Kuran Mucizeleri 1 - Kuran'ın Bilimsel Mucizeleri.
Bundan 14 asır önce insanlara bir rahmet olarak indirilen Kuran-ı Kerim, kıyamet gününe kadar insanlığın son ve yegane yol göstericisidir. Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunu gösteren çok sayıda delil vardır. Kuran'ın hiçbir insan tarafından taklit edilemeyen olağanüstü edebi özellikleri, hiçbir çelişki taşımaması, geleceği haber vermesi, şifreler ve bazı gizli bilgiler içermesi gibi. Kuran'ın Allah'ın vahyi olduğunu ispatlayan önemli bir mucize ve özelliği daha vardır. Bu da ancak günümüz teknolojisiyle erişebildiğimiz bazı bilimsel gerçeklerin 1400 yıl önceden kutsal kitabımızda bildirilmiş olmasıdır.
O devirde insanlık bilimden yoksundu. Evren ve doğa hakkındaki görüşler hurafe, batıl inanç ve efsanelere dayanmaktaydı. Örneğin Araplar dünyanın düz olduğuna, gökyüzünün de dağlar sayesinde tepede durduğuna inanırdı. Ancak tüm bu batıl inanışlar Kuran'ın vahyi ile birlikte ortadan kaldırıldı.
Şeytandan Allah'a sığınırız: “Allah odur ki gökleri dayanak olmaksızın yükseltti" (Ra’d Suresi, 2) ayeti, Arapların gökyüzü hakkındaki batıl inanışlarını yıktı.
Kuran, evrenin yaratılışından insanın oluşumuna, atmosferin yapısından yeryüzündeki dengelere kadar pek çok konuda o dönemde hiçbir insanın bilemeyeceği bilgiler içeriyordu. Bu bilgilerin ne denli mucizevi olduğu ise yakın zamandaki bilimsel keşiflerle daha da iyi anlaşıldı.
Evrenin Varoluşu
20. yüzyılın başında astronomların çoğu evrenin sonsuz boyutlarda olduğunu düşünüyordu. Statik yani durağan evren modeli adı verilen bu görüşe göre evren için herhangi bir başlangıç veya son söz konusu değildi. Uzun yıllar boyunca bilim dünyasında bu inanış hakim oldu. Ta ki bu yanlış inancı kökünden sarsılacak bir teorinin kanıtları ortaya çıkana dek.
Big Bang Yani Büyük Patlama
Bu teori, tüm evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce tek bir noktanın patlamasıyla yokluktan meydana geldiğini kanıtlıyordu. Evren, madde ve zaman boyutlarıyla birlikte sıfır anında büyük bir patlamayla var olmuştu. Günümüzde pek çok bilimsel bulgu Big Bang teorisini desteklemektedir. Evrenin bir başlangıcı olduğu, yokken bir anda büyük bir patlamayla var edildiği artık kanıtlanmış durumdadır. Modern fiziğin uzun çalışmalar sonucunda kanıtladığı bu gerçek, Kuran-ı Kerim'de açıklanmıştır. Üstelik bundan tam 1400 yıl önce.
“O, gökleri ve yeri yoktan var edendir.” (En’am Suresi, 101)
Evrenin Genişlemesi
Günümüzde ileri teknoloji sayesinde yapılan araştırma, gözlem ve hesaplamalar evrenle ilgili birçok sırrı aydınlığa çıkarmaktadır. Bunlardan biri de evrenin sürekli genişlemekte olduğudur. Bu genişleme ilk kez 20. yüzyılın başlarında gündeme geldi. Rus fizikçi Aleksandr Fridman ve Belçikalı evren bilimci Georges Lemaître evrenin sürekli hareket halinde olduğunu ve genişlediğini teorik olarak hesapladılar. Daha sonra bu gerçek 1929 yılında gözlemsel olarak da ispatlandı.
