Rohingya Trajedisi
“Tekneye bindim. Çünkü gidecek başka hiçbir yerim yoktu. Geride bir evim ya da başka hiçbir şeyim kalmadı. Arakanlılar annemi ve bütün akrabalarımı öldürdüler. Köydekiler Malezya'ya gideceklerini söylediklerinde ben de onlarla gitmeye karar verdim.”
Bu sözler Andaman Denizi açıklarında açlıktan kıvranan insanlarla dolu teknedeki bir kadına ait. Sözleri yalın ve insanın hayal gücünün ötesindeki bir sefaleti özetliyor. Manzara tek kelimeyle korkunç. İçinde zerre kadar vicdanı olan hiçbir insanın dayanabileceği gibi değil.
Rohingya Trajedisi
Dünyanın bir ucunda bir köhne tekne içindeki yüzlerce insan açlıkla boğuşurken, karaya adım atmalarına izin verilmezken, uğradıkları her kıyıdan geri gönderilip açlıktan ölmeye terk edilirken, aslında bütün dünyaya sirayet etmiş bir vicdan körelmesiyle karşılaştık.
Mayıs 2015, 6.000 Rohingya mültecisi, Güney Asya sularında mahsur kaldı. Aç ve susuz bir şekilde günlerce teknede kalan zavallı mültecileri, Malezya, Tayland ve Endonezya hükümetleri ülkelerine almak istemedi. Dünyayı bütün bu sefalete alıştıran, bu korkunç manzaraya ilgisiz kılan neydi acaba? Bir tekne dolusu insanın, küçük bir kara parçasına ayak basmasını reddedecek bir vicdan nasıl oluşmuştu? İnsanlık bu zalimlik boyutuna ne zaman ulaşmış ve buna nasıl bu kadar kolay alışmıştı?
Günlük hayat devam ederken kimi işine gider, kimi davetlere katılırken, kimi akşam yemeğinde konuklarını ağırlar, kimi bilgisayarda sosyal medya paylaşımlarını takip ederken Myanmar'dan kaçanları taşıyan bir tekne kapkara sularda ölüm yolculuğuna terk edildi. Motoru bozulan teknede açlıktan ölmekte olan Rohingya Müslümanlarının karaya adım atmalarını bütün civar ülkeler çok görmüştü. Onlara bir çadır vermeyi, onları kendi bahçelerinde, ormanlarında, bomboş duran arazilerinde ağırlamayı istemediler. Maçlara, davetlere, pahalı kıyafetlere, arabalara, stadyumlara, alışveriş ve turizm merkezlerine harcamakta oldukları paraları bu zavallılara ayırmayı çok gördüler. Bu gariban insanların durumuna nasıl çare buluruz demek yerine, onlardan nasıl kurtuluruz diye soruşturmaya başladılar. Mültecileri geri çevirme konusunda birbirleriyle adeta yarışa girdiler.
Elbette her yönetici ve idareci bu bakış açısında değil. Elbette Rohingya Müslümanları için seferber olmuş ülke halkları, vicdanlı insanlar var. Ama siyasette sözü geçenlerin son kararları, yıllardır süregelen önemli bir trajediyi tüm açıklığıyla tekrar gözleri önüne serdi.
Rohingya halkı, insan tacirlerine rağmen, başka ülkeler tarafından reddedileceklerini bilmelerine rağmen, ölüme rağmen kendilerini köhne teknelerde denize bırakıyorlar. Bir insanı böylesine çaresiz hale ne getirebilir?
Eski adı Burma olan Myanmar'da 1978'den beri Rohingya halkına karşı insanlık suçları işleniyor. Bu insanlar kendi ülkelerinde ağır işkencelere uğruyorlar, tecavüz ediliyor, ibadetlerine izin verilmiyor, evlenemiyorlar, hatta birçoğuna kimlik bile verilmiyor. İşte bu nedenle burada yaşayan Müslümanlar ülkelerini terk etmek zorunda kalıyorlar. Bugün Pakistan'da 200.000, Bangladeş'te 300.000, Suudi Arabistan'da 500.000, Malezya'da 13.600 ve Tayland'da 3.000 Rohingya Müslümanının yaşadığı tahmin ediliyor.
Aslında yaşamaya çalışıyorlar demek daha doğru bir terim. Çünkü bu kardeşlerimizin sığındıkları ülkelerde de rahat, huzurlu ve güvende olduklarını söylemek pek mümkün değil.
