Bakış Açısı - 19. Bölüm - Enerji Dosyası
KARTAL GÖKTAN: Merhaba, yepyeni bir Bakış Açısı’yla yeniden karşınızdayız.
Bu programda konumuz enerji savaşları.
Bildiğiniz gibi sömürgeciliğin doğuşundan itibaren günümüze kadar süregelen bir güç savaşı yaşanıyor. Bu güç savaşı özellikle zengin enerji kaynaklarına sahip toprakların paylaşımı konusunda. Gerek süper güç devletler, gerekse terör grupları enerji odaklı bir strateji izliyorlar. Yaşanan çatışmaların, uluslararası siyasi krizlerin perde arkasına baktığımızda da enerji faktörü karşımıza çıkıyor. Biz de bu hafta dünyanın enerji kaynaklarından ve bu kaynaklar üzerinde oynanan enerji savaşlarından bahsedeceğiz. Bakış Açısı enerji dosyası başlıyor.
Bugünkü program özetimiz şu şekilde: Künye bölümünde, dünyada en çok kullanılan enerji kaynaklarından söz edeceğiz. Bu kaynakların rezerv miktarları hakkında istatistiksel bilgi vereceğiz.
Zaman tünelinde, Sömürgecilik Hareketi'nin ilk devirleri hakkında tarihte kısa bir yolculuk yapacağız. Büyük devletlerin enerji kaynakları bakımından zengin olan toprakları ele geçirme mücadelesinden bahsedeceğiz. Sömürülen ülkelere ve bu bölgelerin yerli halkının yaşadığı açlık, fakirlik, baskı ve zulme değineceğiz.
Güncel durum raporunda ise, halen devam eden enerji savaşlarına örnekler vereceğiz. Ukrayna-Rusya arasında yaşanan krize, Avrupa Birliği'nin durumuna ve Orta Doğu'da yaşananlara bakacağız.
Ve son olarak perde arkasında, tüm bu enerji savaşlarının arkasındaki asıl sebeplerden ve çözüm yollarından bahsedeceğiz.
Evet, künye ile başlayalım programımıza.
Evet, künye bölümünde önce dünyada en çok kullanılan enerji kaynaklarına bakalım isterseniz.
Enerji kaynakları genelde yenilenebilir ve tükenebilir olmak üzere iki grup altında toplanır. Yenilenebilir enerji, pratik olarak sınırsız varsayılır. Sürekli ve tekrar tekrar kullanılabilir. Örneğin güneş, rüzgar, hidroelektrik gibi. Tükenebilir enerji kullanıldığında ise kısa zaman aralığında yeniden oluşmaz. Bunlar petrol, doğalgaz, kömür gibi milyonlarca yıllık bitki ve hayvan fosillerinden elde edilen yakıtlardır. Enerji üretiminde de öncelikli olarak bu kaynaklar kullanılır. En çok kullanılan ise tabii ki petrol. İkinci sırada kullanımı gittikçe azalan kömür var. Üçüncü sırada ise üretim ve tüketimi hızla artan doğalgaz.
Enerji kaynaklarıyla ilgili bu tanımlardan sonra bazı istatistiksel verileri aktarmak istiyorum.
Ekrandaki grafikte de görebiliriz. Dünyada fosil yakıt rezervlerinin yani petrol, doğalgaz ve kömürün kullanımı %87 oranında. Yenilenebilir enerji olan rüzgar ve güneş enerjisi gibi enerjiler ise oldukça düşük seviyelerde.
İkinci tablomuza bakalım. Dünya üzerinde petrol ve doğalgaz rezervlerinin en çok bulunduğu ülkelerin Orta Doğu'da olduğunu görüyoruz. Kömür rezervleri ise en çok Avrupa ve Avrasya ülkelerinde. Bu 2013 sonu değerlerine göre.
Yine 2013 sonu verilerine göre petrol rezervlerinin dünya üzerindeki dağılımı şu şekilde: Orta Doğu %48, Orta Güney Amerika ülkeleri %19.
Ülkeler bazında bakacak olursak bir sonraki grafiğimizde. Venezuela'nın 298.3 milyar varille liderlikte olduğunu görüyoruz. Onu Suudi Arabistan ve Kanada takip ediyor. Pay olarak baktığımızda Venezuela'nın %17.7, Suudi Arabistan'ın %15.8 payı var. Dünya petrol rezervleri üzerinde.
