Sindirim Sistemi
Vücudumuzdaki Öğütme Makinesi Sindirim Sistemi
Önemli açıklama! - Akıllı Tasarım Yani Yaratılış
Film boyunca zaman zaman tasarım kelimesiyle karşılaşacaksınız. Bu kelime, Allah'ın yaratmasındaki mükemmelliği vurgulamak için kullanılmaktadır. Allah'ın tüm evrende kusursuz bir tasarım yaratmış olması, Rabbimizin önce plan yaptığı, daha sonra yarattığı anlamına gelmez. Göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'ın yaratmak için herhangi bir tasarım yapmaya ihtiyacı yoktur. Allah'ın tasarlaması ve yaratması aynı anda olur. Allah bu tür eksikliklerden münezzehtir. Allah'ın bir şeyin ya da bir işin olmasını dilediğinde, O'nun olması için yalnızca “Ol” demesi yeterlidir. Ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:
Şeytandan Allah'a sığınırım: “Bir şeyi dilediği zaman O'nun emri yalnızca ol demesidir. O da hemen olur.” (Yasin Suresi, 82)
“Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır. O bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca ol der, o da hemen olur.” (Bakara suresi, 117)
Öğütme Makinesine Giriş: Ağız, Öğütme makinesinin başlangıcı
Bu bölümde makineye giriş yapan maddeler ezilir, parçalanır ve yumuşatılır. Vücudumuzda bu bölüme karşılık gelen yer ağzımızdır. Ağzımızdaki dişler, yiyecekleri parçalayıp öğütecek biçimde özel olarak yaratılmışlardır. Bilinen en sert organik madde olan diş minesiyle kaplanmışlardır ve aynı zamanda kimyasal maddelere karşı da çok dayanıklıdırlar. Her diş görevine uygun bir şekle sahiptir. Örneğin ön dişler keskindir, yiyeceği koparır. Köpek dişleri sivridir, besini yırtar, parçalar. Azı dişleri ise besini öğütebilecek şekilde tasarlanmıştır. Eğer ağzımızdaki dişlerin hepsi aynı cins olsaydı, örneğin 32 köpek dişi veya 32 kesici dişe sahip olsaydık, yemek yememiz hemen hemen imkansız hale gelirdi.
Dişlerdeki bu mükemmel yapının bir başka örneği de dişlerin diziliminde görülür. Her diş olması gerektiği yerdedir. Kesiciler olması gerektiği gibi ön tarafta, azılar yine olmaları gerektiği yerde arka taraftadır. Bunların yerinin değiştirilmesi bile dişleri tamamen kullanışsız hale getirebilir. Birbirinden bağımsız olan üst ve alt dişler arasında da kusursuz bir uyum vardır. Her iki bölgedeki dişler çene kemiği kapandığı zaman tam olarak birbirlerinin üzerine oturacak şekilde yaratılmıştır.
Dişlerin dayanıklı yapısı, diziliş sıralaması, sahip oldukları şekiller ve görevlerinin uyumlu olması gibi detaylar dişlerdeki açık tasarımı göstermektedir. Hücrelerin şuurlu hareketlerinin ise tek bir nedeni vardır. Vücuttaki bütün hücreler olduğu gibi dişleri oluşturan hücrelere de sahip oldukları özellikleri veren her şeyin yaratıcısı yüce Allah'tır.
“O Allah ki yaratandır. En güzel bir biçimde kusursuzca var edendir. Şekil ve suret verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O Aziz Hakim'dir.” (Haşr Suresi, 24)
Makinemizde bazı bölümler adeta kimya laboratuvarı gibi çalışır ve makineye giren maddelerin kimyasal yapılarına etki ederek onları parçalar. Yediğimiz besinler de tıpkı bu makinedeki gibi bir yandan dişler tarafından öğütülürken bir yandan da kimyasal bir saldırıya uğrarlar. Bu saldırıyı gerçekleştiren ise tükürük sıvısıdır. Günlük hayatta hiç kimse ağzındaki bu sıvının farkında olmaz. Salgılanıp salgılanmadığını, miktarının çokluğunu azlığını, kısacası bu konuyla ilgili hiçbir detayı genellikle düşünmez. Birçok kişi tarafından basit bir salgı zannedilen tükürük salgısı aslında çok hassas oranlara sahip çeşitli kimyasal maddeler içeren özel bir karışımdır.
