Bedenimizdeki Ayetler – 6 – Dr. Ahmet Günay, Dermatoloji Uzmanı (21 Aralık 2011)
OKTAR BABUNA: İyi akşamlar sayın izleyicilerimiz. Bugün yine bir Bedenimizdeki Ayetler programında birlikteyiz. Çok değerli bir konuğumuz var. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi dermatoloji, yani cilt hastalıkları uzmanlarından Sayın Dr. Ahmet Günay Hocamızla birlikteyiz. Hocam hoş geldiniz. Nasılsınız?
AHMET GÜNAY: Teşekkür ederim sağolun. Sizler nasılsınız?
OKTAR BABUNA: Çok şükür. Hocam, eğer uygun görürseniz cildimizin mucizevi yapısından başlayalım, nasıl yapısı var? Ondan sonra da hastalıklar tabii cilt hastalıkları, çok büyük organımız olduğu için hatta en büyük organımız, hastalıkları da çok yaygın. Herkesi ilgilendiren ve herkeste olabilen hastalıklar, rahatsızlıklar. İzleyicilerimizi bilgilendirelim isterseniz.
AHMET GÜNAY: Doğrudur. En çarpıcı sözü söylediniz. Cilt hakikaten vücudun en ağır ve büyük ölçümü olan bir organı. Bu yüzden de en büyük organı diyebiliriz. Bu yüzden de en fazla hastalığı üzerinde barındıran organımız. Burada bir çok şeyin mikrobun, bakterinin ciltten geçtiğini düşünürsek dışarıya karşı da bir koruma vazifesi yaptığından dolayı yine çok önemli hastalıkları barındıran ve içeri geçmesini ya da geçmemesini sağlayan bir organımız. Cildin yapısı üç tabakadan yapılı. Bir, üst deri ki bu ölüp atılan bir deri. Kabuklanma, kepeklenme şeklinde vücuttan atılan bölümü. Biz epidermis diyoruz tıp dilinde, buna üst deri diyelim biz. Orta deri, burada yağ hücreleri, yağ bezlerinin bulunduğu ve kolajen liflerin, estetikte çok önemli olan cildin gerginliğini ve sağlığını sağlayan, sarkmasını önleyen kolajen liflerin bulunduğu orta deri.
OKTAR BABUNA: Yaşlılarda azalıyor değil mi, nasıl oluyor?
AHMET GÜNAY: Yaşlılarda azalıyor evet. Eğer yeteri kadar su içmezsek, sağlıklı beslenmezsek, spor yapmazsak, açık havayı ihmal edersek, güneşe çok çıkarsak, güneşe bilinçsizce çıkmak çok zararlı. Hemen isterseniz burada güneşten bahsedelim ciltle ilgili. Gerçekten güneşlin faydaları var, bir de zararları var. Bir çok cilt hastalığında faydalı yönleri var güneşin. Örneğin bize baş vuran hastalarda sedef hastalığı dediğimiz hastalık, akneler, sivilceler, atopik dermatitler, egzamalar bunlar güneşli dönemde azalıyor. Ama buna karşın o kadar fazla zararı var ki faydalarını bir yerde yadsımak gerekiyor. Yani güneşle aramızı mesafeli tutmamız gerekiyor.
OKTAR BABUNA: Ne kadar güneş? Mesela sabahtan akşama kadar bakıyorsunuz tatile gidiyorlar. Günün en sıcak saatlerinde güneşin
altında yatıyorlar. Bu nasıl olmalı dengeli olarak?
AHMET GÜNAY: Bu tabii ki çok yanlış bir şey. Bronzlaşacağız güzelleşeceğiz diye. Bir kere hanımlar ve beyler, o gördüğümüz bronz tenli insanlar bir kere kendilerine en büyük zarar veriyorlar. İleride kendileri için yatırım yapmak istiyorlarsa ciltlerine hiç çıkmamaları gerekiyor. Çünkü aging cildin yaşlanmasını sağlayan en önemli şeylerden bir tanesi güneş. Hem cildi kurutuyor, hem suyunu alıyor, hem elastik liflerin ölümüne kadar giden zarara sebep oluyor. Bunlar estetik yönden çıkmayalım diyoruz. Bir de bilimsel tıbbi zararları var güneşin. Örneğin benler, hepimiz biliyoruz vücudunda beni olmayan yoktur. Burada benleri ayırmamız gerekiyor. Her beni olanı da korkutmayalım ama bir mesaj vermemiz gerekiyor. Beni olan kişilerin özellikle güneşle mesafelerini ayarlamaları gerekiyor. Daha çok açık renk tenli kişilerin, onun dışında da koyu renk beni olan kişilerin güneşle mesafelerini çok iyi ayarlamaları gerekiyor. Çünkü şunu biliyoruz ki, en önemli kanser türlerinden en çabuk ölüme götüren kanserinden bir tanesi vücutta bir cilt kanseri üzerinden gelişiyor. Bir ben üzerinden ya da bir renk hücresi üzerinden gelişiyor. Bunun adına malign melanom diyoruz. Malign melanom maalesef bir hastalığı ve çabucak yayılıyor. İlk olarak akciğer ve kemik metastazda kemik yayılmaları yaparak insanı altı ay gibi kısa bir süre içinde ölüme götürebiliyor. Ama bunu uyaran ve tetikleyen nedenlerden en önemlisi de güneş.
