Geçici dünya hayatına hırsla bağlanmak
Dünya, özellikle içinde bulunduğumuz ahir zamanda, çeşit çeşit zorlukların, bozulmaların, çatışmaların ve vahşi rekabetlerin hakim olduğu bir alan haline geldi. Hastalıkların, savaşların, salgınların, çatışmaların, doğal afetlerin, acımasızlığın hakim olduğu böyle bir ortamda hayatta kalabilmek bile tek başına büyük bir mücadele gerektiriyor. İnsanlar, yaşadıkları hayattan hoşnut olamıyor, mutlu yaşayamıyor, ümitvar bir yaşam süremiyorlar. Yaşam mücadelesinin hakim olduğu bu şartlar içinde pek çok kişi, kendilerince bu mücadeleyi kazanabilmek için bencilce bir üstünlük yarışı içine giriyor.

Bu yarış içinde yaşamayı tercih edenler, aynı zamanda sayısız acizlikle de mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Hastalıklar yakalarını bırakmıyor. Geçim derdi, aile sorunları, iş sorunları, sosyal çevrede ayakta kalabilme mücadelesi, sıkıntılarıyla gelen yaşlılık ve geçen zamana çare bulamama, her geçen gün insanları daha umutsuz hale getiriyor.
Bütün bunlarla boğuşurken, yine sabah erkenden aynı işe gitmek zorunda olmak, yine akşam aynı saatte aynı trafikle boğuşmak, işte bıraktığı sıkıntıların farklı versiyonu ile evde karşılaşmak ve her gün aynı sıkıcı düzene geri dönmek, zaten geçici olan hayatın anlamsız bir döngüye takılıp kaldığını sürekli olarak kendilerine gösteriyor.
Bu tip insanlar, çaresizce, yaşadıkları sorunlardan uzaklaşmanın yollarını arıyorlar. Biraz rahatlamak için tatile çıkıyorlar; ama problemleri de onlarla birlikte geliyor.
Unutmak için içkiye sığınıyorlar; fakat ertesi sabah uyandıklarında sorunları da kendileriyle birlikte uyanıyor.
Bütün bunlar olurken,
• Her gün yeni hastalıklarla uğraşan,
• Her geçen gün biraz daha yaşlanan,
• Sıkıntılarından kurtulamayan, sıkıntılara yeni sıkıntılar ekleyen,
• Yaşamak için sürekli para kazanmak zorunda kalan,
• Mutsuz, sevgisiz, umutsuz kalan,
• Söz konusu insanlar,
• Anlaşılmayacak şekilde daha fazla dünyaya bağlanıyorlar.
Dünyadaki geçicilikleri elde etme hırsları gitgide daha depreşiyor.
Hastalıklarıyla, yaşam mücadeleleriyle boğuşurken, bir yandan daha uzun yaşamak istiyorlar.Yaşlanmaya savaş açıyor, avuç avuç ilaçlar içiyor, estetik ameliyatlar oluyor, kaçınılmaz bir süreci yok etmeye çalışıyorlar. Bu acizlikleri neden yaşadıklarını düşünmek yerine, acizlikleri durdurmaya ve yok saymaya çalışıyorlar.Ve asla hedeflerine ulaşamıyor, asla mutlu olamıyorlar. Bu hırsın daha yüksek türevleri de var. Bu hırs güçlendiğinde, sadece insana değil, insanlığa da felaket getiriyor.
Dünya hırsının doğurduğu kıskançlık, öfke ve çatışmalar
Bazı kişilerde dünyaya yönelik bu hırs, delice bir yenişme arzusu, garip bir öfke sebebi halini alıyor. Kişi, sabahtan akşama kadar çalışıyor, dünyanın çilesini her gün fazlasıyla çekiyor olmasına rağmen, kimi zaman hayatını daha öfke dolu hale getirecek olaylara girmekten hiç kaçınmıyor. Örneğin; zaten zorlu geçen bir iş günü sonrası trafiğe giriyor; ama bu defa trafikte kavga ediyor. Veya işyerinde birilerini kıskanıyor, kızıyor, öfkeleniyor ve sürekli dedikodu yapıyor, aksi tavırlar sergiliyor. Etrafındaki insanlara, çocuklara, hayvanlara, çevreye tahammülsüz hale geliyor.

