Kuran Bilime Yol Gösterir
Astronomi, Matematik, Biyoloji, Fizik, Paleontoloji, Tıp, Kimya, Jeoloji. Her bir bilim dalının hayatımızda önemli yeri var. Teknolojinin de ilerlemesiyle her geçen gün yeni bilgilere eriştiğimiz 21. yüzyılda evrenin sırlarına ulaşma arayışı devam ediyor. Merak duygusu ve gerçekleri bilme isteği insanları binlerce soru sormaya yönlendiriyor.
Hücreler arası trafiğin düzgün ve sorunsuz olarak işlemesini sağlayan nedir?
Proteinler nasıl oluyor da eşlerini buluyorlar?
Güneşteki manyetik döngüyü sürdüren nedir?
Organlarımız ve organizmalar gelişimlerinde ne zaman durmaları gerektiğini nasıl anlıyorlar? Hatıralar beynimizde nasıl depolanıyor ve nasıl hatırlanıyor?
Big Bang sonrası kozmik fırtınalara ne sebep oldu?
Bunlar gibi daha yüzlerce soru. Her gün maddenin yapı taşlarıyla, hayatla ve canlılarla alakalı yepyeni bilgilere erişiliyor ve bazı sorularımızın cevabına bir adım daha yaklaşıyoruz.
Allah Kuran'da insanları göklerin, yerin, dağların, yıldızların, bitkilerin, tohumların, hayvanların, geceyle gündüzün meydana gelişinin, insanın kendi doğumunun, yağmurun ve yaratılmış daha birçok varlığın üzerinde düşünmeye ve bu varlıkları incelemeye çağırmaktadır. Evreni ve içindeki tüm varlıkları incelemenin ve Allah'ın yaratma sanatını keşfederek insanlığa açıklamanın yolu ise bilimdir.
BİLİM
Din, bilimi Allah'ın yaratma sanatındaki detaylara ulaşmada bir yol olarak benimser ve bu nedenle bilimi teşvik eder.
Allah'ın din ile insanlara bildirdiği gerçeklere göre yönlendirilen bilimsel araştırmalar çok hızlı ve kesin sonuçlar getirir. Çünkü din, evrenin ve canlının nasıl var oldukları sorusuna en doğru ve en kesin cevabı veren tek kaynaktır. Dolayısıyla doğru bir noktadan başlanarak yapılan araştırmalar evrenin ve canlılığın var oluşuna ait sırları en kısa sürede en az emek ve enerji harcayarak açığa çıkaracaktır. Allah evrenin ve tüm canlıların yaratıcısıdır. Hiç tartışmasız en doğru bilgi Allah'tan gelen bilgidir. Allah Kuran'da bize çok önemli bilgiler vermektedir.
Kuran'a Dayalı Bir Bilim Anlayışı
Allah bundan 14 asır önce tüm insanlara yol gösterici olarak Kuran-ı Kerim'i indirdi. Kuran'ın nuru o devirde tam bir dejenerasyon ve karmaşa içinde yaşayan Arap toplumunu mucizevi bir biçimde değiştirecekti. Araplar İslam'dan önce kendi yaptıkları putlara tapınan, savaşmayı ve kan dökmeyi bir meziyet zanneden, gururları uğruna kendi çocuklarını bile öldürebilen barbar bir kavimdi. Ancak İslam'la birlikte insanlığı, saygıyı, sevgiyi, merhameti, adaleti ve medeniyeti öğrendiler. Sadece Araplar değil, İslam'ı kabul eden her toplum karanlıktan kurtularak Kuran'daki hikmetlerle aydınlandı.
Kuran'ın insanlara öğrettiği hikmetlerin biri de bilimsel düşünceydi. Bilimsel düşüncenin temelinde merak duygusu vardır. İnsanlar evrenin ve doğanın nasıl işlediğini merak ettikleri için araştırır ve dolayısıyla bilimle yakından ilgilenirler. Ancak çoğu insan bu meraktan yoksundur. Onlar için evrenin ve doğanın sırları değil, sadece kendi küçük dünyevi menfaatleri ve tutukları önem taşır. Bu şekilde düşünen insanların egemen oldukları toplumlarda bilim gelişmez. Tembellik ve umursamazlık hakim olur. Kuran'dan önceki Arap toplumu da bu şekildeydi. Ancak Kuran ayetleri onları belki de hayatlarına ilk kez zihin çalıştırmaya, araştırmaya ve düşünmeye davet etti.
