimizde görüntü oluşuyor. Bu her an oluşuyor ve hemen oluşuyor. Fakat biz gayet normalmiş doğalmış, yani bunun için para vermiyoruz, bir gayret sarf etmiyoruz. Kapağımızı açtığımız zaman bu kendiliğinden otomatik olarak oluşuyor.
CİHAT GÜNDOĞDU: Peki neden bir hücre elektrik sinyaline çevirmeyi istesin ve bunu yapsın? Bunun sebebi var mı?
NUSRET BAŞ: Evet, bir hücre niye böyle bir şey yapsın? Burada bir santral var, hani su gücünden elektrik üretmek için barajlar yapılır, santral, kocaman kocaman şeyler yapılır bunu yapmak için. Öyle ya, su gücünü veya rüzgar gücünü -rüzgar gülü diyoruz- elektriğe çevirmek için görüyoruz kocaman şeyler yapılıyor. Bir hücrenin büyüklüğünü tarif edemiyorum, ancak mikroskopla görebileceğimiz bir zerrecik, bu hücre otomatik her an bunu yapıyor.
CİHAT GÜNDOĞDU: Yapıyor ve bizim irademiz dışında, tam da olması gerektiği yerde bunu yapıyor olması başka bir harika. Çünkü 100 trilyon hücremizin hepsinin DNA’sında fotonlar ışık kendilerine çarptığında o frekansına göre hangi kaç milivolt elektrik sinyaline çevireceğinin bilgisi var DNA’da. Ama yalnızca retina hücreleri bunu yapıyorlar, ilgili proteinleri devreye sokarak. Bu çok büyük bir harika.
NUSRET BAŞ: Gözümüzde 120 milyon tane elektrik üreten santralimiz var. Bunlardan habersiziz, kendiliğinden çalışıyorlar bunlar, senkronize çalışıyorlar. Bir fonksiyon bu elektrik üretiyor. Bu üretilen elektrikleri belli bir sinyalle bir kablo vasıtasıyla o kablonun içinde de 1 milyon sinir lifi var beyne götürüyor, yani ince ince kablolar beyne götürüyor beyin analiz yapıyor ve o analizle görmeyi sağlıyoruz. Ve bunun için büyük emek sarf etmiyoruz, kapağımızı açmamız yeterli.
CİHAT GÜNDOĞDU: Evet maşaAllah. Özellikle görme merkezi dediğimiz de beynimizin tam arkasında, kafatasımızın oksipital dediğimiz bölgesinde yer alan iki ayrı merkez. Bunlar birbirleriyle de aynı farklı bilgileri örtüştürerek, niye örtüştürüyor diye baktığımızda üç boyutlu görüntüyü elde etmek hedeflenmiş, amaçlanmış da o yüzden. Bilgiler çaprazlanıyor ve bu şekilde bir değerlendirme yapılıyor. Neden? Biz üç boyutlu bir ortamda olduğumuzu hissedelim buna göre yaşayalım diye. Bu da ayrı bir harika.
NUSRET BAŞ: Bu da ayrı bir ayet. Gerçekten programa çok güzel bir isim vermişsiniz Bedenimizdeki Ayetler diye. Şimdi gözümüzün bir tanesini kapattığımız zaman, be kapattım, sizi aynen görüyorum. Bunu kapatıyorum yine aynen görüyorum. Halbuki iki gözümü açtığım zaman sizi iki tane görmeme lazım ama yine bir tane görüyorum. Şimdi gözümüzün ikisi de aynı görüntüyü görmüyorlar, bu gözüm sizi bu açıdan görüyor, bu gözüm sizi bu açıdan görüyor yani farklı iki tane görüntü oluşuyor.
CİHAT GÜNDOĞDU: İkisi de iki boyutlu değil mi Hocam?
NUSRET BAŞ: Evet. Yani gözümüzün birini kapattığımız zaman derinliğini şey yapamayız. Mesela elimize bir top alsak veya elma alsak, siz ve ben gözlerimizin birer tanesini kapatsak, siz bana atsanız ben size atsam bu oyunu oynayamayız düşer elimizden. Çünkü derinliği ayarlayamadığımız zaman o topu yakalayamazsınız. Derinlik de muhteşem bir ayet, bu ayetleri sağlayan iki tane gözün farklı görüntüde bakması, farklı şekilde görmesi. Bu yetmiyor, bir de giderken, iki tane görme merkezimiz var, bunlar çaprazlaşıyor yani görüntüleri birlikte analiz yapıyorlar. Ve sonuçta üç boyutlu görüntü elde ediliyor.
