BAĞNAZLIK TEHLİKESİ 2 – CİHAD NE DEĞİLDİR?
Benim dinime dön ya da öl. Bağnaz düşünceye dayalı radikalizmin sloganıdır bu. İşte bu slogan nedeniyle bazı insanlar bağnazlığı ve radikalizmi İslam dini olarak algılarlar. Oysa bağnazlığın kendisi İslam'dan ayrı bir dindir. Bu dinin temsilcileri ise tahammülsüzdür ve sapkın bir dine inanırlar.
Bugün dünyada toplumların geniş kesiminde İslamiyet ile ilgili olarak çok ciddi bir cehalet yaygın. Kulaktan dolma hurafelerle ve temelsiz önyargılarla zihinleri yıkanmış olan kim insanlar İslam'ı yanlış tanıyorlar. Gerçekte barış, sevgi, birlik ve kardeşlik dini İslam'ı -Allah'ı tenzih ederiz- terör ve vahşetin kaynağı olarak görüyorlar ve -Allah'a tenzih ederiz- kan dökücü bir korku dini olarak algılıyorlar. Bu büyük cehalet sokaktaki insandan, bazı devletlerin en üst kademelerindeki yöneticilere kadar hakim durumda.
İSLAM'I VAHŞET DİNİ GİBİ GÖSTERENLERİN YANLIŞ KULLANDIKLARI İKİ TEMEL KAVRAM: ŞERİAT VE CİHAT
Şeriat, Kelime anlamı olarak yol demektir. Bir Müslüman, Kuran'a bakarak nasıl bir yol izlemesi gerektiğini kolayca anlayabilir. Kuran'da haramlar oldukça azdır. Kesin ve net hükümlerle bildirilmiştir. Tartışmaya veya yoruma açık değildir. Ancak bağnazlar, ayetleri kendi isteklerine göre yorumlayarak haram üretmeye çalışırlar. Oysa Allah haramları kesin hükümlerle açıklamıştır. Ayette olduğu gibi:
Şeytandan Allah'a sığınırım:
“O size ölüyü, leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilmiş olan hayvanı kesin olarak haram kıldı.” (Bakara Suresi, 173)
Allah'ın haram kıldıkları dışında haram üretmek ise İslam değildir. Kuran Peygamberimizin döneminde titizlikle uygulandı. Fakat Peygamberimiz (sav) döneminden sonra Allah'a karşı yalan uyduran topluluklar türedi. Bu topluluklar Kuran'ı rehber edinmedikleri için kendi akıllarına göre dilediklerine haram, dilediklerine helal diyebilirler. Oysa Rabbimizin Kuran'daki emri çok açıktır:
“Ey iman edenler! Allah'ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez.” (Maide Suresi, 87)
KURAN'IN ŞERİATI, BAĞNAZLARIN ŞERİAT ANLAYIŞINDAN ÇOK FARKLIDIR
Kuran'ın şeriatı, sevgi ve saygıya dayalıdır. Her dinden, her fikirden insana şefkat ve koruyuculuk demektir. Kuran'ın şeriatı demokrasi şart koşar. Fikir özgürlüğü hakimdir. Kuran'ın şeriatında insanlar bilgilidir. Eğitimlidir. Açık fikirlidir. Karşı fikirlere saygılıdır. Mutludur. Dışa dönüktür. Moderndir. Kalitelidir. Ümit vardır. Sanata ve estetiğe önem verir. Birliğe, dostluğa ve sevgiye değer verir. Kuran'ın şeriatında nefret yoktur, tahammülsüzlük yoktur, çatışma yoktur, kavga yoktur, zorbalık yoktur, dayatma yoktur, tehdit yoktur, mutsuzluk yoktur, öfke ve savaş yoktur.
KURAN'IN ŞERİATINA UYGUN BİR İSLAM ÜLKESİ ŞU ANDA DÜNYADA VAR MI?
Bu sorunun tek cevabı böyle bir ülkenin olmadığıdır. Kuran şeriatı Peygamberimiz (sav) döneminden beri uygulanmadı. Evet günümüzde şeriat ile üretildiğini iddia eden ülkeler var. Şeriat getirmek isteyen bir takım radikal gruplar da var. Fakat bunlar İslam'ın yerine koydukları bağnaz dinin şeriatını uyguluyorlar. Bir takım yalan hadisleri kendilerine rehber ediniyorlar.
