İnsanlar, benzer olaylarla karşılaşmalarına rağmen yaşadıklarını birbirlerinden çok farklı biçimlerde değerlendirirler. Üstelik aynı olayların insanlar üzerindeki etkisi de birbirinden farklı olabilir. Kimi insan, karşılaştığı her olayı yalnızca görünen sebepleriyle değerlendirir; maddi dünyanın sunduğu şartları “hayatın gerçekleri” olarak kabul eder. Böyle bir bakış açısı, insanın olayları yüzeysel değerlendirmesine ve hayatı yalnızca görünen, maddi boyutuyla algılamasına neden olur.


Oysa bazı insanlar, bütün bu görüntünün ardındaki gerçek sebebi; Yüce Allah’ın sonsuz ilmini, kudretini ve yaratmasını görürler. Yaşadıkları olaylar üzerinde daha derin düşünür, görünen sebeplerin ardındaki gerçekleri anlamaya çalışır ve her şeyin Allah’ın takdiriyle, bir hayır ve hikmet üzere yaratıldığını bilirler. Böylece hayatın yalnızca görünen yüzüyle sınırlı olmadığını, yaşanan her olayın Allah’ın yaratmasıyla ortaya çıkan daha derin bir anlam ve boyut taşıdığını kavrarlar.


Bu iki bakış arasındaki fark, yalnızca insanın olayları yorumlama biçimini değil, ruh halini ve bütün hayatını da etkiler. Çünkü insanın imanı derinleştikçe hayata bakışı da değişir; yaşadığı olayların anlamını daha iyi kavrar ve bunların ruhunda meydana getirdiği etki de farklılaşır.

 

Hayatı Yalnızca Görünen Sebeplerle Açıklamak

Allah’a iman etmeyen veya iman ettiği halde imanı zayıf olan ya da kalbinde hastalık bulunan insanlar, dünyayı çoğunlukla yalnızca maddi gerçeklerden ibaret görürler. Onlar için hayat, kendi başına işleyen bir sebepler zincirinden oluşur. İnsanların ne yaptığı, şartların ne getireceği, geleceğin nasıl şekilleneceği ve sahip olduklarının devam edip etmeyeceği onlar için büyük önem taşır.


Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz ilmi ve kudretiyle bütün bunları yarattığını gereği gibi düşünmedikleri için, hayatın şartlarıyla tek başlarına mücadele ettiklerini düşünürler. Bu bakış açısı, günlük hayatlarındaki düşüncelerine, tercihlerine ve önem verdikleri konulara da yansır.


Maddi imkanları, sahip oldukları mal, makam ve itibar, insanların kendileri hakkındaki düşünceleri, sosyal çevreleri ve gelecekteki yaşam şartları onlar için büyük önem taşır. Bunları korumak, kaybetmemek ve daha iyi şartlara sahip olmak için sürekli hesaplar yaparlar.


İnsanların kendileri hakkında ne düşüneceği, maddi imkânlarının devam edip etmeyeceği, iş hayatındaki başarıları, toplumdaki konumları, sahip oldukları güzellikler ve rahat bir hayat sürüp süremeyecekleri, kararlarında belirleyici hale gelir. Sebepleri hayatlarının merkezine koyan insanlar, bunların hayatlarındaki yerini olması gerekenden daha fazla büyütürler. Bu nedenle insanların tavırları, maddi imkânları veya gelecekle ilgili şartlar değiştiğinde bundan çok etkilenirler. Böylece farkında olmadan, insanı ezen birtakım görünmez kaygılar hayatlarına hakim olur ve yaşamlarını zorlaştıran şartlar ortaya çıkar.


Yüce Allah bu durumu çarpıcı bir örnekle şöyle bildirir:

Allah (ortak koşanlar için) bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah'ındır. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi, 29)

Bu ayette bildirildiği gibi, insanın hayatındaki sebeplere ve görünen şartlara verdiği değer ile bütün bunların üzerinde Yüce Allah’ın kudretini ve takdirini görmesi birbirinden çok farklıdır.

