İnsanların bir kısmı Allah’a iman etmez. Allah’a iman ettiğini söyleyenlerin bir kısmı ise farkında olmadan çeşitli düşünce ve davranışlarla şirke yaklaşabilir. Bu hakikat Kur’an’da şöyle haber verilmiştir:
Şirk, çoğu insanın düşündüğü gibi yalnızca putlara yönelmekten ibaret değildir. Şirkin asıl tehlikeli yönü; Allah’ın mutlak kudretini, hakimiyetini ve yaratmadaki eşsizliğini gereği gibi kavrayamamaktır.
İnsan bazen farkında olmadan Allah’ın yarattığı sebeplere bağımsız bir güç verebilir. Oysa bütün sebepler, yalnızca Allah’ın dilemesiyle sonuç meydana getiren vesilelerdir. Bu nedenle şirk, müminin hayatı boyunca en büyük hassasiyetle sakınması gereken manevi bir hastalıktır.
İnsan bazen bir olayın Allah’ın dilemesi dışında gerçekleştiğini düşünebilir; bir sözün, bir davranışın veya bir sonucun Allah’ın bilgisi ve yaratması dışında meydana geldiğini zannedebilir. Oysa bu, Allah’ın sonsuz kudretini gereği gibi takdir edememekten kaynaklanan ciddi bir yanılgıdır.
Yüce Allah’ın bildirdiği hakikat açıktır. Kâinatta meydana gelen her şey Allah’ın bilgisi, dilemesi ve yaratmasıyla gerçekleşir. Allah’ın bilgisi dışında tek bir yaprak dahi düşmez, tek bir söz söylenmez, tek bir hareket meydana gelmez. Her şey O'nun sonsuz ilmi, iradesi ve kudretiyle var olur. Bu durumu Yüce Allah Kur’an’da şöyle açıklamaktadır:
Müminin üzerinde derinlemesine düşünmesi gereken hakikat budur. Allah’a iman etmek yalnızca O’nun varlığını kabul etmek değildir. Gerçek iman; Allah’ın tek yaratıcı, mutlak hâkim ve bütün varlıkların gerçek sahibi olduğunu kalpte kesin bir imanla tasdik etmektir. Bu hakikati kavrayan mümin, sebepleri inkâr etmez; ancak sebeplere bağımsız bir güç de vermez. İlacın, insanın, imkanların ve şartların yalnızca Allah’ın yarattığı vesileler olduğunu bilir. Her nimetin, her sonucun ve her olayın Allah’ın takdiriyle gerçekleştiğini unutmadan yaşar.
Şirk, Allah'ın Mutlak Gücünü Göz Ardı Etmektir
Şirk her zaman açık bir inkâr şeklinde ortaya çıkmaz. Bazen insanın günlük konuşmalarına, olayları yorumlama biçimine ve kalbinden geçen düşüncelere fark ettirmeden yerleşebilir. Bu sebeple mümin, yalnızca davranışlarını değil; düşüncelerini, niyetlerini ve olaylara bakışını da Kur’an’ın ölçüleriyle muhasebe eder. Her durumda mutlak gücün, gerçek hâkimiyetin ve yaratmanın yalnızca Allah’a ait olduğunu unutmaz.
.jpg)
Eşyanın da Bir Kaderi Vardır
İnsan bazen eşyaların konumu veya yerleşimiyle ilgili değerlendirmede bulunurken, "Şöyle koymasaydık kırılmayacaktı." veya "Daha dikkatli olsaydık böyle olmazdı." gibi ifadeleri günlük hayatta kullanabilir. Elbette insan tedbir almakla sorumludur. Eşyalarını korumak, dikkatli davranmak ve gerekli önlemleri almak aklın ve sorumluluğun bir gereğidir. Ancak mümin bilir ki alınan tedbirler de sonuçlar da Allah’ın takdiriyle gerçekleşir. Sonuçta her şeyin olduğu gibi eşyaların da bir kaderi vardır. Bir eşyanın kırılması takdir edilmişse, Allah’ın dilemesiyle bu mutlaka gerçekleşir. Sebepler yalnızca Allah’ın yarattığı vesilelerdir. Mümin, hiçbir varlığın Allah’tan bağımsız bir güce sahip olmadığını bilir ve her olayda Rabbimizin hakimiyetini görmeye çalışır.
