Düşünen bir topluluk için Deliller 2. Bölüm
Yaratılış Delilleri
İlk bölümümüzde vücudumuzda çok sayıda hassas dengenin var olduğundan bahsetmiştik. Bugünkü programımızın ikinci bölümüne bu dengelerden bazı örnekler vererek devam edeceğiz.
Elsiz olarak yaratılmış olsak ne kadar zorlanırdık bir düşünelim. Bacaklarımız olmasa, vücudumuz deriyle değil de dikenlerle ya da pullarla kaplı olsa bizim için ne olurdu? Bu saydıklarımızın yanı sıra insan vücudunun içinde solunum, beslenme, üreme, savunma gibi karmaşık birçok sistem bize hayatımızı kolaylaştırıyor. Görüldüğü gibi insan vücudu çok sayıda hassas dengeye sahip.
Birçok sistemin kusursuz bir biçimde, birbiriyle uyumlu bir biçimde çalışması sayesinde insan, hayati fonksiyonlarını hiçbir aksama olmadan gerçekleştirebiliyor. Üstelik bunları, özel bir çaba göstermeden, hiçbir zorlukla da karşılaşmadan yapıyor. Hatta tüm bunlar olup biterken, çoğu zaman kişinin bunlardan haberi bile olmuyor.
Örneğin midemizdeki sindirimin ne zaman başlayıp, ne zaman bittiğinden, kalbin ritminden, kanın vücuttaki gerekli yerlere tam da gereken şekilde, gerektiği maddelerle taşınmasından, görmemizden, duymamıza kadar pek çok şeyden bizim hiçbir zaman haberimiz olmaz. Bunların hepsi bizim haberimiz olmazken, mükemmel bir ritimle zamanlamaları mükemmel olarak işlerler. İnsan vücudundaki bu kusursuz sistem, kurulmuş mükemmel bir tasarımın ürünüdür. Bu, gökten yere her işi evirip çeviren yüce Allah'ın yaratmasının bir örneğidir. Allah evrendeki her şeyi, her detayı, tüm canlıları gereken özelliklerine sahip olarak yaratmıştır. İnsan vücudu da detaylı incelendiğinde fark edilen tasarım Allah'ın örneksiz yaratmasının bir delili olarak karşımıza çıkar. Allah evrendeki kusursuzluğa Mülk suresinde şöyle dikkat çekiyor.
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım:
“Rahmanın yaratmasında hiçbir çelişki ve uygunsuzluk göremezsin. İşte gözünü çevirip gezdir, herhangi bir çatlaklık görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip gezdir. O göz, umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.” (Mülk Suresi, 3-4)
Şimdi insan vücudu içindeki bu sayısız hassas dengeden birkaç tanesini inceleyelim.
Beş duyu tam da insan vücudunun ihtiyacına yönelik olarak düzenlenmiş.
Söz gelimi kulak, ancak belirli sınırlar arasında gelen ses titreşimlerini algılıyor. Çok daha geniş sınırlar içinde duymak ilk başta avantajlı gibi gözükebilir. Ancak duyum eşiği olarak adlandırılan bu algı sınırları, belirli bir amaca yönelik olarak ayarlanmış.
Eğer çok hassas bir kulağa sahip olsaydık, kalbimizin atarken çıkarttığı sesten, yerdeki mikroskobik böceklerin çıkardığı hışırtılara kadar birçok sesle her an muhatap olmak durumunda kalacaktık. Bu da bizim için oldukça rahatsızlık verecek bir durum meydana getirecekti.