Amerikalı astronom Edwin Hubble, kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken ilginç bir gerçekle karşılaştı. Yıldızlar ve galaksiler sürekli olarak birbirlerinden uzaklaşıyordu. Bu, astronomi tarihinin en büyük keşiflerinden biriydi. Çünkü her şeyin sürekli olarak birbirinden uzaklaştığı bir evren, sürekli genişleyen bir evren anlamına gelmekteydi. Evrendeki cisimler tıpkı şişirilen bir balonun yüzeyindeki noktalar gibiydi. Balonun yüzeyindeki noktalar, balon şiştikçe birbirlerinden nasıl uzaklaşıyorsa, evrendeki cisimler de evren genişledikçe birbirlerinden öyle uzaklaşıyordu. Kuran-ı Kerim'in indirildiği 14 asır öncesinde ne teknoloji gelişmişti ne de astronomi bilimi. Henüz hiçbir insan bu bilimsel gerçeğin farkında değildi. Ama ayetlerde evrenin genişlediği açıkça bildiriliyordu.
“Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz biz onu genişleticiyiz.” (Zariyat Suresi, 47)
ÇAMURDAN YARATILIŞ
İnsan bedeni hâlâ tüm detayları keşfedilememiş olan kusursuz bir tasarım. Günümüzde ileri teknolojiyle araştırmalar yapan bilim adamları, insan bedeniyle ilgili çok şaşırtıcı sonuçları elde ediyorlar. Bunlardan biri de bedendeki dokuların yapısıyla ilgili.
İnsan vücudundaki dokularda toplam 26 element bulunur. Bunların 6 tanesi en çok bulunanlardır. Karbon, hidrojen, oksijen, nitrojen, fosfor ve sülfür. Bu elementler tüm dokuların toplam %95'ini oluşturur. Bu ise çok önemli bir gerçeğin bilimsel kanıtıdır. İnsanın topraktan yaratılışı. Çünkü insan bedeninin neredeyse tamamını oluşturan bu yapı taşları, toprakta serbest ya da bileşik halde bulunurlar. İlk insan, Allah'ın çamuru şekillendirip insan bedeni haline getirmesi ve ardından bu bedene ruh üflemesiyle yaratılmıştır. Bu mucizevi olay, Kuran'da şöyle haber verilir:
“Hani Rabbin meleklere gerçekten ben çamurdan bir beşer yaratacağım demişti. Onu bir biçime sokup ona ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın.” (Sad Suresi, 71-72)
Allah bir başka ayette de şöyle buyurur:
“Andolsun biz insanı süzme bir çamurdan yarattık.” (Müminun suresi, 12)
Bilim, insan bedenindeki malzeme ile toprağın içerdiği temel elementlerin ortak olduğunu göstermektedir. Modern bilimin bize bugün söyledikleri bir kez daha Kuran'da 1400 yıl önce bildirilen gerçeklerin bir onayıdır.
PARMAK İZİNDEKİ KİMLİK
Şu an dünya üzerinde yaşayan ve tarih boyunca yaşamış olan insanları düşünelim. Bu insanların her birinin parmak izleri birbirinden farklıdır. Hatta aynı DNA dizilimine sahip olan bu tek yumurta ikizlerinin bile. Çünkü parmak izinde çok özel bir tasarım vardır. Parmak izi doğumdan önce cenin üzerinde son şeklini alır ve kalıcı bir yaralanma olmazsa ömür boyu sabit kalır. İşte bu nedenledir ki parmak izi herkese özel, çok önemli bir kimlik kartı sayılır. Bilim adamları bu önemli özelliği ancak 19. yüzyılın sonlarında keşfetmişlerdir. Fakat bundan 1400 yıl önce indirilen Kuran'da o dönemde kimsenin dikkatini dahi çekmeyen parmak izlerinin önemi açıkça vurgulanmıştır.