CİHAT GÜNDOĞDU: MaşaAllah. Aslında iki boyutlu olması görüntünün ama birleştirilince, beyin tarafından analiz edilince bir algı olarak üç boyutun olması apayrı bir nimet, maşaAllah. O derinlik hissinin olması, mesafe hissinin bir algıdan başka bir şey aslında olmaması çok müthiş bir ayet gerçekten de.
NUSRET BAŞ: Şimdi tabii insan bedeni örnek alınarak hayatta bazı şeyler de yapılıyor. Özellikle topoğrafik harikalar, dünya haritasını üç boyutlu görebilelim diye uçağın kanatlarının ikisinin altına ayrı ayrı fotoğraf makineleri konuyor, bunlar çekiniyor aynı anda iki tane fotoğraf çekiyor. Bir sağ kanattan, bir sol kanattan, bu görüntüler birleştiriliyor. Baktığınız zaman bu görüntülere baktığınız zaman sanki iki gözle bakıyormuşsunuz gibi derinliğine görüntü elde ediliyor. Yani bedendeki ayetten istifade edilerek hayatta da bazı şeylerde kullanılıyor bu.
CİHAT GÜNDOĞDU: İki gözün arasındaki mesafe de özellikle ayarlanmış. Yani uzaklık da belli bir mesafede olması gerekiyor. Bu stereo görüntünün, bu çift görüş sisteminin üç boyutlu görüntüye derinlik hissine sebep olabilmesi için belli bir uzaklıkta yerleştirilmiş olması da özel bir ayar, özel bir yaratılış, değil mi Hocam.
NUSRET BAŞ: Bakan gözler için gerçekten inan bedeninde o kadar ayetler var ki. Şimdi konuştuğumuz zaman, günlük hayatımızda biz de çok az düşünüyoruz, çok az aklımıza geliyor. Fakat analiz yaptığınız zaman her şey muhteşem. Gözün yerleştirilmesi, aradaki mesafe, bakışlar, beraber hareket etmeleri. Gözde normalde uyuyan insanların gözkapaklarını açarsanız gözler böyle durmaz böyle dışarıya doğru biraz şaşı durur. Gözü aynı yere fiske etmesi de büyük bir olay. Bu tarafa bakıyorsunuz gözde kaslar var, bir kasınız gevşiyor öteki kasınız yani iki gözünüzde sağa baktığı zaman birinin iç kasının kasılması lazım.
CİHAT GÜNDOĞDU: Biz bu kasları görmüyoruz içeride çalışıyorlar.
NUSRET BAŞ: Sola bakacağınız zaman bu sefer o kaslar gevşeyecek aksi kaslar gerilecekler. Peki ikisi içeri bakacağı zaman bu sefer içeriye bakan kaslar kasılacaklar ki aynı hedefe bakacaksınız.
CİHAT GÜNDOĞDU: Uyku sırasında bu kaslar tamamen gevşemiş oluyor.
NUSRET BAŞ: Evet şaşı gibi görürsünüz. Gözün dinlenme pozisyonu iki göz de dışarıya doğru baktığı bir pozisyondur. Takriben 20-30 dereceye kadar aşı görürsünüz uyuyan bir insanı.
CİHAT GÜNDOĞDU: Şaşı olmamamız da bir başka mucize.
NUSRET BAŞ: Beyin onu kontrol ediyor.
CİHAT GÜNDOĞDU: İki gözün aynı anda odaklanıyor olabilmesi de ayrı bir mucize, maşaAllah.
Göz kapağının altında yaygın bir damar ağı var, bunun sebebi nedir Hocam? Göz kapağını çevirdiğimiz zaman herkes aynada gömüştür, yaygın bir damar ağı var.