Sebeplerin Ardındaki Tek ve Mutlak Gücü Unutmamak

Allah’ı gerçek dost ve veli olarak tanıyan insan, sebepleri göz ardı etmez. Ancak hiçbir sebebin Allah’tan bağımsız bir güce sahip olmadığını bilir. Onun için asıl güvenilecek, yönelinecek ve kalpten bağlanılacak olan yalnızca Yüce Allah’tır. Çünkü insanın karşılaştığı her olay, Allah’ın belirlediği kader doğrultusunda gerçekleşir. Sebepler vardır; insan bu sebeplere bağlı olarak hareket eder ve üzerine düşeni yapar. Ancak bütün sebepler O’nun dilemesiyle varlık kazanır ve sonuçlar O’nun takdiriyle meydana gelir.


Gerçek iman da insanın bu hakikati kavramasıyla kendini gösterir. Derin iman sahibi insan, hayatındaki sebeplerin yalnızca birer vesile olduğunu bilir. Onlara gereken önemi verir, fakat asıl gücün ve belirleyicinin Yüce Allah olduğunu hiçbir zaman unutmaz.

Olaylara Değil, Olayların Ardındaki Hikmete Bakmak

Derin iman sahibi mümin, çevresinde gördüğü hiçbir şeyi yalnızca dış görünüşüyle değerlendirmez. Olayların görünen yüzünün ötesine geçer ve her görüntünün ardındaki İlahi hikmeti düşünür. Karşılaştığı bir güzellikte Allah’ın sanatını, bir zorlukta yaratılan hikmeti, kendisine ulaşan bir nimette ise Allah’ın lütfunu görür. Bu bakış açısı, onun dünyayı her an Allah’ın kudretinin ve hikmetinin tecelli ettiği, görünen olayların ardında İlahi bir düzenin bulunduğu bir ortam olarak algılamasını sağlar. Böylece sıradan ve birbirinden bağımsız gibi görünen olayların dahi Allah’ın yaratmasıyla meydana geldiğini düşünür.


Bu nedenle mümin, yaşadığı hiçbir olayı anlamsız ve sahipsiz görmez. Gördüğü her şeyin ardında, kendisini Allah’ın sonsuz ilmine ve kudretine yönelten bir anlam bulunduğunu düşünür. İnsanların davranışlarını, hayatındaki değişiklikleri veya karşısına çıkan şartları yalnızca görünen yönleriyle değerlendirmez. Bütün bunların ardındaki hikmeti anlamaya çalışır ve böylece dünyaya bakışı giderek derinleşir. Yaşadığı hayatın her anında Allah’ın varlığını, sevgisini, korumasını ve yaratma sanatını görmeye başladıkça, dünyaya olan bağlılığı da yerini Allah’a olan sevgisine ve güvenine bırakır.

Tevekkül: Elinden Geleni Yapıp Sonucu Allah’a Bırakmak

Böyle bir bakış açısına sahip olan müminin hayata karşı tavrı da bütünüyle değişir. Her şeyi kendi kontrolünde tutmaya, geleceği önceden hesaplamaya veya karşılaşabileceği bütün ihtimallere karşı kendisini güvence altına almaya çalışmaz.


Elbette üzerine düşeni yapar, tedbirini alır ve elindeki imkanları en güzel şekilde değerlendirir. Ancak bütün bunların sonucunu kendisinin belirleyeceğini düşünmez. Çünkü insanın göremediği sayısız ihtimal vardır ve Allah dilediği anda hiç umulmadık güzellikler yaratabilir.


İşte bu anlayış, müminin olaylar karşısındaki huzurunun da temelini oluşturur. Bir güzellikle karşılaştığında bunun Allah’ın kendisine sunduğu bir nimet olduğunu bilir ve şükreder. Bir güçlükle karşılaştığında ise yalnızca yaşadığı sıkıntıya odaklanmaz; Allah’ın bu olayın içinde yaratabileceği güzellikleri, öğreteceği hikmetleri ve açabileceği yeni yolları düşünür. Böylece yaşadığı hiçbir olay onu Allah’tan uzaklaştırmaz; aksine her olay onu Allah’a biraz daha yaklaştırır.