"Keşke" Diyerek Kaderi Sorgulamamak
İnsan bazen, "Şu kişi bunu söylemeseydi bunlar yaşanmazdı." veya "Keşke oraya gitmeseydim." diyerek yaşanan olayların farklı şekilde sonuçlanabileceğini düşünebilir. Oysa meydana gelen her olay, Allah'ın ezelde takdir ettiği kaderin bir parçasıdır. Yaşanan hiçbir hadise Allah'ın bilgisi, dilemesi ve yaratması dışında gerçekleşmez. Bu sebeple mümin, keşkelerle oyalanmak yerine, Allah'ın her hükmünde sonsuz hikmet bulunduğuna iman eder. Yaşananlardan ders çıkarır, hatalarından ibret alır ve geleceğe Allah’a güvenerek yönelir.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
.jpg)
Şifayı Sebeplerde Arama Yanılgısı
İnsan sağlıkla ilgili olayları değerlendirirken bazen farkında olmadan şifayı yalnızca sebeplere bağlama yanılgısına düşebilir. "İlaç beni iyileştirdi.", "Doktor beni kurtardı." veya "Bu tedavi sayesinde sağlığıma kavuştum." gibi ifadeler, şifanın gerçek sahibini unutma tehlikesi taşıyabilir.
Gerçek şifayı veren yalnızca Allah'tır. Dilerse aynı ilaç bir hastaya şifa olur, dilerse hiçbir fayda sağlamaz. Dilerse doktoru doğru teşhis ve tedaviye vesile kılar, dilerse hastanın ömrünü tamamlar. Çünkü hastalığı da, şifayı da, hayatı da, ölümü de yaratan Allah'tır. O, eş-Şâfî ismiyle dilediğine şifa verir.
Bu sebeple mümin, tedavi için bütün sebeplere başvurur; ancak kalbini sebeplere değil, sebepleri yaratan Allah’a bağlar. Şifayı yalnızca Allah’tan ister, O’na dua eder ve kendisi için en hayırlı olanı yaratmasını diler. Çünkü bilir ki sebepler ancak Allah'ın dilemesiyle sonuç verir.
Öfke ve Gerginliğin Temelinde Allah’a Teslimiyet Eksikliği Vardır
Trafikte yaşanan sıkışıklıklar, insanların hataları, beklenmedik gelişmeler, aksilikler veya hoşumuza gitmeyen sözler... Hayatta zahiren olumsuz görünen pek çok durumla karşılaşırız. Mümin, bunların hiçbirinin Allah’ın bilgisi ve dilemesi dışında gerçekleşemeyeceğini bilir. Bu bilinçle Rabbine tam bir teslimiyet gösterir; her olayın ardındaki ilahî hikmete güvenerek sükûnetini ve itidalini korur. Çünkü bilir ki her şeyi yaratan, takdir eden ve yöneten yalnızca Allah’tır.
Buna karşılık, olayları yalnızca görünen sebeplerle açıklayan, sebeplere bağımsız bir güç ve etki atfeden kişi; yaşadığı olumsuzluklar karşısında kolayca öfkelenebilir, huzursuzluğa kapılabilir ve çevresini suçlama eğilimi gösterebilir. Oysa mümin için sebepler sadece Allah’ın yarattığı vesilelerdir; asıl fail ve mutlak irade Allah’tır. Bu hakikati kavrayan kimse, öfkeye teslim olmak yerine sabrı, tevekkülü ve güzel ahlakı tercih eder. Böylece dış şartlar ne kadar değişirse değişsin, kalbindeki huzuru ve dengesini muhafaza edebilir.