Bu sıvı öncelikle besinlerdeki tadı almamızı sağlar. Besinlerin içindeki tat veren moleküller tükürük içinde çözülerek dirin üzerinde bulunan tat algılayıcı sinir uçlarıyla birleşirler. Ancak bu şekilde yediğimiz yiyeceklerin tadını alabiliriz. Kuru bir ağızla yenen yiyeceklerin tatlarının alınmaması da bu yüzdendir.
Ağızda birbirinden farklı özelliklere sahip iki ayrı tükürük sıvısı salgılanmaktadır. Bunlardan biri karbonhidratları çok ince bir şekilde parçalar ve kısmen şekere dönüştürür. Örneğin, ekmek bir karbonhidrattır. Eğer ağzınıza bir parça ekmek alır ve birkaç dakika yutmadan bekletirseniz, parçalanan karbonhidratların şeker tadını dilinizde hissedersiniz. Diğer tükürük sıvısı ise çok yoğun bir kıvama sahiptir. Bu yapışkan sıvı sayesinde yemek yerken ağzın her tarafına yayılmış olan yiyecek parçaları bir araya getirilerek lokma şeklini alır.
Peki, tükürük salgısı olmasaydı ne olurdu? Elbette ki ağzımızdaki kuruluktan dolayı ne yediklerimizi yutabilir, ne besinlerin tadını alabilir, ne de doğru dürüst konuşabilirdik. Katı hiçbir besini yiyemez, sadece sıvı olanlarla beslenmek zorunda kalırdık. Bu da bizim için oldukça zor bir durum olurdu.
Üç ayrı salgı bezinden salgılanan tükürük, bir yandan yiyecekleri nemlendirerek yutulmasını kolaylaştırırken, diğer yandan da içerdiği kimyasal maddeyle yiyeceklerin içinde vücuda faydalı olan parçaların çözülmesini sağlar. Tükürükte bulunan pityalin adı verilen enzim, bu iş için özel üretilmiş bir kimyasaldır. Pityalin, nişastayı ayrıştırarak şekere dönüştürür.
Mekanik öğütmede dilin de önemli bir rolü vardır. Çok hassas bir tat ölçme özelliğine sahip olan dil, aynı zamanda yiyeceklerin ağızda yuvarlanarak boğazdan geçişinde kolaylık sağlar. Dilin üst yüzeyinde ve yanlarında bulunan dört farklı tada, acıya, tatlıya, tuzluya ve ekşiye duyarlı on bine yakın tat noktası vardır. İşte bu tat tomurcukları, her gün yediğimiz onlarca çeşit besinin tadını birbirlerine hiç karıştırmadan algılamamızı sağlar. Öyle ki, dil daha önce hiç tanımadığı bir besinin tadını da kolaylıkla ayrıştırabilir. Bu sayede hiçbir zaman bir salatalığın tadını greyfurt gibi ekşi olarak algılayamayız veya bir pastaya tuzlu demeyiz. Üstelik tat tomurcukları milyarlarca insanda aynı besinde, aynı tadı algılar. Herkes için tatlı, tuzlu, ekşi gibi kavramlar aynıdır. Bazı bilim adamları dilin bu yeteneğini olağanüstü kimya teknolojisi olarak adlandırırlar. Peki dilin üzerinde daha az tat noktası olsaydı ne olurdu?
O zaman yediğimiz yiyeceklerin hiçbirinin tatlarını alamazdık. Ne bir şekerin, ne etin, ne başka bir yiyeceğin tadını bilemezdik. Her ne yersek yiyelim hep aynı yavan tadı alırdık. Yemek yemek zevkli bir nimet olmaktan çıkarak her gün yapmak zorunda olduğumuz bir eziyet haline gelirdi. Ancak böyle olmaz ve dindeki özel tat tomurcukları sayesinde yediğimiz bütün yiyeceklerin tatlarını ayırt edebiliriz. Bu sayede zevk alarak yemek yeriz.