Şimdi doğal gaz rezervlerinin dağılımına bir göz atalım. Yine 2013 sonu itibariyle Orta Doğu ülkeleri %43, Orta Güney Amerika ülkeleri ise %31 paya sahip.
Bir sonraki grafikte de ülkeler bazında göreceğiz. Ülkeler bazında doğal gaz rezervi en çok olan ülke İran. 33.8 trilyon metreküp. Onu Rusya ve Katar takip ediyor.
Şimdi son olarak Türkiye'nin enerji kaynakları bakımından önemine değinelim.
Dünya üretilebilir petrol ve doğal gaz rezervlerinin yaklaşık %72'lik bölümü yakın coğrafyamızda. Türkiye bu jeopolitik konumu itibariyle pek çok önemli projede yer alıyor. Enerji zengini Hazar, Orta Asya, Orta Doğu ülkeleri ile Avrupa'daki tüketici pazarları arasında bir enerji koridoru konumunda. Türkiye'nin sahip olduğu en eski boru hattı, Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı. Kuzey Irak'ta yer alan Kerkük petrollerini batıya ulaştırıyor. Hattın taşıdığı ham petrol miktarı 2009 yılında günlük 1.2 milyon varile çıkartılmış.
Enerji tarih boyunca ülkelerin fethedilmesine, savaşlara ve sömürgeciliğe neden olduğu halen de oluyor. Önce enerji savaşlarının tarihine bir göz atalım. Oradan da günümüze geçelim isterseniz.
Şimdiki başlığımız zaman tüneli.
Sanayi devrimi 18. yüzyılın 2. yarısında İngiltere'de başlayıp hızla Avrupa ve Amerika'ya yayıldı. Tüm dünyaya enerjinin, uygarlıkların devamı için vazgeçilmez bir unsur olduğunu gösterdi. Güçlü bir devlet olmanın yolunun enerji sorununu çözmekten geçtiği düşüncesini oluşturdu. Enerji sorununu çözebiliyorsa bir devlet, ekonomik anlamda belli bir gücü elde etmiş demektir. Ekonomik anlamda güçlü olan ülkelerde, dünya siyasetine yön veren ülkeler olacaktı.
1859'da Amerika Pensilvanya'da açılan ilk petrol kuyusu ile beraber dünyadaki güç dengeleri tamamen değişti. Enerji kaynaklarının önemi daha da netleşti. Enerji kaynaklarına sahip olabilmek için farklı stratejiler oluşmaya başladı. Mesela kendi topraklarında petrol olmayan Almanlar ne yaptılar? Gözlerini Mezopotamya bölgesine yani bugünkü Irak topraklarına çevirdiler.
1908 senesinde ise İngilizler tarafından İran'da ilk petrol kuyusu açıldı. Bundan hemen sonra dünyanın en büyük petrol şirketlerinden biri kuruldu. O dönem İngiliz komutasının başında Churchill vardı. Alman donanması ise mücadele edebilmek için donanmanın yakıtını kömürden petrole geçirdi. Bu önemli bir karardı çünkü kendi topraklarında petrol yoktu. Kömürün yerini petrole bırakması dünya tarihinde sancılı bir dönem olarak hatırlanır. 1. ve i2. Dünya Savaşı’nın nedenlerinin biri de kömürden petrole geçiştirir zaten. Bir nevi enerji savaşı yani. Ve tabii sömürge rekabeti.
2. Dünya Savaşı'ndan sonra ise Avrupalı devletler enerjinin önemini iyice kavradı. Birlikte hareket etmeye başladılar. 1951'de Avrupa Birliği'nin de temellerini oluşturan Paris Anlaşması yapıldı. Schuman Deklarasyonu'nun bir sonucu olarak 6 üye ülke ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kuruldu. Bu üye ülkeler başta Belçika, Federal Almanya, Luxemburg, Fransa, İtalya ve Hollanda'ydı. Böylece savaşın hem ham maddeleri olan kömür ve çelik, Avrupa'nın birleşmeye başlamasının aracı oldu. Sömürgeciliğin enerji kaynakları ile ilişkisini anlayabilmek için sömürgecilik tarihine daha detaylı bakalım.
