İnsan, dünyaya geldiği andan itibaren çevresinde gördüğü varlıkları ve meydana gelen olayları gerçekliğin kendisi olarak algılar. Çevresindeki eşyaları, insanları, sahip olduğu malı, mülkü ve imkanları maddi birer varlık olarak görür. Zamanla bu algı bütün hayatını şekillendirir. Gördüklerine bağlanır, sahip olduklarına önem verir, kaybettiklerinden dolayı üzülür, başkalarının sahip olduklarıyla kendisini kıyaslar ve karşılaştığı olaylara, gördüğü görüntü üzerinden anlam yükler.


Oysa Kuran, insanın gördüğü dünyanın gerçekliğin tamamı olmadığını bildirir. Allah, dünya hayatının asıl yüzünü açıklamış, yalnızca görünen yüzüyle meşgul olursa insanın ahiretten gafil kalabileceğine dikkat çekmiştir. Allah Kuran'da Kendisinin Baki olan, Hayy olan, Evvel ve Ahir olan, Kayyum olan tek mutlak varlık olduğunu haber vermiştir.


Baki - Kalıcı olan, varlığının sonu olmayan.
Hayy - Daima diri olan.
Evvel ve Ahir - Başlangıcı ve sonu olmayan; her şeyden önce ve her şeyden sonra olan.
Kayyum - Her şeyin varlığı Kendisine bağlı olan, her şeyi ayakta tutan.


İman eden insan Allah'ın sıfatlarını tanıdığında ve Allah'ın Kuran'da dünya hayatının geçiciliğine dair bildirdiği büyük hakikati idrak ettiğinde, gördüğü görüntüyü gerçekliğin kendisi zannederek yaşamaya devam edemez; görüntülere Allah'tan bağımsız bir gerçeklik ve benlik atfetmez, hayatını Allah'ın bildirdiği gerçeklere göre yaşar ve karşılaştığı her durumda O'nun razı olacağı tavrı göstermeye çalışır.


Dolayısıyla iman, yalnızca Allah’ın varlığını sözlü olarak kabul etmekten ibaret değildir; Allah'ın Kuran'da bildirdiği gerçekleri kavramak ve hayata geçirmektir. Derin bir iman, görünen dünyanın ardındaki gerçekliği kavramayı ve hayatı bu bilgiye göre yaşamayı gerektirir.


Bazı insanlar öfkelerini yenmekte zorlanır, sahip oldukları imkanlar sebebiyle kibirlenir, başkalarının nimetlerini kıskanır, kendilerine söylenen bir sözü nefislerine ağır geldiği için gereğinden fazla zihinlerinde taşır, kendilerine karşı yapılan bir davranış karşısında intikam duygusuna kapılır ve bunun gibi birtakım ahlaki zaaflarda bulunurlar. Maddi bir kaybı hayatlarının en büyük sıkıntısı olarak görür, yaşadıkları bir olay sebebiyle geleceğe dair bütün umutlarını kaybedebilirler. Bütün bunların sebebi, gördükleri görüntüyü gerçekliğin kendisi olarak değerlendirmeleridir. Oysa insanın gördüğü görüntü ile o görüntünün ardındaki gerçeklik aynı şey değildir.


Kuran, insanın dikkatini sürekli olarak görünen dünyanın ötesine yöneltmektedir. Rum Suresi'nde şöyle bildirilir:

Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü bilirler, ahiretten ise tamamen gafildirler. (Rum Suresi, 7)

Burada “görünen yüz” ifadesi dikkat çekicidir. İnsan dünya hayatının görünen kısmıyla meşgul olabilir; gördüğü, sahip olduğu, kazandığı ve kaybettiği şeyleri hayatın gerçekleri zannedebilir. Oysa Kuran, insanın bundan çok daha büyük bir gerçekliğin içinde bulunduğunu bildirmektedir. Hadid Suresi'nde dünya hayatının niteliği şöyle açıklanır:

Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışıdır... (Hadid Suresi, 20)