İnsanlardan Medet Ummak
İnsan, karşılaştığı sıkıntılar karşısında çözümü öncelikle insanlarda aramaya meyillidir. Oysa hiçbir insanın Allah'tan bağımsız bir gücü ve kudreti yoktur. İnsan elbette sebeplere sarılır; istişare eder, yardım ister, destek alır, gerekli girişimlerde bulunur ve üzerine düşen sorumluluğu yerine getirir. Ancak kalbini sebeplere değil, sebepleri yaratan Allah’a bağlar. Ya da bazen insanlar karşılarındaki kişilerin sözleri ve davranışları sebebiyle kırılır, üzülür veya sevgilerinden şüphe ederler. Oysa kalpleri çeviren, sevgiyi yaratan, insanları birbirine yaklaştıran veya uzaklaştıran yalnızca Allah'tır.
Hiçbir insan, Allah’ın dilemesi dışında bir başkasına fayda veya zarar verecek bağımsız bir güce sahip değildir. Bu nedenle mümin, sıkıntı anında önce Rabbine yönelir, O’na dua eder ve yardımın gerçek sahibinin yalnızca Allah olduğunu bilir. Sebeplere başvururken de sonucu sebeplerden değil, Allah’tan bekler. Çünkü bilir ki bütün imkânları yaratan ve kullarına yardım eden yalnızca Allah’tır.
Rabbimiz bu gerçeği şöyle bildirir:
Hüzün, Kaygı ve Gelecek Korkusu
İnsan zaman zaman hüzün, kaygı, gelecek endişesi veya kaybetme korkusu yaşayabilir. Bu ruh hali, yaşadığı her olayın Allah'ın bilgisi, dilemesi ve yaratmasıyla gerçekleştiğini unutmasından kaynaklanır. Oysa hiçbir musibet, hiçbir nimet ve hiçbir imtihan Allah'ın takdiri dışında değildir.
İnsan olayları yalnızca görünen sebeplerle değerlendirdiğinde kaygı ve korkusu giderek artar. Her şeyin Allah'ın kontrolünde olduğunun farkında olduğunda ise, Rabbinin sonsuz rahmetine ve hikmetine güvenerek tevekkül eder. Bilir ki Allah, her hükmünü sayısız hikmet ve hayırla yaratır. İşte müminin kalbine huzur veren de bu teslimiyettir.
Hataları Kendine Mal Etmek
İnsan yaptığı hatalar sebebiyle üzülür, pişmanlık duyar ve kendisini sorgular. Bu, samimi bir tevbeye vesile olduğu sürece güzel bir ahlaktır. Ancak hataları sürekli sahiplenmesi, ümitsizliğe düşmesi, kendisini değersiz görmesi doğru değildir. Çünkü insanı da onun yaptıklarını da yaratan Allah'tır. Rabbimiz şöyle buyurur:
İnsan hata yaparak öğrenir, olgunlaşır ve Rabbine yönelir. Tıpkı yürümeyi öğrenen bir çocuğun düşe kalka doğrulabilmesi gibi, mümin de yaptığı hatalardan ibret alır, tevbe eder ve aynı yanlışı tekrarlamamaya gayret eder. Samimiyetle yapılan her tevbe, Allah'ın izniyle kişiyi manevi olarak olgunlaştıran bir hayra dönüşebilir.
.jpg)
Sevgiyi Allah’tan Bağımsız Görmemek
Sevgi, Allah’ın insanın kalbine yerleştirdiği büyük bir nimettir. Ancak günümüzde filmler, diziler ve popüler kültür, sevgiyi çoğu zaman Allah’tan bağımsız, hayatın merkezine yerleştirilen bir bağlılık olarak sunmaktadır. İnsan, sevdiği kişiyi hayatının merkezi haline getirip ona yalnızca Allah’a ait olması gereken bir değer yüklediğinde, farkında olmadan sevgiyi putlaştırma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.
Oysa gerçek sevgi, Allah için sevmektir. Sevilen kişide görülen güzellik, merhamet, sadakat, vefa ve bütün güzel ahlak özellikleri Allah’ın bir lütfudur. Mümin, sevdiği kişiyi Allah’ın bir emaneti olarak görür; sevgisini Allah’ın rızasına uygun şekilde yaşar ve onunla yalnızca dünyada değil, ahirette de birlikte olmayı umut eder.