Tevekkül de işte bu derin iman anlayışının doğal bir sonucudur. Tevekkül, insanın hiçbir şey yapmadan beklemesi değil, elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Yüce Allah'ın takdirine bırakmasıdır. Mümin sebeplere başvurur, çalışır, tedbir alır; fakat kalbini sebeplere veya kendi hesabına değil, Allah'a bağlar. Çünkü insanın sınırlı bilgisiyle fark edemediği bütün ayrıntıları Yüce Allah bilir; O'nun ilmi her şeyi kuşatır ve takdiri insanın görebildiği bütün ihtimallerin ötesindedir.


Nitekim Yüce Allah bu gerçeği şöyle bildirir:

“Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, Kendi emrini yerine getirip-gerçekleştirendir. Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır.” (Talâk Suresi, 3)

İşte müminin dünyaya bu derin bakışla yaklaşmasının hayatındaki önemli sonuçlarından biri de budur. O, yalnızca görünen şartlara göre hareket etmez; Allah’ın yarattığı ve insanın her zaman fark edemediği hikmetlerin ve düzenin de bulunduğunu bilir. Allah’a dost olan, O’nu seven ve sürekli anan müminin yolu, bu İlahi düzen içinde aydınlanır.

 

Gerçek Güvenin Kaynağı: Allah’ı Dost Bilmek

Allah’a dost olan insanın üzerinde çok güzel bir hal meydana gelir. Allah’ı yalnızca zor zamanlarında hatırlamaz; O’nu her zaman sever, anar ve O’na gönülden bağlanır. Allah’ın kendisini hiçbir zaman başıboş bırakmayacağını bilir. Bu nedenle dünyadaki değişkenlikler karşısında kalbi sürekli savrulmaz.


Çünkü onun için gerçek dost Allah’tır. İnsanların sevgisi, dünyanın sunduğu imkanlar ve sahip olunan nimetlerin tamamı Allah’ın dilemesiyle vardır ve yine O’nun dilemesiyle değişebilir. Mümin bunu gerçekten kavradığında, kalbinde derin bir güven meydana gelir. Artık kendisini yalnız hissetmez. Bir sıkıntıyla karşılaştığında, “Bununla nasıl baş edeceğim?” diye yalnızca kendi gücünü düşünmek yerine, “Allah bunu nasıl güzellikle yaratacak?” diye bakar.


Bu güven, müminin kalbinde çok özel bir huzur meydana getirir. Kur'an'da bu gerçek şöyle ifade edilir:

“Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur.” (Ra'd Suresi, 28)

İnsanın aradığı gerçek huzur, dünyadaki şartların sürekli kendi istediği şekilde devam etmesinde değil, kalbini Allah'a bağlamasında saklıdır. Dünyadaki her şey değişebilir; sahip olunan imkanlar azalabilir, insanlar uzaklaşabilir, şartlar bir anda farklılaşabilir. Fakat Allah'ın varlığı, kudreti, rahmeti ve hakimiyeti sonsuza kadar değişmeden devam eder.


İşte güçlü iman sahibi insan, huzurunu değişen şartlarda aramak yerine asla değişmeyen bu hakikate bağlar. Allah’ı tek dost edinen bir insan için dünya artık korkuların ve endişelerin hüküm sürdüğü bir yer olmaktan çıkar. Her olayın ardında Allah’ın ilmini, kudretini ve hikmetini görür. Böylece kalbi, sahip olduklarını kaybetme korkusuyla savrulmak yerine Allah’a olan sevgisi ve güveniyle huzur bulur. Çünkü Allah’ı dost edinen bir kul için en büyük güven, her an Allah’ın himayesinde olduğunu bilmektir:

İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır, öyleyse O'na kulluk edin. O, her şeyin üstünde bir vekildir. (En’âm Suresi, 102)