Kuran'ın ilk vahyedilen surelerinin birinde Allah, Arapların her gün gördükleri deveye dikkat çekiyor ve ardından şöyle buyuruyordu:
'Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım:
“Bakmıyorlar mı o deveye nasıl yaratıldı? Göğe nasıl yükseltildi? Dağlara nasıl oturtulup kuruldu? Yere nasıl yayılıp döşendi? Artık sen öğüt verip hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt verici, bir hatırlatıcısın.” (Gaşiye Suresi, 17-21)
Kuran'ın daha pek çok ayetinde insanları doğayı incelemeleri ve buradan dersler çıkartmaları emredilir. Çünkü insan, Allah'ı ancak O'nun yarattıklarını inceleyerek tanıyabilir. Bu nedenle bir Kuran ayetinde Allah, Müslümanları göklerin ve yerin yaratılışı üzerine düşünen insanlar olarak tarif eder:
“Onlar ayaktayken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikreder ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. Ve derler ki, Rabbimiz sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.” (Ali İmran Suresi, 191)
İşte bundan dolayıdır ki bilimle uğraşmak bir Müslüman için çok önemli bir ibadettir. Allah Kuran'ın pek çok ayetinde Müslümanlara gökyüzünü, yeryüzünü, canlıları veya kendi varlıklarını incelemeleri ve bunlar üzerinde düşünmelerini emreder. Ayetlere baktığımızda temel bilim dallarının hepsine Kuran'da işaret edildiğini görürüz. Örneğin Allah Kuran'da astronomi bilimini şöyle teşvik eder:
“O, biri diğeriyle tam bir uyum içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman'ın yaratmasında hiçbir çelişki ve uygunsuzluk göremezsin. İşte gözünü çevirip gezdir. Herhangi bir çatlaklık görüyor musun?” (Mülk Suresi, 3)
Bir diğer Kuran ayetinde hem astronomi bilimi hem de yeryüzünün ve yer şekillerinin incelenmesi yani jeoloji bilimi şöyle teşvik edilir:
“Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok. Yeri de nasıl döşeyip yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda göz alıcı ve iç açıcı her çiftten bitirdik. Bunlar içten Allah'a yönelen her kul için hikmetle bakan bir içgöz ve bir zikirdir.” (Kaf Suresi, 6-8)
Kuran'da botanik yani bitki bilimi ise şöyle teşvik edilmektedir:
“O gökten su indirendir. Bununla her şeyin bitkisini bitirdik. Ondan bir yeşillik çıkardık. Ondan birbiri üstüne bindirilmiş taneler türetiyoruz. Ve hurma ağacının tomurcuğundan da yere sarkmış salkımlar, birbirine benzeyen ve benzemeyen üzümlerden, zeytinden ve nardan bahçeler kılıyoruz. Meyvesine, ürün verdiğinde ve olgunluğa eriştiğinde bir bakıverin. Şüphesiz inanacak bir topluluk için bunda gerçekten ayetler vardır.” (En’am suresi, 99)
Zoolojiye yani hayvan bilimine ise bir Kuran ayetinde şöyle dikkat çekilir:
“Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır.” (Nahl Suresi, 66)
Arkeoloji ve antropoloji bilimlerine işaret eden bir Kuran ayeti ise şöyledir:
“Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Böylece kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler.” (Rum Suresi, 9)
Bir diğer Kuran ayetinde insanın kendi bedeninde ve ruhunda Allah'ın delilleri olduğuna şöyle dikkat çekilir:
“Yeryüzünde kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için ayetler vardır. Ve kendi nefislerinizde de. Yine de görmüyor musunuz?” (Zariyat Suresi, 20-21)
Görüldüğü gibi Allah Kuran'da Müslümanlara bilimin her türlüsünü emretmektedir. Nitekim bu nedenle İslam'ın tarihteki yayılması aynı zamanda bilimsel düşüncenin de yayılması anlamına gelmiştir.