Makinenin İçindeki Yol: Yemek Borusu
İlk öğütme işlemine uğrayan maddeler yani yiyecekler artık makinenin asıl öğütme bölümüne gitmeye hazırdır. Ancak geçiş yapacakları yerde yol ikiye ayrılmaktadır. Bu yollardan biri öğütme makinesine, diğeri ise makinenin havalandırma ünitesine açılmaktadır. Eğer yanlış yere giderlerse havalandırma ünitesi bozulacak ve makina bir daha çalışmamak üzere duracaktır. Ancak böyle bir şey olmaz. Çünkü içimizdeki makinede bunun olmaması için gerekli önlemler alınmıştır.
İnsan ağzını hem yemek yemek hem de nefes almak için kullanabilir. Çünkü yiyeceklerin itildiği yemek borusunun hemen yanında havanın ciğerlere çekildiği nefes borusu bulunur. Fakat burada çok önemli bir nokta vardır. Eğer çiğnenmiş besin yemek borusu değil de soluk borusuna kaçarsa bu ölüm demektir. İnsan her gün yüzlerce kez yutkunur. Herhangi bir durumda yanlışlıkla soluk borusuna kaçan birkaç damla su bile insanın ölümüne neden olacaktır. Ancak solunum borusunun sürekli kapalı durması bir çözüm değildir. En akılcı ve pratik çözüm, solunum borusunun açılır kapanır bir engelleyiciye yani kapağa sahip olmasıdır. Nefes borusunun üstünde yer alan ve küçük bir dokudan oluşan bir kapak, yutkunurken otomatik olarak nefes borusunu kapatır. İşte bu sayede yemek yerken nefes borusuna su veya yiyecek kaçması engellenmiş olur. Yutkunmadan sonra ise bu kapakçık tekrar yerine gider ve böylece nefes borusundan hava geçmesi sağlanır.
Kapakçıktaki bu açık tasarımın detayları vardır. Örneğin, normal bir insanın sahip olduğu kapakçığın yapısıyla bir bebeğin kapakçığının yapısının aynı olması bebek için tehlikeli bir durum oluşturacaktır. Yetişkinlerinkinden çok daha farklı bir şekilde çalışır. Bebeklerde bu kapakçık erişkinlerden daha yukarıda bulunur. Bu sayede bebek, nefes alıp verirken rahatlıkla anne sütü de emebilir. Bebeklerin anne sütü emerken bir yandan ağlayıp, bir yandan boğulmamaları da bu yüzdendir. Eğer bebeklerdeki kapak sistemi de yetişkinlerdekine benzer bir yapıya sahip olsaydı, bebekler anne sütünü emerken boğulabilirlerdi.
Ancak ilk insandan bu yana yaşayan ve halen yaşamakta olan tüm insanlar da bu ihtiyaç tam olması gerektiği şekilde karşılanmıştır. Özel bir hastalığı olanlar dışında tüm insanlar bebeklik dönemlerinde tam olması gereken yapıdaki kapakçıklara sahip olmuşlardır. Aynı şekilde bu insanlar yetişkin hale geldiklerinde de kapakçıklarının yapısı yine ihtiyaçlarına göre olmuştur.
Öğütme Makinesindeki Yaratılış
Vücudumuzdaki makinenin her aşamasında bir amaca yönelik olan çok detaylı bir yaratılış vardır. İşte burası öğütme işleminin yapıldığı bölüm, midemiz. Yiyecekler midenin üst ucunda bulunan ve mide ağzı ya da kardiya denen dar bir açıklıktan geçerek mideye girerler. Mideyi yemek borusuna bağlayan bu açıklıktaki büzücü kaslar bir kapak gibi çalışarak midedeki yarı sindirilmiş besinlerin yemek borusuna geri dönmesini engeller. Daha sonra midenin kubbe biçimindeki üst bölümüne geçen besinler burada mide öz suyu ya da mide sıvısıyla karıştıktan sonra midenin en geniş bölümüne doğru ilerler. Gövde denen bu geniş bölüm keskin bir büklüm yaparak midenin yatay bölümünü oluşturur. Üstteki dikey bölümden daha kısa olan bu bölgede mide yeniden daralır ve mide kapısı ya da pilor denen bir geçit de 12 parmak bağırsağını açılır. Midenin alt ucundaki bu kaslı geçit de bir kapak işlevi görerek yarı sindirilmiş besinlerin mideden çıkıp ince bağırsaklara geçişini denetler.