Dünya hayatının bu şekilde tanımlanması, insanın gördüğü görüntülere gereğinden fazla anlam yüklememesi gerektiğini göstermektedir. İnsan dünyada elde ettiği şeylerin geçici olduğunu bildiği halde onları hayatın gerçek amacı haline getirdiğinde, görüntüyü asıl gerçeklik zannetmiş olur. Malı gerçekliğin kendisi zanneder. Makamı gerçekliğin kendisi zanneder. Güzelliği gerçekliğin kendisi zanneder. İnsanların övgüsünü gerçekliğin kendisi zanneder. İnsanların küçümsemesini gerçekliğin kendisi zanneder. Kendisine yapılan bir kötülüğü, Allah'ın yaratması ve imtihanı dışında bağımsız bir olay gibi değerlendirir. Böylece görüntünün etkisi altında yaşamaya başlar.

Görüntünün Etkisinde Kalan Bir İnsan Dünyevi Zaaflara Yenik Düşer

İnsan karşısındaki kişinin yüzünü görür, sesini duyar, söylediği sözleri işitir ve davranışlarını algılar. Beyni bütün bu verileri işler ve ortaya bir deneyim çıkar. Ardından bu deneyime anlam yükler ve çoğu zaman verdiği anlam doğrultusunda tepki gösterir.


Kişi, karşısındaki insanın davranışını -haşa- Allah'tan bağımsız bir gerçeklik olarak değerlendiriyorsa, “Bana bunu yaptı” düşüncesine yoğunlaşarak öfkeye kapılabilir. Her şeyi yaratanın Allah olduğu gerçeğine günlük hayatında yeterince dikkat vermiyorsa, olayları Kuran'da bildirilen hakikatlere göre değil, iman etmeyen ve olayları yalnızca görünen yönleriyle değerlendiren insanların bakış açısıyla ele alır. Böylece yaşanan olayın bir görüntü olduğunu, Allah tarafından imtihan için yaratıldığını ve asıl meselenin bu durumda Allah'ın kendisinden istediği tavrı gerçekleştirmek olduğunu düşünmez.


Oysa müminin bakışı ve tavrı farklıdır. Mümin, karşısındaki hiçbir insanın ve hiçbir olayın Allah'tan bağımsız olmadığını bilir. Bu gerçeği göz ardı etmenin şirke kapı aralayacağını da bilir. Bu nedenle karşısına çıkan her olayın Allah'ın bilgisi ve yaratması dahilinde meydana geldiğini aklında tutmaya gayret eder. Kendisini öfkelendiren bir durumla karşılaştığında, öfkesinin yönlendirmesiyle hareket etmek yerine Allah'ın kendisinden istediği tavrı göstermeye çalışır. Bir an boş bulunup yanlışa düşse dahi, aynı yanlışı yeniden sergilememek için kararlılık gösterir.
Allah, Al-i İmran Suresi'nde takva sahiplerini tarif ederken onların “öfkelerini yenenler ve insanları affedenler” olduğunu bildirir ve Kendisinin güzel davrananları sevdiğini belirtir. (Al-i İmran, 134)


O halde mümin doğal olarak karşısındaki görüntüye göre değil, Allah'ın emrine göre hareket edecek ve O'nun sevgisine mazhar olmak için O'nun beğeneceği tavrı sergileyecektir. Karşısındaki kişi nasıl davranırsa davransın, kendi davranışının ölçüsünü karşısındaki kişinin davranışından değil, Allah'ın emrinden alacaktır.


Aynı durum güzel ahlakın tüm unsurları için de geçerlidir. Örneğin tevazu, insanın gördüğü görüntünün ardındaki gerçekliği doğru şekilde kavramasıdır. Yani görüntünün Allah tarafından yaratıldığını bilmekle ilgilidir. İnsan, kendisinde bulunan güzelliği, zekayı, bilgiyi, yeteneği, gücü, serveti veya makamı kendisine ait mutlak özellikler olarak gördüğünde kibirlenmeye başlar. Bunların Allah tarafından kendisine verilen nimetler olduğunu bilen kişi ise kendisini üstün görmez. Çünkü aslında kendisinin hiçbir şeye sahip olmadığını, sahip olduğu tüm özelliklerin ve imkanların Allah tarafından kendisine verildiğini bilir.