Aynı hassas ayar dokunma duyusu içinde geçerli. İnsan derisinin altında yer alan dokunmaya hassas sinirler olabilecek en iyi biçimde duyarlılaştırılmış ve vücudumuza dağıtılmıştır. En çok sinir ucu parmak uçlarımızda ve dudaklarda yer alıyor. Burada gördüğünüz şekildeki garip insan ise sinirlerin yoğunluğuna göre organlarının büyüklüğü ayarlanmış olarak gösteriliyor. Organ ne kadar büyükse orada o kadar çok sinir vardır. Gördüğünüz gibi hayatımızda en çok kullandığımız, en çok ihtiyacını duyduğumuz organlarımız sinirlerle kaplanmıştır. İşte bu sayede kolaylıkla hayatımıza devam ettirebilmekteyiz. Buna karşın daha önemsiz bölgelerde, örneğin sırt bölgesinde oldukça az sayıda sinir ucu var. Bu da aslında insana büyük avantajlar sağlamakta. Bunun aksinin olduğunu bir düşünelim. Parmak uçlarının son derece duyarsız olduğunu, tüm sinir uçlarımızın ise sırtımızda toplandığını bir an için varsayalım. Bu kuşkusuz bizim için oldukça zorluk verici olurdu. Elimizi doğru dürüst kullanamazken, sırtımıza temas eden en ufak bir maddeyi, mesela elbisemizin kıvrımlarını her an hisseder ve büyük rahatsızlık duyardık.
Gelin şimdi saç ve kirpiklerimiz hakkında biraz düşünelim.
Her ikisi de sonuçta bir kıl. Ama geçen zamanda eşit olarak uzuyorlar. Kirpiklerin saç kadar uzayıp gözlerimizin önüne düştüğünü bir düşünün. Hem görünümünüzü engelleyecek hem de gözünüze girerek bizim için hayatı önemli olan bu organımıza zarar verecektir. Kirpiklerin belli bir uzunluğu var ve bu uzunluk her zaman sabit kalıyor. Yanma ve benzeri bir kaza sonucu kirpiklerimiz kısalırsa yeniden eski ideal boyutuna gelinceye kadar uzuyor ancak sonra duruyorlar. Dahası burada kirpiklerin şekli de çok önemli. Hafif yukarı doğru kıvrık olmaları nedeniyle hem gözün görüş alanını daraltmıyor hem de yüze son derece estetik bir görünüm kazandırıyorlar. Kirpikler göz kapağının ucundan çıkarken burada bulunan özel bezler tarafından yağlanarak kaplanıyorlar. İşte kirpiklerin fırça gibi sert ve düz olmaması bu özel kaplama sayesinde bu şekilde.
İnsan bedeninin her noktasında kesinlikle tam bir ince tasarım söz konusu. Bu ölçülü yaratılış yeni bir doğan bebekte de, gelişme çağındaki insanlarda da kendini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Mesela yeni doğan bir bebeğin kafatasını ve onun kemiklerini düşünelim. Belki fark etmişsinizdir. Yeni doğan bebeklerin kafalarının yapısı son derece yumuşak. Çünkü bu kemikler birbirleri üzerinde az da olsa hareket edebiliyor. Bu esneklik sayesinde bebeğin başı doğumda hiç hasar görmemiş oluyor. Eğer kafatası kemikleri doğum sırasında sert bir yapıda olsaydı, anne karnından çıkarken çatlayabilir, hatta kırılır ve beyninde büyük hasarlara yol açabilirdi veya annenin zarar görmesine yol açardı.
Aynı kusursuzluğu insan vücudunun gelişme çağındaki baş organlarında da görebiliriz. Örneğin, gelişen kafa yapısında beyinle birlikte onu çevreleyen kafatası da büyür. Beyne oranla daha yavaş genişleyen bir kafatasımız olsaydı beynimiz sıkışacak, kısa sürede ölümümüze neden olacaktı.
Aynı dengeyi kalp ve akciğerlerle göğüs kafesi, göz çukuru ve gözde de görebiliriz. Bunun nedenle yaratılıştaki sanatı ve kudreti görebilmek için bedenimizdeki olağanüstü yapıları incelemek çok önemli.