Besinlerin mide ağzından mide kapısına doğru ilerlemesini sağlayan, üç katman halinde yerleşmiş olan güçlü mide kaslarının ritmik dalgalanma hareketidir. Kas seyirmesini andıran bu dalgalanma hareketi aynı zamanda besinlerin çalkalanarak, sıkışıp ezilerek küçük parçalar halinde öğütülmesini ve sonunda kimus denen yarı sıvı bir karışıma dönüşmesini sağlar.
Midedeki sindirim işlemi ağızdakinden farklıdır. Burada çok kuvvetli asitler devreye girer. Besinler yemek borusundan mideye iner inmez mide yüzeyindeki hücreler gastrik asit adında bir sıvı salgılamaya başlar. Bu sıvıyla aynı anda tepsin ve hidroklorik asit adında kimyasal öğütücü sıvılar da salgılanır.
Makinemizdeki bu asitler bir tıraş bıçağını bile sindirebilecek kadar güçlüdür. Protein benzeri sindirimi zor maddeler için bu asitlerin olması zorunludur. Ancak burada çok önemli bir detay vardır. Midenin kendisi de yapı olarak proteinden oluşmuştur. Peki o zaman nasıl olup da tıraş bıçağını bile sindirebilen bir asit midenin kendisine zarar vermez?
Bu da insan vücudundaki Allah'ın yarattığı benzersiz tasarım örneklerinden biridir. Midenin girintili-çıkıntılı duvarlarının derinlikleri sayesinde mide kendi kendini sindirmez. Mide duvarlarındaki derin çukurlarda birbirinden farklı özelliklere sahip hücreler yer alır. Hassas bir denge içinde midedeki bir takım hücreler asit salgılarken, bu hücrelerin yanı başında bulunan başka hücreler de yapışkan bir sıvı salgılar. Mukus isimli bu sıvı midenin yüzeyini örter ve mide duvarını asitlere karşı bir kalkan gibi korur ve enzimlerin mideye zarar vermesini engeller. Parçalayıcı enzimler kadar enfeksiyon yapan virüs ve diğer mikroorganizmaların da hücrelerin içine girmelerini engelleyen mukus, aynı zamanda yiyeceklerin kanal içindeki hareketlerini kolaylaştıran bir kayganlaştırıcıdır da.
Bu işlemler nasıl gerçekleşmekte, midedeki bu koruyucu ortam nasıl oluşmaktadır? Midedeki hücreler kendi kendilerine bu maddelerin üretimini yapmaya karar vermiş ve bir şekilde koruyucu maddelerin formülünü bulmuş olabilirler mi? Elbette ki böyle bir şey mümkün değildir. Ancak biz yine de hücrelerin böyle bir şeyi yapabilmek için nelere ihtiyacı olacaklarını düşünelim.
Öncelikle, sindirim için gerekli olan maddenin üretimi için bir takım hücreler, yiyeceklerin sindirilmesi gerektiğinin şuurunda olmalıdırlar. Aynı hücreler, sindirim için asit gibi bir maddeye ihtiyaç olduğunu bilmelidirler. Daha sonra, hücrelerin en uygun asidin formülünü bulup bu formül doğrultusunda üretim yapmaları gerekir. Koruyucu maddenin üretimi için ise bir takım hücrelerin bu asidin midenin kendisine zarar verebileceğini tespit etmeleri, sonra bu hücrelerin asit örneklerini alıp, laboratuvarda incelemiş ve asidin etkisini durduracak formülü geliştirmiş olmaları gerekir. Bu arada bu asidin bir damlası dahi halıda koca bir delik açabilecek kadar etkilidir. Bu nedenle herhangi bir formül hatasının midenin asitler tarafından eritilmesi anlamına geleceği de unutulmamalıdır. Mide girişindeki kapak asidin dışarı çıkarak yemek borusuna zarar vermesini engeller. Bu kapak hiç olmasaydı veya sağlıklı çalışmasaydı asit yemek borusuna kaçar ve onu parçalardı. Nitekim gastrit ve ülser gibi hastalıklarda mukus tabakası zayıflamakta ve mide yüzeyinde ciddi hasarlar oluşabilmektedir.
