MERAK ETTİKLERİNİZ 17
DİDEM ÜRER: Merhabalar. Merak ettikleriniz programında yeniden bir aradayız. Aylin Kocaman'la birlikte sorularınıza Kuran'dan ayetler, hadisler ve modern bilim ışığında cevaplar vermeye çalışacağız. Bize sorularınızı merakettikleriniz@a9.com.tr adresine yöneltebilirsiniz. Başlıyoruz, inşaAllah.
AYLİN KOCAMAN: Hepiniz hoş geldiniz. Bize gelen bir soru: “İslam'daki cihat anlayışı nasıldır?” diyor kardeşimiz. “İnsan öldürmeyi emreden dinin mensupları neden yüzyıllar önce de, bugün de ülkeler fethetmeye bu kadar hevesli?”
Bir kere sorunun içinde bir yanlışlık var. İnsan öldürmeyi emreden bir din diye bir şey söz konusu değil. İslam dini tam tersine sevgi ve barış dinidir. Dolayısıyla böyle bir kavram doğru değil. Fakat biz bunu açıklayalım şimdi kardeşimizin sorusuna yola çıkarak.
“İslam'daki cihat anlayışı nasıldır?” diye sormuş kardeşimiz. Şimdi cihat kelimesinin Arapça kökenine baktığımızda şöyle bir anlamla karşılaşıyoruz; Birinci anlamı şu: çalışmak, çabalamak, azim, gayret göstermek ve fedakarlık göstermek. Şimdi bunun savaşla herhangi bir ilgisi yok değil mi? İkinci anlamına bakalım; İnsanın kendi nefsine hakim olması, yani bir nefis eğitimidir biliyorsunuz İslam. Yani aşırılıklara kaçmayacak insan, öfkeye kapılmayacak, zorluklara karşı mücadele edecek, haramlara girmeyecek. Bu bir nefis mücadelesidir insanın kendi içinde yaptığı. İşte bu cihat, İslam'da insanın kendi nefsini eğitmesi:
İkinci anlamı olarak da: çalışmak, çabalamak, gayret göstermek, hatta güzel bir yönü olarak da fedakarlık göstermek anlamlarına geliyor.
Dolayısıyla burada savaş yani kıtal anlamına gelen bir savaş geçmiyor. Şimdi dinin içinde dolayısıyla İslam dininin içinde savaş izni yok. Yani hiçbir zaman bir Müslüman gidip başka bir topluluğa savaş açmakla veya ülkeleri fethetmekle veya onların yaşadıkları yerlerden onları çıkarıp onların yaşadıkları yerlere yerleşmekle böyle bir özgürlükleri yok, böyle bir şey yok. Kuran böyle bir şeyi reddediyor.
Şimdi savaş nasıl var? Peygamberimiz (sav) döneminde savaşlar olmuş elbette. Kuran'ın geneline bakıldığında, savaşta ilgili ayetler anlatıldığında, daha önceki ve daha sonraki ayetlere bakıldığında, Peygamberimiz (sav)’in kendileriyle anlaşma yaptıkları müşrik kavimlerin olduğunu görüyoruz. Yani ateist, inançsız topluluklar var. Fakat Peygamberimiz (sav)’le bir anlaşma yapmışlar ve huzur içinde, barış içinde birlikte oturmaya söz vermişler bu anlaşma neticesinde. Fakat öyle bir an geliyor ki hiç beklenmedik bir anda saldırganlıkla hemen Müslümanları arkadan vurmaya çalışıyorlar, anlaşmayı bozuyorlar ve savaş çıkarıyorlar. İşte böyle bir durumda Peygamberimiz (sav) savunma savaşları yapmıştır. Bütün savaşlar yani Kuran'da geçen bütün savaş ayetleri burada karşıdaki kavmin, karşıdaki anlaşma yapılan topluluğun savaş açması sonucunda Müslümanların yaptığı savunma savaşıdır. Bunun dışında herhangi bir saldırı savaşı İslam'da yapılmamıştır ve yoktur. Böyle bir şey doğru değil. Bu sadece mevzu hadisler yani sahte hadislerin İslam'a eklemeye çalıştığı yanlış fikirdir.