Bedenimizin her bir parçası üstün bir teknolojiyle donatılmış ve en gelişmiş fabrikalardan daha kusursuz bir yapıya sahip. Allah bununla bizlere benzersiz yaratışını göstererek tüm bedenimizin üzerindeki egemenliğini göstermektedir. Örneğin ayaklarımızı bir düşünelim. Gün boyu ayaklarımızın üzerinde durmamıza rağmen hiçbir zaman ayaklarımızın altındaki hassas dokular, sinirler, incecik damarlar zedelenmez. Vücudumuzun ağırlığının neden olduğu basınca dayanır. Ama bu konuda genellikle pek düşünmeyiz. Oysa elimizi bir düşünelim. Elimizin üstünde bir basınç olduğunu ve ağırlık olduğunu düşünelim. O zaman kim bilir neler olurdu. Elimiz kısa zamanda şişer, morarır, belki damarlar patlar ve son derece bizim için sıkıcı bir durumda karşılaşırdık. Aynı şey olmasına karşın, aynı basınca maruz kalmasına karşın ayaklarımızda hiçbir zaman böyle bir şey görmeyiz. Saatlerce ayakta kalmamıza karşı ayağımız ne morarır, ne damarlar patlar ne de büyük ağrılar hissederiz. Şüphesiz bunu sağlayan ayaklarımızın altındaki şok emici, hassas bir yastık dokudur. Bu doku sayesinde günlerce ayakta kalsak da üzerine basınç, ağırlık kilomuzun verdiği basınç sebebiyle hiçbir rahatsızlık hissetmeden hayatımızı devam ettirebiliriz.
Gelin şimdi vücudumuzda başka bir noktaya düşünelim.
Ağzımızdaki dişler, yiyeceklerimizi parçalayıp öğütecek biçimde özel olarak tasarlanmıştır. Bilinen en sert organik madde olan diş minesiyle kaplanmışlar ve aynı zamanda kimyasal maddelere karşı da son derece dayanıklılar. Her diş görevine uygun bir şekile sahip. Örneğin ön dişler keskin ve yiyeceği koparıyorlar. Köpek dişleri sivri ve besini yırtıp parçalıyorlar. Ama diğer dişlerimiz, örneğin azı dişlerimiz ise bunlar besini öğütebilecek şekilde tasarlanmışlar. Eğer ağzımızdaki dişlerin hepsi aynı cins olsaydı, örneğin 32 köpek dişi veya 32 kesici dişe sahip olsaydık yemek yememiz hemen hemen imkansız hale gelirdi.
Dişlerdeki tasarımın bir başka örneği de dişlerinin dizilimini de görüyoruz. Bir diş olması gerektiği yerde. Ağzımızdaki her diş olması gerektiği yerde. Kesiciler olmaları gerektiği gibi ön tarafta. Azılar yine olmaları gerektiği gibi arka yerde duruyorlar. Bunların yerinin değiştirilmesi bile dişleri tamamen kullanışsız hale getirebiliyor. Birbirinden bağımsız olan üst ve alt dişler arasında kusursuz bir uyum var. Her iki bölgedeki dişler çene ve kemiği kapandığında tam olarak üst üste geliyorlar. Üzerine tam oturuyorlar. Örneğin tek bir azı dişimiz diğer dişlerden daha uzun olsa veya üzerinde fazladan bir çıkıntı olsa ağzımızı kapatamazdık. Bu durumda konuşma ve yemek yeme gibi ihtiyaçlarımızı karşılayamaz duruma gelirdik.
Dişlerin dayanıklı yapısı, dişlerin sıralaması, dizilişi, sahip oldukları şekiller ve görevleri hepsi birbiriyle uyumlu ve büyük bir detay içinde açık bir tasarımı göstermektedir. Vücuttaki bütün hücrelerde olduğu gibi dişlerimizi oluşturan hücreler de sahip oldukları özellikleri Allah'ın onlara ilhamıyla gerçekleşmektedir.
Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım:
“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24)
Şimdiye kadar hep kendi bedenimizden örnekler verdik. Şimdi şöyle bir etrafımıza bakalım.
Örneğin parfüm üreten bir fabrika düşünelim. İçinde çeşitli kimyasallar ve bunları denetleyen çeşitli kimya mühendislerini gözlerimizin önüne getirelim. Birçok testten sonra karışımlar elde edilecek, elde edilen parfüm ve oluşturan kimyasalların listesi çıkarılacak ve bu bir miktar büyük bir titizlikle saklanacaktır. Tabii arada kullanılan bir sürü donanım ve cihaz da var.
