Açık Gerçekleri Görememek

İnsanların büyük bir kısmı oldukça zekidir. Kendilerine anlatılan her şeyi kolaylıkla kavramakta, hatta kendileri çeşitli buluşlar, keşifler, yorumlar yapmakta, pek çok konuda kafa yormaktadırlar. Ancak bu insanlar, ilginç bir şekilde, Allah’ı, Allah’ın azametini, ahireti, cenneti, cehennemi, bu dünyanın beynimizde bir görüntü olarak yaratıldığını bir türlü anlamamaktadırlar. Bütün bu sırları kavrayamadıkları için de bedenlerini, mallarını, çocuklarını, bu dünyada edindiklerini hep kendilerinin zannetmektedirler.


Örneğin, özellikle Türkiye’nin en seçkin üniversitelerinde okumakta olan gençler, genel olarak belli bir zekâ seviyesinin üstündedir. Ustalıkla matematik problemlerini çözmekte, fizik yasaları üzerine çalışmalar yapmakta, hemen her konuda fikir yürütmekte, anlatılan her şeyi hemen anlamaktadırlar.


Ancak bu kişilerin de büyük bir kısmı, apaçık bir gerçek olan görüntünün beyinde yaratıldığı gerçeğini bir türlü idrak edemez. İzledikleri dış dünyanın beyne giden elektrik sinyallerinin bir bütünü olduğu, görüntü denen şeyin beyinde mercimek büyüklüğündeki zifiri karanlık bir alana ters olarak düştüğü ve insanın bunu mükemmel bir görüntü olarak gördüğü derslerde kendilerine anlatılmaktadır.

Söz konusu gençler, bu süreçlerin tümünü ezbere bilirler. Ama olayın en önemli kısmını, beyinlerinin içinde yaşadıkları gerçeğini bir türlü anlamazlar. Tüm bu elektrik sinyalleri kesildiğinde, görüntü veya dış dünya diye bir şey kalmayacağını, dolayısıyla kendi dünyalarının beyne giden bu elektriklerin bileşiminden oluştuğunu, dış dünyaya asla ulaşamadıklarını bir türlü görememektedirler. Beyinlerindeki bu görüntüyü izleyenin ruh olduğunu bir türlü zikredememektedirler.


Bir kısmı bu detayları fark etmiştir; ama bu olağanüstü olayı farklı isimlerle anmayı tercih eder. Kuantum der, “simülasyonun içindeyiz” der, “bir hayalin içinde yaşıyoruz” der. Bunların tümü doğrudur; ama asıl konu, bu keşiflerin bize ne gösterdiğidir. Tüm kâinatın bir hayal olarak yaratılmış olması, Allah’ın müthiş bir eseridir. Ancak her fırsatta bir simülasyonun içinde yaşadığımızı anlatan bu kişiler, garip bir şekilde bir türlü Allah diyemezler.


Örneğin bir araba görür ve hayran olurlar. “Her kim ürettiyse mükemmel üretmiş” derler. Arabayı birinin ürettiğinden eminler; üreticisini takdir etmeye çalışırlar. Fakat bu kusursuz kâinatın bir yaratıcısı olması gerektiğini düşünmek istemezler. Bunu bir türlü dile getirmezler. Her şey apaçık ortadayken, bir türlü Allah diyemezler.


Bir arının inşa ettiği matematik harikası bal peteğini hayranlıkla izlerler. “Şu küçücük arının yaptığına bak” derler. Arıyı takdir ederler. Oysa o petekteki her mükemmellik, arıdaki her kusursuzluk, Allah’ın varlığının delilini gösterir. Allah’ın kudretini sergiler. Ama onlar hâlâ “arı” derler. Allah’ın adını zikretmek istemezler.