NUSRET BAŞ: Şimdi bir yerin, bir dokunun yaptığı fonksiyona göre az kana ihtiyaç var, çok kana ihtiyaç var. Eğer dokunun çok kana ihtiyacı varsa o bölgeye daha çok kan geliyor. Tabii gözkapağı sürekli dışarıyla ilişkili, gözü sürekli temizliyor, sürekli mikroplarla haşır-neşir. Dolayısıyla orada yaygın bir kapiller ağı var.
CİHAT GÜNDOĞDU: Korneada hiç damarın olmaması, özellikle orada olması da çok büyük bir hikmet.
NUSRET BAŞ: Evet iki tane doku, birisinde hiç damar yok, birinde son derece zengin bir damar var. Ve bu ikisi sürekli arkadaş haldeler.
CİHAT GÜNDOĞDU: MaşaAllah. Hocam, siz özellikle lazer cerrahisinde korneayı belli bir katmanını çok hassas bir şekilde ayarlayarak kesiyorsunuz lazerle, kaldırıyorsunuz ve onun üzerinde bir işlem yapıyorsunuz. Nedir o işlem?
NUSRET BAŞ: Kornea takriben 600 mikron kalınlıkta çapı 1 santimden biraz daha fazla bir mercek. Bu mercek 43 derece olduğunu da söylemiştik, göz tam bir küre değil de yaratılış olarak biraz uzun olursa hasta miyop oluyor. O zaman bu demin söylediğimiz görüntünün retinaya düşmesi olmuyor, bulanık görme oluyor, uzağı göremiyor. O zaman ne yapıyoruz? Tabii bunlar doğumsal kusurlar. O zaman, gözlükle bu görüntüyü retinaya düşürüyoruz. İnsanlar gözlüğü kullanmak istemedikleri zaman onun muhtelif alternatifleri oluyor. Lens kullanmışlar. Ve nihayet bu lazer teknolojisi gelişince bunu uygulamaya başladık. Yapılan işlem; o korneanın 43 derece olan kırma derecesini ya yükseltmek 46-47’ye çıkartmak ya da 40’ın aşağısına indirmek, onu hesaplı bir şekilde yapıyorsunuz. Yaptığınız iş o korneayı tornalıyorsunuz. Kornea dediğimiz doku 5 katmandan oluşuyor. En üstte 50 mikron kalınlığında epitelyum hücresi var, o korneayı koruyor. Onu kazıyabilirsiniz ama 24 saat içinde hemen geri kendini telafi ediyor. Şimdi onun altındaki stroma dediğimiz kompakt dokuyu tornalıyoruz yaptığımız işlem bu. Aşağı yukarı bu 20-22 yıl önce bu yapıldı. Çok hassas bir şekilde bunu tornalıyorsunuz. Mikroskop altında tornalıyorsunuz. Ve hastanın göz kusurunu birkaç dakika içerisinde giderebiliyoruz. Tabii muhtelif tornalama teknikleri var. Vücut bunu fark ederse, ‘bana bir şey yaptınız, ben eski halime geleceğim’ diyor. Biz de hekimler, aman yaptığımız şey eski haline gelmesin diye biz ona bir şeyler yapıyoruz. Tabii orada da müthiş ayetler var.
CİHAT GÜNDOĞDU: Orada lazeri kullanıyorsunuz ama lazerin nesinden yararlanmış oluyorsunuz? Orada bir yakma var sonuçta.
NUSRET BAŞ: Buharlaştırıyor. Bir hücre takriben 0-4 mikronu buharlaştırıyor, lazer ışığının tak, tak, tak şeklinde gelir lazer.
CİHAT GÜNDOĞDU: Orada gerçekten de yine hücrelerin ne kadar hassas olduğunu görmek açısından çok önemli özellikle lazeri seçiyor olmanız, teknolojiyi kullanıyor olmanız.
NUSRET BAŞ: Bir sıra hücreyi buharlaştırıyorsunuz. O lazer hücreyi buharlaştırıyor, bir hücreyi buharlaştırıyor. Dolayısıyla istediğiniz şekli verebiliyorsunuz korneaya. Ama bu verdiğiniz korneanın kalınlığı 600 mikron ve mikron seviyesinde yapıyorsunuz bu işi. Tabii bu teknolojinin getirdiği bir şey. Ve hasta memnuniyeti çok yüksek oluyor. Hastalar çok mutlu oluyorlar. Çünkü toplumun aşağı yukarı yüzde 40’nın bir şekilde göz kusuru oluyor, refleksiyon kusuru oluyor ve bunu düzeltiyorsunuz.