DİDEM ÜRER: Tabii ki burada okuyucumuzun belki şu anda günümüzde gösterilen cihat kavramıyla kafası biraz karışıyor olabilir. Halbuki demin burada Aylin’in de bahsettiği gibi geniş kapsamlı olarak Kuran'da zaten ana konu olarak sevgi hakimiyeti vardır. Her zaman karşı tarafın muhakkak barışa çağrılması ve hiçbir şekilde insanların birbirlerini kargaşaya, tartışmaya bile yönlendirmemeleri genellikle tavsiye edilir. Öfkenin tutulup yenilmesi ve insanların hep fedakarlıkta bulunarak kendinde olan bir güzelliği, zenginliği, fazlalığı bir malı hep ihtiyaç içinde olanı vermesi vardır Kuran'da. Hiçbir zaman insanların birbirini katlederek yok etmesine yönelik bir anlatım olmadığı gibi, bu aslında sadece Kuran'da değil Allah'ın indirdiği ve daha önceden hak olarak bildiğimiz bütün dinlerde aslında bu şekildedir. Fakat sonradan diğer dinlerde tahrifat oluşmuş olduğu için kitaplarında, onlarda şu anda tabii ki çok sayıda katliamla ilgili izahlar mevcut aslında. Ama tabii ki biz bunları Kuran'ın ruhuyla değerlendirdiğimiz için bunların hiçbirini tabii ki kabul etmiyoruz.
Ama İslam'da özellikle Peygamberimiz (sav) döneminde Medine Vesikası ile birlikte de ilk çoğulcu anayasadır Medine Vesikası. Bütün insanların hangi dine, hangi ırka mensup olursa olsun rahatlıkla bir arada yaşayabileceği en güzel ortamı sunan en güzel dönemdi Peygamberimiz (sav)’in dönemi. Her dinden insan, hatta inançsız insan ve putperestler bile rahatlıkla kendi istedikleri şekilde yaşayabiliyorlardı.
Kuran gerçek anlamda demokrasiyi gösteren ve insanların klasik anlamda en rahat edebilecekleri sistemi gösteren bir kitaptır. O yüzden de burada gerçekten cihat kavramının şu anda günümüzde gösterildiğinden çok farklı olduğunu bilmek önemli.
AYLİN KOCAMAN: Bir cümle ek yapacağım. Medine Vesikası dışında Peygamberimiz (sav)’in yaptığı çok fazla anlaşma var müşriklerle. Ve hepsi de Kuran'ın ruhunu yansıtan, demokrasiyi yansıtan anlaşmalardır. Ve bunların hepsi de çok mükemmel şekilde o dönemde uygulanmıştır.
DİDEM ÜRER: Tabii ki maşaAllah. Ben de şimdi şöyle bir seyircimizin sorusu var. Aslında yine bu konuyla bağlantılı olmuş oluyor tabii ki: “Kuran'ın tamamını korunduğuna şüphesiz inanıyorum” diyor Elyasa isimli izleyicimiz. “Ancak bunun ayeti ayetine değişmediğini nasıl kanıtlayabiliriz? Cevabınızı bekliyorum” diye söylüyor.
Tabii ki öncelikli olarak biz Kuran'ın değişmediğine iman ediyoruz. Çünkü bu Allah'ın Kuran'daki bildirdiği bir vaadidir bize ve kıyamete kadar korunacağını söyler. Allah ayetlerinde Hicr Suresi 9. Ayette, şeytandan Allah'a sığınırım: “Hiç şüphesiz zikri, Kuran'ı biz indirdik biz, onun koruyucuları da gerçekten biziz” diye bildirir.
Ve yine Vaka Suresi 77 ve 78. Ayetlerde: “Elbette bu bir Kuran-ı Kerim'dir, saklanmış, korunmuş bir kitapta yazılıdır” diye Rabbimiz bildirir.
Aynı zamanda yine âlâ suresinin 6. ayetinde de Allah Peygamberimiz (sav)’e: “Sana okutacağız sen de unutmayacaksın” diye Peygamberimiz (sav)’e bir müjdesi aslında vaadi vardır.