Gerçek sevgi, insanı Allah’tan uzaklaştıran değil, Allah’a yaklaştıran sevgidir. Allah için yaşanan sevgi; merhameti, fedakarlığı, sadakati ve karşılıksız iyiliği beraberinde getirir. Kalbe gerçek huzuru veren sevgi de işte budur.
Kibir ve Aşağılık Kompleksi
İnsanın sahip olduğu güzellikler, imkanlar, makam, mal, başarı veya yeteneklerle övünmesi; buna karşılık sahip olamadıkları sebebiyle kendisini değersiz görmesi, aslında aynı yanılgının iki farklı yansımasıdır. Çünkü her iki durumda da insan, kendisine verilenleri veya verilmeyenleri kendi değerinin bir ölçüsü haline getirmektedir.
Oysa insan; Allah tarafından yaratılmış, her an O’nun rahmetine ve nimetlerine muhtaç olan aciz bir kuldur. Sahip olduğu güzellikler, yetenekler, maddi imkanlar, makamlar ve başarılar, insanın kendi başına sahip olduğu özellikler değil; Allah’ın lütfettiği nimetlerdir. Bu gerçeği kavrayan mümin, kendisine verilen nimetlerle kibirlenmez; sahip olamadıkları sebebiyle de kendisini eksik veya değersiz görmez. Çünkü bilir ki bütün güzelliklerin ve üstünlüklerin gerçek sahibi Allah’tır.
İnsanın görünüşü, serveti, makamı veya bilgisi onu gerçek anlamda üstün kılmaz. Zira bunların tamamı geçici olup Allah’ın dilemesiyle var olur. Asıl değer ve üstünlük, Allah’ın rızasını kazanmak için gösterilen samimi çaba ve takvadadır.
Mümin de kendisinde bulunan güzel özellikleri kendi başarısının bir sonucu olarak görmek yerine, Allah’ın bir lütfu olarak değerlendirir. Güzel yaratılışını, yeteneklerini, bilgisini, makamını, başarısını ve sahip olduğu tüm nimetleri Rabbinden gelen bir ikram olarak bilir. Allah, Kur’an’da bu bilinci şöyle hatırlatır:
Güzel Ahlakı Kendinden Bilme Yanılgısı
Sabır, tevazu, cömertlik, merhamet, fedakârlık ve samimiyet gibi bütün güzel ahlak özellikleri Allah'ın kullarına lütfettiği değerli nimetlerdir. İnsan bu özellikleri yalnızca kendi çabasıyla elde ettiğini düşündüğünde, kendisine verilen ilahi lütfu gözden kaçırabilir. İnsanın kalbine sabrı yerleştiren, ona merhamet duygusu veren, imanı ve güzel ahlakı sevdiren Allah’tır.
Allah Kur’an’da şöyle buyurur:
Bu nedenle mümin, "Ben çok sabırlıyım", "Ben fedakâr bir insanım" diyerek bu özellikleri kendisine ait bağımsız değerler olarak görmez. Sahip olduğu her güzel ahlakın Allah’ın bir lütfu olduğunu bilir ve bunun için Rabbine şükreder.
Güzel ahlak, insanın kendisiyle övünmesine değil; Allah’ın üzerindeki nimetini görerek daha fazla şükretmesine vesile olur.
Nimetleri Kendinden Bilmek
İnsan bazen farkına varmadan sahip olduğu nimetleri kendi gücüyle elde ettiğini zannedebilir. Oysa insanın aldığı her nefes, içtiği her yudum su, yediği her lokma ve sahip olduğu her imkân Allah'ın lütfudur. İnsana rızık veren, bedenini güçlü kılan, nimetleri yaratan ve ona ulaştıran yalnızca Allah’tır. İnsan ancak Allah’ın kendisi için takdir ettiği nimetlerden faydalanabilir.