“İnsan onun kemiklerini bizim kesin olarak bir araya getiremeyeceğimizi mi sanıyor? Evet, onun parmak uçlarını dahi derleyip yeniden düzene koymaya güç yetirenleriz.” (Kıyamet Suresi, 3-4)
Dünyanın Yuvarlaklığı
“Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor.” (Zümer Suresi, 5)
Bu ayette sarıp örtmek olarak tercüme edilen Arapça kelime “tekvir”dir. “Tekvir”in tam karşılığı ise yuvarlak bir şeyin üzerine bir cisim sarmaktır. Dolayısıyla ayette gece ve gündüzün dünyanın üzerinde tekvir edildiği bildirilerek dünyanın yuvarlak olduğuna işaret edilmektedir. Oysa Kuran'ın indirildiği dönemde dünya düz bir yüzey olarak düşünülüyordu. Dünyanın yuvarlak olduğu bilinmiyordu. Bu devirde vahyedilen Kuran'ın dünyanın yuvarlaklığına işaret etmesi kutsal kitabımızın Allah'ın sözü olduğunun sayısız delilinden biridir.
Dağların Görevi
Bir Kuran ayetinde dağların çok önemli bir özelliğine dikkat çekilir. Dağların, yeryüzündeki sarsıntıları önleyici özelliği.
“Yeryüzünde onları sarsmasın diye sabit dağlar yarattık.” (Enbiya Suresi, 31)
Ve bugün, jeoloji bilimi dağların bu özelliğini kanıtlamıştır. Bilim adamları eskiden dağların sadece yeryüzünün yüzeyinde kalan yükseltiler olduğunu düşünüyordu. Ancak 20. yüzyılda çok önemli bir gerçeği fark ettiler. Dağların sadece yüzey yükseltileri yoktur. Dağ kökü adı verilen kısımlarıyla kimi zaman kendi boylarının 10-15 katı kadar yerin altına doğru uzanırlar. Örneğin, zirvesi yeryüzünden 9 kilometre yukarıda olan Everest Dağı'nın 125 kilometreden fazla kökü vardır. Bu kökler, yeryüzü kabuğunu oluşturan çok büyük tabakaların çarpışmaları sonucunda meydana gelir. İki tabaka çarpıştığı zaman, daha dayanıklı olan ötekinin altına gider. Üste kalan tabaka kıvrılarak yükselir ve dağları meydana getirir. Altta kalan tabaka ise yer altında ilerleyerek aşağıya doğru derin bir uzantı meydana getirir. Bu uzantılar da dağ kökleridir. Dağlar kökleri sayesinde yeryüzü tabakalarının birleşim noktalarında yer kabuğunu sabitlerler. Böylece yer kabuğunun magma tabakası üzerinde ya da kendi tabakaları arasında kaymasını engeller ve bundan ötürü oluşabilecek büyük yer sarsıntılarını önlemiş olurlar. O özellikleriyle dağlar, tıpkı tahtaları bir arada tutan çivilere benzerler. Allah Kuran'da şöyle buyurmaktadır:
“Biz yeryüzünü bir döşek kılmadık mı, dağları da birer kazık.” (Nebe Suresi, 6-7)
Bu işlevin henüz kimse tarafından bilinmediği bir devirde, Kuran'da haber verilmiş olması ise bu ilahi kitabın bir başka büyük mucizesidir. Eğer dağların bu özelliği olmasaydı, yeryüzü üzerinde toprak birikmeyecek, toprakta hiç su depolanmayacak, bitkiler filizlenmeyecekti. Kısacası dünya üzerinde hayat mümkün olmayacaktı. Oysa Allah'ın bir rahmeti olan dağların bu önemli işlevleri sayesinde dünya üzerinde hayat yaşanabilir hale gelmiştir.
Meniden Bir Damla
Spermler yumurtaya ulaşıncaya kadar annenin vücudunda bir yolculuk geçirirler. Bu yolculukta 250 milyon spermden ancak bin kadarı yumurtaya ulaşmayı başarır. 5 dakika sonra bitecek olan yarışın sonunda yarım tuz tanesi büyüklüğündeki yumurta spermlerden yalnızca birini kabul eder. Ancak çağımızda tespit edilen bu bulgu insanlığın daha önceden bilmediği bir gerçeği göstermektedir. İnsanın özü meninin tamamı değil ondan küçük bir parçadır. Kuran'da bu gerçek, Kıyamet Suresi'ndeki ayetlerde şöyle açıklanır:
“İnsan kendi başına ve sorumsuz bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi?” (Kıyamet Suresi, 36-37)
Dikkat edilirse Kuran'da, insanın meninin tamamından değil, onun içinden alınan küçük bir parçadan oluştuğu haber verilmiştir. Modern bilimin söylediği de budur.