Arının inşa ettiği petek, doğadaki maksimum verimlilik ve minimum malzeme (balmumu) kullanımı üzerine kurulan bir mühendislik harikasıdır. Arılar, petek gözlerini altıgen yapar çünkü aynı alanda en az balmumu harcayarak en fazla depolama alanını sağlayan tek geometrik şekil altıgendir. Karşılıklı iki sıra halindeki altıgen petek gözlerinin tabanları düz değil, yaklaşık 13 derecelik bir eğimle birleşecek şekilde iç içe inşa edilir. Bu çok özel açı sayesinde hücre içindeki bal, yerçekimine rağmen dışarı akmaz.

Bu kişiler, her şeye teknik bakmak istiyorlar. Her şeyi anlayan beyinleri, konu “Allah’ın varlığı” olunca adeta işlevsiz kalıyor. Sırf “Allah” dememek için saçmalıyor, o çok inandıkları bilime tamamen aykırı davranıyorlar. Ama yine de bir türlü yaratılanın ardındaki sırrı göremiyorlar. Oradaki hikmete kapatılmış durumdalar.


Peki bunun nedeni ne?

Allah’ın Kendini Gizlemesi

İnsanların büyük kısmının Allah’ın varlığını; ahiretin, cennetin ve cehennemin varlığını; ölümden sonra ahirette tekrar dirileceklerini; görüntüden ibaret geçici bir dünyada yaşadıklarını; beş duyularını aşıp dış dünyaya asla ulaşamayacaklarını ve bedenlerinin, mallarının, çocuklarının Allah’a ait varlıklar olduğunu kavramakta zorlanmalarının bir sebebi vardır.


Aslında bunlar, Kuran ve diğer kutsal kitaplar tarafından net şekilde izah edilmiş konular olmalarının dışında, bilimsel olarak da kanıtlanmış gerçekler olmasına rağmen, bu kişiler bu direnişlerini devam ettirirler.


Defalarca, daha kapsamlı delillerle anlatılsa da anlamayı reddederler.
Çünkü Allah, bu direniş karşısında, kendisini gizlemektedir.


Ridâ Perdesi, kelime olarak “örtü üstüne örtü” gibi mecazlı bir anlatımdır. Bazen bazı insanlar tarafından Allah’ın Zatının doğrudan idrak edilememesi; Allah’ın Kendisini, isimleri, sıfatları, tecellileri ve yarattığı sebepler aracılığıyla dilediği kişilere göstermesi anlamına gelmektedir. Ridâ perdesinin kademe kademe açılması, iman ve Allah’a teslimiyet arttıkça, kalbin gerçekleri görme kabiliyetinin artması ve manevi perdelerin açılması anlamına gelmektedir.


Bir hadiste Allah’ın Kendisini, 70 bin kat perde ile gizlediği bildirilmektedir:

“Allah’ın önünde nurdan ve zulmetten yetmiş bin perde vardır. Bu perdelerin sesini herhangi bir nefis işitse canı çıkardı.” (Rûyânî, Müsned) İmam Gazzali, Mişkâtü’l-envâr adlı eserinde, bu perdeleri maddî örtüler şeklinde değil, insanların Allah’ı tanımasına engel olan farklı idrak, nefis, dünya, hayal ve akıl mertebeleri olarak yorumlar. (1)

Perdeler, Kısım Kısım Kalkar mı?

Samimi iman, Allah’a yöneliş ve samimi bir dua ile, bu perdeler birer birer açılabilir. Allah, Allah korkusunun, derin bir ilim ve anlayış sağlayacağını ayetlerinde bildirmiştir:


Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir. (Enfal Suresi, 29

Burada belirtilen “Furkan” ifadesi, tefsirciler tarafından, hakkı bâtıldan ayırma, olayların iç yüzünü daha isabetli kavrama ve mânevi basiret kazanma şeklinde yorumlanmıştır. Yani Allah’a sevginin ve o sevgiyi kaybetmeye dair korkunun artması, kişinin üzerindeki gaflet perdelerinin kalkmasını sağlamakta ve dünyaya ve olaylara bakış açısını değiştirerek onu, daha basiretli hale getirmektedir.