Mümin, sahip olduğu hiçbir nimetin gerçek sahibinin kendisi olmadığını bilir. Malı, sağlığı, zamanı, yetenekleri ve bütün imkanları Allah’ın kendisine verdiği emanetler olarak görür. Bu bilinç, insanı şükre yöneltir. Çünkü mümin bilir ki bütün övgüler ve şükürler yalnızca nimetlerin gerçek sahibi olan Allah’a aittir.
Başarıyı Yalnızca Kendinden Bilmek
İnsan bazen elde ettiği başarıları kendi zekasına, çalışmasına veya kabiliyetine bağlayabilir. Oysa çalışmak kulun sorumluluğudur; başarıyı yaratan ise yalnızca Allah'tır.
Üniversiteyi kazanmak, yüksek not almak, ticarette başarılı olmak veya herhangi bir hedefe ulaşmak ancak Allah'ın dilemesiyle gerçekleşir. Aynı şekilde bazen çok çalışan bir insan istediği sonuca ulaşamaz; bazen de Allah ummadığı kapılar açar. Böylece kul, neticeyi yaratanın yalnızca Allah olduğunu daha iyi kavrar.
Bu sebeple mümin gayret eder, bütün meşru sebeplere başvurur; fakat kalbini başarıya değil, Allah'a bağlar. Başarı karşısında şükreder, zorluk karşısında sabreder ve her durumda Rabbine tevekkül etmeye devam eder.
.jpg)
Sonuç
Şirk, insanın hayatında son derece dikkat etmesi gereken büyük bir tehlikedir. Çünkü insan bazen farkında olmadan, Allah'a ait olan mutlak güç ve hakimiyeti sebeplere, insanlara veya olaylara yöneltme yanılgısına düşebilir. Oysa Allah'a samimi bir imanla teslim olan mümin, bütün gücün, kudretin ve hükmün yalnızca Allah'a ait olduğunu bilir.
Bu nedenle insanın, hayatının her anında kalbini ve düşüncelerini Kur'an'ın ölçüleriyle değerlendirmesi gerekir. Gün içinde yaşanan birçok olay, insanın tevekkülünü ve Allah'a olan bağlılığını sınayan vesileler olabilir. Bir hastalık, bir yorgunluk, beklenmedik bir sıkıntı, incitici bir söz, karşılaşılan bir engel veya arzu edilen bir sonuca ulaşamamak... Böyle anlarda müminin dikkatli olması gerekir. Çünkü insan, yaşadığı olayları yalnızca görünen sebeplerle değerlendirdiğinde, farkında olmadan Allah'ın sonsuz hikmetini ve kuşatıcı iradesini göz ardı edebilir. "Neden böyle oldu?" diyerek kaderi sorgulayan, olayların ardındaki ilahi hikmeti göremeyen bir bakış açısı, insanı manevi olarak zayıflatabilir.
Oysa Allah'ın yarattığı her olayda bir hikmet ve hayır vardır. Bazen bir sıkıntı insanın Allah'a daha güçlü yönelmesine vesile olur, bazen bir kayıp insanın gerçek nimetlerin farkına varmasını sağlar, bazen de yaşanan bir zorluk insanın sabrını ve teslimiyetini güçlendirir. Mümin bilir ki hayatındaki en küçük ayrıntıdan en büyük olaya kadar her şey Allah'ın sonsuz ilmi ve rahmetiyle yaratılmaktadır.
Bu hakikati unutarak nimetleri kendinden bilmek, başarıları yalnızca kendi gücüne bağlamak veya olayları sebeplerin bağımsız etkisiyle açıklamak insanı büyük bir yanılgıya sürükler. Gerçek huzur da sebeplere değil, sebepleri yaratan Allah'a güvenmekle, her durumda O'nun takdirine teslim olmakla elde edilir.
Bu sebeple mümin, hayatının her anında Allah ile olan bağını canlı tutar. Yaşadığı her olayda Rabbine yönelir, O'nun hikmetine güvenir ve kalbini yalnızca Allah'a bağlar.