İnsan, kendi bedeninin içinde bulunduğundan hiç şüphe etmez…


Gözlerinin arkasında bir yerde olduğunu, algılamanın yapıldığı beynin içinde bir yerde var olduğunu hisseder. Bu his o kadar temeldir ki aksini düşünmek bile aklına gelmez… Oysa, kişinin kendini bedeninin neresinde hissettiği, beynin duyulardan gelen bilgiyi birleştirerek verdiği bir karardır. Ve bu karar laboratuvarda değiştirilebilmektedir!


İnsanın kendini nerde konumlandırdığıyla ilgili olarak 2007 yılında bir bilimsel deney yapılır. Bir kişi, odanın ortasında ayakta durmaktadır. İki metre arkasına bir video kamerası yerleştirilmiştir ve kamera onun sırtını çekmektedir. Kişinin gözlerine ise sanal gerçeklik gözlüğü takılmıştır. Kişi, gözlüğün içinde sadece kameradan gelen canlı görüntüyü görmektedir. Ve bu görüntü gözlerinin tam karşısında durduğu için, kendisi sanki birkaç adım ileride duruyormuş ve ona arkadan bakıyormuş gibi görünür.

 

 

Araştırmacı ise elindeki kalemle kişinin sırtına dokunmaya başlar. İki şey aynı anda olur: Kişi dokunuşu kendi sırtında hisseder ve aynı anda ekranda, karşısında duran o bedenin sırtına bir kalemin dokunduğunu görür. Dokunuşu sırtında hissetmekte, ama görüntüdeki bedeni kendinden iki metre ileride görmektedir.

 

Bu deneyin en ilginç yanı ise, deneyde kullanılan insanların, birkaç dakika sonra dokunuşları artık kendi sırtlarında değil, ekranda gördükleri o bedende hissetmeye başlamasıdır. Yani hissin kaynağı birkaç adım ileriye taşınmıştır.


Araştırmacılar bu hissin kaynağını belirlemek isterler. Deneklerden gözlerini yummalarını isterler. Bu arada deneklerdeki sanal gözlüğü çıkarıp, onları birkaç adım geri çekerler ve "az önce durduğun noktaya geri yürü" derler. Kişiler ne mi yapar? Gerçekte durdukları noktaya değil, ekranda bedenlerini gördükleri noktaya yürürler. Yani kendilerinin nerde oldukları konusunda yanılırlar.


Oysa, kalem sırta ve ekrandaki bedene farklı zamanlarda dokundurulduğunda bu yer kayması olmamaktadır. Demek ki yer hissini doğuran şey, dokunuşun aynı anda hem hissedilmesi hem görülmesidir. (1)


Yine 2007 yılında, başka bir araştırma grubu, bu deneydeki yöntemden farklı bir metot uygulayarak, kişinin kendini hissettiği noktayı, farklı bir yere taşıyacaktır.


Katılımcı sandalyeye oturtulur. Tam arkasında, iki metre geride bir sehpa vardır ve sehpanın üstünde yan yana iki kamera durmaktadır. İkisi de katılımcının sırtına bakmaktadır. Katılımcının gözünde yine sanal gerçeklik gözlüğü vardır; görüşteki derinlik ve üç boyut algısının daha iyi olması için, sol gözüne sol kameranın, sağ gözüne sağ kameranın görüntüsü verilmektedir. Katılımcının gözlükten gördüğü manzara şudur: iki metre ileride, sandalyede oturan bir insanın sırtı. O insan kendisidir, ama görüntü arkadan geldiği için ona "ileride biri oturuyor" gibi görünür.


Araştırmacı iki çubuk alır. Birincisiyle katılımcının göğsüne dokunur; katılımcı bu dokunuşu hisseder ama göremez, çünkü gözlükte yalnız kendi sırtı vardır. İkinci çubuğu ise kameraların hemen altındaki sehpaya uzatır ve orada aynı hareketi yapar; sanki görünmeyen bir göğse dokunmaktadır. Katılımcı gözlükte bu ikinci çubuğun ucunu görür: çubuk aşağıdan, kendisine doğru uzanmakta ve tam kameranın önünde bir şeye dokunur gibi hareket etmektedir.