 


Ey iman edenler, Allah’tan sakınıp-korkun ve o’nun elçisine iman edin, size Kendi rahmetinden iki kat (güzel karşılık) versin. Size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur kılsın ve size mağfiret etsin. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Hadid Suresi, 28)

Ayette belirtilen nur, hem doğru yolun bulunmasına hem de imanla kazanılan manevi derinliğe işaret eder. Kalbin karanlığının dağılması, eşyanın hakikatinin daha açık görülmesi ve dünyaya bakış açısının tamamen başkalaşması ile mümkün olur.


Bu konuda önemli bir hadis, şu şekildedir:

“Allah Teâlâ Hazretleri şöyle ferman buyurdu: Kulumu sevince gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum.” (Buhârî, Rikak 38.)

Allah’ın bir insanı sevmesi, onun imanı ve takvasıyla olur. Allah, o kulunu sevdiğinde ise, artık o kişinin her yaptığı işte, her duyduğu şeyde, her gördüğü görüntüde Allah’ın desteği ve koruması vardır. Kişi, kendisini maddi dünyaya bağımlı kılan perdelerden arınmış olur ve Allah’ın tecellisi olduğunu bilerek, Allah’ın sevk ettiği yolda, Allah’ın koruması altında ilerlemeye devam eder. İnsanın bu bilince sahip olarak yaşaması, bu perdelerin kalkışıyla mümkün olur.


Şu anda bir kısım insanlar, bu perdelerin kalkmasını istemedikleri için perdeler kalkmamaktadır. Eğer gerçekten candan isteseler, Allah’a dua etseler, bu perdeler mutlaka yavaş yavaş kalkacaktır. Allah, isteyen kişinin üzerinden bu perdeleri mutlaka aşamalarla kaldırır.

Perdeleri Aşmak, Sebeplerin Aldatıcılığından Kurtulmak ve Kâinatın Metafizik Olduğunu Anlamak İçin Bir Yol: Rüya

Tüm detaylarıyla dünya hayatı, insana, sebepleri “çok gerçekmiş” gibi gösterir. Her şey sebep-sonuç ilişkileri içinde gelişir. İnsanlar doğar, zaman içinde yaşlanır, eşyalar eskir, döngü tam da olması gerektiği gibi döner. Oysa aslında bu, dünyaya has özel bir yaratılıştır. Aslında kâinat; Allah’ın tecellilerinin yer aldığı metafizik bir yerdir. Her şey, her an, Allah’ın belirlediği kanunlara göre işler.


Normal şartlarda insanların, kendilerini yaratan Yüce Yaratıcıyı tanıma azmi içinde, bütün bunlara dikkat vermeleri, dünyaya ait bu sırrı anlamaya çalışmaları gerekir. Ancak, insanların bir kısmı karanlıkla perdelendikleri için, bunu merak dahi etmezler.


Oysa Allah, insanları düşünmeye sevk edecek deliller de yaratmıştır. Örneğin rüya, herkesin tecrübe ettiği özel bir kanıttır. Rüyada insan, normalde asla yapamayacağı şeyleri yapabilir. Uçabilir, hiç bilmediği bir dili konuşabilir, yürüme engeli olan bir kişi yürüyebilir, hatta koşabilir. İnsan, rüyasında, dev uçurumlardan atlayabilir, rahatlıkla yere inebilir; denizin en dibinde yüzebilir ve orada nefes alabilir. İnsan, yapamayacağı şeyleri rüyasında yaparken, bunların hiçbiri kendisine mantıksız gelmemektedir. Bütün bunlar için hiçbir sebep aramamaktadır.


Örneğin insan rüyasında, kilometrelerce yolu saniyeler içinde koşabilir. Rüyasında nefes nefese kalabilir. Ancak uyandığında dinlenmiş kalkar. Oradaki yorgunluğun zerresini hissetmemektedir.