Çünkü Kuran'ın gerçekten ilk indirilişinde yazılı olmadığını biz biliyoruz. Fakat Allah Kuran'ın kıyamete kadar korunacağını bize vadettiği için korunmuş olan bu kitabın içerisindeki ayetlerin de tamamına baktığımızda zaten bütünlüğü hemen görebilmemiz söz konusudur. Başta biz iman eden olduğumuz için, Müslüman olduğumuz için Allah'ın sözü bizim için geçerlidir. Biz tabii ki Allah böyle emrettiği için ve böyle bildirdiği için inanıyoruz Kuran'ın korunmuş olduğuna.
Kuran'ın zaten tamamını bilen bir insan için aksini düşünmek de mümkün değildir. Kuran'la ilgili çeşitli dönemlerde çeşitli iftiralar bazı insanlar öne sürmüş olabilirler. Bir kere Kuran'ın bütünlüğü açısından, bütün ayetlerin birbiriyle bağlantılı olması, bir ayeti Kuran'ın diğer yerindeki başka bir ayetin şerh etmesindeki bağlantısı, edebi üslubundaki mükemmellik, aynı zamanda içerisindeki matematiksel şifrelerle birlikte olmak üzere bir insan tarafından yazılmasının mümkün olmadığını hemen zaten aklı başında olan bir insan hemen kolaylıkla kavrayabilir.
Yine Kuran'ın içerisinde şu anda modern bilimin bize ispat ettiği çok sayıda Kuran mucizesi olduğunu da görüyoruz. Ki bununla ilgili Kuran Mucizeleri isimli kitabını Hocamız’ın izleyicilerimiz hem internetten ücretsiz olarak okuyabilirler hem de satın alabilirler gerekirse. Fakat bu kitapta da gördüğümüz gibi Kuran'ın ayetlerinin bize daha şu an içinde bulunduğumuz yüzyıllarda bilimin ispat ettiği birçok şeyi bundan 1400 yıl öncesinde anlattığını görüyoruz. Dolayısıyla Allah bu ayetlerin hepsinin korunmuş olduğunu söyler, Kuran bütün olarak korunmuştur. Kitap sayfaları ve kitap cildi olarak değil, içeriği olarak korumuştur. Dolayısıyla da ayet ayet de değişmediğini biz buradaki Allah'ın bize vaadinden anlamış oluyoruz, inşaAllah.
AYLİN KOCAMAN: Bir de burada Allah'ın adaletini, adetullahını da görmek gerekiyor. Allah son kitap olarak indirdiğini ve koruduğunu belirtiyor. Bütün insanlığın kurtuluşu için zaten son kitabın korunmuş olması gerekir. Yani bu son kitap zaten daha önceki kitapları, yani Tevrat ve İncil'i çok fazla ayette geçer, doğrulayıcı olarak göndermiş. İçinde unutulan hükümleri getirmek üzere gönderilmiş bir kitap. Dolayısıyla insanlara bir hidayet ve rahmet olarak gönderilmiş Allah'ın son kitabı. Dolayısıyla insanların başvurabilecekleri hiçbir değişime uğramamış, gerçekten hidayet rahmet alabilecekleri bir kitabın yeryüzünde var olması gerekiyor. O kitabında son kitap olması gerekiyor. Bütün dinleri kapsayan, bütün peygamberleri anlatan son kitap olması gerekiyor. Dolayısıyla Kuran'ın zaten Allah'ın adetullahı dahilinde de korunmuş bir kitap olarak var olması insanlara yol gösterici olarak hiç değişmemiş olması gerekiyor. Allah da bu sözünü tutarak gerçekten Kuran-ı Kerim'imizi elhamdülillah bizim elimize vermiş ve ne kadar güzeldir ki bizim danışacağımız tek bir kitabımız var. Başka hiçbir şey değil fakat tek bir kitap. O tek bir kitap bize yol gösterici olarak yeterli.
DİDEM ÜRER: Aynı zamanda da Kuran'a baktığımızda hem sosyoloji kitabı olduğunu, psikoloji kitabı olduğunu, tabii ki biz iman ediyoruz kutsal kitabımız olarak. Fakat bir insanın kendi ruh hallerinin her türlü durumunu anlatan, dünya üzerinde yaşayan bütün insan tiplemelerinin hepsinin bir özeti olan ve insanın dini yaşarken ve özellikle yaşama içerisinde atacağı her türlü adıma en güzel dersleri veren bir kitap olduğunu da, bir rehber olduğunu da biz görmüş oluyoruz. Okuyanın da yine Kuran'ın mucizevi yönleri de vardır. Şifaya ermesi de gerçekten şifa derken, bu hastalık anlamında değil fakat ruh halinin, Allah'ın zikriyle mutmain olan kalbinin insana nasıl bir ferahlık verdiğini de okuyan herkesin çok rahatlıkla anlayacağını biliyoruz.