GERÇEK KURAN ŞERİATI BİR ÜLKEYE NELER KAZANDIRIR?
Bu dünyada eğer gerçekten İslam'ın şeriatını uygulayan bir ülke olsaydı nasıl olurdu? İşte bu sorunun tek bir cevabı var. Dünyanın cennet benzeri bir ortama sahip olması. Bu ülke şöyle olurdu:
Bilimde ve sanatta gelişmiş olurdu. Eğitim ve yaşam seviyesi çok yüksek olurdu. Kaliteli, barışçıl, sevecen tüm dünya halklarıyla birleşme yanlısı olurdu. Barış öncüsü ve sevgi emsali olurdu. Musevileri, Hristiyanları, Budistleri, ateistleri, dinsizleri kucaklardı. Her ideolojiden her insanı dost bilen ve onlara saygı duyan dünyaya huzur ve güvenlik getirmeyi misyon edinmiş olurdu. Kendisinden çok ihtiyaç içindekileri düşünen ve sorunlara çözüm bulan olurdu. Sevgi dolu, neşeli bir ülke olurdu. Bu ülke halkı çok kaliteli olmasının yanı sıra ultramodern ve ultrademokratik bir yaşam tarzına sahip olurdu. Her fikir rahatlıkla söylenebilirdi. Her görüş özgürce açıklanabilirdi.
Fakat bu olurken, hakaret, saldırı, tahammülsüzlük ve şiddet asla ve asla olmazdı. Mal bir kenara yığılmaz, Kuran'ın yoksulu korumaya ve kendi nefsinden önce kardeşinin nefsini düşünme şekline hakim olurdu. Zaten bu ülkede yoksul halk da olmazdı. Böyle bir sistem, dünyadaki bütün insanların tam anlamıyla rahat yaşayacağı, dünyadaki bütün ülkelerin mutlu ve memnun olacakları mükemmel bir sistem olurdu.
KURAN'DAKİ GERÇEK CİHAT
Cihat, kökeni cehd olan bir kelimedir. Arapça'daki anlamları ise şöyledir:
1- Çalışmak, çabalamak, azim, gayret, fedakarlık göstermek.
2- İnsanın kendi nefsine hakim olması.
Bu tanımlardan yola çıkarak, İslam'da cehd etmenin, karşı tarafı bilgilendirmek, güzel ahlakı öğretmek, insanları kötülükten uzaklaştırmak olduğunu anlarız. Kuran'ın hiçbir yerinde cehd kelimesi bu anlamların dışında bir anlamda kullanılmaz. Dolayısıyla kaynağımız Kuran diyerek cihat adına katliamlar yapanlar ya yalan söylemektedir ya da yanlış eğitilmişlerdir.
Cihat adı altında insanları katletmek, intihar bombacısı olarak kendi canına kıymak, savaşın çığırtkanlığını yapmak Kuran'da asla yoktur. Böyle yapan ve düşünenler, Kuran'a göre harama girerler.
İSLAM'DA SAVAŞ KONUSUNDA YANLIŞ BİLİNENLER
Peygamberimiz (sav) zamanında Medine dönemine kadar savaş olmadı ve bu özel savaşlara yönelik birçok ayet indirildi. Bu savaşların bir sebebi vardı. Bu sebebi anlamak için Peygamberimiz (sav) dönemindeki zorlu ortamı çok iyi kavramak gerekir.
Mekke döneminde Müslümanların zorlu imtihanı savaşı zorunlu kılmıştır. Hepimizin bildiği gibi Kuran'ın Peygamberimiz (sav)’e vahyi tam 23 yıl sürdü. Bunun ilk 13 yılında Müslümanlar Mekke'deki putperest düzenin içinde azınlık olarak yaşadılar ve çok büyük baskılarla karşılaştılar. Peygamberimiz (sav)’i gördüklerinde kendisine yönelik sözlü ve fiili saldırılarda bulundular. Müslümanları kendilerince alaya alıp küçümsediler. Zamanla dönemin müşrikleri sözlü saldırılarını fiziksel saldırılara dönüştürdüler. Pek çok Müslümana işkenceler yapıldı. Bazıları şehit edildi. Çoğunun evi ve malları yağmalandı. Sürekli hakaret ve tehditlerle karşılaştılar. Müşrikler, Hz. Ebu Bekir (ra), Hz. Osman (ra) gibi kuvvetli ve itibarlı ailelere mensup Müslümanlara pek dokunamıyorlardı. Fakat kimsesiz, fakir Müslümanlara tarihte eşine rastlanmayan vahşet derecesinde işkenceler yaptılar.