İslam Tarihinde Bilim
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) İslam'ı anlatmaya başladığında Araplar, batı inançlar uğruna birbirleriyle çatışan bir kabileler topluluğuydu. Ancak Kuran'ın nuruyla birlikte batıl inançlardan kurtuldular ve aklın yolunu izlemeye başladılar. Bunun sonucunda dünya tarihinin en şaşırtıcı gelişmelerinden biri oldu ve İslam küçük bir şehir olan Medine'den çıkarak birkaç on yıl içinde Afrika'dan Orta Asya'ya kadar yayıldı. Önceden tek bir şehri bile uyum içine yönetemeyen Araplar İslam'la onurlandırıldıktan sonra bir dünya imparatorluğunu yönetir hale geldiler.
Amerikalı İslam uzmanı Prof. John Esposito, İslam, The Straight Path adlı kitabında İslam'ın yükselişindeki bu mucizevi yönü şöyle belirtir:
“İslam'ın yayılmasındaki en çarpıcı yön, inanılmaz hızı ve başarısıydı. Batılı tarihçiler bunu hayranlıkla izlemişlerdir. Tek bir 10 yıl içinde Arap güçleri Bizans ve Pers ordularını yenerek Irak, Suriye, Filistin, İran ve Mısır'ı fethettiler. Ve Müslüman orduları tahrip eden değil, inşa eden bir güç oldular. Hem başarılı fetihçiler hem de başarılı yöneticiler olarak tarihe geçtiler.”
Başta Türkler olmak üzere farklı milletlerin İslam'ı gönüllü olarak kabul etmesi İslam İmparatorluğu'nun sınırlarını daha da büyüttü. Bu devleti dünyanın o dönemdeki en büyük gücü haline getirdi. Bu imparatorluğun en önemli yönlerinden biri de o döneme kadar tarihte eşi görülmemiş bir bilimsel yükselişe sahne olmasıydı. Avrupa'nın karanlık çağları yaşadığı bir devirde İslam dünyası tarihin o döneme kadar gördüğü en büyük bilim mirasını oluşturdu. Tıp, matematik, geometri, astronomi ve hatta sosyoloji bilimleri tarihte ilk kez sistemli bir biçimde geliştirildi. Bazı yorumcular bu İslami bilimsel yükselişi eski Yunan kaynaklarının etkisine bağlamak isterler. Oysa İslami bilimin asıl kaynağı Müslüman bilim adamlarının kendi deney ve gözlemleriydi. Orta Doğu tarihi uzmanı Prof. Bernard Lewis, The Middle East adlı kitabında bu konuyu şöyle açıklar:
“Orta Çağ'daki İslami bilimin başarısı, Yunan öğretisinin korunması veya Uzakdoğu'dan gelen özelliklerin özümsenmesiyle sınırlı değildir. Orta Çağ İslami bilim adamlarının modern dünyaya aktardıkları miras, büyük ölçüde kendi çabalarına ve katkılarına dayanmaktadır. Yunan bilimi daha çok teorik düzeydedir. Orta Çağ'daki Orta Doğulu İslami bilim ise çok daha pratiktir. Tıp, kimya, astronomi ve ziraat gibi alanlardaki klasik bilgiler yeni deneyler ve gözlemlerle düzeltilmiş ve zenginleştirilmiştir.”
Bu bilimsel yükselişin sırrı ise Kuran'ın Müslüman bilim adamlarını öğrettiği bilim ve akıl disipliniydi. O dönemdeki Müslüman bir bilim adamının özel günlüğüne yazdığı satırlar Kuran'a dayalı bilim anlayışının ne denli canlı olduğunu göstermesi açısından dikkat çekicidir.
“Sonra bir buçuk yıl boyunca kendimi çalışmaya adadım. Mantık ve felsefenin bütün konularını öğrendim. Bu zaman boyunca tüm gece hiç uyumaz ve gündüz vakti de yine çalışmaya devam ederdim. Çözemediğim bir problem olduğunda camiye gider, yere kapanır ve alemlerin Rabbine dua ederek bana sırlarını açmasını ve zor gelen şeyleri kolaylaştırmasını isterdim. Sonra gece vakti yeniden eve gider, önüme bir lamba koyar ve yeniden yazmaya ve çalışmaya koyulurdum. Bu şekilde tüm bilimlerde uzmanlık kazanıncaya kadar devam ettim.”
Müslüman bilim adamlarının çoğunun yetiştiği Endülüs, özellikle tıp alanında çok büyük yeniliklerin ve atılımların beşiği olmuştu. Müslüman hekimler, farmakoloji, cerrahi, göz, doğum, fizyoloji, bakteriyoloji ve hijyen gibi çok geniş sahalarda eğitim görmüşler, modern bilimin temelini oluşturacak önemli keşiflerde bulunmuşlardı. İşte bunlardan bazıları.