15 ve 16. yüzyılda Avrupalılar, elde ettikleri askeri teknoloji ile birlikte başka kıtalara yayılmaya başladılar. Bu bölgeleri kelimenin gerçek anlamıyla sömürmeye başladılar. İlk sömürgeciler Portekizliler ve İspanyollardı. Bu iki ülke, modern dünyanın ilk sömürge imparatorlukları olarak tarih sahnesine çıktılar. Amerika kıtasının güneyine kısa bir süre içinde sömürgeleştirdiler. İspanya ve Portekiz'i diğer Avrupa ülkeleri izledi. 17. yüzyılda Hollanda, güçlü bir sömürge ülkesi olarak rekabete katıldı. Hollanda'yı İngiltere izledi. Bu iki yeni sömürgeci güç de hem Amerika kıtasına hem de Uzak Doğu'ya el attı. 18. yüzyıla gelindiğinde İngiltere dünyanın en büyük sömürge imparatorluğu haline geldi. Fransa ve Belçika'da çok geçmeden bu yarışa katıldı. 19. yüzyılda Amerika kıtasının büyük bölümü, Afrika'nın neredeyse tamamı ve uzak doğunun çok sayıda ülkesi sömürge durumundaydı.
Avrupa'yı 1890'lardan itibaren sömürgeciliğe iten ilk faktör aslında ekonomik güçtü. Endüstrinin gelişmesi ortaya bir takım önemli problemler çıkardı. Endüstri gelişince üretim arttı. Üretim arttıkça endüstri ülkelerinin kendi nüfusları bu üretimi tüketemez oldu. Bir üretim fazlası ortaya çıkmaya başladı. Bu üretim fazlasını dağıtacak alanlar aranmaya başladı. Öte yandan bir de endüstrinin ham madde problemi oluştu. Yeni ham madde sağlayacak topraklar elde etme zorunluluğu oluştu.
Batılı devletler Afrikalı halkları evrim sürecini tamamlamamış ilkel bir ırk olarak kabul ettiler. Darwin'in bilimsel hiçbir dayanağı olmayan bu iddiasını sömürgeciliğe meşruiyet sağlamak için kullandılar. Darwin'in akıl dışı mantığına göre Avrupalılar fiziksel ve zihinsel yönden diğer ırklardan ileriydi. Geri kalmış ırklara ne olması gerektiyse İnsanın Türeyişi adlı kitabında şöyle yazılmıştı:
“Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden silecekler ve onların yerine geçecekler. Öte yandan insansı maymunlar da kuşkusuz elimine edilecekler.”
İşte bu bilim dışı iddialar, Avrupalıları üstün gören sömürgeciler tarafından büyük destek topladı. Sosyal Darwinizm adı altında, kendilerinde bu ırklara ait toprakları sömürme hakkını gördüler. Enerji kaynakları bakımından zengin olan bölgelerin yerli halkı açlık ve fakirlik içinde kaldı. Özellikle Müslüman halklara karşı çok büyük bir zulüm gerçekleştirildi. Bu zulüm 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar açık bir şekilde yapıldı. 20. yüzyıldan itibaren de gizliden gizliye devam etti.
Mesela Cezayir. Fransa, zengin petrol ve doğalgaz yataklarına sahip olan Cezayir'i 1830 yılında kendi topraklarına kattı. 132 yıl boyunca da Fransa'nın sömürgesi olarak kaldı Cezayir. Cezayir'de baskıya ve şiddete dayanan bir sistem kuruldu. Bir taraftan da kültürel asimilasyon başladı. İlk önce Arapça konuşmak ve eğitim görmek yasaklandı. Resmi konuşma dili sadece Fransızca olarak kabul edildi. Cezayir bağımsızlığını ilan edene kadar pek çok köy Fransızlar tarafından yakıldı. Okullar ve camiler yıkıldı. Cezayir halkının ekinine ve hayvanlarına zarar verildi. Fransız işgali on binlerce insanın canına mal oldu.
Afrika kıtası bilindiği gibi zengin yeraltı kaynaklarına sahip. Aynı zamanda halkının yüksek refah seviyesinde yaşayabileceği bir potansiyeli var. Ancak sömürüldüğü için kıtanın sahip olduğu doğal kaynaklar bölge halkı tarafından kullanılamadı. Bu yüzden Afrika ülkeleri sanayileşmeyi başaramadı. Çoğu Afrika ülkesinin sınırları sömürgeci devletler tarafından masa başında cetvelle çizildi. Bu durum Afrika'da yıllarca süren iç çatışmalara ve sınır savaşlarına sebep oldu. Bu da Afrika'daki açlığı ve yoksulluğu daha da arttırdı.