CİHAT GÜNDOĞDU: Hocam, tabii teknoloji de yine Allah’ın nimeti.
NUSRET BAŞ: O lazer de o.
CİHAT GÜNDOĞDU: Lazeri de sonuçta Allah ilham etmese insanlar ne böyle bir icat yapabilirler, ne de böyle bir hastalığın tedavisini Allah ilham etmedikçe o şifa meydana gelemez. Bunu da hatırlatmak lazım. Çünkü insanlara işt, bak yapabiliyoruz, edebiliyoruz değil, Allah’ın izniyle oluyor. Allah’ın dilemesiyle, Allah’ın ilhamıyla şifa bulunuyor yine.
NUSRET BAŞ: Bir defa o beyni yaratan Allah-ü Teala, o ışığı yaratan Allah-ü Teala, o elektronu da yaratan Allah. Yani siz bir şeyleri görüyorsunuz, siz bir şey yapmıyorsunuz.
Şimdi lazer dediniz. Nihayet bir ışık, terbiye edilmiş bir ışık, bir dalga boyu. O terbiye edilmiş ışığı dalga boyuna göre de değişik etkileri var. Bizim kullandığımız lazer 193 nanometre bir lazer. Dalga boyu böyle, bu dalga boyunu insan dokusuna uyguladıkları zaman ne yapıyor diye bakmışlar, bakmışlar ki dokuyu buharlaştırıyor. Biz bundan ne yapabiliriz demişler ve bu şekilde gelmiş.
CİHAT GÜNDOĞDU: MaşaAllah, o da çok ilginç. Allah dilemedikçe kimsenin aklına böyle bir şey gelmez. Allah’ın ilhamıyla, Allah’ın dilemesiyle, yine şifa Allah’tan. İlaçları yaratan yine Allah, bitkiler aynı şekilde. Veya sentetik bir antibiyotik de aynı şekilde Allah’ın dilemesiyle inanlar aklediyor da bunu üretiyorlar laboratuarlarda. Ben beynimdeki elektrik sinyalinin kaç milivolt olacağına karar veremem. Hangi nörondan nereye seyahat edeceğine de karar veremem. Düşünce biliyorsunuz elektrik sinyalleri itibariyle, maşaAllah. Her yerde Allah’ı yaratması var sonuç itibariyle. Bu gerçeği de hatırlatmak gerekiyor. İnsanda özellikle doktorsa Allah Şafi ismiyle tecelli etmiş oluyor, inşaAllah. Siz de vesile oluyorsunuz Allah razı olsun.
NUSRET BAŞ: Mesleğimizi seviyoruz. Çünkü insana hizmet ediyorsunuz. Bunu bir sevgiyle yaparsanız, buna bir de kalp gözünü ilave ederseniz hakikaten insan son derece mutlu oluyor. Tabii insanlara bu bedenin ayetlerinden bahsettiğiniz zaman insanlar bilmedikleri ve görmedikleri bir şeyi, çünkü insan bedeninde her an onu yaşıyor ama bilmiyor. Bunu bildiği zaman insan tabii Rabbine olan itikadı, imanı daha güçleniyor.
CİHAT GÜNDOĞDU: Derinleşmiş oluyor, inşaAllah. Burada özellikle siz değerli hocalarımız ve diğer pek çok doktor arkadaşlarımız dostlarımıza da çok büyük görev düşmüş oluyor. Çünkü işin içinde detaylarını bilen insanların bilmeyenlere bunu göstermesi, hatırlatması ve bu konuda bilgilendirmesi çok büyük önem arz ediyor tabii ki, inşaAllah. Özelikle detaylarını bilen sizin gibi hocalarımızın bu detayları aktarması çok kıymetli oluyor.
NUSRET BAŞ: Tabii burada iman önemli, inanmak önemli. Eğer kalp mühürlenmişse nasıldır, nedendir insanlar kör oluyorlar göremiyorlar.