İnsanın güzel konuşması, adaletli davranması, verdiği sözü tutması, ihtiyaç sahiplerini gözetmesi, israftan kaçınması, zandan ve dedikodudan uzak durması, başkasının hakkını gözetmesi ve daha pek çok ahlak özelliği aynı temel bilinçle ilişkilidir. Çünkü bütün bunlar, insanın karşısındaki kişiye veya yaşadığı olaya göre değil, Allah'ın her şeyi kuşattığını ve görüntü perdesinin ardında Allah'ın bulunduğunu bilerek hareket etmesiyle ilgilidir.


İnsan gördüğü görüntüyü gerçekliğin kendisi zannettiğinde görüntülerin peşinden sürüklenir. Övüldüğünde motive olup kendisini değerli hisseder, eleştirildiğinde yıkılır, başkasının sahip olduklarıyla kıskançlığa kapılır, bir başarısıyla kibirlenir, bir kaybıyla ümitsizliğe düşer. Görüntü değiştikçe ruh hali de değişir.


Fakat Allah'ın her şeyi yarattığını, her şeyi kuşattığını ve hiçbir şeyin O'ndan bağımsız olmadığını kavrayan insan, hayatını değişen görüntülere göre değil, değişmeyen bir hakikate göre düzenler. Görüntünün Allah'ın yaratmasıyla meydana geldiğini bilir ve kendi sorumluluğunun, o görüntü karşısında Allah'ın razı olacağı tavrı göstermek olduğunu anlar.


Allah'ın her şeyi kuşattığını kavrayan insan, sadece Allah ile muhatap olduğunu bilir. Bu büyük hakikatin bilinci içinde hareket eder, yanlışa düşmekten kaçınır, gıybet etmekten sakınır, bilmediği bir konuda hüküm vermekten çekinir. Gerçekliğin tek sahibinin Allah olduğunu unutmadan, görüntüye kapılmadan, kendi aleyhine olsa bile adaletten ayrılmaz, öfkesini yener ve affeder. Yine aynı bilinçle üstünlük taslamaz, kibirlenmez, haset etmez, dünyaya ve dünyadaki görüntülere olması gerekenden fazla bağlanmaz. Bu nedenledir ki güzel ahlak, imandan bağımsız bir davranışlar bütünü değildir. Güzel ahlak, insanın iman ettiği hakikatin günlük hayatındaki karşılığıdır. Tevazu, sabır, kanaat, şükür, merhamet, affedicilik, adalet, güzel söz, gıybetten uzak durmak, başkalarını küçümsememek ve öfkeye hakim olmak gibi ahlaki özellikler, insanın Allah'ı ve kendisinin Allah karşısındaki konumunu doğru anlamasının sonuçlarıdır.

Modern Bilim Görünen Dünyanın Ardındaki Hakikate Işık Tutuyor

Modern bilim Kuran'ın bildirdiği bu hakikate, yani insanın gördüğü dünyanın gerçekliğin tamamı olmadığı gerçeğine, son yüzyılda yaptığı çalışmalarla ışık tutan önemli bulgular ortaya koymuştur. İnsan duyuları aracılığıyla algıladığı dünyanın gerçekte nasıl bir yapıya sahip olduğunu, modern bilimin özellikle fizik ve nörobilim alanlarında yaptığı çalışmalar sayesinde daha iyi anlayabilmektedir.


Yüzyıllar boyunca hakim olan klasik madde anlayışı, modern bilimin son yüzyılda gerçekleştirdiği çalışmalarla önemli ölçüde değişmiştir. Günlük hayatta katı ve bağımsız cisimler olarak algıladığımız varlıkların temel yapısı atomaltı düzeyde incelendiğinde çok daha farklı bir görünüm ortaya çıkmaktadır. Atomun yapısı, parçacıkların davranışları ve kuantum alanları üzerine yapılan çalışmalar, maddenin insanın günlük deneyimindeki katı ve değişmez haliyle gerçekliğin temelini oluşturmadığını göstermektedir.