Çünkü dünya hırsı, insanlara sürekli olarak tatminsizliği, sevgisizliği, ruhsuzluğu, hoşnutsuzluğu, doyumsuzluğu getiriyor.
İnsanların bir kısmı, hayata garip bir hırsla bağlandıkları için, hayatlarının hemen her anında öfke ve rekabet duygularıyla yaşarlar.
Bu hırsın getirdiği bela, aslında şu anda dünyadaki anlaşmazlıkların, savaşların, çatışmaların, haksız rekabetlerin ve vahşi kapitalizmin tek sebebidir. Bu, geçmişte de böyle olmuştur; tarih boyunca insan eliyle meydana gelen neredeyse tüm felaketlerin sebebi dünyaya yönelik doyumsuzluğa ve hırsa dayanmıştır.
Kur'an'da haber verilen Habil-Kabil kıssası, dünya hırsını tarif eden en önemli örneklerden biridir:
Onlara Adem'in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar (Allah'a) yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Onlardan birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen) Demişti ki: "Seni mutlaka öldüreceğim." (Öbürü de:) “Allah, ancak korkup-sakınanlardan kabul eder.”
"Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım."
"Şüphesiz kendi günahını ve benim günahımı yüklenmeni ve böylelikle ateşin halkından olmanı isterim. Zulmedenlerin cezası budur."
Sonunda nefsi ona kardeşini öldürmeyi (tahrik edip zevkli göstererek) kolaylaştırdı; böylece onu öldürdü, bu yüzden hüsrana uğrayanlardan oldu.
Derken, Allah, ona, yeri eşeleyerek kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini gösteren bir karga gönderdi. "Bana yazıklar olsun" dedi. "Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim?" artık o, pişman olmuştu. (Maide Suresi, 27-31)
Kur'an'da ve Tevrat'ta haber verilmiş olan Habil-Kabil kıssası, insanlık tarihinde öfke ve kıskançlığın nasıl korkunç sonuçlar doğuracağını gösteren ve yeryüzündeki ilk cinayeti bildiren kıssadır. Kabil'in, kardeşi Habil'in kurbanının Allah tarafından kabul edilmesini kıskanması ve bundan dolayı ona şiddetli bir öfke duyması, kardeşini öldürmesiyle sonuçlanmıştır. Dünya hırsı, Kabil'i, kardeş katili haline getirmiştir.
Firavun'un, Hz. Musa'ya yönelik düşmanlığı da yine kıskançlık nedeniyledir. Duyduğu bu kıskançlık nedeniyle Firavun, Hz. Musa'yı öldürmeye yeltenecek kadar büyük bir öfke duymuş ancak Allah'ın planı gereği Firavun, Musa'yı tuzağa düşürdüğünü zannederken kendisi tuzağa düşmüştür:
Firavun dedi ki: "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim de o (gitsin) Rabbine yalvarıp-yakarsın. Çünkü ben, sizin dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum." (Mümin Suresi, 26)
(Firavun) dedi ki: "Andolsun, benim dışımda bir ilah edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım." (Şuara Suresi, 29)
Firavun'un Hz. Musa'yı hapsetme ve öldürme arzusu, ona karşı büyüklenmesinden kaynaklanmaktadır. Öyle ki Firavun, bunu, kendisini ilah olarak görecek raddeye getirmiş ve Hz. Musa'nın Allah'a olan imanına bu nedenle öfke duymuştur.
Firavun dedi ki: "Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın ilahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum."
O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve gerçekten Biz'e döndürülmeyeceklerini sandılar.
Bunun üzerine, onu ve askerlerini tutup suya attık. Böylelikle zulmedenlerin nasıl bir sona uğradıklarına bir bak. (Kasas Suresi, 38-40)
Karun'u, Firavun'u ve Haman'ı da (yıkıma uğrattık). Andolsun, Musa onlara apaçık delillerle gelmişti, ancak yeryüzünde büyüklendiler. Oysa onlar (azaptan kurtulup) geçecek değillerdi.
