Günümüz dünyasında, teknolojinin sunduğu imkanlar her geçen gün daha da gelişiyor. Hayatımızı kolaylaştıran, konforumuzu artıran, güvenliğimizi sağlayan sayısız cihaz ve sistem, artık sıradan birer parçamız haline geldi. Mesela, sabah evden aceleyle çıkarken, aracınızın sizi kapıda beklediğini, soğuk havada otomatik olarak ısındığını, sizin kimliğinizi tanıyarak kapılarını açtığını ve tek bir komutunuzla en hızlı güzergahı belirleyip, otonom şekilde sizi gideceğiniz yere ulaştırdığını düşünün. Yol boyunca trafik durumunu analiz eden, çevredeki tehlikeleri algılayan, en güvenli manevraları kendi başına yapan bir otomobil… Bugün, bu tür teknolojiler artık hayal olmaktan çıkıp, hayatımızın bir parçası olmaya başladı.
Böylesine gelişmiş bir aracı gören çoğu insan, doğal olarak, bu teknolojinin arkasındaki mühendisleri, tasarımcıları ve üretici firmaları merak eder, onlara hayranlık duyar. Ancak burada önemli bir noktayı gözden kaçırmamak gerekir: Zamanında büyük bir hayranlık uyandıran ilk otomobiller, bugün sıradan kabul edilen en basit araçlardan bile çok daha ilkel ve yetersizdi. Teknoloji ilerledikçe, dünün harikaları bugünün sıradanları haline geliyor. Yani, insan yapımı her ürün, zamanla değerini yitiriyor ve yenileriyle yer değiştiriyor.

Peki, asıl hayranlık duymamız gereken şey, teknolojik ürünlerin kendisi midir? Yoksa onları tasarlayan, üreten insanlar mı? Biraz daha derin düşünürsek, bir tasarımcının ya da mühendisin beyni, ortalama 1400 gramlık bir yağ ve protein karışımından oluşur. Bu beyin, atomlardan ve moleküllerden meydana gelir. O halde, hayranlık duyulması gereken şey, sadece bu maddeler midir? Elbette hayır. Atomlar ve moleküller, kendi başlarına bilinçsiz ve şuursuz varlıklardır. Onlara şekil ve anlam kazandıran, onlara akıl ve yetenek bahşeden, tüm bu sistemleri kusursuzca yaratan Yüce Allah’tır.
Kur’an’da Allah, “Sizi de yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Saffat Suresi, 96) buyurarak, insanın ortaya koyduğu her türlü eserin de aslında Allah’ın yaratmasıyla var olduğunu bildirir. İnsan, sahip olduğu bilgi, akıl ve yetenekleriyle, teknolojik harikalar üretebilir. Ancak bu özelliklerin kaynağı, insanın kendisi değildir. Allah, insana akıl, vicdan ve ilim verir; atomları, molekülleri, fizik kanunlarını ve evrenin işleyişini de O yaratır. İnsan, ancak Allah’ın yarattığı bu muazzam düzeni kullanarak bir şeyler üretebilir.
Bir otomobilin fren sistemi, ne kadar mükemmel olursa olsun, sürtünme kuvveti olmasaydı hiçbir işe yaramazdı. Motor yağı, kendine has kayganlık özelliğine sahip olmasaydı, en gelişmiş motorlar bile çalışamazdı. Tüm bu detaylar, Allah’ın sonsuz ilminin ve kudretinin birer yansımasıdır. Kur’an’da, “Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir.” (Haşr Suresi, 24) buyrularak, yaratılan her şeyin Allah’ın mükemmel sanatını ortaya koyduğu bildirilir.
Bu otomobilin üretiminde kullanılan metallerin özellikleri de, Allah’ın yaratışındaki mükemmelliği görmek için çok önemli bir vesiledir. Bugün otomobillerin gövdesi, motoru, şasisi ve daha pek çok parçası; demir, alüminyum, çelik gibi çeşitli metallerden üretilir. Bu metaller, önce yüksek sıcaklıklarda eritilir, ardından kalıplara dökülerek veya preslenerek istenen şekle sokulur. Sonrasında soğutulup sertleştirilir ve dayanıklı, uzun ömürlü parçalara dönüşür. İnsanlar, bu işlemleri gerçekleştirebilmek için büyük fırınlar, yüksek teknolojili makineler ve hassas mühendislik bilgisi kullanmak zorundadırlar.

Ancak burada asıl düşünülmesi gereken, bu metallerin doğada var olan özellikleridir. Demirin, alüminyumun veya çeliğin, belli bir sıcaklıkta eriyebilmesi, sonra tekrar katılaşıp sağlam bir yapıya kavuşabilmesi, atomlarının ve moleküllerinin dizilişinden kaynaklanır. Her metalin erime noktası, esnekliği, dayanıklılığı ve şekil alabilme kabiliyeti, Allah’ın o maddeye verdiği özel bir özelliktir. Eğer demir, bugünkü gibi kolayca eritilip şekillendirilebilen bir yapıda olmasaydı ne otomobillerin üretimi mümkün olurdu ne de modern sanayi gelişebilirdi.
Kur’an’da Allah şöyle buyurur:
“Demiri de indirdik; onda hem büyük bir kuvvet hem de insanlar için faydalar vardır...” (Hadid Suresi, 25)
Bu ayette de bildirildiği gibi, demir ve diğer metaller, insanlığın hizmetine sunulmuş nimetlerdendir. Onların özelliklerini belirleyen, atomlarını ve moleküllerini o şekilde yaratan, Allah’tır. İnsan, ancak Allah’ın yarattığı bu maddeleri ve onların özelliklerini keşfederek teknolojik ürünler ortaya koyabilir.
Bir metalin eritilip şekillendirilebilmesi, ardından tekrar dayanıklı bir yapıya kavuşması, Allah’ın yaratışındaki ilmin ve kudretin bir göstergesidir. İnsanlar, bu özellikleri kendileri oluşturamaz, sadece Allah’ın yarattığı bu düzeni kullanabilirler.
Hz. İbrahim’in kıssasında olduğu gibi, samimi bir tefekkürle bakan her insan, evrende rastgeleliğin değil, kusursuz bir tasarımın hâkim olduğunu kolaylıkla görebilir. Hz. İbrahim, yıldızlara, Ay’a ve Güneş’e bakıp, onların da bir Yaratıcı’ya muhtaç olduğunu anlamış ve yüzünü gökleri ve yeri yaratan Allah’a çevirmiştir. (Enam Suresi, 76-79) Aynı şekilde, vicdan sahibi bir insan da, teknolojik mükemmelliğin arkasında, her şeyi yaratan ve yöneten Yüce Allah’ın varlığını kavrar.
Allah, Kur’an’da şöyle buyurur:
“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, şekil ve suret verendir. En güzel isimler O’nundur.” (Haşr Suresi, 24)
Gerçek hayranlık, insanın ortaya koyduğu eserlere değil, o eserleri mümkün kılan, her şeyi yoktan var eden Allah’a yönelmelidir.
Sonuç olarak, teknolojik harikaların asıl kaynağı, onları üreten insan değil, insana akıl, ilim ve yetenek veren, evreni ve içindeki tüm detayları kusursuzca yaratan Yüce Allah’tır. İnsan, vicdanıyla düşündüğünde, her şeyin Allah’ın ilmiyle, kudretiyle ve hikmetiyle yaratıldığını kolaylıkla görebilir.