Yani, göğüste hissedilen dokunuş ve kameranın önünde görülen dokunma hareketi aynı anda algılanır. Ama bu kez görüntü ileride değil, katılımcıya görüntünün geldiği noktadadır. Kısa süre sonra katılımcılar kendilerini kameraların olduğu yerde hissetmeye başlar. Yani sandalyede oturan bedenlerinin iki metre arkasında, onu seyreden bir yerde…


Araştırmacı bu hissin ne kadar güçlü olduğunu ölçmek ister. Katılımcı artık kendini kameraların durduğu noktada sanmaya başladıktan sonra, araştırmacı kameraların hemen altına, yani katılımcının kendi göğsü sandığı sehpaya doğru çekiçle vurma hareketi yapar. Çekiç hiçbir şeye değmez ama katılımcı bunu gözlükten görür; kendi göğsüne doğru inen bir çekiç zanneder ve bedeninde ölçülebilir bir kaygı tepkisi doğar ve terlemesi artar. Oysa ki gerçek göğsü iki metre ötede, sandalyede, güvende durmaktadır. (2)


İşte üzerinde durulması gereken nokta budur. Tehdit, bedenin gerçek yerinde değil, beynin karar verdiği yerde algılanmaktadır. "Ben buradayım" duygusu bedenin bulunduğu yerden doğan bir gerçek değil, beynin görme ile dokunmayı eşleştirerek ulaştığı bir sonuçtur.


Bu kararın beyinde nerede verildiği de bulunmuştur. Sara hastalığı sebebiyle beyni incelenen bir hastanın sağ tarafındaki belli bir noktaya zayıf bir elektrik verilir. Hasta o anda kendisini tavana yakın bir yerde bulur ve oradan, yatakta yatan kendi bedenine baktığını anlatır. Aynı noktaya elektrik yeniden verildiğinde aynı şey tekrar yaşanır; elektrik kesildiğinde son bulur. Aynı bölgenin uyarılması hastaya kollarının ve bacaklarının biçim değiştirdiğini, bütün bedeninin yer değiştirdiğini de hissettirir. (3)


Bütün bu deneylerden çıkan sonuç şudur:

 

Kendinizi bedeninizin içinde zannetmeniz, size verilmiş bir histir; beyin duyulardan gelen bilgiyi birleştirir, bir konum belirler, siz de kendinizi orada bulursunuz. Bu belirleme bir gözlük ve bir kalemle birkaç adım öteye taşınabilmekte, hatta zayıf bir elektrik akımıyla tavana çıkarılabilmektedir.


Şimdi düşünelim: eğer kendinizi bulduğunuz yer bile beynin belirlediği bir noktaysa, bu belirlemeyi yaşayan kimdir? Kendini bir anda tavanda bulan hasta, oradan kendi bedenine bakmaktadır. Demek ki bakan, bakılan bedenin kendisi değildir. Beden bir yerde durmakta, onu seyreden ise başka bir yerde olabilmektedir.


İnsan bütün hayatını "ben buradayım" kabulü üzerine kurar. Bu kabul o kadar sağlam görünür ki üzerine hiç düşünülmez. Oysa en sağlam sanılan bu duygu, bir gözlük ve bir kalemle birkaç adım öteye taşınabilmektedir. İnsanın kendisi sandığı beden ona verilmiştir ve kendini onun içinde bulması da ona verilmiş bir histir. Uğrunda didinilen, korunan, övünülen bu beden ve içindeki o sarsılmaz "ben" duygusu insanın kendi mülkü değildir. Onu veren de, dilediğinde değiştirebilecek olan da Allah'tır.

Sana ruh'tan sorarlar; de ki: 'Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir. İsra, 85

 

Kaynaklar 
(1) Bigna Lenggenhager, Tej Tadi, Thomas Metzinger & Olaf Blanke — Bedensel benlik bilincinin yönlendirilmesi, Science 317, 2007 — https://doi.org/10.1126/science.1143439
(2) H. Henrik Ehrsson — Beden dışı deneyimin deneysel olarak oluşturulması, Science 317, 2007 — https://doi.org/10.1126/science.1142175
(3) Olaf Blanke, Stéphanie Ortigue, Theodor Landis & Margitta Seeck — Beyin uyarımıyla kendi bedenine dair yanıltıcı algıların doğması, Nature 419, 2002 — https://doi.org/10.1038/419269a