Darwinizm canlı türlerinin birbirinden bağımsız yaratılmadığını, ancak tek hücreli bir mikroorganizmadan türediğini öne sürer. Ancak bu hikâye her alanda olduğu gibi genetik bilimi açısından da çok büyük bir açmaza sahiptir. Bu hayali ata hücre her nasılsa bugün sahip olduğumuz tüm genlere sahip olmalıdır. Çünkü mutasyonlar yeni bir bilgi üretemez, yeni bir gen yaratamaz, yalnızca var olan genlerin kendi aralarındaki yer değiştirmelerine, eksilmelerine veya tekrarlamalarına izin verir. Bu yüzdendir ki Darwinizm bu ilk ata hücrenin bugünkü milyonlarca canlı türünün tüm genlerine sahip olmasını gerektirir. Öyle ki, günümüze ait milyonlarca tür ve buna ek olarak soyu tükenmiş milyarlarca türün genleri de bu ana hücreden miras kalmalıdır.

Bu durum dile getirilmese de aslında evrim teorisini kökünden sarsan temel bir sorundur. Evrimciler de yeni bir bilginin sonradan ortaya çıkamayacağının farkındadırlar. Canlı türleri arasında genetik açısından akrabalık bağları kurmaya çalıştıkça bu sorun hep karşılarına çıkmaktadır. Mutasyonlarla veya doğal seleksiyonla işlevsel yepyeni bir proteini kodlayacak genetik bir bilgi meydana gelemez. Peki, başka canlı türlerinde hiç bulunmayan, kendilerince atasını bulamadıkları benzersiz proteinlerin kaynağı nasıl açıklanabilir? İşte burada evrimcilerin içine düştüğü çaresizliğin açık ifadesi olan kavramlar devreye girmektedir. Bir anda hiç yoktan ortaya çıkan atasız ‘yetim’ (orphan) genler! Tabi olaya biraz bilimsellik biraz da gizem katsın diye Latince ‘de novo’ tabiri seçilir ki ‘öncesi hiç olmayan’, ‘hiç yoktan bir anda ortaya çıkan’ anlamındadır.

 

Darwinizmin Çıkmazı: Benzersiz Genler

Genom analizlerine göre, hemen her canlı türünün genomunun yaklaşık %10 ila %30’u bu şekilde sözde atası öne sürülemeyen sözde “yetim” genlerden oluşmaktadır.[1] Şüphesiz bu oranlar evrimcilerin “istisna” olarak geçiştirebileceği miktarlar değildir. Söz konusu genlerin önemli bir kısmı hayati fizyolojik süreçlerde görev almaktadır.[2]

Örneğin, Kuzey Kutbu’nun dondurucu sularında yaşayan balıkların kanlarının donmasını engelleyen antifriz glikoproteinleri (AFGP), bu sözde “yetim” genler tarafından sentezlenir. Bu proteinler sadece bu balık grubuna özeldir ve bilinen başka hiçbir protein ile benzerlik de göstermez.[3]

Aynı şekilde sadece insanlarda bulunan ARHGAP11B geni beynimizde düşüncelerin oluştuğu kabul edilen neokorteks tabakasının gelişmesinden sorumludur. Yalnızca insana özgü olup başka canlılarda benzeri bile bulunmaz.[4]

Binlerce kitabın birbirinden kopya edilerek yazıldığı söylenen bir kütüphanede olduğunuzu düşünün. Ancak bir kitabı açtığınızda, diğerlerinde hiç bahsedilmeyen, bambaşka, ve yepyeni bir bilginin anlatıldığı bir bölüm buluyorsunuz. Şüphesiz, benzeri olmayan böyle bir bilgi kütüphaneye ilişkin bilgilerinizi sorgulamaya sevk eder. Ama hemen her kitapta bambaşka bilgilerin de yazdığını gördüğünüzde bu kitapların birbirinini devamı ya da kopyası olmadığına kesin kanaatiniz gelir. Her bir kitap ayrı ayrı yazılmış ve basılmıştır.

İşte bu nedenledir ki yalnızca belli canlılarda bulunan benzersiz genler evrim teorisinin en büyük çıkmazıdır. Sözde başka bir atadan kopyalanarak ya da aktarılarak değil, yalnızca o canlı için hiç yoktan yaratılmışlardır. Bu gerçek, canlılığın hayali bir atadan, tek hücreli bir mikroorganizmadan “yavaşça değişerek” gelmediğini, her türün kendine has kusursuz bir genetik yazılım ile yaratıldığını gösteren en kesin net bir delildir. Bir tür diğerinin atası ya da torunu değildir, aralarında akrabalık bağları yoktur, belli türleri kapsayan büyük aileler de yoktur.