AYLİN KOCAMAN: Bir başka kardeşimiz de şu soruyu sormuş. Diyor ki: “Rusya'nın geçmişini, Sovyetler zamanındaki Müslümanlara yaptığı zulmü bilirken nasıl onları sürekli savunan açıklamalar yapıyorsunuz?”
Şimdi bir kere çok önemli bir husus var burada. Kuran'a göre baktığımızda cahiliyede geçen geçmiştir. Şimdi biz toplumları eğer geçmişlerine göre değerlendirecek olsak hiçbir topluluk yeryüzünde zaten kalmaması gerekir. Hiçbir insan topluluğunun var olmaması gerekir. Geçmişe kadar gittiğimizde bu Roma İmparatorluğu'nun da çok büyük suçları vardır. Haçlı Seferleri döneminde Hristiyan toplulukların vardır. İşte Osmanlı'nın vardır. Şimdi bunu bir kenara koyup da gerçekten böyle o topluluk hiçbir şekilde iflah olmaz bakış açısı Müslüman'a uygun değildir.
Hitler bir felaket getirmiştir ama biz bundan dolayı Alman toplumunu dışlayacak değiliz. Çünkü orada çok değerli insanlar vardır. Çok değerli Müslümanlar, Museviler, Hristiyanlar vardır. Çok değerli insanlar vardır ve fedakarlığı, insanı seven yönünü, sevgiyi ve barışı ön planda tutan insanlar vardır. Dolayısıyla biz bir topluluğu olduğu gibi bir tarafa atıp koyamayız. Bu topluluk işte Sovyetlerin bir parçasıdır, Müslümanlara zulmetmiştir diye bir kenara atamayız.
Şu anda eğer Sovyetler, daha doğrusu Rusya üzerinden konuşacak olursak, zaten komünist rejimi kendi eliyle yok etmiş bir topluluk burası. Putin gerçekten çok ılımlı bir lider. Ve gerçekten de komünizmin izlerini elinden geldiğince silmeye çalışan bir lider. Dolayısıyla buralardan yola çıkarak bizim bağışlayıcı ve hep olumlu gözle bakan olmamız gerekiyor. Bütün topluluklara da, insanlara da öyle. Öyle baktığımızda ancak Müslüman ahlakını biz yerleştirebiliriz. Geçmişte sen bunu yapmıştın deyip geçmişine göre insanları veya toplulukları değerlendirme hakkına sahip değiliz. Her topluluğun dünü ayrıdır, bugünü ayrıdır, bir saat öncesi ayrıdır, bir saat sonrası ayrıdır. Biz, “son olan ilk olandan daha hayırlıdır” diye belirtiyor Rabbimiz -şeytandan Allah'a sığınırım- dolayısıyla bizim için son hali önemlidir.
Biz biliyorsunuz bir idealimiz var. Hocamız’ın en büyük, çok büyük bir idealidir bu. bir İslam birliği çerçevesinde bütün ülkeleri İslam dinini benimsememiş olsa da her ülkeyi, bunun içine Çin, İsrail, Rusya hepsi dahil, hepsini kapsayacak bir İslam birliği kurmayı. Orada zaten bütün topluluklar bir barış ve sevgi bütünlüğü içinde olacaklar. Dolayısıyla geçmişleri ne olursa olsun biz onları o haliyle, o güzel barışçıl halleriyle değerlendireceğiz.