Bebeğin Rahimdeki Üç Karanlık Evresi
“Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde bir yaratılıştan sonra bir başka yaratılışa dönüştürüp yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Mülk O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?” (Zümer Suresi, 6)
Modern biyoloji, bebeğin embriyolojik gelişiminin tıpkı ayette bildirildiği şekilde gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Ayetteki üç karanlık içinde ifadesi, embriyonun gelişimi sırasında bulunduğu üç karanlık bölgeye işaret eder. Batın Karanlığı, Rahim Karanlığı, Döl Yatağı Karanlığı. Ayrıca ayette insanın anne karnında 3 ayrı evrede meydana geldiği vurgulanmıştır. Bu bilgi, embriyoloji hakkında temel başvuru kaynaklarından biri olan Temel İnsan Embriyolojisi isimli kitapta da şöyle yer alır:
“Rahimdeki hayat 3 evreden oluşur. Preembriyonik, ilk 2,5 hafta. Embriyonik, 8. haftanın sonuna kadar. Ve fetal, 8. haftadan doğuma kadar.”
Anne rahmindeki gelişimle ilgili bu bilgiler ancak modern teknolojik aletlerle yapılan gözlemler sonucunda elde edilmiştir. Ancak bu bilgiler, diğer pek çok bilimsel gerçek gibi mucizevi bir biçimde Kuran ayetlerinde yer almıştır. Üstelik insanlığın tıbbi konularda hiçbir detaylı bilgiye sahip olmadığı bir devirde bu derece ayrıntılı ve doğru şekilde. Bu, Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun çok açık bir delilidir.
İnsan Organlarının Gelişim Sırası
İnsanın anne karnındaki gelişimi mucizelerle doludur. Daha hamileliğin 22. gününde yani anne karnındaki çocuk fetus halindeyken kulaklar gelişmeye başlar. Hamileliğin dördüncü ayında da kulak tam olarak fonksiyonel hale gelir. Fetus, bundan sonra annenin karnındaki sesleri duyabilir. Dolayısıyla yeni doğan bir bebek için işitme duygusu, diğer yaşamsal fonksiyonlardan çok daha önce oluşur. Kuran ayetlerindeki öncelik sırası ise bu bakımdan çok dikkat çekicidir.
“O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir. Ne az şükrediyorsunuz.” (Müminun suresi, 78)
“Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme duyularını ve gönüller verdi." (Nahl Suresi, 78)
Dikkat edilirse Kuran'da Allah'ın insana bahşettiği duyulardan hep belli bir sırayla bahsedilmektedir. Duyma, görme ve anlama. Bir bebeğin duyuları da işte tam bu sırayla gelişir. Kısacası modern bilimin keşiflerinden biri olan insan organlarındaki gelişimin sırası Kuran'da açıkça ifade edilmektedir.
Demirdeki Sır
Kuran'da bir elemente özellikle dikkat çekilir; Demir. Kuran'ın Hadid yani Demir adlı suresinde şöyle buyrulur:
“Ve kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için çeşitli yararlar bulunan demiri de indirdik.” (Hadid Suresi, 25)
Ayette demir için kullanılan “enzellâ” kelimesi, insanların hizmetine verilme anlamında düşünülebilir. Fakat kelimenin bir diğer anlamı daha vardır ki bu, ayetin çok önemli bir bilimsel mucize taşıdığını gösterir. Bu yağmur ve güneş ışınları için kullanılan gökten fiziksel olarak indirme anlamıdır. Modern astronomik bulgular, dünyadaki demirin uzaydaki dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur. Üstelik sadece dünyadaki değil, tüm güneş sistemindeki demir dış uzaydan gelmiştir. Çünkü güneşin sıcaklığı, demir elementinin meydana gelmesine yeterli değildir. Demir, ancak güneşten çok daha büyük yıldızlarda, birkaç yüz milyon dereceye varan sıcaklıklarda oluşabilir. Nova veya Süpernova olarak adlandırılan yıldızlardaki demir miktarı belli bir oranı geçince artık yıldız bunu taşıyamaz hale gelir ve patlar. Demirin uzaya dağılması işte bu patlamalar sonucunda mümkün olur.