Dünya Gıda Örgütü'nün açıklamasına göre Afrika'da 38 milyon insan açlık tehlikesiyle karşı karşıya. Ekonomisi gelişemeyen Afrika'da sağlık sektörüne de yeterince yatırım yapılamadı. Bölgede başta AIDS olmak üzere salgın hastalıklar son derece yaygın. 2002 yılında sadece AIDS sebebiyle 499 bin insan hayatını kaybetti. Birleşmiş Milletler, 20 yıl içerisinde 8 milyon Afrikalının daha AIDS nedeniyle hayatını kaybedeceğinin tahmin edildiğini açıklamıştı.
Afrika su kaynakları açısından da fakir olmamasına rağmen kıtada çok ciddi bir su sorunu var. Sahra Çölü'nün derinliklerinde dünyanın en geniş ve kullanıma uygun su yataklarından biri var. Ancak yine ekonomik yetersizlikler bu suyun yüzeye çıkarılmasına engel oluyor. İnsanlar temiz içme suyundan yoksun yaşıyorlar. Bu da başta dizanteri olmak üzere birçok hastalığın yayılmasına sebep oluyor. Her sene on binlerce Afrikalı bu hastalıklar sonucu hayatını kaybediyor.
Birer Afrika ülkesi olan Angola, Nijerya ve Sierra Leone'daki duruma da bir bakalım.
Angola, Nijerya'dan sonra Afrika kıtasının ikinci büyük petrol ihracatçısı. Ancak halkın %37'si yoksulluk sınırında ve günlük 1.75 dolarla yaşamaya çalışıyor. Halkın sadece %30'u sağlık hizmetlerinden faydalanabiliyor. Temiz suya ulaşabilenlerin oranı %42 ile sınırlı. Nijerya ise Afrika kıtasının en fazla nüfusa sahip ülkesi. Günlük 2 milyon varille, kıtanın en büyük petrol üreticisi. Ülke gelirinin %80'i petrolden sağlanıyor. Ancak petrol geliri çok küçük bir kesimin elinde toplanıyor. Bu da ülkedeki sosyal dengesizliğin her geçen gün büyümesine neden oluyor.
Ülkede 5 yaşından küçük çocukların %75'i yeterli beslenemiyor. Bu yaş grubuna bağlı her 1000 çocuktan 154'ü, 5 yaşına gelmeden yaşamını yitiriyor. Ülke ekonomisi petrole endekslendiği için tarım ve endüstri giderek geriliyor. Bir dönemler kendine yeten bir tarıma sahip ülke bugün birçok besin maddesini ithal etmek zorunda. Nüfusun büyük kısmı Müslüman olan Sierra Leone'de Afrika ülkesi. Uzun yıllar İngiliz sömürüsü altında ezilmiş, dünyanın en kıymetli elmas madenlerine sahip, altın ve titanyum da çıkarılıyor. Ancak Sierra Leone bu kadar zenginliğe rağmen fakirlik içinde yüzüyor. Birleşmiş Milletler kaynaklarına göre dünyanın yaşam standartları en düşük, en fakir ülkesi.
Enerji savaşları günümüzde de devam ediyor. Orta Doğu üzerinde oynanan oyunlar, Avrupa Birliği'nin bizzat varlığı ve son zamanlarda dünya gündeminde geniş yer tutan Ukrayna-Rusya krizi. Tüm bunlar enerji savaşlarının görünen sonuçlarından bazıları. İşte sıradaki başlığımız olan güncel durum raporunda bu konulara deneyeceğiz.
Evet, güncel durum raporuyla devam ediyoruz programımıza.
Dünya üzerindeki en büyük sermaye egemeni yine Amerika Birleşik Devletleri. Bu konumunu sürdürmek için de büyük bir çaba gösteriyor. Bu amaçla dünyanın çeşitli bölgelerine doğrudan veya dolaylı olarak müdahale ediyor. Orta Doğu da bu konuda başı çekiyor. Bildiğiniz gibi yeryüzündeki kıymetli ve çıkarma maliyeti en az olan enerji kaynaklarının büyük bir kısmı bu bölgede. Dünya petrol rezervinin 3'te 2'si de burada. Bu nedenle şu anda bütün dünyadaki güç odaklarının yakın ilgi duydukları bir bölge.