Daha da ilginç olanı, insanların rüyalarını, sadece beyinlerinin içindeki bir görme merkezinde izlemeleridir. Rüya esnasında, dış dünya diye bir şey yoktur. Her şey beyinde yaratılmaktadır. Beş duyuyu hareketlendiren elektrik sinyalleri yine devrededir. Ancak o rengarenk hareketli dünyayı izlerken kişi, gözleri kapalı şekilde sessizlik ve karanlık içinde uyumaktadır.


Allah, rüya ile şaşırtıcı bir gerçeklik yaratmaktadır. Rüyada geçen yıllar, sadece birkaç saniye sürmüştür. Zaman kavramı apayrıdır. Demek ki bu kavramların hiçbirinin bir gerçekliği yoktur. Zihinde yaratılan hayat ile bir sahte gerçeklik dünyası sunulmuştur. Tıpkı, şu an yaşanılan hayat gibi.
Herkes rüya görür; herkes bu anlatılanları bilir. Ancak şaşırtıcı şekilde insanların büyük kısmı, beyindeki gerçeklik konusunda hâlâ direniş içindedir. Rüyanın da, yaşadığımız bu hayatın da zihinde yaratıldığı gerçeği -ki bu, bilimsel olarak ispatlanmış bir gerçektir- hâlâ insanların bir kısmının kabulünden uzaktır. İşte bu, söz konusu perdelerin ardında kalmış bir kişinin, perdelere razı olarak yaşamasının bir sonucudur.
Şayet perdelerden arınmak istese, muhatap olduğu bu delillerden kendine bir yol bulur ve kendisine izlettirilen gerçekliği sorgulayabilirdi. Bu sorgusu, kesin bir şekilde onu Allah’a götürecektir.

“Perde, Perdelenene Göredir”

İmam Gazali’nin bu ifadesi, perdelenme hususundaki sırrı ortaya koymaktadır. Bahsedilen perdeler, insanın Allah’a olan sevgisi ve yakınlık derecesine göre şekillenir. İnsanın, Allah’a olan sevgisi, samimiyeti, yakınlığı, teslimiyeti arttıkça, bu perdeler de bir bir kalkmaktadır. Dolayısıyla bu perdelerin kalkışı, Allah’ı ve yarattıklarını daha iyi anlama ayrıcalığı, kişinin kendisine, yani perdelenene bağlıdır. Onun gayreti, onun isteği, onun sevgisi, aradaki perdelerin kalkmasının yoludur.


İnsan, eğer Allah’ın kudretini tanıyıp anlamayı gerçekten istiyorsa, bu kâinatın muazzam bir Güce işaret ettiğini görebiliyorsa, dünyaya ait geçiciliklerin özel yaratıldığını ve sebeplerin bu dünyaya has olarak var edildiğini kavrayabiliyorsa, bu perdelerin kalkması için daha derin bir samimiyet elde edebilir ve Allah’a daha fazla yakınlaşabilir. Sebeplerin aldatıcılığından uzaklaşabilir ve tek gerçeğin Allah olduğunu kavrayabilir. Unutulmamalıdır ki, bu anlayışı insana verecek olan Allah’tır. Allah, yalnızca, bunu insanın dilemesini ve bu yakınlığa erişmek için gayret içinde olmasını istemektedir.

Aslında bütün bunların anlaşılması kolaydır. Allah, bunun delillerini zaten apaçık göstermiştir. Şaşırtıcı olan, insanların tüm sebepleri normal karşılayıp hayatlarına devam etmeleridir. Demek ki insanların çoğunluğunun yol göstericiliği, insan için güvenilir bir rehber değildir. Yüce Allah, ayetinde insanları bu konuda uyarmıştır:


Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler. (Enam Suresi, 116)


Dipnotlar
900. Vefat Yılında İmam Gazali, Milletlerarası Tartışmalı İlmi Toplantı, 07-09 Ekim 2011, İstanbul, m.ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, s. 529
İmam Gazali, Mişkatü’l-Envar, Bedir Yayınevi, 1994, s. 62