Örneğin 2009'da Tayland'da 9 kampa yerleştirilen yaklaşık 111 bin Rohingya Müslümanına işkence edilmiş, bu mazlum insanlar botlara bindirilerek açık denize terk edilmişlerdi. Denize bırakılan 5 bottan sadece birinin Endonezya makamlarınca bulunmasıyla bu vahşet ortaya çıkmıştı. Ayrıca yine bulundukları ülkelerde çoğu gayri resmi yollarla işçi olarak çalıştırılıyor ve birçoğu da insan tacirlerinin elinde kayboluyor. Resmi evrakları olmadığı için cezalandırılıyor, tutuklanıyor, gözaltına alınıyor, sürgün ediliyor veya en önemlisi de ülkelerine geri dönmeye zorlanıyorlar. Oysa Birleşmiş Milletler öncülüğünde hazırlanan 1951 Mülteci Sözleşmesi 33. Maddesi uyarınca uluslararası hukukta sığınmacıların iadesi kesin bir biçimde yasaklanmıştır. Buna göre sığınmanın gerçekleştirildiği ülke kendi ulusal düzenlemeleri ne olursa olsun sığınmacıları zulme uğrayacakları ülkeye iade etmemelidir.
İslam ülkelerinin de Rohingya Müslümanlarına karşı tutumları dostane olarak tanımlanamaz. Onlar da din kardeşlerinin ülkelerini de istemiyor, yardım elini uzatmıyorlar.
Örneğin, Suudi Arabistan'ın Mekke ve Cidde civarındaki hapishanelerinde yaşayan 3 bin Rohingya Müslümanı aile evlerine geri dönmeye zorlanıyor. Mekke-i Mükerreme şehri çevresindeki gecekondularda yaşayan yaklaşık 250 bin Rohingya Müslümanı ise hamallık, marangozluk, temizlik işçisi veya şoförlük gibi işlerde çalıştırılıyorlar. Bazı aileler reşit olmayan kızlarını Suudi erkeklerle evlendiriyor. Fakat bu kızlar sosyal çevre içinde daima ikinci sınıf eş olarak görülüp aşağılanıyor.
Bangladeş'te 300 bin dolayındaki Rohingya Müslümanı mülteci kamplarında altyapı, hijyen, sağlık, eğitim, barınma, temiz su, gıda ve kıyafet gibi en temel insani ihtiyaçlardan bile mahrum şekilde yaşıyorlar. Bu zor koşullara dahi razı olan Rohingya halkı yine de ülkelerine dönmeleri konusunda Bangladeş makamlarınca zorlanıyorlar. Bangladeş bu zavallı insanları geri göndermek için çeşitli fiziksel ve psikolojik baskılar uyguluyor. Geri dönmek istemeyenler hapse atılmakla tehdit ediliyor, yiyecek karnelerine el koyuluyor, işkence ediliyor veya kamptaki barınaklarına zarar veriliyor. Kısacası, Rohingya Müslümanlarının çaresizlikleri, haklarının istismar edilmesine neden oluyor.
Durum böyleyken özellikle Malezya ve Endonezya gibi Müslüman ülkelerin bu sorunu Myanmar'a ait değil, kendi dindaşlarının, kendi vatandaşlarının sorunu olarak ele alıp çözüm üretmeleri gerekmektedir. Çözüm ise gayet basittir. Tıpkı 2 milyondan fazla mülteciyi tereddütsüz, dış yardım almaksızın sevgiyle ağırlayan Türkiye'de olduğu gibi bu iki ülkede de boş alanların miktarı oldukça fazladır. Endonezya 17.000'den fazla adadan oluşmaktadır ve kimi zaman bir adanın tümü bazen de büyük bir kısmı boş arazidir. Söz konusu boş alanlara çadır ya da konteynerler kurularak yerleşim yerleri hazırlanmalı, bu kişilere civardaki toprağa ekebilecek imkan, hayvancılık yapabilecekleri birkaç küçük büyükbaş hayvan verilmeli ve hem kendilerinin hem de ülkenin geçimine katkıda bulunacakları birer vatandaş olarak ağırlanmalıdırlar. İşçi ihtiyacının fazla olduğu Malezya gibi ülkeler içinde bu iş gücü önemli bir katkı olacaktır. Dış yardım beklentisi anlamsız ve sonuçsuzdur. Bunların tümü mevcut hükümetlerin imkanlarıyla çok fazla bedel ödemeden kolaylıkla gerçekleştirilebilir.
Günümüzün acıması siyaset anlayışı neticesinde oldukça yanlış bilinen bir gerçeği hatırlatalım. Dışarıdan gelen zor durumdaki bir göçmen bir yük değil, tam tersine bir Allah misafiridir. Allah'ın misafiri ise bereketiyle gelir. Onu karşılayan ve konuk edenler Allah'ı razı edecek bir iş yapmanın karşılığını ve nimetini mutlaka görürler. Bu Allah'ın adaletidir. Allah'ın adaletinin karşısında ise ne siyasilerin ne uluslararası kanunların hükmü geçersizdir. Asıl olan ise Müslümanların birlik ruhunu yaşayabilmelidir. Müslümanlar Allah'ın kendilerine emrettiği birlik ruhunu yaşamadıkları sürece bu zulüm sistemi dünyanın gözleri önünde devam edecektir. Bunu bertaraf edecek çözüm ittifak ve sevgidir.
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500