Amerika Birleşik Devletleri bölge üzerindeki hakimiyetini Körfez Savaşı ile daha da güçlendirdi. Öyle ki bölge ülkelerinin hava sahalarına sınır koyabilecek, ekonomik yapılanmalarına müdahale edebilecek hatta herhangi bir ülkenin yardımlarını kontrol altında tutabilecek kadar inisiyatifi eline alabildi.
Orta Doğu'da var olan devletlere dikkat edelim. Belli başlı devletlerin yanında kuvvet Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn gibi parça devletler de var. Bunun nedeni İngiliz emperyalizminin bu bölgedeki petrol rezervini paylaştırması. Bölgenin en önemli petrol üreticisi, 265.9 milyar varil petrol rezerviyle Suudi Arabistan. Suudi Arabistan'ı 157 milyar varil petrol rezerviyle İran ve 150 milyar varil petrol rezerviyle Irak takip ediyor. Amerika'nın yıllık petrol ihtiyacı ise 7,5 milyar varil. Bu da petrolün Amerika için ne kadar önemli olduğunun bir göstergesi. Bu nedenle de petrolün denetimini kendi elinde tutmak istiyor.
Orta Doğu bu yüzden çeşitli oyunlara sahne oluyor. Mesela ABD, kitlesel silahların yayılmasını önlemek gibi zahiri bir sebebi öne sürmüştü. Hatırlayalım. Irak üzerine büyük bir askeri harekat düzenleyip Saddam rejimini ortadan kaldırmıştı. Oysa BM'nin silah denetçileri Irak'ta kitlesel imha silahlarının olmadığını açıklamışlardı. Amerika'nın bir taraftan Irak'a harekat için körfeze askeri yığınak yapması, diğer taraftan da silah denetçilerini bu ülkeye göndermesi tüm bunlar kamuoyunu aldatmaya yönelikti. Yani sonuç ne olursa olsun harekatın olacağı belliydi. Amerika'nın Orta Doğu'ya demokrasiyi getirmek istemesi kesinlikle gerçeğe yansımıyor.
Amerika'nın 11 Eylül sonrası El-Kaide ile Irak arasında bir bağlantı kurmasının da sağlam bir dayanağı yoktu. Irak'a yapılan harekatın ana sebebi petroldü. Amerika sayıları 200 kadar olan dev şirketlerin kontrolündeki bir ülke. Bu şirketlerin birçoğu da silah ve petrol şirketleri. Amerika bir taraftan bu ülkelere silahlı müdahalelerde bulunarak silah şirketlerinin kârını katlıyor. Diğer taraftan da dev petrol şirketlerinin taleplerini karşılıyor.
Yanı başımızda yaşanan Suriye olayına da dikkat edelim. İsrail, ABD ve ABD bir tarafta. İran, Rusya ve Çin öteki tarafta olmak üzere bir savaş yaşanıyor. Bu karşı karşıya gelişin asıl sebebi yine enerji kaynaklarının paylaşımı. Yoksa Suriye'de yaşanan insanlık dramı ve Müslümanlara karşı yapılan katliam çok da umurlarında değil.
Ortadoğu'ya ilgisi olan sadece ülkeler de değil. Terör grupları da Ortadoğu'da kontrolü ele geçirmeye çalışıyor. Enerji kaynaklarının zengin olduğu bölgelerde şiddetli çalışmalar yaşanıyor. Mesela Irak'a genel olarak göz atarsak, Süleymaniye, Musul, Kerkük petrol açısından çok zengin bölgeler. Özellikle de Musul. Suriye'de de durum çok farklı değil. Bugün Suriye ya da Irak'ta yaşananlar hem başta petrol ve doğalgaz olmak üzere enerji kaynakları hem de onların ulaşım güzergahını kontrol etmek için yapılan bir savaş. Bu Suriye'deki çatışmaların ve IŞİD'in ortaya çıkmasının ana nedeni sayılıyor.
Suriye'nin Deyrizor ve Doğu bölgelerindeki, Irak'ın Musul ve Selahattin kentlerindeki birçok petrol kuyusu şu anda IŞİD'in kontrolünde. IŞİD ayrıca Musul kentinde yer alan Hammam el-Halil'deki devlete ait yakıt ve petrol depolarını da ele geçirmişti. IŞİD bunları kaçakçılık yoluyla satarak dış finansman açığını kapatıyor. Petrolü varil başına 25 ile 60 dolar arasında ucuz bir fiyata satıyor. Normalde bir varil petrolün fiyatı ise 100 dolar. Örgütün petrol gelirinin yıllık olarak 730 milyon doları bulduğu tahmin ediliyor.