DİDEM ÜRER: İnşaAllah, tabii İslam dininde hiç kimseyi dışlamak yoktur gerçekten. Kim hangi insan olursa olsun hatasıyla kabul edip, hatasını düzeltme yönünde gayret ederiz. Allah'ın bize emri vardır. İyiliği emretmek, kötülükten men etmek ve aynı zamanda da Allah yeryüzünde iki ayağı üzerine yürüyen hiçbir canlının kalmayacağını söyler. Eğer hatalarından dolayı bütün insanlar hemen cezalandırılacak olsaydı diye bildirir ayetlerinde. O yüzden biz biliyoruz ki insan zaten aciz yaratılmıştır. İnsan hataya açık bir varlıktır, imtihan olan bir varlıktır. Aynı şekilde bu devletler için de geçerlidir. Çünkü devletleri de meydana getirenler insanlardır. O yüzden biz herkese şefkat ve merhametle yaklaşarak dünya üzerinde sevginin birliktelik sağlayacağı bir ortamın arzusu içerisindeyiz. Demin Aylin'in de burada söylediği gibi.
Bu konuyla bağlantılı olarak aslında bana da bir soru gelmişti ben de onu okuyayım: “Sevgi ve tutku inancımızı etkiler mi? Nasıl etkiler?” diye sormuş kardeşimiz.
Bir kere dünya sevgi üzerine yaratılmıştır. Bunu Hocamız’ın anlatımlarında aslında mükemmel tarifleriyle, sevgiyi o kadar tutkuyu o kadar güzel yaşayan bir insan olarak en güzel ifadelerle, en coşkun kelimelerle anlatmasından aslına her gün şahit oluyoruz ve yaşıyoruz bunu canlı olarak. Çünkü sevgi, imanın en önemli göstergelerinden bir tanesidir. Çünkü biz sevgiyi kime duyuyoruz? Bunu bilmek çok önemli. Sevgi, yeri ve göğü ve ikisi arasındakilerin tamamını yaratan sonsuz güç ve kudret sahibi olan Allah'a yöneltilen, olabilecek dünya üzerine yaratılan en büyük nimetlerden bir tanesidir. Sevgiyi Allah'a yönelttiğimizde öyle tutkulu bir aşk olarak bizden Allah'a tezahür eder ki, Allah o aşkla birlikte bize verdiği nimetleriyle bu sevgiyi daha da güzel bütün bedenimizde, bütün hücrelerimizde yaşamamızı nasip eder. Ve kendi tecelli üzerinde de bu sevgiyi yine yansıtır.
Mesela biz insanlara aşık olduğumuzu söylediğimizde insanları sevdiğimizi söylediğimizde, tutku duyduğumuzu söylediğimizde Allah'ın yarattığı o güzel tecellilere bunu aslında yaşarız ve hissederiz. Dolayısıyla sevgi direkt imanla doğru orantılı, imanla direkt bağlantılı bir nimettir. Çünkü Allah'ı bilmeyen, Allah'ı tanımayan sevgiyi bilemez. Gerçek anlamda sevmeyi bilemez, vefayı, sadakati bilemez. O yüzden de ciddi olan, bildiğimiz tutkulu aşk dediğimiz o sevgiyi de yaşayamaz.
Şimdi Allah ayetlerinde Şura Suresi 23. ayette şöyle bildirir. Şeytandan Allah'a sığınırım: “De ki ben buna karşı yakınlıkta, sevgi dışında sizden bir ücret istemiyorum. Kim bir iyilik kazanırsa biz ondaki iyiliği arttırırız. Gerçekten Allah bağışlayandır, şükredene karşılığını verendir” diye bildirir.
İşte peygamberler de tebliğ yaparken istedikleri tek bir karşılık var, o da sevgi, yakınlık. Çünkü insan dünya üzerinde tek başına yaratılmış bir varlıktır. Fakat Allah'ın yarattığı nimet olan diğer insanlarla birlikte ki bu iman edenler için, iman edenlerle birlikte olan dostluk ve güçlü bağdır. Bu nimeti birlikte yaşar ve işte o sevgiyi gerçekten çok coşkun olarak hissedebilir. Bunun için tabii kendi karşısında Allah'ın güçlü tecellilerini gördüğü insanlar olması çok önemlidir. Gerçek sevgi ancak öyle insanlara gösterilebilir. Dünyadaki bütün insanlara sevgi ve merhameti biz gösterebiliriz. Ama bir insanın üzerinde eğer Allah güçlü olarak tecelli ediyorsa, ki biz bunu Peygamber Efendimiz (sav)’de biliyoruz ve onun etrafındaki sahabelerin kendisini gördüklerinde adeta dillerinin tutulması. Çünkü o heybetten ve Allah'ın üzerinde oluşturduğu tecelliden dolayı sevgiden, coşkunluktan dolayı yaşadıkları o duyguların hepsini biz aslında biliyoruz. Fakat bunları bilmesek de biz şu anda günümüzde Peygamberimiz (sav)’le karşılaşacak olsaydık ona nasıl bir sevgi yönelteceğimizi içimizde biliyoruz. Yaşıyoruz ve fiili olarak da bunu gerçekten hissederdik. Aynı şekilde diğer salih Müslümanlar için de bu geçerlidir.