Ebu Fueyke, Habbab, Bilal, Şuayb, Ammar, Yasir ve Sümeyye bu ağır işkencelere maruz kalmış değerli Müslümanlardandı.
Safvan bin Ümeyye'nin kölesi olan Ebu Fueyke, sahibi olan müşrik tarafından her gün ayağına ip bağlanarak kızgın çakıldaki kumlar üzerinde sürüklettirilirdi. Demirci olan Habbab, kor halindeki kömürlerin üzerine yatırılmış, kömürler sönülüp kararıncaya kadar göğsüne bastırılarak eziyet edilmişti. Ammar'ın babası Yasir, bacaklarından iki ayrı deveye bağlanıp, develer ters yönlere sürülerek parçalanmış, kocasının bu şekilde vahşice şehit edilmesine dayanamayıp, müşriklere karşı söz söyleyen Sümeyye, Ebu Cehil'in attığı bir ok darbesiyle katledilmişti. (Zâdü’l-Meâd, 2/116; Asr-ı Saâdet, 1/254)
Halef oğlu Ümeyye, kölesi Habeşli Bilali, her gün çıplak vaziyette kızgın kumlar üzerine yatırır, göğsüne kocaman bir taş koyarak, güneşin altında saatlerce bırakır, Hz. Peygamber (sav)’e karşı gelmesi ve Müslümanlığı terk etmesi için eziyet ederdi. Bir gün ellerini ayaklarını sımsıkı bağlayarak boynuna bir ip geçirmiş ve onu kızgın kumlar üzerinde Mekke sokaklarında sürüklemişti. (Zâdü’l-Meâd, 2/116; Asr-ı Saâdet, 1/253)
Müslümanlar tüm bu eziyetlere rağmen Kuran'da kan dökme izni verilmediği için hiçbir şekilde karşılık vermemişlerdi. Putperestlerden ve müşriklerden sadece uzaklaştılar ve onları hep barışa çağırdılar. Fakat söz konusu toplulukların saldırıları son bulmadı, işkenceler çirkinleşti. Artık Müslümanlar Mekke'de barınamaz hale geldiler, bu durum Medine'ye hicreti gerekli kıldı.
MEDİNE DÖNEMİ VE SAVAŞLAR
Müslümanlar, Yesrib şehrine hicret ederek burada kendi yönetimlerini kurdular. Müslümanlardan söz konusu zulme karşı koymak isteyenlere Peygamberimiz (sav) cevabı şöyle olmuştur:
“Henüz savaşa izin verilmedi. Sabredin. Allah'ın yardımı yakındır. Çektiğiniz çilelerin mükafatını göreceksiniz..”
Peygamberimiz (sav)’in kendisini ve topluluğunu savunma izni Medine'ye hicreti sonrası şu ayetlerle verilmiştir:
“Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla onlara karşı savaş açılana, müminlere savaşma izni verildi. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye güç yetirendir. Onlar yalnızca Rabbimiz Allah'tır demelerinden dolayı haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar.” (Hac Suresi, 39-40)
Görüldüğü gibi Kuran'da savaş izni verildikten sonra Müslümanlar kendilerini savunmak amacıyla savaşmışlardır. Dolayısıyla savaşla ilgili ayetlerin tümü, dönemin güç şartları nedeniyle indirilmiş özel ayetlerdir. Ve tekrar altını çizerek belirtelim ki, Peygamberimiz (sav) ‘e ve Müslümanlara yönelik zulüm yapanlara yöneliktir.
KURAN'DA SAVAŞIN NE ZAMAN VE HANGİ ŞARTLARDA VE NASIL YAPILACAĞI AÇIKÇA BİLDİRİLMİŞTİR
“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın ancak aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara Suresi, 190)
Ayette bildirildiği gibi savaş ancak Müslümanlara karşı savaşanlara yapılır. Yani amaç savunmadır. Müslümanların karşı tarafa sebepsiz yere saldırmaları Kuran'da kesinlikle yasaklanmıştır.