Elbette ki midedeki birbirini dengeleyen maddelerin oluşumu burada özetlediğimiz kadar basit değildir. Maddelerin formüllerinin tutturulması bile başlı başına bir olaydır. Kaldı ki bir hücrenin kimyasal formüller oluşturup, bu formülleri bir araya getirip bir madde oluşturmasının imkanı yoktur. Şuursuz atomlardan oluşan bir hücrenin böyle bir akla ve yeteneğe sahip olduğunu iddia etmek akılcılıktan uzaklaşmak olacaktır. Bununla birlikte, Akıl ve mantık sınırlarından uzaklaşmayı kabul ederek bir insanın midesinde asidin bir şekilde ortaya çıktığını varsaysak bile, onu dengeleyecek maddenin zaman içinde ortaya çıkmasının beklenmesi söz konusu olamaz. Çünkü tıraş bıçağını eritebilecek kadar güçlü olan asitler mideyi çok kısa bir süre içinde tahrip edecektir. Asitlerin değil milyonlarca yıl, iki üç gün hatta daha kısa bir süre için bile midede beklemesi imkansızdır. Bunların tümünü göz önünde bulandıracak olursak apaçık bir gerçek karşımıza çıkar. Asidin ve mideyi asitten koruyacak mukusun beraber var olmaları Allah'ın üstün yaratışındaki düzenin ve kusursuzluğun sayısız örneklerinden sadece biridir. Allah insan bedenini bir bütün olarak kusursuz bir tasarımla yaratmıştır.
Makinenin çalışma sistemindeki tek planlama örneği bu değildir. İnsan vücudunda öyle kusursuz bir sistem vardır ki her türlü ihtimal için gerekli olan tedbirler daha en başından alınmıştır.
Mide boşken içinde sindirim asitlerinin bulunması mideye bir süre sonra zarar verecektir. Bu nedenle boş olduğu zamanlarda midenin içinde sindirim asitleri bulunmaz. Dolayısıyla midenin zarar görme tehlikesi de ortadan kalkmış olur. Boş midenin içinde pepsinojen isimli sindirme özelliğine sahip olmayan bir enzim bulunur. Ancak mideye besinlerin gelişiyle birlikte mide hücreleri hidroklorik asit isimli bir sıvı salgılamaya başlar. Bu sıvı boş midede bulunan pepsinojenin yapısını aniden değiştirir ve pepsin isimli çok güçlü bir parçalayıcı enzime dönüştürür. Bu da midedeki besinleri hemen parçalar. Mide hücrelerinin ne zaman hangi maddeyi salgılayacaklarını bilen, hücrelerin yerli yerinde hareket etmelerini sağlayan, asitlerin salgılanma zamanlamasını ayarlayan bir güç olduğu açıktır. İnsan bedenine hakim olan bu güç, tüm evreni, evrendeki bütün canlıları, insanları yaratmış olan Allah'tır. Allah'ın yaratmada hiçbir ortağı yoktur. Allah, kendinden başka ilah edinenlerle ilgili olarak bir ayette şöyle buyurmaktadır:
“Kendileri yaratılıp dururken hiçbir şeyi yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar? Oysa bu şirk koştukları güçler ve nesneler ne onlara bir yardıma güç getirebilir ne kendi nefislerine yardım etmeye.” (A’raf Suresi, 191-192)
Makinedeki Özel Süspansiyon Sistemi
Öğütmenin yapıldığı bu yerde müthiş bir hareketlilik vardır. Yemek yemenizden kısa bir süre sonra midenizde büyük bir hareketlilik başlar. Mideniz sürekli sağa, sola, yukarı, aşağı çalkalanır ve besinlerin daha iyi sindirilmesine çalışır. Ancak siz midenizdeki özel süspansiyon sistemi sayesinde bu hareketlerin hiç farkına varmazsınız.
Mide kasları üç farklı yöne doğru dizilmişlerdir. Bu şekilde mide, aşağı yukarı ve çapraz şekilde hareketleri kolaylıkla yapar. Bu da besinlerin mide sıvılarıyla daha iyi temas etmesini sağlar. Ancak bu tarz hareketler her zaman bir tehlikeyi de beraberinde getirecektir.