İbni Cülcül, tıbbi bitkiler.
Ebu Cafer İbni Cezzar, Tıp.
Abdüllatif El Bağdadi, Anatomi.
İbni Sina, Anatomi.
Zekeriya Kazvini, Kalp ve Beyin.
Hamdullah Müstevfi El Kazvini, Anatomi.
İbn Nefis, Anatomi.
Ali Bin İsa, Göz Anatomisi.
Beyruni, Astronomi.
Ali Kuşçu, Astronomi.
Sabit Bin Kurra, Matematik.
Battani, Matematik. İbni Heysem, Optik.
Kindi, Fizik.
İslam dünyasının bu yüksek bilim kültürü batının rönesansına da zemin sağladı. Müslüman bilim adamları Allah'ın yarattıklarını incelemenin onu tanımanın bir yolu olduğu bilinciyle hareket ediyorlardı. Bu bilincin batı dünyasına taşınması batının ilerlemesini başlattı.
Batıda Bilimin Doğuşu
Ortaçağ Avrupası'na Katolik Kilisesi'nde oluşturduğu bir taassup düzeni hakimdi. Kilise, özgür düşünceyi engellemiş ve bilim adamlarını baskı altına almıştı. İnsanlar sadece farklı inançlara ya da fikirlere sahip oldukları için Engizisyon tarafından cezalandırılabiliyor, kitapları yakılıyor, kendileri ise idam ediliyordu. Ortaçağ'daki bu skolastik baskı tarih kitaplarına sık sık dile getirilir. Ancak bazıları bu gerçeği yanlış yorumlar ve Ortaçağ Kilisesi'yle çatışan bilim adamlarını da dine karşı gibi gösterirler. Oysa gerçekte kilise taassubuna karşı çıkan bilim adamları dindar insanlardı. Dine değil kilisenin dogmalarına karşıydılar.
Örneğin dünyanın döndüğünü söylediği için kilise tarafından cezalandırılmak istenen ünlü astronom Galileo: ''Tabiat hiç şüphesiz Allah'ın hiç vazgeçemediğimiz, okunması gereken diğer bir kitabıdır.'' Diyordu.
Modern bilimi kuran diğer bilim adamları da hep dindar kişiliklerdi. Modern astronominin kurucusu sayılan Kepler, neden bilimle uğraştığını soranlara: ''Amacım yaratıcının eserlerindeki lezzeti tatmaktır.'' Demişti.
Tarihin en büyük bilim adamlarından biri olan Newton ise bilimsel araştırmalarındaki hedefini şöyle açıklıyordu: ''Amacım Allah'ı bulup tanımaktır.''
Modern matematiğin kurucusu sayılan büyük dahi Pascal ise şöyle diyordu: “Allah matematikten elementlerin düzenine kadar her şeyin yaratıcısıdır ve bu nedenle bunları inceliyoruz.”
Modern kimyanın öncülerinden biri olan termometrenin mucidi Von Helmont, ‘bilimin, inancın bir parçası olduğunu’ belirtmişti.
Modern paleontolojinin kurcusu olan Georges Cuvier, Fosilleri, yaratılışın geçmişteki kanıtları olarak görmüş ve canlı türlerini Allah'ın yarattığını açıklamıştı.
Biyolojik sınıflandırmayı ilk kez sistematize eden Carolus Linnaeus, yaratılışı savunmuş ve doğadaki düzenin Allah'ın varlığının önemli bir kanıtı olduğunu belirtmişti.
Genetiğin kurucusu rahip Gregor Mendel de yaratılışı savunmuş ve kendi devrinde gündemde olan Darwinizm ve Lamarkizm gibi evrim teorilerine karşı çıkmıştı.
Mikrobiyoloji tarihinin en büyük ismi olan Louis Pasteur, cansız maddenin hayat oluşturamayacağını kanıtlamış ve canlılığın Allah'ın bir mucizesi olduğunu açıklamıştı.
Ünlü Alman fizikçi Max Planck, evrendeki düzenin yaratıcısının Allah olduğunu söylemiş, imanın bilim adamlarının vazgeçemeyeceği bir vasıf olduğunu vurgulamıştı.