Allah Müslümanlara Kuran'da şu emri vermiştir:
“Yaptıkları haksızlıktan ve saldırganlıklarından dolayı bir topluluğa öfke duysalar bile daima adaleti ayakta tutmaları..” Ayette şöyle bildirilir:
“Ey iman edenler! Adil şahitler olarak Allah için hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvâya daha yakındır. Allah'tan korkup sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” (Maide Suresi, 8)
Kâbe'ye girişini engelleyen topluluğa karşı bile Allah, Müslümanları haddi aşmaktan men etmiştir ve herkese karşı iyilikte bulunmayı öğütlemiştir.
“Sizi Mescid-i Haram'dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva konusunda yardımlaşın. Günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah'tan korkup sakının..”
Allah Müslümanlara bu şartlar altında bile adaletle davranmayı, öfkelenmemeyi ve iyilik yapmayı emretmiştir. Müslüman her ne şart olursa olsun Kuran'daki bu hükme uymak zorundadır. Kuran'da savaşın tek gerekçesi vardır, o da ayette tarif edildiği gibi savunmadır. Savaş konusunda getirilmiş bir başka şart daha vardır, bu da aşırı gitmemektir. Yalnızca ve yalnızca kendilerine saldıranlara karşı bir savunma savaşı yapma zorunluluğu ayetlerde şöyle bildirilmiştir:
“Allah sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp çıkaranları ve sürülüp çıkarılmanız için arka çıkanları dost edilmenizden sakındırır." (Mümtehine Suresi, 8-9)
Bu ayetteki tarife göre, Müslümanlara sadece inançları yüzünden zulmeden veya fiili olarak saldıranlara karşı savunma izni verilmiştir.
Tekrar hatırlatmakta fayda var. Kuran'da tarif edilen tüm savaşlar, Peygamberimiz (sav) döneminde yaşadıkları bölgede belirli bir topluluğa yöneliktir. Ayetlerde bildirilen özel şartlar gerçekleştiğinde, Müslümanların kendilerini savunmaları için savaş zorunlu hale gelmiştir. Bu savaşların tümü, kendileriyle anlaşma yapılmış olan müşriklerin karşılıklı barış ve dostluk anlaşmalarını bozarak yaptıkları saldırılara göre şekillenmiştir. İnen ayetler de tam olarak o zamanki durum ile ilişkilidir ve o ortamı tarif etmektedir.
İSLAM, SAVAŞ DİNİ DEĞİLDİR
İslam'ın bir savaş dini olduğunu iddia edenler, büyük bir yanılgı içindeler. Çünkü bu görüş, İslam'ın öğretileriyle tamamen zıttır. Kuran'ın temeli, demokrasi ve özgürlüklere dayanır. Demokrasinin ve özgürlüklerin bulunduğu bir ortamda, karşı tarafı düşman ilan etmek veya onu susturmaya çalışmak yoktur. Çünkü Kuran'ın hakim olduğu bir ortamda, herkese saygı duyulur. Herkesin rahatlıkla konuştuğu özgür bir ortam vardır. İslam şeriatı bu ortamı tarif eder. Dolayısıyla Kuran'da savaşın gerekçesi yoktur. Şimdi bu gerçeği Kuran ayetleriyle de açıklayalım.
SAVAŞ, İSLAM'I ZORLA KABUL ETTİRMEK İÇİN DEĞİLDİR
Açıkça belirtelim ki, zor, dayatma veya baskı yoluyla bir insana İslam'ı kabul ettirme yöntemi Kuran'a ihanet demektir. Kuran'daki en açık hükümlerinden biri, dinde asla zorlamanın olmadığıdır.
“Dinde zorlama ve baskı yoktur.” (Bakara Suresi, 256)
Bu açık ayet Kuran'ın hükmüdür. Hiçbir Müslüman bu hükmün dışına çıkarak bir başkasına dindar olması için baskı uygulayamaz. Bu Kuran'da yasaklanmıştır. Kuran'da baskının açıkça yasaklandığı diğer bazı ayetler şöyledir:
“Ve de ki: Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” (Kehf Suresi, 29)
“Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü topluca iman ederdi. Öyleyse onlar mümin oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın?” (Yunus Suresi, 99)
“Biz onların neler söylediklerini daha iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin. Şu halde benim kesin tehdidimden korkanlara Kuran'la öğüt ver.” (Kaf Suresi, 45)
“Artık sen öğüt verip hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt verici, bir hatırlatıcısın. Onlara zor ve baskı kullanacak değilsin.” (Gaşiye Suresi, 21-22)
“De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma siz tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kafirun Suresi, 1-6)
Dolayısıyla Kuran'daki İslam'a göre İslam'ı kabul ettirmek asla ve asla savaş gerekçesi olamaz.