İnsan için bir masa sert, sabit ve belirli bir nesnedir. Ancak fiziksel gerçekliğin daha temel düzeyine inildiğinde, bu deneyimin arkasında atomlar, atomaltı parçacıklar ve kuantum alanlarıyla açıklanan çok daha karmaşık bir yapı bulunmaktadır. Dolayısıyla insanın günlük hayatında “madde” olarak algıladığı şey, gerçekliğin nihai yapısını olduğu gibi göstermemektedir.
Fizikçi Sean Carroll bu değişimi açıklarken, dünyanın klasik anlamda küçük ve bağımsız parçacıklardan oluştuğu düşüncesinin yetersiz kaldığını, parçacıkların kuantum alanlarındaki titreşimler olarak anlaşılması gerektiğini belirtmektedir. İtalyan fizikçi Carlo Rovelli ise modern fiziğin dünyayı artık yalnızca hareket eden maddi parçacıklardan oluşan bir yapı olarak ele almadığını, kuantum alanları üzerinden düşündüğümüzü ifade etmektedir. Ona göre 18. yüzyılda hakim olan “dünya yalnızca maddeden oluşur” anlayışı artık geçerli değildir. [1] [2]

 


Nobel ödüllü fizikçi Frank Wilczek de maddenin görünen yapısının altında çok daha farklı bir fiziksel gerçeklik bulunduğunu anlatmaktadır. Standart Model, proton ve nötronların da kuark ve gluonlardan meydana geldiğini ve sıradan maddenin kütlesinin büyük bölümünün bu daha temel yapıların özellikleriyle bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır. Böylece insanın günlük hayatta katı ve bağımsız bir madde olarak algıladığı dünyanın, fiziksel olarak çok daha temel ve farklı yapılara dayandığı görülmektedir. [3]


Üstelik mesele yalnızca fizik ile sınırlı değildir. İnsan, dış dünyayı duyuları aracılığıyla da olduğu gibi algılamamaktadır. Göz, çevreden gelen ışığı, kulak belirli frekanstaki titreşimleri, diğer duyu organları ise çeşitli fiziksel uyarıları algılar. Bunların tamamı sinir sistemi aracılığıyla beyne iletilir ve beyin bu verileri işleyerek insanın deneyimlediği dünyayı oluşturur. İnsan dış dünyayı doğrudan ve bütün yönleriyle algılamaz; kendisine ulaşan sınırlı duyusal bilgiler üzerinden bir dünya deneyimi yaşar.


Algı üzerine yapılan çağdaş araştırmalar da beynin dışarıdan gelen duyusal verileri yalnızca pasif biçimde kaydetmediğini, mevcut bilgiler ve beklentilerle birlikte işleyerek dünyaya ilişkin bir algı oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Nature Reviews Neuroscience dergisinde yayımlanan bir çalışmada, beynin algıyı oluştururken önceki bilgileri ve beklentileri duyusal verilerle birleştirdiği belirtilmektedir. [4]


Nörobilimci David Eagleman'ın sözleri bu açıdan dikkat çekicidir. Eagleman şöyle belirtmektedir: “Gerçeklik beyin tarafından pasif olarak kaydedilmez, beyin tarafından aktif olarak oluşturulur.” Eagleman'a göre insan dışarıda olanı doğrudan algılamaz, beyninin kendisine sunduğu şeyi algılar. Beyin, duyusal verileri işleyerek insanın deneyimlediği dünyayı oluşturur. Bu, önemli bir gerçeği ortaya koyar: İnsan, gerçekliği doğrudan ve bütünüyle görmemektedir. İnsanın gördüğü şey, kendisine ulaşan verilerin sinir sistemi tarafından işlenmesiyle ortaya çıkan deneyimdir. [5]


Renk bunun en açık örneklerinden biridir. İnsan bir ağacı yeşil, gökyüzünü mavi, bir nesneyi kırmızı olarak görür. Ancak bu renk deneyimi, dış dünyadaki nesnenin insanın zihninde meydana gelen görüntüsüyle ilgilidir. İnsan elektromanyetik spektrumun yalnızca küçük bir bölümünü algılayabilmektedir. Görmediği ışınımlar, duymadığı sesler ve ğrudan algılayamadığı çok sayıda fiziksel olgu vardır. Bütün bunlara rağmen insan, gördüğü görüntüyü gerçekliğin kendisi olarak değerlendirmektedir. İşte asıl yanılgı burada başlamaktadır.

