İnsan, dış dünyadan şüphe edebilir; gördüğünün aldatıcı olabileceğini, duyduğunun yanlış anlaşılabileceğini kabul eder. Ancak kendi bedeni söz konusu olduğunda şüphe tümüyle biter. Elinize bakarsınız ve "bu benim elim" dersiniz; bunun için hiçbir delil aramaz, hiç düşünmezsiniz. Oysa bu his de bedeninizden gelmez. Bedenin size ait olduğu duygusu, beynin duyuları birleştirerek verdiği bir hükümdür. Ve bu hüküm, laboratuvarda yanıltılabilmektedir.
Diyelim ki kendi sağ eliniz, önünüzdeki masanın üstünde duruyor. Peki o an, bu elin sizin olduğunu nereden biliyorsunuz? İki şeyden: onu görüyorsunuz ve ona dokunulduğunda hissediyorsunuz. Görme ile dokunma aynı yerde, aynı anda buluşuyor. Beyin bu buluşmadan bir sonuç çıkarıyor: burada duran şey benim elim. Peki bu iki bilgi birbirinden ayrılırsa ne olur?
İşte üzerinde durulması gereken nokta budur. Bunu ilk kez 1998 yılında iki araştırmacı denedi. Katılımcı masaya oturtuldu, sol kolu bir paravanın arkasına, görüş alanının dışına alındı. Onun yerine, tam önüne, kauçuktan yapılmış bir sol el kondu. Araştırmacı iki fırça aldı; biriyle görünmeyen gerçek ele, öbürüyle görünen kauçuk ele aynı anda, aynı ritimle dokunmaya başladı. Katılımcı yalnız kauçuk ele dokunulduğunu görüyor ama dokunmayı kendi elinde hissediyordu.
Birkaç dakika içinde tuhaf bir şey oldu. Katılımcılar dokunmayı artık kendi ellerinde değil, gözlerinin önündeki kauçuk elde hissetmeye başladı. Dahası o eli kendi elleri gibi sahiplendiler; "sanki o benim elimdi" dediler. Araştırmacılar sonra gözleri kapalı olarak kendi ellerinin yerini göstermelerini istedi. Katılımcılar elin yerini olduğu yerde değil, kauçuk ele doğru kaymış olarak gösterdiler. Yani beyin yalnız bir his üretmemiş, kendi bedeninin nerede olduğuna dair kaydı da değiştirmişti. (1)
.jpg)
Bu sonuç, sahiplenmenin bir söz meselesi olmadığını ortaya koydu. Ancak asıl kanıt daha sonra geldi. Araştırmacılar kauçuk ele bir bıçak ya da iğne yaklaştırdıklarında, katılımcıların bedeninde gerçek bir kaygı tepkisi ölçtüler: terleme arttı, vücut tıpkı kendi eli tehdit ediliyormuş gibi davrandı. Oysa tehdit edilen şey bir kauçuk parçasıydı ve katılımcı bunu biliyordu.
Ayrıca bu bilimsel deneyde şaşırtıcı bir başka durum da tespit edildi. Kauçuk eli sahiplenmeye başlayan kişinin görünmeyen gerçek elinin sıcaklığı ölçülebilir biçimde düşmeye başladı. Beyin, artık kendisine ait saymadığı o eli sanki terk etmekteydi ve oraya giden kan akışını azaltmaktaydı. Üstelik bu soğuma yalnız o elde görülmekte, öbür elde görülmemekteydi. (2) Bu deneyin sonucuna bakıldığında, "bu benim" ya da "bu benim değil" kararının yalnız bir duygu değil, bedende ölçülebilen sonuçlar doğuran bir hüküm olduğu anlaşıldı.
Buraya kadar hep dışarıdaki dünya konuşuldu: renklerin, seslerin, uzaklıkların beyinde kurulduğu anlatıldı. Oysa insanın kendisine ait sandığı şey, yani bedeni de ona algı olarak ulaşmaktadır. Elinizi görürsünüz, ona dokunulduğunu hissedersiniz; ama elin kendisiyle değil, beyninizde oluşturulan el ile muhatapsınızdır. Dış dünyanın kopyasıyla yaşadığınız gibi, bedeninizin de kopyasıyla yaşarsınız. Aradaki tek fark, bu kopyaya öyle alışmış olmanızdır ki, onun bir kopya olduğu hiç aklınıza gelmez.
İnsan ömrü boyunca bedenini "ben" sayar. Onun için çalışır, onun için biriktirir, onun hastalanmasından korkar, ona güvenir. Oysa o beden ona verilmiştir ve onunla doğrudan değil, beyninde kurulan bir gösterim üzerinden buluşmaktadır. Sahip olduğunu sandığı elin, kendisine ait olduğu hükmünü veren bile kendisi değildir. Bu his bir anda değiştirilebilmekte, bir kauçuk parçasına kaydırılabilmektedir. Gerçek sahiplik insanın değildir. Bedeni yaratan, ona o sahiplik duygusunu veren ve dilediğinde onu değiştirebilecek olan ise Allah'tır. Zamanı geldiği zaman, insanın kendisinin sandığı o eller, kendisinin kazandıklarını söyleyecek, ayakları ise şahitlik edecektir.
"Bugün biz onların ağızlarını mühürleriz; (günahtan ve sevaptan yana) kazandıklarını, elleri bize söylemekte, ayakları (aleyhlerinde) şahitlik etmektedir." (Yasin Suresi, 65)