CİHAT GÜNDOĞDU: İnşaAllah. Hocam, başka bir detay daha var. Siz program öncesinde hatırlattınız ben onu bilmiyordum. Hatta çok şaşırdığımız da ifade ettim size. Retina üzerindeki, sonuçta hücreler yine kılcal damarlarla besleniyorlar ama orada dediniz ki, o kılcal damarlar da şeffaf dediniz. O da çok büyük bir harika. Ondan kimse söz etmez, hiçbir yerde de geçmez. Bu sizin tabii kendi teşhisiniz, kendi dikkatinizle ortaya çıkan bir gerçek. Nedir bu hücreler, oradaki kılca damarlar nasıl şeffaflık kazanmışlar?
NUSRET BAŞ: Normalde biliyorsunuz, damarlar kanı dokularımıza taşıyan otobanlar gibi. Büyük otobanlar var, geniş otobanlar, sonra oradan çıkıyorsunuz ikili yollar var, duble yollar var. Oradan çıkıyorsunuz daha küçük yollar, patika yollar. Yani vücudumuzda böyle namütenahi damar sitemi var. Gözümüzün içinde de var bu damar sistemi. Ve bu damar sistemi retina dediğimiz o gören hücrelerin önünde, eğer bunlar şeffaf olmasaydı baktığımız zaman göremezdik ki, damarların arkasından bir şey göremezdik. Gözümüzdeki damarlar tamamen şeffaf bir cam boru gibi. Görme için o gerekli. Peki bundan nerede faydalanıyoruz; biz gözün içine bakarak göz hekimleri vücuttaki damarlar hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Yüksek tansiyon, damar sertliği ve buna benzer bir sürü şey hakkında gözün içine bakarak teşhis yapıyoruz.
CİHAT GÜNDOĞDU: Damar sertliği gelişmiş mi, damarlarda tıkanma var mı, şeker hastalarında özellikle başlamış mı. Onu görebiliyorsunuz o zaman.
NUSRET BAŞ: Şeker hastalığını gözün içinden takip ediyoruz. Dolayısıyla dahiliyecilerle, kardiyologlarla beraber çalışıyoruz. Onlar bize bir konsültasyon yazıyorlar, “bunun damarları nasıl?” Çünkü ele bakarak elde de görüyorsunuz damar, fakat üzerinde deri var, böyle hafif koyu bir renk görüyorsunuz. Fakat gözünüzün içine baktığınız zaman o çırıl çıplak damarı görüyorsunuz. O da hikmetli bir şey.
CİHAT GÜNDOĞDU: Bir detaydan daha bahsettiniz; göze belli bir açıdan ışığı verirsek o damarların içinde akan kanı insan fark eder hale gelebilir dediniz.
NUSRET BAŞ: Damarları görebiliyorsunuz. Normalde şeffaf da olsa bir ışık yansıtıcılığı var. Şimdi beyin o damarların yerlerini ezberlemiş oluyor ve baktığınız zaman o damarları görmüyorsunuz.
CİHAT GÜNDOĞDU: İhmal ediyoruz yani o görüntüyü.
NUSRET BAŞ: Fark etmiyorsunuz. Küçük bir testte gözünüzün bütün damarlarını görebilirsiniz. O test şöyle; karanlık odada karşınıza bakacaksınız, küçük bir el feneri alacaksınız yandan hafifçe oynatacaksınız, gözünüze ışığı düşüreceksiniz. Bir müddet sonra siyah zemin üzerinde bütün göz damarlarınızı karşıya baktığınız yerde görebilirsiniz. Bu küçük bir test. Yani gözümüzde o kadar şeffaf damar var fakat biz onları görmüyoruz.
CİHAT GÜNDOĞDU: yani bu çok büyük bir konfor. Beynin bunu ihmal ediyor olması, o damarları görmüyor olması, gözümüzün önünde o retina tabakasının üzerinde eritrosit dediğimiz o kan hücreleri çok hızlı bir şekilde hala dolaşıyor olmasına rağmen bizim onları görmüyor olmamız, görüntüyü engellemiyor olması.