Sürtünme
Vücudumuzdaki sistemler sadece sindirim ile kısıtlı değildir. Makinemizin hemen bitişiğinde başka sistemler ve makineler de yer alır. Söz konusu hareketliliğin ve beraberinde oluşan sürtünmenin bunlara zarar vermemesi şarttır.
Mide, bağırsakların hemen yanı başında bulunan bir organdır. Sürekli hareket etmesi, bağırsaklara sürtünmesi anlamına gelir ki, insan sağlığında ciddi problemlere yol açabilecek bir durumdur. Elbette ki midede bu tehlikeye karşı da bir önlem alınmıştır. Midenin en dış dokusu periton isimli bir zarla kaplıdır. Bu zarın salgıladığı kaygan sıvı, mide ve bağırsaklara dıştan yağlama olarak nitelendirilecek bir işlem yaparak bu organların kayganlaşmasını ve dolayısıyla çalışırken birbirlerine sürtünerek zarar görmelerini önler.
Makinenin ana sindirim ünitesinden çıkan maddelerin parçalanma süreci hala tamamlanmamıştır.
Midede sulu bir pelte kıvamına getirilmiş olan besinler sadece tek tarafa açılan bir kapaktan geçerek 12 parmak bağırsağına, buradan da ince bağırsağa iletilirler. Besinlerin önemli bir bölümü midede parçalanmış olsa da, bir kısım besin hâlâ en küçük birimlerine ayrıştırılmamış bir şekilde midede durmaktadır. Mideyi terk eden ve hâlâ sindirilmemiş olan bu besinler de bir süre sonra ince bağırsağa ulaşırlar. Örneğin yağlar, büyük moleküllü oldukları ve suda erimedikleri için sindirimleri zordur. Bu nedenle yağların sindirimi ağız ve midede olmaz, ince bağırsakta gerçekleşir. İşte bu aşamada vücudun iki organı pankreas ve karaciğer devreye girer. Bu iki organ, ince bağırsağın içine bir kanal yardımıyla iki özel sıvı gönderirler. Karaciğer, midenin yağları parçalayamadığının farkındadır. Aynı zamanda yağları parçalayacak özel sıvının kimyasal formülüne de sahiptir. Yağlı besinlerin ince bağırsağa ulaştıkları anı da bilen karaciğer, en doğru zamanda, en doğru yere hazırladığı ve biriktirdiği özel sıvıyı boşaltır. Safra sıvısı isimli bu salgı yalnızca yağları parçalamakla kalmaz. Parçalanan yağların ince bağırsaktan emilmesine de yardım eder. Ayrıca bağırsakların vitaminleri emebilmelerini sağlayan özel kimyasal birleşimleri de içinde barındırır. Hatta aynı zamanda bağırsağın içindeki zararlı bakterileri öldüren bir antiseptiktir.
Safranın görevi, mideden ince bağırsağa gelen besin bulamacındaki yağları bir ön işlemden geçirmektir. Bu ön işlem, pankreas salgısının etkisini arttıracaktır. İçinde çeşitli enzimler bulunan pankreas öz suyu yağların yanı sıra nişasta ve proteinlerin sindirilmesine de yardımcı olur. İnce bağırsağın iç yüzeyini döşeyen mukozada da çok sayıda küçük salgı bezi vardır. Bu bezlerin salgıladığı bağırsak öz suyundaki çeşitli enzimler, o ana kadar yeterince parçalanmış olan besinlerin sindirilmesinde önemli rol oynar.
Yemekten 3-5 saat sonra ince bağırsaktaki besinlerin çoğu öğütülmüş olur. Böylece karbonhidratlar basit şekerlere, proteinler amino asitlere, yağlar da gliserol ile yağ asitlerine ayrıştırılarak emilmeye hazır duruma gelir. İnce bağırsakta bulunan emici hücreler emilmeye hazır besin moleküllerini yakalar ve emerler. Ardından bu besinleri kan dolaşımına verirler. Yiyecekler ince bağırsaktan ayrılmak üzereyken içlerinde su hariç hiçbir gıda kalmamıştır. Tüm gıdalar emilmiştir.