İşte Biz, onların her birini kendi günahıyla yakalardık. Böylece onlardan kiminin üstüne taş fırtınası gönderdik, kimini şiddetli bir çığlık sardı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmedici değildi, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (Ankebut Suresi, 39-40)
Nemrut'un Hz. İbrahim'e olan öfkesi de yine onun Allah'a olan imanını kıskanmasındandır. Dönemin güç sahibi olan Nemrut, dünyevi tüm güçleriyle üstünlük taslamış ve kendisini lider olarak kabul etmeyen ve putlarını yerle bir eden Hz. İbrahim'i ölüm ile tehdit etmiştir:
Allah, kendisine mülk verdi diye Rabbi konusunda İbrahim'le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim Rabbim diriltir ve öldürür" demişti; o da: "Ben de öldürür ve diriltirim" demişti. (O zaman) İbrahim: "Şüphe yok, Allah Güneş'i doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir" deyince, o inkarcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. (Bakara Suresi, 258)
Nemrut'un, sırf Allah'a imanından dolayı Hz. İbrahim'e yönelik öfkesi, ayetlerde şu şekilde anlatılmıştır:
(İbrahim) Dedi ki: "O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?"
"Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?"
Dediler ki: "Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın ve ilahlarınıza yardımda bulunun."
Biz de dedik ki: "Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol."
Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat Biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık. (Enbiya Suresi, 66-70)
Peygamberimiz (SAV) döneminde de dönemin önde gelenleri tarafından aynı itirazlar gerçekleşmiş, Peygamberimiz (SAV) ve sahabelerine karşı saldırılarda bulunulmuş, bu kişiler, İslam'a yönelik mücadelelerini savaşlar çıkararak gerçekleştirmişlerdir.
Yakın tarih de bunun örnekleriyle doludur.
Dünyada gerçekleşen tüm büyük savaşlar, 1. ve 2. Dünya savaşları, halen sürmekte olan İsrail-Filistin savaşları, Rusya-Ukrayna savaşları, dünyanın iki cepheye ayrılması, yıllar boyunca süren soğuk savaş, nükleer silahlanma ve bunlar gibi dünyada silahlanmanın gerekçesini oluşturan tüm soğuk ve sıcak çatışmalar, bir türlü tatmin olmayan, sonlanmayan, durulmayan bir hırsın sonucudur.
.jpg)
Sevgi dolu bir dünya için bakış açısının değişmesi
Şayet insanlar;
• Acizliklerinin farkında olsalar,
• Neden yaratıldıklarını anlasalar,
• Dünyaya üstünlük yarışı için gelmediklerini kavrasalar,
• Dünyadaki bu huzursuzlukların, savaşların, tahammülsüzlüklerin, yarışların tümü sona erer.
Dünyanın cennet gibi bir yer olması, insanların bakış açılarını değiştirmelerine bağlıdır.
İnsanların bakış açılarını değiştirmeleri de, acizliklerinin farkına varmaları ve dünyanın ne amaçla yaratıldığını anlamaları ile mümkün olacaktır.
Allah, ayetinde, dünyanın asıl hayat olmadığını, bir oyun ve oyalanma olarak yaratıldığını haber verir:
Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır'. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi. (Ankebut Suresi, 64)
Dünya hayatının gerçek yaratılma amacını Allah, ayetinde şöyle haber verir:
O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)
Allah, yerdeki ve gökteki her şeyin Hakimi olduğunu ve diriltenin de öldürenin de Kendisi olduğunu bildirmektedir.
Haberin olsun, göktekilerin ve yerdekilerin tümü gerçekten Allah'ındır. Haberin olsun; şüphesiz Allah'ın vaadi haktır; ancak onların çoğu bilmezler.
O, diriltir ve öldürür. Ve O'na döndürüleceksiniz. (Yunus Suresi, 55-56)
Ayetlerde açıkça belirtildiği gibi insanın, Allah'a karşı hiçbir gücü yoktur. "Benim" dediği şeylerin tümü aslında Allah'ındır ve insan, bu dünyayı mutlaka, Allah'ın belirlediği bir anda terk edecektir. İnsan, kabul etse de etmese de, Allah'a karşı bu kadar acizdir.