 

“Gen Genden Gelir” Dogmasının Çöküşü

Genetik bilimi ile evrim teorisi arasındaki büyük uyumsuzluğu görmek hiç de zor değildir. Bunun için evrim ideologlarının açıklamalarına bakabiliriz. Örneğin günümüz evrimcilerinden Nobel ödüllü Fransız genetikçi Francois Jacob, evrimi bir “eskici/tamirci” olarak tanımlar.[5] Jacob’a göre evrim, asla sıfırdan bir parça üretemez; sadece elindeki eski parçaları eğip bükerek yeni bir şeyler “uydurabilir”.

Fransız genetikçi Francois Jacob

Öyle ki evrim, elinde eski genlerden oluşan bir “parça kutusu” olan bir tamircidir. Yeni bir fonksiyon gerekiyorsa, eski bir geni kopyalar; sonra bu kopya üzerinde küçük değişiklikler yaparak onu başka bir işe “yama yapar”.

Görüldüğü gibi Darwinizm, genlerin ve onların kodladığı benzersiz proteinlerin ve tabi ki belli bir amaca yönelik mükemmel fonksiyonlarının nasıl ortaya çıktığını asla açıklayamamaktadır. Nobel ödüllü evrimci Jacob bile, sadece “mevcut olanın nasıl değiştiğini” bir tamirci metaforuyla anlatmaya çalışırken günümüzün genetik biliminin bulgularına ters düşmektedir. Günümüzün diğer darwinistleri de daha farklı değildir. Halen proteinlerin, diğer protein parçalarının bir araya gelmesiyle, tıpkı Lego parçalarının farklı dizilimleriyle oluştuğunu savunmaktadırlar. Diğer bir ifadeyle, “yeni bir kelime yazılmıyor, sadece mevcut kelimelerin yeri değişiyor” diyerek evrim masalını inanılır kılmaya çalışmaktadırlar.

Bugün görüyoruz ki evrim savunucuları bir kez daha haksız çıktılar. Çünkü evrimcilerin “yetim” demek zorunda kaldıkları benzersiz genler, Jacob’un o meşhur “parça kutusunda” bulunmayan genlerdir. Modern genetik diyor ki: "Genomda başka hiçbir canlıda olmayan, ‘eski parçalardan devşirilmemiş’, sıfırdan yazılmış binlerce gen var.”

Darwinistler, böylece, Jacob’un “imkansız” dediği “de novo”, yani öncesi hiç olmayan, hiç yoktan var olmuş genlerin varlığını kabul etmek zorunda kaldılar. Bu da onları, kaçmaya çalıştıkları o korkunç kabuslarına, geri döndürdü. DNA’yı oluşturan nükleotidler genleri ve işlevsel proteinleri kodlarken hiç de rastgele dizilmemekte, herşeyin bilgisine sahip sonsuz bir aklın sonsuz gücü ile dizilmektedirler. Canlılık ve hayat Lego gibi tesadüfi bir yapboz oyununun değil üstün bir aklın ürünüdür.

 

Evrimcilerin Çaresiz İtirafları

Sahte Yaşam Ağaçı

Genetiği evrimle bağdaştırmaya çalışan Prof. Dr. Diethard Tautz, genom dizileme sonuçları karşısında yaşadığı şoku şu sözlerle itiraf etmek zorunda kalmıştır:

“Genlerin her zaman mevcut olan genlerden evrimleştiği düşünülürdü. Ancak artık biliyoruz ki; genler ‘de novo’ (yoktan/sıfırdan) da ortaya çıkabiliyor. Bu durum, genetiğin son 10 yıldaki en büyük sürprizlerinden biridir.”[6]

Sushma Naithani ve ekibi de, 2024 tarihli çalışmalarında bu genlerin ortaya çıkışını bir “gizem” olarak nitelendirirken, evrim teorisinin literatürün bu açmazını şu çarpıcı ifadeyle özetliyorlar:

“Yetim genlerin kökeni, moleküler biyolojinin karanlık maddesi gibidir. Hiçlikten (nothingness) nasıl olup da işlevsel bir proteinin doğduğunu açıklamak, evrim teorisinin en zorlu sınırıdır.”[7]

ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH), Evrimsel Genomik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Eugene V. Koonin’in ifadesiyle, “yetim genlerin kökeni, modern evrimsel biyolojinin karşı karşıya olduğu en derin ve çözülmemiş problemlerdendir.”[8]

Yetim genlerin evrimciler arasında yarattığı kriz kendi ifadeleriyle şu şekilde özetlenebilir:

“Bu genler, evrimin kademeli ilerleyişine dair bildiğimiz her şeye meydan okuyor.”[9]

 

“De Novo” Tanımı ve Yaratılış Gerçeği

Evrimci biyologlar bu durumu açıklamak için “de novo” terimini kullanmak zorunda kalmışlardır. Yani başka hiçbir gen dizilimine benzemeyen yepyeni bir kod.

