"Hikmet gözüyle bakmak" belgeselinden.
İslam Alimlerinin İman Hakikatlerinin Önemi Hakkındaki Düşünceleri
Bize iman hakikatlerinin önemini gösteren, dahası bu hakikatlerin nasıl yorumlanması gerektiği konusunda bizi aydınlatan önemli bir kaynak da geçmişteki ya da çağımızdaki İslam büyüklerinin eserleridir. Kuran'a ve sünnete tam bir itaat içinde yaşayan ve düşünen bu veli insanlar, iman hakikatlerinin araştırılmasına ve bunlar üzerinde tefekkür edilmesine büyük önem vermişler, eserlerinde de iman hakikatlerini her zaman ön plana çıkartmışlardır.
İmam-ı Gazali
İmam-ı Gazali 11. asrın son yarısı ile 12. asrın başında yaşamış Horasanlı bir İslam alimidir. Devrenin müceddidi olarak kabul edilir. Müceddit, Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde bildirilen dini hakikatleri anlatmak üzere her yüzyıl başında gönderilen büyük alim demektir. Bu ünlü alim sohbetlerinde ve derslerinde iman hakikatlerine geniş yer vermiştir. Eserlerinde yer alan iman hakikatlerinden bazı örnekler şunlardır:
“Nutfeden yaratılmış olan insan, Allah'ın ayetlerindendir. Önceden halinin ne olduğunu, sonra ne olduğunu düşün. Acaba, ins ve cin bir araya gelseler, nutfeden bir göz yahut kulak yahut akıl yahut kudret yahut ilim veya ruh yaratabilirler miydi? Ondan kemik, damar, sinir, deri vs. yapmaya muktedir olurlar mıydı?”
“Allah'ın lütuf ve keremine, o muazzam kudrete ve hikmete bakınız. İnsanı nasıl kucaklıyor? Ne derece hayret-i muciptir ki duvarda bir resim veya güzel bir hat yahut nakış gören kimse durur, hayranlıkla onlara bakar. Sanatkarın onları nasıl yaptığını düşünür. Yaptığı işin ne kadar büyük bir sanat ve maharet olduğunu ifade eder de şu muazzam kainata ve Allah'ın mahlukatına baktığı halde onları ve Allah'ın sanat ve hikmetini düşünmekte gaflet eder.”
“Gökte nice yıldızlar vardır ki yerden yüzlerce defa büyüktür. Uzak olduklarından nokta gibi görünüyorlar. Yıldızlar böyle olunca göklerin büyüklüğü buradan anlaşılır. Bütün bu yıldızlar, bu büyüklükleriyle senin gözünde gayet ufak görünüyor. İşte bu sebeple bunları yaratanın azamet ve hakimiyetini anlayabilirsin.”
İmam-ı Azam Ebu Hanife
Ebu Hanife yaşadığı dönemde Müslümanlar arasında İmam-ı Azam yani en büyük imam lakabıyla tanınmıştır. Müslümanlara imamlık etmiş, İslam'ı tebliğ etmek ve Allah'ın hükümlerini insanlara anlatmak için hayatı boyunca mücadele etmiştir. Bu büyük imamın Allah'a inanmayan bir tartışmacıyla olan diyaloğu ibret vericidir.
Bağdat'ın karşı sahilinde oturan Ebu Hanife'nin tartışma saatinde yerini almamış olması, Allah'a inanmayan tartışmacının ve kalabalığın zihninde değişik soruların şekillenmesine neden olur. Herkes merak içindedir. Neden gelmedi? Gelmeyecek mi? Korktu mu? Delil mi bulamadı? Ve benzeri sorular. İmam-ı Azam belirlenen saatten bir müddet sonra gelir. Tartışmacı son derece moral kazanmış, küfür ve gururu daha da artmıştır. Ebu Hanife özür dileyerek gecikmesinin sebebini anlatmaya başlar. “Karşı sahilden bu tarafa girebilmek için bir vasıta bulamadım. Beklemeye başladım. Belki bir kayık veya sal gelir de onunla giderim diye düşünüyordum. O esnada ağaçların birdenbire devrildiğini gördüm. Devrilen ağaçların kendiliğinden kereste, kerestelerin kendiliğinden kayık olduğuna şahit oldum. Yine kendiliğinden bükürek ve yelkenin vücut bulduğunu gördüm. Sizlere karşı daha fazla mahcup düşmeyeceğimden sevinerek kayığa atladım. Kayık kendiliğinden beni buraya getirdi.” Tartışmacı ve dinleyenler bu sözlere bir mana veremezler. Tabiatçılığı savunan, her şeyi tabiatın var ettiğini iddia eden tartışmacı, böyle bir olayın anlatıldığı tarzda gerçekleşmesinin mümkün olmadığını söyler. Büyük İmam tebessüm ederek şöyle der: “Bir küçük kayığın bile kendiliğinden, yapıcısı ve sanatkârı olmadan meydana gelebileceğini kabul etmediğiniz halde nasıl oluyor da bu muazzam kâinatın bir yapıcısı, bir yaratıcısı olmadan kendiliğinden vücut bulduğuna inanıyorsunuz? Kâinat, kâinatın değil, Allah'ın eseridir. Bütün bunca belge ortadayken Allah'ın varlığıyla ilgili bir tartışma ve münazara başlatmak gereksizdir.”