SAVAŞ, İDEOLOJİK VEYA ETNİK ÜSTÜNLÜK İÇİN DEĞİLDİR
İslam'da her ideolojiye, her millete, her etnik gruba, her düşünceye, her dine saygı vardır. İslam, tüm fikirlerin dinlendiği, fikir özgürlüğünün alabildiğine yaşandığı bir dindir. Böyle bir demokrasi anlayışının ve hürriyetin olduğu dinde, fikir çatışması veya etnik çatışma nedeniyle savaş olması mümkün değildir. Savaş, dini bir liderin getireceği İslami kuralları yaygınlaştırmak için değildir.
“Ey iman edenler! Kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun.” (Nisa Suresi, 135)
Bu ayet gereği kişi, inanç, köken ayırt etmeksizin adaleti ayakta tutmakla yükümlüdür. Kendi aleyhine olsa bile.
SAVAŞ, KARŞIT FİKİRLERİN ORTADAN KALDIRILMASI İÇİN DEĞİLDİR
İslam dini, bütün insanların eşit ve kardeş olması gerektiğini savunan bir dindir. İslam dinine göre rengi, dili, dini, ırkı, vatanı ve sosyal durumu ne olursa olsun insan, öncelikle sırf insan olduğu için saygıya layık bir varlıktır. Tüm hak dinlerin bildirdiği gibi insanlar, Hz. Âdem (as)’ın çocukları olarak kardeştirler. Bu kardeşlik ilkesi, dindar olmanın gereklerindendir.
İslam, ırk üstünlüğü fikrine dayanan, insanları gelişmiş ve ilkel diye ikiye ayıran tüm faşizan ideoloji ve fikirlere, materyalist ve Darwinist düşüncelere karşıdır. Dolayısıyla bu sapkın ideolojilerin beraberinde getirdiği çatışma, mücadele ve savaş kavramlarını da kendi içinde barındırmaz, bunlara karşı ilmi ve akli mücadele içindedir. Her insanın saygıya layık olduğuna dair İslam'daki kural, insanlar arası her türlü ilişkinin de temelini oluşturur. Yanlış eylemlerde bulunan bir kişi bile İslam'a göre daima potansiyel iyiliğe yönelecek bir insandır. Dolayısıyla gerçek bir Müslümanın düşman edilmesi imkansızdır.
Her Müslüman bir başkasına şefkatle davranır, güzel ahlakı anlatır. Kuran ayetlerinde insana hitap edilirken üstünlük konusunda herhangi bir ayrıma gidilmeden “Ademoğulları” deyiminin kullanılması bu konuda bütün insanların eşit olduklarını gösteren ifadelerden biridir.
“Andolsun biz Ademoğlunu yücelttik. Onları karada ve denizde çeşitli araçlarla taşıdık. Temiz, güzel şeylerden rızıklandırdık ve yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” (İsra Suresi, 70)
Savaş için gerekçe sunmayan bir dinin, bir savaş dini olarak lanse edilmesi yalnızca hurafecilerin uygulamalarından kaynaklanır. Dünyada bir kısım kişiler İslam'ı bilmediklerinden ve sadece radikallerin uygulamalarına şahit olduklarından İslam hakkında çoğunlukla yanılırlar. Radikal zihniyetteki kişilerin Kuran dışında başka hükümleri uyguladıklarının ve gerçekte İslam dışında başka bir din benimsediklerinin farkında değildirler.
Bu belgeselimizde Kuran'daki savaş ayetlerinin açıklamalarını ve gerçek İslam'ın savaş ve cihad kavramlarına nasıl baktığını inceledik. Bu belgesel serimizin devamında ise bağnazların dininin kaynağını tarif edeceğiz. Uydurma hadislere göre üretilen yeni din anlayışlarının Kuran ile nasıl çeliştiğini göstereceğiz. Bağnazların, savaş, nefret ve öfke isteyen dinlerinin gerçek İslam diniyle hiçbir ilgisinin olmadığını tüm delillerle ortaya koyacağız.