Bir de o güzelim kokulu kavunları bir düşünelim. Onların kokusu mühendislerce geliştirilmedi. Bunun için ne kimyasal formüller ne de teknik cihazlar kullanıldı. Çok eskiden beri hep aynı güzel kokuya sahipler. Bir buruna bile sahip olmayan, koku diye bir duyudan habersiz olan bir kavun kendisini beğendirmek, üretimini kolaylaştırmak için eşsiz kokusunu nasıl elde etmiş olabilir? Böyle bir koku için DNA'sının neresine neyi koyacağını, buradaki molekülleri ne sırayla dizileceğini nasıl kestirebilmiştir. Yeryüzünde daha hiçbir genetikçi ve parfüm fabrikası yokken o kavun dünyanın en güzel kokularından birine sahipti. Bugüne kadar da en ufak bir değişikliğe uğramadan bu güzel koku süre gelmekte. Şüphesiz yeryüzündeki tüm kokuları var eden, üstün güç sahibi olan Allah'tır. Ne kavunun kendisi ne de mutasyonlar asla buna güç getiremezler.
Yaz ayları insanların şekere ve suya en çok ihtiyaç duyduğu zamanlar. İşte tatlı ve sulu karpuzlar bu ihtiyacımızı karşılama konusuna son derece tatminkardırlar. Yazın en kurak zamanında toprağın üzerinde yetişen karpuzlar adeta bir su deposu gibidir. Hepimiz biliriz ki bir kaba su doldurduğumuz zaman su yer çekiminin etkisiyle zemine yayılır. Oysa karpuzun içindeki su her yerine eşit dağılmış durumda.
Hiçbir karpuzda suyun alt tarafta birikip de üst kısmının kuru kaldığını görmezsiniz. Çiftçiler su eşit dağılsın diye karpuzu oradan oraya çevirmiyorlar ya da karpuzun içinde suyu eşit dağıtacak kalp benzeri bir organları da yok. Ama Allah'ın dilemesiyle karpuz, suyu her yerinde eşit dağıtıyor. Şekerin değil formülü, ş’sinden bile haberi olmayan karpuz, yazın en zor dönemlerinde enerji için ihtiyaç duyacağımız şekeri üreterek bizlere sunuyor.
Allah Kuran'da iman hakikatleri üzerinde düşünmeyi emrediyor. Bu nedenle tüm evreni kapsayan iman hakikatleri üzerinde düşünmek, müminler için sürekli bir ibadet niteliğinde. Müminler iman hakikatleri sayesinde Allah'ın sıfatlarını ve bu sıfatların üstünlüğünü daha iyi kavrayıp ona daha fazla yakınlaşmaya çalışırlar. Derin tefekkürleri sayesinde Allah'ın ilim ve kudretinin sınırsızlığını gördüklerinden, Allah'a karşı duydukları korku kat kat artar.
Dünyada her an Allah'ın rızasına, rahmetine ve cennetine kavuşmanın arzusu ve özlemiyle yaşarlar. Kuran'da iman edenlere cennetin müjdelendiği ayetlerden biri şöyledir.
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım:
“İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet halkıdırlar. Orada süresiz kalacaklardır.” (Bakara Suresi, 82)
İnkar edenler ise şuursuzluk ve bilgisizliğin sebep olduğu gaflet haliyle Allah'ın varlığının açık delillerinden yüz çevirirler. Bunların sonu Kuran'da şöyle haber veriliyor.
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım:
“İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince onlar da içinde sürekli kalıcılar olmak üzere ateşin halkıdırlar. Ne kötü bir dönüş yeridir o.” (Tegabün Suresi, 10)
Cehennemden korkup sakınan ve cenneti arzulayanlar Rabbimizin rızasını, dostluğunu ve sevgilisini kazanmaya çalışmalılar. Bunun için de iman hakikatleri üzerinde derin derin tefekkür ederek Allah'ın üstün sıfatları hakkında daha fazla ilim ve kavrayış sahibi olmalılar. Öğrenmek ve tefekkür etmenin yanı sıra iman hakikatlerini anlatmak da insanların imanlarına vesile olmak açısından çok önemli. İman hakikatlerini anlatarak insanları düşünmeye davet etmenin tüm iman edenlerin üzerine düşen önemli bir sorumluluk olduğunu hatırlatarak bugünkü programımızı sonlandırıyoruz değerli izleyicilerimiz.
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500