Gelelim Rusya ve Ukrayna arasındaki krize. Ukrayna özellikle enerji başta olmak üzere ekonomik ve ticari açıdan Rusya'ya bağlı bir ülke. İhracatın büyük bölümü Rusya'da yapılıyor. Kredi ihtiyacı da yine Rusya'dan karşılanıyor. Diğer Avrupa ülkeleri gibi Ukrayna'da doğalgazı Rusya'dan alıyor. Bu konuda yeni projeler de hayata geçiriliyor. Mesela 2012 yılında faaliyete geçirilen Kuzey Akım Doğalgaz Boru Hattı. Böylece Rus doğalgazı doğrudan Avrupa'ya taşınıyor.
Rusya, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği sonrası dağılan Rus halkının hamisi. Ukrayna, Kırım, Gürcistan, Belarus ve Moldova'yı arka bahçesi olarak kabul ediyor. Batılı ülkelerin buralarda etkinlik kurmaya çalışmasından da huzursuz.
2003 Gürcistan Gül Devrimi ve 2004 Ukrayna Turuncu Devrimi'ni Batı'nın bu politikalarının sonucu olarak görüyor. Rusya'yı tedirgin eden bir diğer neden ise Gürcistan ve Ukrayna'nın 2008 yılında gündeme gelen NATO üyeliği. Rusya ve Batılı ülkelerin Ukrayna üzerindeki güç savaşını karşılıklı ekonomik ilişkiler dizginliyor. Özellikle Almanya ve İngiltere çözüm için diplomatik ağırlık veriyor, ekonomik yaptırımlar da acele etmiyor. Çünkü herhangi bir ekonomik yaptırımda kendi ekonomilerinin de etkileneceğinin farkında var.
Almanya örneğini ele alırsak, Almanya ile Rusya arasında ticaret hacmi 77 milyar dolar. Almanya enerjisinin %50'ye yakın kısmını Rusya'dan sağlıyor. Sadece Almanya değil, Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğu enerji konusunda Rusya'ya bağımlı. Rusya'da bu silahı çok iyi kullanıyor. Putin, Avrupa ülkelerinin kendi aralarındaki bu bölüm güçlüklerinin farkında. Rusya enerji fiyatlarını belirlerken her ülkeye ayrı bir sözleşme ve fiyatla satıyor.
Tüm bunlara rağmen Rusya için en büyük risk Avrupa Birliği, NATO ve diğer dünya ülkelerinin ortak uygulayacağı yaptırımlar. Son Ukrayna krizinde Rus borsasının kaybı 58 milyar dolar oldu.
Ukrayna'daki çatışmadan sonra Amerika'nın Balkanlara olan ilgisinin nedeniyle yine enerji. Çünkü Orta Asya ve Hazar bölgelerindeki enerji kaynaklarının Avrupa'ya aktarımında Balkanlar kilit rol oynuyor. Amerika'da Balkanlar da kontrolü elinde tutmak istiyor. Böylece Rusya'nın enerji yollarına hakimiyetini azaltmayı hedefliyor. Ukrayna'da yaşanan karışıklıklar Türkiye'nin de öne çıkmasını sağladı bir yandan. Öte yandan Ukrayna'da yaşanan karışıklıklar Türkiye'nin de öne çıkmasını sağladı. Avrupa'nın enerji ihtiyacı Ukrayna'dan geçen boru hatlarıyla Rus doğalgazıyla karşılanıyor. Rusya ile Ukrayna'nın neredeyse savaşın eşiğine gelmesi bu hattın güvenliğini ve devamlılığını riske etti. Savaş riski ortadan kalksa bile Ukrayna'nın aldığı doğalgaz bedelini ödeyememesi ihtimali var. Bu da Rusya'nın vanaları her an kapamasına yol açabilir. Amerika Birleşik Devletleri'nden sıvılaştırılmış doğalgaz ithali altyapı gerektirdiğinden uzun vadeli bir plan. Bu koşulları altında Ukrayna'ya karşı en iyi alternatif Türkiye. Ekonomisi istikrarlı ve altyapısı güçlü. Hem Avrupa'ya hem de Rusya'ya yakın bir ülke.
Türkiye de tıpkı Avrupa gibi enerjiye bağımlı bir ülke. Fakat enerji kaynaklarında bir kesişme noktası. Türkiye üzerinden 3 ana koridor var.