20. yüzyılın en önemli bilim adamı sayılan Albert Einstein, bilimin dinsiz olamayacağını savunmuş ve şöyle demişti: “Dinsiz bir bilim topaldır.”
Bilim tarihine yön veren diğer pek çok bilim adamı da yine Allah'a inanan dindar insanlardı.
Bu bilim adamlarının hepsi Allah'a inanmış ve O'nun yarattığı evreni keşfetme isteğiyle bilime hizmet etmişlerdi. Allah'ın Kuran'da insanlara belirttiği gibi göklerin ve yerin yaratılışı üzerine düşünmüşler ve evreni bu bilinçle araştırmışlardır. Bilimin doğuşu ve gelişmesi bu bilinç sayesindedir.
Ancak 19. yüzyılda bu bilincin yerine materyalizm denen bir aldatmaca yerleştirilmiştir.
Materyalizmin Yükselişi ve Çöküşü
19. yüzyıl, insanlık tarihinde en büyük yanılgılarına sahne olan bir devirdi. Bu yanılgılar, eski bir Yunan öğretisi olan materyalist felsefenin Avrupa düşüncesine empoze edilmesiyle başladı. Bu dönemin en büyük yanılgısı ise Darwin'in ortaya sürdüğü köhne inanç evrim teorisiydi.
Darwinizmin doğuşundan önce Avrupa'da biyoloji Allah'ın varlığının delillerini gösteren bir bilim dalı olarak kabul ediliyordu. Ünlü biyolog William Paley Doğal Teoloji adlı kitabında ünlü saat örneğini vermişti. Paley şöyle diyordu: “Nasıl her saat bir saatçinin varlığını kanıtlarsa, doğadaki tasarımlar da Allah'ın varlığını kanıtlar.”
Ancak Darwin, ortaya attığı evrim teorisiyle birlikte bu gerçeği reddetti. Bilimi, materyalist felsefenin gereklerine göre çarpıtarak tüm canlıların tesadüflerin eseri olduğunu ileri sürdü. Devrin ateistleri Darwin'in evrim teorisine büyük bir coşkuyla sarıldılar. Böylece dinle bilim arasında suni bir ayrılık meydana getirilmiş oluyordu.
İngiliz araştırmacılar Michael Bagent, Richard Lee ve Henry Lincoln The Messianic Legacy adlı kitapta bu konuda şu yorumu yaparlar:
“Darwin'den bir yüzyıl önce bilim dinden ayrı değildi. Aksine onun bir parçasıydı ve nihai amacı ona hizmet etmekti. Ama Darwin'in zamanındaki bilim o zamana dek taşımakta olduğu bu anlamdan koparıldı ve kendisini dine karşı mutlak bir rakip ve alternatif bir anlam olarak tanımladı. Artık insanlık bu ikisi arasında bir seçim yapmaya zorlanacaktı.”
Sadece biyoloji değil, psikoloji ve sosyoloji gibi bilim dalları da materyalist felsefeye göre çarpıtıldı. Astronomi eski Yunan'ın materyalist dogmalarına göre saptırıldı. Bilimin yeni amacı materyalist felsefeyi doğrulamaktı. Bu yanlış varsayımlar geçtiğimiz 150 yıl boyunca bilim dünyasını çıkmaza sürükledi. Farklı bilim dallarından on binlerce bilim adamı Darwinizmi ya da diğer materyalist teorileri kanıtlayabilmek umuduyla çaba harcadılar. Ancak hayal kırıklığına uğradılar. Dahası bilimsel deliller varmak istedikleri sonucun tam tersini gösterdi. Yani yaratılış gerçeğini doğruladı. Bugün bilim dünyası bu gerçeğin şaşkınlığı içindedir.