Dünyamızdaki tüm demir bu süreç sonunda dış uzaydan gelmiştir. Yani demir aynen ayette bildirildiği şekilde dünyaya indirilmiştir. Bu bilginin Kuran'ın indirilmiş olduğu 7. yüzyılda bilimsel olarak tespit edilemeyeceği ise çok açıktır.
Yörüngeler ve Dönen Evren
Evrende yaklaşık 200 milyar galaksi vardır ve her galakside ortalama 200 milyar yıldız bulunur. Bu yıldızların pek çoğunun gezegenleri, bu gezegenlerinde uyduları vardır. Ve milyonlarca yıldır hepsi de çok ince hesaplarla saptanmış yörüngelerde, kusursuz bir düzen içinde hareket eder.
Yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında hem de bağlı bulundukları sistemle birlikte dönerler. Tıpkı bir fabrikanın dişleri gibi büyük bir düzen içinde çalışırlar. Gök cisimlerinin yörüngelerindeki hareketleri son derece hassas bir ayara dayanır. Öyle ki en ufak bir sapma bile sistemi alt üst edecek kadar önemli sonuçlar doğurabilir. Dünya yörüngesindeki normalden fazla veya eksik 3 mm'lik bir sapmanın yol açabilecekleri bir kaynakta şöyle tarif edilmektedir:
“Dünya güneş çevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer ki her 25 kilometrede doğru bir çizgiden ancak 2.8 mm ayrılır. Dünyanın çizdiği bu yörünge kıl payı şaşmaz. Çünkü yörüngeden 3 mm'lik bir sapma bile büyük felaketler doğururdu. Sapma 2.8 yerine 2.5 mm olsaydı yörünge çok geniş olurdu ve hepimiz donardık. Sapma 3.1 mm olsaydı hepimiz kavrularak ölürdük.”
Bu gerçekler kuşkusuz ancak 20. yüzyıldaki astronomi çalışmalarıyla bulunmuştur. Ancak gök cisimlerinin hassas yörüngeler içinde dönmekte olduğu, Kuran-ı Kerim'de 14 asır önce haber verilmiştir.
“Özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış göğe andolsun.” (Zariyat Suresi, 7)
Bir başka ayette de şöyle buyrulur:
“Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur. Her biri bir yörüngede yüzüp gidiyor.” (Enbiya Suresi, 33)
Astronomi uzmanlarının hesaplarına göre, Güneş, Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega yıldızı doğrultusunda hareket etmektedir. Tam da Kuran'da haber verildiği gibi.
“Güneş de kendisi için tespit edilmiş olan bir karar yerine doğru akıp gitmektedir.” (Yasin Suresi, 38)
Kuran'ın indirildiği dönemde insanlık, uzayı milyonlarca kilometre uzaklara dek gözlemleyecek teleskoplara, gelişmiş gözlem teknolojilerine, modern fizik ve astronomi bilgilerine kuşkusuz sahip değildi. Dolayısıyla uzayın, ayette bildirildiği gibi özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış olduğunu, o dönemde bilimsel olarak tespit edebilmek imkânsızdı. Ancak o çağda indirilmiş olan Kuran-ı Kerim'de bu gerçek, bizlere açıkça haber verilmiştir. Çünkü Kuran, Allah'ın sözüdür.
GERİ DÖNDÜREN GÖK
“Dönüşlü olan göğe andolsun.” (Tarık Suresi, 11)
Kuran meallerinde “dönüşlü” olarak tercüme edilen “rec'i” kelimesi, geri çeviren ya da geri döndüren anlamlarına gelir. Bu da önemli bir bilimsel gerçeğe işaret eder.