Öğütme Makinesinden Çıkış: Bağırsaklar
Asıl öğütme işleminde asitlerin kullanıldığından bahsetmiştik. Bu asit sindirimi yapılan maddelerle birlikte makinemizin bundan sonraki bölümlerine geçecektir. Bu sindirim sistemi için çok ciddi bir tehlikedir. Çünkü bu ünitelerde mesela 12 parmak bağırsağında midedeki gibi kendini koruyabilecek özel bir tabaka bulunmaz. O halde nasıl olup da 12 parmak bağırsağa asitlerden zarar görmez?
12 parmak bağırsağına mideden besinlerle birlikte gelen asitlerin oranı tehlikeli bir boyuta ulaştığında bağırsağın duvarındaki hücrelerden sekretin isimli bir hormon salgılanmaya başlanır. Bu işlemlerle ilgili olarak üzerinde durulması gereken noktalar vardır. Öncelikle 12 parmak bağırsağını koruyan sekretin hormonu ince bağırsağın çepelindeki hücrelerde peroksetin halinde bulunur. Bu hormon sindirilmiş besinlerin asidik etkisiyle başka bir kimyasal madde olan sekretin haline dönüşür ve bu hormon pankreası uyararak salgıların zararlı etkisini ortadan kaldırır. Sekretin hormonu kana karışarak pankreasa gelir ve enzim salgılanması için pankreası yardıma çağırır.
12 parmak bağırsağının tehlikede olduğunu haber alan pankreas, bikarbonat moleküllerini bu bölgeye gönderir. Bu moleküller mide asidini etkisiz hale getirecek ve 12 parmak bağırsağını koruyacaktır. İnsan bedeninin kapkaranlık derinliklerinde gözü kulağı olmayan, bir beyni ve şuuru bulunmayan hücrelerin böylesine kusursuz sistemler içinde çalışmaları Allah'ın üstün yaratışının sonuçlarıdır. Hücreleri sahip oldukları özelliklerle birlikte yaratan, benzeri olmayan bir ilim sahibi olan Allah'tır. Allah, insanlara kendi bedenlerinde yarattığı bu gibi özelliklerde gücünün sınırsızlığını göstermektedir.
Yediğimiz bütün besinlerin sindirimi ince bağırsakta tamamlanır. Ancak sindirimdeki son aşama, sindirim ürünlerinin vücutta gerekli yerlere dağıtımının sağlanması için emilmesidir. Sindirim sisteminin parçalarından ağız ve midedeki emilim çok azdır. Emilim tam olarak bağırsaklarda gerçekleşir. İnce bağırsağın yapısı emilim için çok uygundur. İnce bağırsağın iç yüzü son derece girintili ve çıkıntılı bir yapıya sahiptir. Bu girinti ve çıkıntıların üzerinde de mikroskobik pompalar bulunur. Bu pompalar emici hücrelerdir. İşte bu hücreler vücudun ihtiyacı olan besinleri yakalar ve bağlı oldukları kan damarlarına pompalarlar. Bu nedenle bağırsaklarımızın çevresi karmaşık bir damar şebekesiyle çevrilidir. Vücudunuzun neye ihtiyacı varsa bu küçük pompalar bunu bilir.
Beyin hücrelerinizde kullanılacak parçalanmış şeker veya kas hücrelerinizde kullanılacak bir amino asit. Bu küçük pompalar bir akıl gösterisiyle ihtiyacınız olan besini bulur ve yakalar. Siz bu görüntüleri izlerken de milyarlarca pompa sizin bu görüntüleri izleyebilmeniz için ihtiyacınız olan besinleri gerekli yerlere pompalamaktadır.
Bağırsakların içinde bulunan kıvrımlar ve bu kıvrımların üzerinde bulunan mikropompalar sayesinde ince bağırsak oldukça büyük bir yüzey alanına sahiptir. Öyle ki yetişkin bir insanın bağırsağının sahibi olduğu toplam alan yaklaşık 300 metrekareye ulaşır. Bu yaklaşık iki küçük tenis kortunun toplam alanına denk gelen bir büyüklüktür. Besinlerin sindirimi işte bu geniş alanda gerçekleşir.
Besinler parçalanarak önce bir bulamaç haline getirilir, sonra bu bulamaç bağırsak iç yüzeyinin üzerine hiçbir nokta eksik kalmayacak şekilde ve çok çok ince bir tabaka olarak serilir. İşte bu sayede hücreler yiyeceklerin içindeki bütün besini kolayca emebilirler.