1. Irak Petrolleri. Türkiye'nin Irak, Kürt Özerk bölgesiyle pazarlıklarının uzun zamandır sürdüğü biliniyor. ABD'nin Irak merkezi yönetimi üzerinde çözümü kolaylaştırıcı etkileri olması muhtemel.
2. TANAP Projesi, yani Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı Projesi, Azeri gazını Türkiye üzerinden Avrupa'ya taşımayı amaçlıyor. Projede Türkiye %30 paya sahip. Başlangıçta yıllık 16 milyar metreküp doğalgaz sevkiyatı yapılacak. 10 milyar metreküpü Avrupa'ya, 6 milyar metreküpü ise Türkiye'ye olacak. İlk safhası 2018'de tamamlanması öngörülüyor.
3. İsrail-Güney Kıbrıs Doğalgazı Doğu Akdeniz'de bulunan bu doğalgaz Avrupa'ya ulaştırılamıyor. Öncelikle Kıbrıs sorununun çözümü ve İsrail-Türkiye ilişkilerinin normalleşmesi gerekiyor. Eğer sorunlar açılırsa hem Orta Doğu'ya hem de Avrupa'ya büyük bir zenginliğin ulaşacağı açık.
Evet, programımızın son başlığına geçiyoruz şimdi. Enerji savaşlarının perde arkasında ne gibi olaylar var? Hep birlikte görelim.
Enerji savaşıyla silahlanma yarışı aslında iç içe. Silah sanayiinde lider ülkelerin fabrikalarında sabah akşam silah üretiliyor. Sonunda artık stoklanamayacak kadar fazla sayıya ulaşıyor. Ve dolan stokları boşaltmak için yeni pazar ihtiyacı doğuyor. Üretilen yeni roketleri, yeni bombaları, deneyecek yeni sahalar aranıyor. Son olarak Amerika, IŞİD’i durdurmak için hava bombardımanı düzenlemek gibi yanlış bir strateji izliyor. Irak'tan sonra Suriye'deki IŞİD hedeflerine birlikte hava saldırıları gerçekleştirildi. Bu hava saldırısında Amerikan ordusuna ait F-22 tipi uçak ilk kez kullanıldı. Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Katar da saldırıya destek verdi. Eğer Amerika bu yanlış politikadan vazgeçmezse Irak ve Suriye'ye yüz binlerce bomba atacak. Bu saldırılara destek veren Müslüman ülkeler saldırıların sonucunu hiç düşünmüyorlar. Üzerlerine bomba atılan da şehit edilen de Müslümanlar. Düşen bombalar sonucu yıkılan camiler ve Müslüman evler. Irak'ın bin bir uğraşla, milli servetiyle yaptığı binalar yerle bir oluyor. Şehirlerini yeniden inşa etmek için petrolünü kendilerini bombalayan ülkelere satıyorlar. Diğer taraftan bu çatışma ortamında kendilerini güvenceye almak isteyen Suudi Arabistan gibi zengin ülkeler de var. Bu ülkeler de petrollerini satıp karşılığında silah satın almaya devam edecekler. Böylece Amerika istediği Orta Doğu petrollerine kavuşacak. Savaş uçaklarının bombalarının parasını da karşılamış olacak. Fabrikaları yeniden silah üretimine devam edecek. Üretilen bu silahlarla yine Müslümanlar şehit edilecek.
Peki Amerika Ortadoğu üzerindeki bu planlara neden önem veriyor? Neden bu kadar büyük çapta harcamalara girişiyor?
Evet, karşılığında petrol alıyor dedik, silahları satacak pazar buluyor dedik. Ama Amerika'nın özellikle Ortadoğu petrollerine sahip olmak için bir aciliyet söz konusu. Çünkü petrolün şöyle bir özelliği var. Dünya petrol rezervleri önümüzdeki 53 yıl için yeterli durumda. Asıl sorun rezervlerin birkaç bölgede yoğunlaşması. Yani petrol rezervlerinin paylaşım sorunu.
Bunu daha iyi anlamak için Amerika ve Orta Doğu rezervlerini karşılaştıralım.
Amerika petrollerinin ömrü 12 sene. Buna karşılık Orta Doğu petrollerin ömrü ise 78 sene. İşte bu, bölgenin enerjide dışa bağımlı olan ülkeler için neden paha biçilemez olduğunu çok net bir şekilde anlatıyor.
Geçmiş yıllardaki Amerika ve Orta Doğu petrol rezervlerinin miktarlarına da bakalım.