 

Görüntü Gerçekliğin Kendisi Değildir

İnsanın rüya deneyimi bu durumu daha anlaşılır hale getirir. İnsan rüyasında kendisine hakaret edildiğini görebilir, bir insanla tartışabilir, ondan korkabilir veya ona öfkelenebilir. Rüya sırasında gördüğü görüntü ve yaşadığı duygu son derece gerçek görünür. Ancak uyandığında yaşadığı deneyimi farklı bir şekilde değerlendirmeye başlar. Çünkü artık gördüğü görüntünün gerçekte ne olduğunu fark etmiştir.


Rüyada gördüğü kişinin o anda gerçekten karşısında bulunmadığını, yaşadığı olayın uyanıkken karşılaştığı olaylardan farklı bir düzlemde meydana geldiğini anlar. Böylece rüya sırasında gerçek kabul ettiği görüntüye verdiği tepkinin niteliğini de yeniden değerlendirmiş olur.


Dünya hayatında ise çoğu insan gördüğü görüntüyü sorgulamadan gerçekliğin kendisi olarak kabul etmektedir. Karşısındaki kişiyi, yaşadığı olayı ve sahip olduğu şeyleri mutlak gerçeklik olarak görmekte, bu görüntülere verdiği anlam doğrultusunda sevinmekte, üzülmekte, öfkelenmekte veya korkmaktadır.


Bir insanın söylediği bir söz ruh halini değiştirebilmekte, başka bir insanın sahip olduğu ev, araba, para veya makam onda eksiklik duygusu oluşturabilmekte, bir kişinin davranışı onda öfkeye yol açabilmektedir. Bunun temelinde yine aynı yanılgı bulunmaktadır: İnsan gördüğü görüntüyü gerçekliğin kendisi zannetmektedir.


Modern düşüncede bu konu yalnızca fizik ve nörobilim açısından değil, gerçekliğin doğası açısından da tartışılmaktadır. Oxford Üniversitesi'nden filozof Nick Bostrom'un 2003 yılında The Philosophical Quarterly dergisinde yayımlanan “Bir Bilgisayar Simülasyonunda mı Yaşıyoruz?” başlıklı çalışması, bu alandaki araştırmaların en bilinen örneklerinden biridir. [6]


2024 yılında Erkenntnis dergisinde yayımlanan hakemli “Simülasyon Beklentisi” başlıklı çalışmada Teruji Thomas, Bostrom’un simülasyon açıklamalarını yeniden inceleyerek simülasyonda yaşama ihtimalini destekleyen yeni bir argüman ortaya koymuştur. [7]


Tüm bunlardan anlaşılmaktadır ki, Kuran'ın en başta ortaya koyduğu ve modern bilimin de desteklediği üzere, insanın karşı karşıya olduğu temel mesele, kendisine gösterilen görüntünün ardındaki gerçekliği kavrayıp kavrayamamasıdır.

 

Kaynakça
  1. Carroll, Sean. The Biggest Ideas in the Universe: Space, Time, and Motion. Dutton, 2022.
  2. Rovelli, Carlo. The Order of Time. Riverhead Books, 2018.
  3. Wilczek, Frank. “What Matters for Matter.” Physics at MIT, Massachusetts Institute of Technology.
  4. Teufel, Christoph; Fletcher, Paul C. “Forms of prediction in the nervous system.” Nature Reviews Neuroscience, 21, 231–242, 2020. DOI: 10.1038/s41583-020-0275-5.
  5. Eagleman, David. Incognito: The Secret Lives of the Brain. New York: Pantheon Books, 2011, s. 82.
  6. Bostrom, Nick. “Are We Living in a Computer Simulation?” The Philosophical Quarterly, 53(211), 243–255, 2003. DOI: 10.1111/1467-9213.00309.
  7. Thomas, Teruji. “Simulation Expectation.” Erkenntnis, 91, 427–444, 2026. İlk çevrimiçi yayın: 9 Aralık 2024. DOI: 10.1007/s10670-024