Önemli Açıklama: Akıllı Tasarım Yani Yaratılış
Bu bölüm boyunca zaman zaman tasarım kelimesiyle karşılaşacaksınız. Bu kelime Allah'ın yaratmasındaki mükemmelliği vurgulamak için kullanılmaktadır. Allah'ın tüm evrende kusursuz bir tasarım yaratmış olması Rabbimizin önce plan yaptığı daha sonra yarattığı anlamına gelmez. Göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'ın yaratmak için herhangi bir tasarım yapmaya ihtiyacı yoktur. Allah'ın tasarlaması ve yaratması aynı anda olur. Allah bu tür eksikliklerden münezzehtir. Allah'ın bir şeyin ya da bir işin olmasını dilediğinde onun olması için yalnızca “Ol” demesi yeterlidir. Ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım:
“Bir şey dilediği zaman onun emri yalnızca ol demesidir. O da hemen olur.” (Yasin suresi, 82)
“Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır. O bir işin olmasına karar verirse ona yalnızca ol der. O da hemen olur.” (Bakara Suresi, 117)
Doğa incelendikçe her detayında büyük bir plan ve tasarım bulunduğu ortaya çıkmakta ve bu da materyalist felsefeyi temelinden çürütmektedir. Örneğin DNA'nın olağanüstü yapısı bilim adamlarına bunun tesadüf ürünü olmayacağını göstermektedir. Tek bir insan hücresindeki DNA tam 900 ciltlik bir ansiklopediyi dolduracak kadar bilgi içermektedir. İnsan genomu projesini yürüten SELERA şirketinden bilim adamı Gene Myers bu konuda şu yorumu yapar:
“Beni asıl şaşırtan şey yaşamın mimarisi. Sistem olağanüstü derecede kompleks. Özel olarak tasarlanmış gibi. Burada muazzam bir aklın izleri var.”
Bu şaşkınlık tüm bilim dünyasına hakimdir. Seattle'da bulunan Discovery Bilim Araştırmaları Enstitüsü'nün yöneticisi olan Ve Hücredeki İmza, DNA ve Akıllı Tasarımın Deneyi kitabının yazarı Dr. Stephen C. Meyer şunları söylemektedir:
“DNA'nın omurgası üzerinde bulunan dört harfin tıpkı yazı dilinde bulunan alfabetik harfler ya da bir makine kodundaki dijital karakterler gibi işlev yaptığı fark edildi. Bunun üzerinde düşündüğünüzde son derece anlamlı olduğunu görüyorsunuz. Bill Gates de DNA'nın bir yazılıma benzediğini söylüyor. Bu da aynı şekilde açıkça bir gerçeği ifade ediyor. Neden mi? Çünkü bilimsel düşüncenin temeli olan deneyimlerimiz, değişmez ve tekrarlanan tecrübelerimiz, bilginin her zaman akıl sahibi bir kaynaktan geldiğini gösterir. Bir program, programcının eseridir. Kitabın içindeki paragrafı bir yazar kaleme almıştır. Atılan bir manşeti yazan bir kişi vardır. Radyo sinyaline yerleştirilen bilgi de bir insan aklına aittir. Bu nedenle her nerede bilgiyle karşılaşırsak onun kaynağını araştırdığımızda her zaman bir akıl, bir zihinle karşılaşırsınız. Maddesel bir süreçle değil. Bu nedenle DNA molekülü içinde sayısal biçimde bilginin keşfedilmiş olması akıllı bir tasarımcının varlığına işaret eder.”
Bilim adamları kendilerine doğru olarak öğretilen materyalist felsefenin ve Darwinizmin geçersizliğini hayretle görmekte, bazıları sessiz kalırken bazıları da bunu açıkça ilan etmektedir. Bunlardan biri olan Amerikalı biyokimya profesörü Michael J. Behe, Darwinizmin Kara Kutusu adlı kitabında bilim dünyasının durumunu şöyle tarif eder:
“Son 40 yıl içinde modern biyokimya hücrenin sırlarının önemli bir bölümünü ortaya çıkardı. On binlerce insan bu sırları bulmak için yaşamlarını laboratuvardaki uzun çalışmalara adadılar. Hücreyi araştırmak için gerçekleştirilen tüm bu çabalar çok açık bir biçimde, bağıra bağıra tek bir sonucu veriyordu. Tasarım. Bu sonuç o denli belirgindi ki, bilimin tarihindeki en önemli buluşlardan biri olarak görülmeli, sevinç çığlıklarına ve büyük kutlamalara yol açmalıydı. Ama hiçbir kutlama yaşanmadı, hiçbir sevinç ifade edilmedi. Peki neden? Neden bilim dünyası keşfettiği büyük gerçeğe sahip çıkmıyor? Çünkü bilinçli bir tasarımı kabul etmek, ister istemez Allah'ın varlığını kabul etmeyi çağrıştırıyor onlara.”