İnce bağırsağın çok özel bir fonksiyonu da bazı maddeleri vücudun ihtiyacı olduğu kadar emebilmesidir. Örneğin demirin fazlası vücuda zararlıdır. Belli bir oranın üzerinde bağırsaklara ulaşan demir, hiç emilmeden bağırsaklardan atılır. Bundan başka, ince bağırsağın çok özel bir bölümünde ise sadece B12 vitaminini emmek üzere hazırlanmış hücrelerden oluşan bölgeler bulunur. Ameliyatla bağırsakların bu bölgesi alınan kişilerin tıbbi tedavi olmadığı takdirde kansızlıktan ölmeleri kaçınılmazdır.
Bazı özel besinlerin emilimi kalın bağırsakta gerçekleşir. Bunlardan biri de K vitaminidir. K vitamini, kanın pıhtılaşması mekanizmasında görev yapan, eksikliğinde insanı ölüme götürecek sonuçlar ortaya çıkabilen son derece önemli bir vitamindir. Ancak K vitamini doğada insan bedeninin ihtiyaç duyduğu şekilde bulunmaz. İnsan vücudunun bu vitamini kendi kullanabileceği hale getirmesi yani bir anlamda rafine etmesi gereklidir. Ancak insan metabolizması böyle bir rafine işlemini de gerçekleştiremez. Peki nasıl olur da insanlar K vitamini eksikliğinden dolayı yaşamlarını yitirmezler? Bu vitamini insanın kullanacağı hale getiren, onun için rafine eden mekanizma nedir? Bağırsaklarda bulunan özel bakteriler, K vitaminini bir dizi işlemden geçirir, rafine eder ve insanın kullanabileceği hale getirirler. Bu bakteriler tarafından rafine edilen K vitamini, kanın bağırsaktan emilerek kana karışır. İnsanın hayatını devam ettirebilmek için varlığından bile haberdar olmadığı, hatta adını bile bilmediği küçücük bir bakteriye muhtaç olması üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Hiçbir tesadüf bir bakteriyi meydana getirip, üstelik bunu insanın bağırsaklarına yerleştirip, bu bakterinin genetik şifresini insana faydalı olacak işlemleri yapacak hâle getiremez.
Akla Davet
Bir insan için örnek olan kimyasal maddelerin, madensel tuzların ya da toz halindeki metallerin ayrımını yapmak neredeyse imkansızdır. Bu konuda eğitim almamış bir kişi sadece bakarak demiri çinkodan ayırt edemez. Hangi maddenin faydalı, hangisinin zararlı olduğunu, o an bedeninde hangisine ne kadar ihtiyaç olduğunu tespit etmesi ise mümkün değildir. İnsan bu maddeler arasındaki farkı anlayamaz ama o insanın bağırsak hücreleri bunu rahatlıkla anlar.
Görüldüğü gibi hangi maddenin ne olduğunu ayırt edebilmek için akla ve bilince sahibi olmak yeterli olmaz. Konu hakkında detaylı bilgi sahibi olmak gereklidir. Peki öyleyse bağırsak hücreleri böyle bir bilgiye nasıl sahip olmuşlardır? İnsan vücudundaki trilyonlarca hücrede neyin eksik, neyin fazla olduğunu bu hücreler nasıl tespit etmekte ve aksayan yönü nasıl gidereceklerini nereden bilmektedirler?
Atomların bir araya gelmesiyle oluşan hücrelerin bir iradeye sahip oldukları düşünülemez. Bu bilginin hücrelere özel olarak yerleştirilmiş olduğu çok açıktır. Böyle muazzam bir işlemin tesadüflerle ya da başka bir etkiyle gerçekleşmesinin de mümkün olmadığı ortadadır. Bu durum hücrelere sahip oldukları şuuru veren üstün bir gücün varlığını gösterir. Ki bu gücün sahibi her şeyi yaratan ve bir düzen içinde biçim veren Allah'tır.
“Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır. O'nun nasıl bir çocuğu olabilir? O'nun bir eşi yoktur. O her şeyi yaratmıştır. O her şeyi bilendir. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Ondan başka ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse O'na kulluk edin. O her şeyin üstünde bir vekildir.” (En’am suresi, 101-102)