Grafikten de görüldüğü gibi, Orta Doğu petrol rezervleri sürekli olarak artarken Amerika'nın petrol rezervleri sürekli düşmüş göstermiş. Amerika Birleşik Devletleri artan enerji ihtiyacıyla da tıpkı Avrupa ülkeleri gibi dışa bağımlı olma yolunda gidiyor. Bu yüzden Orta Doğu'ya demokrasi adı altında müdahale etmeye kendini mecbur hissediyor. Attıkları her adımda Batı dünyasının geçmişten beri sahip olduğu sömürgeci anlayış hakim. Kendi çıkarları söz konusu olduğunda bencil ve acımasız bir tavır sergileyebiliyorlar. Müslümanları değersiz görüp onları ezmeyi doğal bir hakmış gibi görüyorlar. Zengin yer altı kaynaklarına kendilerine aitmiş gibi el koyabileceklerini düşünüyorlar.
Halbuki dünyadaki kaynaklar konusunda adil bir paylaşım yapılması gerekiyor. Var olan ve elbet tükenecek olan kaynaklar üzerinden savaş çıkarıp yüz milyarlarca dolar harcamak çözüm değil. Amerika savunma ve savaş harcamaları için her sene 600 milyar doların üzerinde bütçe ayırıyor. Son olarak IŞİD'e yaptığı operasyonların sadece günlük maliyeti 7,5 milyon dolar. Tüm bu harcamaları karşılamak için silah üretip satmanın kısır bir döngü olduğunu idrak etmeleri gerekiyor. Sonuçta hem Müslümanlar hem de kendi askerleri bu enerji savaşı yüzünden canlarından oluyorlar.
Amerika, Orta Doğu petrolleri için verdiği uğraşı kendi ülkesinde yeni rezerv arayışına vermesi daha makul olacak. Böylece Orta Doğu'da petrol için akan kan duracak. Ayrıca Amerika ekonomik yönünden de hafifleyecek. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki büyük petrol şirketleri üretilen petrol seviyesini koruyabilmek için ne kadar harcamış dersiniz? Geçtiğimiz 10 sene içerisinde 260 milyar dolar. Yani askeri harekatlara, atılan füzelere, bombalara harcanandan çok çok daha az bir miktar.
Avrupa ülkeleri için ise durum biraz farklı. Onlar da aynı bencil tutumda bu enerji savaşı içinde yaralıyorlar. Çünkü Avrupa'nın çoğu ülkesinde petrol yok. Bu durumda sömürgeci mantıktan başka bir seçenek de görmüyorlar. Halbuki petrol rezervleri ne kadar zengin olursa olsun elbet tükenecek. Petrol uğruna bu topraklara bu kadar acı getirmenin ne anlamı var?
Dışa bağımlı olup her ülkeler arası krizde enerji sıkıntısı yaşamak istemiyorlarsa kendi kaynaklarını yaratmalılar. Yenilenebilir enerji kaynaklarının önemi bu noktada daha iyi anlaşılıyor. Petrol savaşına giden bütçeyi yenilenebilir enerji teknolojilerini geliştirmek için harcayabilirler. Mesela bu konuda Almanya öncü. Güneşten sağladığı enerji 20 nükleer santrali gücüne eş değer.
Bu gerçekler ortadayken Müslüman ülke toprakların sömürmeyi tek çözümlü olarak göstermek hiç samimi değil. Bu noktada batılı halkları Müslüman halklardan üstün gören zihniyetin değişmesi gerekiyor. Sömürgeci mantığın temellerini atan Darwinist telkinlerin yıkılması son derece hayati. Hangi ırktan olursa olsun tüm insanların sahip olduğu haklar eşit. Hiçbir ırk diğer bir ırkın haklarını sömürme etkisine sahip değil. Güçlü olma, üstün olma, zayıf olanları ezme mantığı Darwinizmin hezeyanları. Aynı şekilde adil paylaşım dururken bencillik dürüstlüğüyle yalnızca kendilerini düşünme mantığı da öyle. İnsanları ruhsuzluğa, sevgisizliğe, duyarsızlığa sürükleyen bu akıma karşı eğitim şart. Batı dünyasının sömürü mantığıyla değil, şefkat ruhuyla hareket etmesi gerekiyor.
Evet, bugün de programımızın sonuna geldik. Bir dahaki programımızda yeniden görüşmek üzere. Herkese iyi akşamlar.
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500