Aynı durum astronomi dünyasında da geçerlidir. 20. yüzyıl astronomisi 19. yüzyıldaki materyalist teorileri yıkmıştır. Önce Big Bang teorisi ile birlikte evrenin bir başlangıcı yani yaratılış anı olduğu ortaya çıkmıştır. Daha sonra da evrende insan yaşamını gözeten olağanüstü derecede hassas bir tasarım ve denge bulunduğu anlaşılmıştır. Bu nedenledir ki ateizm fizik ve astronomi dünyasında hızlı bir çöküş içindedir. Amerikalı fizikçi Robert Griffiths bu gerçeği esprili bir biçimde şöyle ifade etmektedir:
“Kendisiyle tartışmak için bir ateist aradığımda üniversitedeki felsefe bölümüne gidiyorum. Ama fizik bölümünden pek öyle kimse çıkmıyor artık.”
Kısacası günümüzde bilimin her geçen gün ortaya çıkardığı gerçeklerle birlikte materyalist felsefe tam anlamıyla çökmüştür. Bilim, materyalist felsefe tarafından reddedilen çok önemli bazı gerçekleri yeniden keşfetmiştir ve böylece yeni bir bilim anlayışı doğmaktadır.
Son yıllarda Amerika Birleşik Devletleri'nde hızla yükselen bilinçli tasarım teorisi bu yeni bilim anlayışının bir öncüsüdür. Bu teorinin savunucuları Darwinizmin bilim tarihinin en büyük yanılgısı olduğunu ve doğada bilinçli bir tasarımın yani yaratılışın kanıtlarının bulunduğunu anlatmaktadırlar. Örneğin dünyaca ünlü Avustralyalı moleküler biyolog Michael Denton, canlıların kompleks organlarının evrimle açıklanamayacağını şöyle anlatmaktadır:
“Bu herkesin utandığı, herkesin gizlediği ve hasıraltı etmek istediği çok önemli bir sorun. Gerçek şu ki doğada kompleks adaptasyonların çoğunun ortaya çıkışı bir seri ara formla açıklanamaz ve bence bu çok temel bir problem. Bunlardan yani kompleks organlardan o kadar çok var ki benim açımdan evet bu teoride yani evrim teorisinde bir sorun var. Mantık bana burada bir sorun olduğunu gösteriyor.”
Amerikalı biyokimya profesörü Michael J. Behe, yaratılışın neden bilimsel bir gerçek olduğunu şu şekilde izah etmektedir:
“Fiziksel ve deneysel delillere bakarak yaşayan bir canlı gibi müthiş bir projenin tasarlandığını söyleyebilir miyiz? Evet, bunu yapabiliriz. Fiziksel deliller göz, kanat ya da moleküler bir makinenin planlanmış olduğunu gösterir ve bizim bunu söyleyebilmemiz gerekir. Tüm bunların yapılışının bir plan dahilinde olduğunu söyleyebilmeliyiz. Fiziksel deliller özellikle tasarlandığını göstermektedir. Özel bir planlama ve yönlendirme olmaksızın genel doğa kanunlarıyla canlılığın ortaya çıkamayacağı konusunda ısrarlı olmalıyız. Yani her detay özel olarak tasarlanmıştır.”
Sonuç
Tüm evreni Allah yaratmıştır ve yaratılmış her şey insana Allah'ın delillerini gösterir. Bilim bu yaratılmış varlıkları incelemenin yöntemidir. Dolayısıyla dinin ve bilimin çatışması düşünülemez. Aksine İslam dini bilimi teşvik eder. İslam tarihindeki büyük bilimsel ilerleme bu teşvikin önemini açıkça göstermektedir. Bilimi materyalist felsefe ile karıştırmak isteyen 19. yüzyıl teorileri ise günümüzde geçerliliğini yitirmiştir. İnsanlık yakında daha da açık bir şekilde anlayacaktır ki tüm evreni ve canlıları Allah yaratmıştır. Bilim bu yaratılışın delillerini ortaya koymaktadır. Ve bu gerçeği 14 asır önceden haber vermiş olan Kuran-ı Kerim bilime yol göstermektedir.
Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım:
“Bu Kuran, ayetlerini iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.” (Sad Suresi, 29)
“Bu benim dosdoğru olan yolumdur. Şu halde ona uyun. Sizi onun yolundan ayıracak başka yollara uymayın. Bununla size tavsiye etti. Umulur ki korkup sakınırsınız.” (En’am Suresi, 153)