İnsan, kendisine dünyaya has olarak verilmiş olan acizliklere karşı koyamamaktadır. Geçen zamanı durduramamakta, ne kadar çabalarsa çabalasın bedenindeki hücrelerin ölmesine, yaşlanmaya, ölüme gitgide yakınlaşmaya direnememektedir. Kimileri beyhude çabalarla ölümsüzlüğü mümkün kılmaya çalışmakta ama Allah'ın kanununun önüne geçememektedir. Bu dünyaya gelen her can, mutlaka dünyayı bir gün terk edecektir.

Kendisini güçlü zanneden insan, tek bir virüse dahi yenik düşebilmektedir. Birkaç kanser hücresi bir araya gelip onu alt edebilmektedir. Kalp damarına ulaşan tek bir pıhtı, bir anda hayatına son verebilmektedir. İnsanın, bunlara karşı koyabilecek hiçbir gücü yoktur. Kaderde belli olan bir vakitte, o veya bu şekilde, mutlaka canı alınacaktır.
Bütün bunlar, insanlara duymak istemediklerini duyurmak, onları karamsarlığa sürüklemek için anlatılmamaktadır. Tam aksine bunlar, gerçeğe çağrı içindir. İnsanın, dünya hayatının geçici bir yer olduğunu kabul etmesi, kendisi için güzel bir şeydir. Bu satırlarda anlatılanlara dikkat vermesi onun mutlaka lehine olacaktır. Çünkü burada anlatılanlar, aslında insanların genelinin örtbas etmeye çalıştıkları asıl gerçeklerdir.
Bu dünyanın yaratılış amacı, insanın denenmesidir. Bu imtihanı layıkıyla geçebilenler, sonsuz hayatlarında özlem duydukları her şeye kavuşacaklardır. Cennet, sonsuz gençliğin, sonsuz güzelliğin, sonsuz diriliğin, sonsuz mutluluğun, sonsuz ikramın yer aldığı, bitmeyecek, sonlanmayacak bir hayattır. İnsanların bir kısmının, cennetten hiç bahsetmeyip, dünya hayatı gibi eksiklerle dolu bir ortamı sonsuzlaştırma çabası, işte bu nedenle şaşkınlık uyandırıcıdır. İnsanın özlemini çektiği her şey zaten cennette mevcutken, bu sonsuz yurt, Allah tarafından en mükemmel tariflerle haber verilmişken, bunu kazanmak için sadece Allah'a sevgi ve samimiyet yeterliyken, her yönden acizliklerle dolu bir dünya için mücadele etmek şok edici bir durumdur.
İnsanlar, ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, bu dünyayı kendileri için ölümsüz ve sonsuz bir yurt haline getiremeyeceklerdir. Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, dünyaya ait acizliklerden, eksikliklerden kurtulamayacaklardır. Yine hastalıklar olacak, yine kazalar yaşanacak, yine doğal felaketler meydana gelecek, insanlar hırslarını terk etmedikleri için yine savaşlar olacak, yine ölümler yaşanacak, zorluklar asla bitmeyecektir.
Çünkü dünya, böyle bir yerdir. Zorluklarıyla, acizlikleriyle, çileleriyle var olmuştur. Çünkü dünyanın var oluş amacı imtihandır.
Hal böyleyken, dünyaya yönelik hırslarla bir ömür geçirmek, sadece, imtihanı boş yere tüketmek demektir. İnsanın, ahireti kazanmak için tek imkanı olan bu dünya hayatı, gerçekten ahiret amaçlanırsa güzelleşir. Aksi takdirde, bu savaş alanı içindeki mücadele gitgide zorlaşacak, ağırlaşacaktır.
Allah’ın varlığını görmek ve sevgiyi esas almak
Tüm kainatta, yerde ve gökteki delillerde Allah'ın hakimiyeti vardır. Yeryüzünde Allah'ın varlığını görmek; O'nun güzelliğini, gücünü ve kudretini anlayabilmek çok kolaydır. Her yer, Allah'ın eserleriyle donatılmıştır ve bu eserler, Allah'ın, dilediğinde, mükemmelliği, benzersizliği, estetiği, kusursuzluğu nasıl yaratabileceğini gözler önüne sermektedir.