Bizim için de şu anda aslında dünya üzerinde yaşayan bir örnek olarak Hocamız sevgiyi en yoğun yaşayabileceğimiz, en büyük nimetlerden bir tanesi bizim için. İmanımızla doğru orantılı olarak bu sevgi tabii ki artıyor. Çünkü Allah eğer bir insanda akıl tecelli ettiriyorsa, iman tecelli ettiriyorsa, bu insan Allah korkusuyla, kendi içerisinde yaşadığı Allah sevgisiyle, bütün dünya üzerindeki hayatını sadece Allah'a adamışsa ve Allah için yaşıyorsa, Allah yolunda başına gelen her ne zorluk olursa olsun hiçbir şekilde hiçbir zorluk onu yıldırmıyorsa, bu insan sevilmeye layık olan bir insandır. Bütün ömrünü Allah yolunda geçiren bu insana işte insan o kadar coşkun bir sevgi duyar ki, Allah onu da o kadar güzel tecelli ediyordur ki, o tutku ve aşkın yerini tutabilecek dünya üzerindeki fiziksel başka madde hiçbir nimet olamaz. Bunu da Allah bize inşaAllah imanımız derinleştikçe, daha da arttırsın inşaAllah, bunu bir sevgi olarak Hocamızı hiç görmeyen insanlar da bile biz bunu çok güzel yaşıyoruz. Gelen kardeşlerimiz oluyor Hocamız’ı ziyarete diyorlar ki “o kadar çok konuşacak şey hazırlamıştım ki o kadar heyecanlandım ki adeta dilim tutuldu. Çok sevginin coşkunluğundan dolayı böyle bir şey yaşadım” diyorlar. Bu da çok büyük bir nimettir. Bu bütün salih Müslümanlarda olan bir nimettir. O yüzden biz de işte Allah'ın bize verdiği bu nimeti gökleri ve yeri yaratan Rabbimize olan aşkımızı, tutkumuzu tecellilerine göstererek Allah olan sevgimizi ifade edebilecek bir nimete sahip olmuş oluyoruz. Burada.
AYLİN KOCAMAN: Ben Hocamız’ın söylediği önemli bir konuyu da ekleyeyim; “Sevgi kaybolmaz, sevgi bölünmez demişti” Hocamız. Bir kişiyi sevmek diğerlerini sevmemek anlamına gelmez. Böyle yanlış bir inanç var. Sevgiyi duyan zaten bir kişiyi eğer duyabiliyorsa başkalarına da duyar. Eğer kimseye duyamıyorsa o bir kişiye de duyamaz. Dolayısıyla orada sevgiyi de ayırt etmek, işte şunu severim ama şunu sevmem şu insan benim için değerlidir ama diğerleri değersizdir ona sevgimi yönelttiğim için başkasına yöneltemem gibi bu her açıdan, her türlü sevgiden bahsediyorum. Böyle bir mantık olmaz. Bu Müslümana yakışmaz. Allah'ı seven, Allah'ın yarattığı zaten her şeyi eşit derecede sever birini sevmesi, diğerini sevmesini engellemez veya diğerinin sevgiyi azaltmaz. Bu da aslında ilk defa Hocamız’dan öğrendiğimiz bir şeydir.
DİDEM ÜRER: Programımızı bitirirken, Hocamız şöyle söylemişti: “Sırf sevgiyle yaşayacak gibiyiz biz. Hava-su olmadan nasıl yaşayamıyoruz, sevgi olmadan da yaşayamayız. Biz sevgiye göre ayarlıyız” demişti, inşaAllah.
Bugünkü yayınımız sona eriyor. Sorularınızı merakettikleriniz@a9.com.tr adresine gönderebilirsiniz. Hoşça kalın.
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500