NUSRET BAŞ: Bir hocamız vardı Prof. Orhan Karmış, tefsir profesörüydü. Bir gün dinlerken şöyle bir şey anlatmıştı televizyonda; Allah-ü Teala yarattığı her şeyi tam yerinde zamanında ve optimum noktada yaratmış. Biliyorsunuz gözümüz belli bir dalga boyunu görüyor, daha ilerisini ve daha gerisini görmüyor. Şöyle demişti; elimizde sağımızda solumuzda her tarafta mikro organizmalar var, gözümüz çok daha hassas bir görüntü olsaydı haytan hiç zevk alamazdık. Çünkü bir sürü mikro organizmalar var bunları görseydik çok rahatsız olurduk. Aynı şekilde demişti; kulağımız belli bir dalga boyunda duyuyor. Diyelim ki pencerenin dışında bir sivrisinek var, onun sesini duysaydık gece yatamazdık. Sonra elektro manyetik dalgaları duysaydık şu an, cep telefonları bu odada bile n kadar elektro manyetik dalga var. Bunları duyabilseydik, kulağımız duysaydı ne olurdu? Hayatımız zindan olurdu. Onun için Cenab-ı Hak her şeyi insana ihtiyacı kadar vermiş. Daha fazlasını vermemiş. Niye? O zaman mutlu olmazdı.
CİHAT GÜNDOĞDU: Burada tabii ki her şeyi bilen, o elektro manyetik dalgaları da bilen, biz bilmiyoruz, o ışığın farkı dalga boylarını da bilen yine bizim haberimiz yokken bilen, her şeye, her yere hakim sonsuz güç sahibi, sonsuz ilim sahibi ve her şeyi yaratan Yüce Rabbimizin varlığı çıkıyor ortaya. Ve bizi bu şekilde çok güzel bir hayat yaşatıyor elhamdülillah. Sırf Allah’ı gerektiği gibi övelim, Allah’ı tespih edelim, Allah’ın gerektiği gibi gücünü takdir edelim bu ayetleri sergiliyor gözlerimizin önünde elhamdülillah, maşaAllah.
NUSRET BAŞ: Allah-ü Teala kullarını niye yaratmış; beni tanısınlar görsünler diye yaratmış. İşte bunların hepsi ayet. Gören gözler için bunların hepsi muhteşem ayetler.
CİHAT GÜNDOĞDU: Evet maşaAllah. Hocam, çok teşekkür ediyoruz. Bu kadar kısa süre içinde pek çok delilden, pek çok ayetten bahsettik. Tabii her biri bunların bir uzmanlık konusu aslında. Yani üzerine kitaplar yazılabilecek konular. Kornea koskoca ciltler dolusu kitap yazılabilecek bir alan. Retina ayrı bir bilim dalı, oftalmoloji göz bilimi içinde ayrı bir bilim dalı olmuş. İşte optik sinirin görme alanlarının bozuklukları hepsi yine ayrı gittikçe derinleştikçe ayrı hikmetlerin, ayrı detayların ortaya konduğu alanlar her biri. Bu kadar kısa süre içinde hepsinden özüyle bahsettiniz. Allah razı olsun katıldığınız için. Buraya kadar yoruldunuz geldiniz.
NUSRET BAŞ: Şimdi efendim, tabii biz de mesleğimizle ilgili çok fazla programlara katıldık. Böyle bir programı ilk defa yapıyoruz. Ben de çok mutlu oldum. Çünkü bedenimizdeki ayetleri birlikte böyle tekrar tefekkür etmek, tekrar düşünmek fırsatı bulduk. Gerçekten ben de çok teşekkür ediyorum.
CİHAT GÜNDOĞDU: Biz teşekkür ederiz. Tekrar ayağınıza sağlık.
Sevgili izleyenlerimiz, bir programımızın sonuna gelmiş olduk. Bir başka Bedenimizdeki Ayetler programında tekrar buluşmak dileğiyle hoşça kalın.
http://a9.com.tr/izle/100514/Yasam-ve-Saglik/Bedenimizdeki-Ayetler---3---Op-Dr-Nusret-Bas-Katarakt-ve-Refraktif-Cerrahi-Uzmani-(23-Kasim-2011)
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500