Bunu anlamak için bir kuşun kanadına, bir DNA sarmalına, bir protein sentezine, bir yunusun sonar sistemine, kesintisiz olan atan kalbimize, bir arının peteğine, dünyanın asla yanılmayan yörüngesine, Samanyolu Galaksisine, bir tohumdan canlılığın yeşermesine ve bunun gibi sayısız harikaya bakmak yeterlidir.

Kur'an-ı Kerim, Allah'ın üstün vasıflarını en üstün tanımlarla, en güzel örneklerle tarif etmiş ve korunmuş olarak bize sunulmuştur.
Elbette bu, bir Kur'an-ı Kerim'dir.
Saklanmış-korunmuş bir kitap'ta (yazılı)dır. (Vakıa Suresi, 77-78)
Kur'an'a ve Allah'ın yarattıklarına baktığımızda, Allah'ın en çok istediği şeyin sevgi olduğu hemen anlaşılır.
İnsanlar, Kur'an dışı, hurafelere dayalı inanışların ve bu inancın temsilcilerinin yorumlarıyla, yanılgılarıyla, hurafeleriyle kafalarını çok karıştırmamalıdırlar. İnsanların esas almaları gereken şey, Allah'ı sevmeleri, Kur'an'ı dayanak almaları ve kendi vicdanlarını dinlemeleridir.
İnsana her an, her yerde, en yakın olan sadece Allah'tır ve insan, Allah ile yakın bir bağ kurarak, O'na sevgisini ifade ederek, samimiyetle Allah'a yönelerek güçlü bir imana sahip olur. Allah, insana, şahdamarından daha yakın olduğunu ayetinde belirtmiştir:
Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız. (Kaf Suresi, 16)
İnsan;
• Hiç kimsenin kendisine Allah'tan daha yakın olamayacağını bilerek,
• Allah'ı kalpten severek,
• Allah'ın yarattıklarını görüp, sevip, O'nu takdir ederek,
• Allah'a, bu dünyaya ve ahirete yönelik algısını şekillendirebilir.
Zaten bu anlayışa eriştiğinde, dünyanın boş bir oyalanma mekanı olduğunu hemen anlayacak, her şeyi kusursuz yaratmaya kadir Yüce Allah'ın, her şeyi kusursuz yarattığı bir cennet mekanının mutlaka var olduğunu açıkça görecektir.
Bu, karmaşık bir konu değildir. Allah'ın eşsiz ve üstün Varlığını gösteren deliller apaçıktır. Tek konu, insanların, kendi hırslarına uyup, bu gerçeği görmeye direnmemeleridir.
Dünya hayatının gerçek amacı
İnsanların dünyaya yönelik hırsları, onları giderek daha hırçın, tahammülsüz ve sevgiden uzak bir ruh haline sürükleyebilmektedir. Özellikle ahir zamanda karamsarlığın, huzursuzluğun ve nefretin yaygınlaşması, üzerinde dikkatle durulması gereken bir durumdur. Bu tablonun değişmesi; Kur’an’dan delillerle imanın güçlendirilmesine, Allah’ın yaratma sanatını gösteren iman hakikatlerinin anlatılmasına ve insanlara dünya hayatının gerçek amacının hatırlatılmasına bağlıdır.
Dünya hayatının geçici olduğunu kavramak insanı karamsarlığa değil, gerçeğe ve huzura yöneltir. İnsan, acizliğini ve her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu anladığında hırsın, kıskançlığın ve öfkenin yıpratıcı etkilerinden uzaklaşabilir. Dünya, üstünlük yarışı için değil; Allah’ı tanımak, O’nu sevmek, güzel davranışlarda bulunmak ve ahireti kazanmak için yaratılmış bir imtihan yeridir. Gerçek mutluluk da dünyaya tutkuyla bağlanmakta değil, Allah’a samimiyetle yönelmekte ve O’nun rızasını amaçlamakta bulunur.