Abdülkadir Geylani
11. yüzyılda yaşamış olan Abdülkadir Geylani de diğer İslam âlimleri gibi iman hakikatlerine geniş yer vermiştir. Eserlerinde insanları Allah'ın varlığının delilleri üzerinde düşünmeye çağırmıştır. İlahi Armağan adlı eserinde iman hakikatlerine verdiği önemi gösteren bazı ifadeleri şunlardır:
“Ey evlat! Kainatın her zerresinde Allah'ın güzel sanatı vardır. Bu güzel sanatların her biri Hakk'a vardıran delillerdir. Bu delillere yapışan herkes Hakk'a varabilir. Derin düşüncelere dal. Düşüncen derinlere köksaldıkça yükselirsin ve yücelirsin.”
Bediüzzaman Said Nursi
Geçtiğimiz hicri yüzyılın müceddidi sayılan Büyük Âlim Bediüzzaman Said Nursi de bir Kuran tefsiri olarak kabul edilen Risale-i Nur külliyatında iman hakikatlerinin öneminden pek çok yerde bahsetmiştir.
“Sizin okuduğunuz ilim dallarından her biri, kendi özel lisanıyla devamlı olarak Allah'tan bahsedip yaratıcıyı tanıtıyorlar. Nasıl ki her kavanozunda harika ve çok ince ölçülerle alınmış hayat dolu macunlar ve ilaçlar olan mükemmel bir eczane bulunsa şüphesiz bu son derece maharetli kimyager ve hikmetle iş gören bir eczacıyı gösterir. Öyle de yer küresi eczanesi içinde bulunan ve birer kavanozu andıran 400 bin çeşit bitki ve hayvanlardaki canlı macunlar ve ilaçlar yönüyle bu çarşıdaki eczaneden ne derece daha mükemmel ve büyük ise, o nispetli okuduğumuz tıp ilmi, ölçüleriyle yer küresi denilen bu büyük eczanenin eczacısı olan ve hikmetle iş gören celal sahibi zatı hatta kör gözlere bile gösterir, tanıttırır.” (Gençlik Rehberi, s. 143-155)
“Bir de baktım ki, sayısız kuşlar, kuşçuklar, sinekler, hesapsız hayvanlar ve hayvancıklar, sayısız bitkiler, yeşilcikler, sayısız ağaçlar ve ağaçcıklar dahi benim gibi hal diliyle Allah bize yeter. O ne güzel vekildir, manasını anıyorlar. Ayrıca hatırlatıyorlar ki, hayatları için gerekli olan bütün şartları yerine getirmeyi üzerine alan öyle bir vekilleri var ki, birbirine benzeyen ve aynı maddelerden oluşan yumurtalar, birbirinin benzeri gibi damlalar, meni, birbirinin aynı gibi tohumlar ve birbirine benzer çekirdeklerden kuşların yüz bin çeşitlerini, hayvanların yüz bin tarzlarını, bitkilerin yüz bin çeşidini, Ağaçların yüz bin sınıfını yanlışsız, noksansız, karıştırmadan, süslü, ölçülü, düzenli, birbirinden ayrı, ayırt edicilik özelliğine sahip bir şekilde, gözümüz önünde, özellikle her baharda, son derece hızlı, son derece kolay, son derece geniş bir alanda, son derece çoklukla yaratır, meydana getirir. Kudretinin azamet ve büyüklüğü içerisinde, beraberlik ve benzeyişlik, birbiri içinde ve bir tarzda yapılmaları, onun vahdetini ve ehadiyetini bize gösterir.” (5. Lem’a)