Dünyayı çevreleyen atmosfer pek çok katmandan oluşur ve her katmanın canlılar için gerekli olan bir görevi vardır. Her tabaka, kendine ulaşan madde ve ışınları uzaya ya da yeryüzüne geri döndürür. Örneğin 13 ila 15 kilometre yükseklikteki troposfer tabakası, yeryüzünden yükselen su buharının yoğunlaşıp yağış olarak yere geri dönmesini sağlar. 25 km yükseklikteki stratosferin alt tabakası olan ozonosfer, uzaydan gelen radyasyon ve zararlı ultraviyole ışınlarını yansıtarak yeryüzüne ulaşmadan uzaya geri dönmelerini sağlar.
İyonosfer tabakası, yeryüzünde yayınlanan radyo dalgalarını bir uydu gibi yeryüzünün farklı bölgelerine geri yansıtır. Böylece telsiz konuşmalarının, radyo ve televizyon yayınlarının uzak mesafelerden izlenebilmesini sağlar.
Manyetosfer tabakası da güneşten ve diğer yıldızlardan yayılan zararlı radyoaktif parçacıkları yeryüzüne ulaşmadan uzaya geri döndürür. Gökyüzü tabakalarının henüz yakın bir geçmişte keşfedilen bu özelliklerinin yüzyıllar öncesinde Kuran'da belirtilmesi Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun bir başka ispatıdır.
Bulutların Ağırlığı
Çıplak gözle havada sürüklenen hafif su buharı kümeleri izlenimi uyandıran bulutların ağırlığı, gerçekte çok şaşırtıcı rakamlara ulaşır. Örneğin kümülonimbüs türü fırtına bulutlarında tam 300.000 ton su toplanır. Gökyüzünde 300.000 tonluk bir kütlenin durabileceği bir düzen de son derece hayranlık uyandırıcıdır. Kuran'daki bazı ayetlerde bulutların ağırlığına şu şekilde dikkat çekilir:
“Rahmetinin önünde rüzgârları bir müjde olarak gönderen O'dur. Bunlar, ağırca bulutları kaldırıp yüklendiğinde, onları kuraklıktan ölmüş bir şehre sürükleriz ve bununla oraya su indiririz de, böylelikle bütün ürünlerden çıkarırız.” (A’raf Suresi, 57)
Kuran'ın indirildiği dönemde ise insanlar bulutların ağırlıklarıyla ilgili bilgiye sahip değildi. Bu bilgi ancak yakın bir geçmişte bilim adamlarınca keşfedilebilmiştir. Bu da Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun sayısız delillerinden bir diğeridir.
Dişi Bal Arası
Arı kolonilerinde her arı çok meşguldür. Erkek arılar dışında. Erkek arılar ne kovanın temizliğine, ne besin toplamaya, ne de petek veya bal yapımına bir katkıda bulunurlar. Erkek arıların kovan içindeki tek fonksiyonları kraliçe arıyı döllemektir. Çünkü diğer arıların özelliklerinin neredeyse hiçbirine sahip değildirler. İşçi arılar ise tam tersine koloninin tüm yükünü taşırlar. Kovanı temizler, arı yavrularına bakar, diğer arıları beslerler. Ayrıca çiçekleri gezerek bal özü toplar ve kovanda depolarlar. Onlar da kraliçe arı gibi dişidirler. Ancak bir farkla. Onların yumurtalıkları gelişmemiştir. Yani kısırdırlar. Kuran'daki “Nahl” yani bal arısı suresinde ise bu canlıların özellikleri şöyle bildirilir:
“Rabbin balarısına vahyetti. Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye. Böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü, uç. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar. Onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır.” (Nahl Suresi, 68-69)
Bu ayette sadece Arapça dil bilgisiyle anlaşılan önemli bir sır vardır. Arapçada fiil kullanımlarından öznenin erkek ya da dişi olduğu anlaşılabilir. Bu ayetlerde ise arı için kullanılan fiiller hep dişi özneyi göstermektedir. Yani Kuran'da kovandaki işleri yapanların dişi arılar olduğuna işaret edilmektedir.
Unutulmamalıdır ki böceklerde cinsiyet ancak modern bilimin imkanlarıyla yapılan gözlemlerle anlaşılmıştır. Çalışan arıların sadece dişiler olduğu da ancak çağımızda bulunmuş bir gerçektir. Ama Allah ayetlerde bu gerçeğe dikkat çekerek Kuran'ın bir mucizesini daha bize göstermektedir.