Şüphesiz bu ifadeyi kullanmaları evrim teorisinin çöktüğünün itirafı hükmündedir.  Çünkü evrim ideolojisi hiçbir şeyin yoktan ortaya çıkamayacağı temeline dayanır. Öncesi olmayan en kompleks bir bilginin, kusursuz bir DNA dizilimi şeklinde bir anda ortaya çıktığının kabulü ise yoktan yaratılış gerçeğinin güçlü bir itirafıdır.

 

SONUÇ

Canlılardaki DNA zinciri, bugün artık ‘epigenetik’ olarak kabul edilen, genlerin açılıp kapanmasını dahi kendi içinde yöneten aklımızın çok ötesindeki işleyişiyle mucizevi bir sistemdir. Öyle ki yaşa ve ortama göre yalnızca ilgili genler, canlının ihtiyaç duyduğu spesifik proteinleri yalnızca gerekli miktarda üretip ihtiyaç bittiğinde kapanmaktadır. Bu genetik sistem içinde herhangi bir genin kendi kendine oluşmadığı ve oluşamayacağı kesin bir gerçektir. Herhangi bir genin zararlı, yıkıcı ve tesadüfi olduğu herkes tarafından çok iyi bilinen mutasyonlarla oluşması ise asla mümkün değildir. Tesadüf, ancak karmaşa, bozukluk, düzensizlik ve hata doğurur. Yalnızca atasını belirleyemedikleri için ‘yetim’ ve ‘de novo’ demek zorunda kaldıkları genler değil, her canlının tüm genomu bir anda kusursuz dizilimiyle birlikte bir anda ortaya çıkmış olmalıdır. 580 milyon yıl önceki kambriyen patlaması bile bu gerçeğe işaret etmektedir. Bugün canlılar dünyasındaki birbirinden farklı tüm vücut planları, yani bilinen tüm filumlar bir anda ortaya çıkmıştır. Bu durumda evrimcilerin ifadesiyle hepsi ‘de novo’dur, hiç birinin atası yoktur,  hepsi de atasız yani ‘yetim’dir. Bu anlamda Paleontoloji bilim dalı yani fosil kayıtları darwinislerin hayali ata-torun ilişkilendirmelerini tek başına geçersiz kılmaya yeterlidir. Buna paralel olarak benzersiz genler de sözde “akrabalık” iddialarını kökünden çürütmektedir.

Modern genetik, Darwin’in hayalini kurduğu o “yavaş ve kademeli” geçişleri değil, “ani ve mükemmel” başlangıçları net bir şekilde belgeliyor. Her canlı kendi özel ihtiyaçlarına göre, özel bir genetik bir yazılımla yaratılmıştır. Hayat ancak üstün bir aklın, sonsuz bir ilmin ve kusursuz bir yaratışın ürünüdür. Bu akıl, ilim ve gücün sahibi, göklerin, yerin ve içindekilerin tümünün yaratıcısı olan Yüce Allah’tır.


[1]Fakhar, et al. (2024). "Orphan and de novo Genes in Fungi and Animals: Identification, Origins and Functions." Genome Biology and Evolution, 17(12).

Tautz, D. & Domazet-Lošo, T. (2011). "The evolutionary origin of orphan genes." Nature Reviews Genetics, 12, 692–702. (2023'te güncellenen kapsamlı veri setleri, söz konusu oranların farklı canlı türleri genelinde tutarlı olduğunu doğruladı.)

[2]Carvunis, A.R. et al. (2012). "Proto-genes and de novo gene birth." Nature, 487, 370–374.

[3]Zhuang, X., et al. (2019/2024). "Molecular mechanism and history of non-sense to sense evolution of antifreeze glycoprotein gene." PNAS.

[4]Heide, M., et al. (2022). "Human-specific ARHGAP11B increases size and folding of primate neocortex." EMBO reports.

[5]Jacob, F. (1977). "Evolution and Tinkering." Science, 196(4295), 1161-1166.

[6]Tautz, D. (2011/2023). "Notes on the evolutionary origin of orphan genes." Nature Reviews Genetics.

[7]Naithani, S., et al. (2024). "Unraveling the Mystery of De Novo Genes: From Junk to Function." Current Plant Biology / ScienceDirect.

[8]Koonin, E. V. (2009). "Evolution of genome architecture." Trends in Genetics, 25(2), 44–51.

[9]McLysaght, A. & Hurst, L. D. (2016/2024 updated commentary). "Open questions: How do genes born de novo become functional?" BMC Biology & Nature Education.