Zamanın Göreceliği
Zamanın göreceli olduğu günümüzde ispatlanmış bir bilimsel gerçektir. Bu gerçek 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Einstein'ın görecelik kuramıyla ortaya çıktı. O döneme dek insanlar zamanın göreceli bir kavram olduğunu, fiziki şartlara göre değişkenlik gösterebileceğini bilmiyordu. Ama ünlü bilim adamı Albert Einstein bu gerçeği ispatladı. Zamanın kütleye veya hıza bağımlı değişken bir kavram olduğunu ortaya koydu. Ne var ki Einstein'dan yaklaşık 1300 sene önce, M.S. 7. yüzyılda indirilen Kuran'da zamanın göreceli olduğu açıkça bildirilmekteydi.
“Gerçekten seni Rabbin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” (Hac Suresi, 47)
“Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra işler, sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir.” (Secde Suresi, 5)
Yağmurdaki Ölçü
Bilimsel ölçümlere göre, yeryüzünden bir saniyede tam 16 milyon ton su buharlaşmaktadır. Bu miktar bir yılda 505 trilyon tona ulaşır. Bu, aynı zamanda bir yılda dünyaya yağan yağmur miktarıdır ve bu miktar her sene sabittir. Yani su, sürekli bir denge içinde, belli bir ölçüye göre dünya üzerinde dönüp durmaktadır. Ancak çağdaş teknolojinin imkanlarıyla saptanabilen bu hassas ölçü, günümüzden on dört yüz yıl önce indirilen ilahi kitabımız Kuran'da mucizevi bir biçimde haber verilmekteydi.
“Ki o, belli bir miktarla gökten su indirdi de onunla ölü bir memleketi diriltti ve her yanına hayat yaydı. Siz de böyle kabirlerinizden diriltilip çıkarılacaksınız.” (Zuhruf Suresi, 11)
Yeryüzündeki hayatın devamı bu su döngüsü sayesinde sağlanır. Bu miktarda küçücük bir değişikliğin olması büyük bir ekolojik dengesizliğe neden olacaktır ki bu da hayatın sonu demektir.
Denizlerdeki Sınır
7. yüzyılda insanların okyanuslar hakkındaki bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu bir dönemde Kuran, okyanuslarda meydana gelen özel bir durumla ilgili önemli bilgiler vermekteydi.
“Birbirleriyle kavuşmak üzere iki denizi saldı. İkisi arasında bir engel vardır. Birbirlerinin sınırını geçmezler.” (Rahman Suresi, 19-20)
Ayette bildirilen denizler arasındaki bu sınır, okyanus bilimciler tarafından kısa bir zaman önce keşfedilmiştir. Sular arasındaki yoğunluk, sıcaklık ve tuzluluk oranı farklılıklarından dolayı bazı bölgelerde sularının birbirine karışmadığı durumların olduğu ortaya çıkmıştır. İnsanların fizikten, hidrolojiden, okyanus biliminden haberdar olmadıkları bir devirde bu gerçeğin Kuran'da bildirilmiş olmasıysa çok önemli bir başka mucizedir.
Kuran Allah'ın Sözüdür
Kuran, her şeye yoktan var eden ve ilmiyle tüm varlıkları kuşatan yüce Allah'ın sözüdür. Bu nedenledir ki modern bilimin henüz yeni ulaştığı bazı gerçekler bundan 1400 yıl önce indirilen Kuran'da yer almaktadır. Allah bir ayetinde Kuran'la ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok çelişkiler bulacaklardı.” (Nisa Suresi, 82)
Kuran'da hiçbir çelişki olmadığı gibi içinde yer alan her bilgi, gün geçtikçe ilahi kitabımızın yeni mucizelerini ortaya koymaktadır. İnsana düşen ise Allah'ın indirdiği bu ilahi kitaba sarılmak ve onu kendisine yol gösterici olarak kabul etmektir. Allah bir ayette bizlere şöyle buyurur:
“Bu, indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Şu halde ona uyun ve korkup sakının. Umulur ki esirgenirsiniz.” (En’am Suresi, 155)