OKTAR BABUNA: Neden güneş, ne yapıyor güneş?
AHMET GÜNAY: Travmalar, bir ben üzerine ya da bir ben hücresi üzerine bir travma yapıldığı zaman bu karakter değiştirip işte melanom dediğimiz atipik hücrelere dönüşebiliyor. Güneşte cilt üzerindeki en önemli travmalardan biri güneş. Güneşten başa yok mu diyeceksiniz var ama çok daha az oranda. Mesela hanımların sutyen tokalarının altına gelen benlere çok dikkat etmeleri lazım. Yine çamaşır lastiklerimizin altına gelen benler, bunlar hep mikro travma yerine geçiyor. Örneğin avuç içleri ve ayak tabanlarımız daha çok travmaya maruz kalan yerler. Ellerimiz ve ayaklarımızdaki benleri mutlaka bir dermatologa göstermemiz gerekiyor. İşte güneş de bunların en önemlisi, en fazla maruz kaldığımız şey. Bu tür cilt kanserlerinin en çok güneşte çalışan balıkçı, çiftçi gibi kişilerde görülmesi de bize bunu gösteriyor. Tabii ki sadece bunlarda gözükmüyor bir çok insanda gözüküyor ama güneş bu nedenlerden, yani bu tür cilt kanserlerini tetikleyen nedenlerin başında sayılabiliyor.
OKTAR BABUNA: Çünkü ultraviyole DNA üzerinde hasar meydana getiriyor D-dimeri denilen mutasyon oluyor, mutasyonun zararlı etkisi. Ondan da bu mükemmel sitemde hasar meydana geldiği için, rastgele bir değişiklik, ondan da anormal hücre, kanser hücresi oluşuyor. Dolayısıyla çok uzun süre güneşte kalmak kanser riskini çok artıran bir faktör, değil mi?
AHMET GÜNAY: Son derece. Sadece güneş demeyelim şimdi solaryum da oda, gençlerimiz çok gidiyorlar. Burayı da yine uyarmamız gerekiyor; ha çok seviyorlarsa önemli zamanlarında gitmeyin demiyorum ama saydığım gibi beni olanlar ve açık renk tenli olanlar güneş ve solaryumla mesafelerini çok iyi ayarlamaları gerekiyor.
OKTAR BABUNA: Hangisi daha zararlı, solaryum mu güneş mi?
AHMET GÜNAY: Güneş bence daha zararlı solaryumdan. Çünkü solaryumda belli dalga boyunda ultraviyole ışınları var. Güneşte her dalga boyunda. Hele bu özellikle bu ozon olayını yaşadığımız günümüzde güneşin daha zararlı olduğu bir gerçek. Onun için ben güneşi saatle tutuyorum, her yerde söylüyorum; 11 ile 4 arası güneşe hiç çıkmayın diyorum. Bunun dışındaki saatlerde de mutlaka korunun diyorum. Nasıl korunacağız? Ya bir tişörtle çıkacağız. İlla serinlemek için denize gireceksek denize girip çıktıktan sonra tişörtümüzü giyeceğiz. Ya da güneş koruyuculardan faydalanacağız. Ancak bunların da çok sağlıklı olduğu söylenemez. Kiminin 5 faktörlü güneş koruyucu, kimi markanın 25 faktörlüsüne tekabül edebiliyor. Rakamlar çok güvenilir değil. Bir standardı yok maalesef. Zaten ülkemizde üretilen bir güneş koruyucu yok, hepsi dışarıdan geliyor. Bunları bence dermatologa özellikle güneşle arası çok iyi olan yahut güneşe çıkması gereken mesleklerdekilerin bir dermatologa danışıp da daha bilimsel, daha içeriğini bildiğimiz şeyleri sormalarında fayda var diyorum.
OKTAR BABUNA: Peki nasıl bir ben olduğu zaman alarma geçilmesi gerekiyor? Mesela bir çok kişinin doğuştan olabilen aynı yerde duruyor, koyu renk de olabiliyor. Nasıl bir renk, nasıl bir şekilde, nasıl olduğu zaman doğrudan cildiyeciye gidip gösterilmesi gerekiyor?
AHMET GÜNAY: Şöyle kriterlerimiz var onun için onları sayabiliriz; bir, bir benimizin durduğu yerde rendi koyulaşıyorsa. En riskli olanlar kuzguni siyah diye adlandırdığımız renkteki koyu renk benleri olanlar mutlaka bir hekime gitmeli. Onun dışında koyulaşan benler yine, yani açık renkten birden bire koyulaşmaya başlıyor, o zaman onların hemen bir dermatologa gözükmeleri gerekiyor. İkinci kriter, kendi izlemeleri gerek kriterleri sayıyorum sonra hekimin izlemesi gerekenleri sayacağım; bir ben aniden büyüyorsa. Yani ufak bir ben birdenbire kendi çapının birkaç misline ulaşıyorsa o zaman yine bir hekime gitmekte fayda var diyorum. Üçüncüsü sübjektif şikayetler eşlik ediyorsa diyorum. Nedir sübjektif şikayetler; yanma, kaşınma, ağrı gibi şeyler durup dururken bir bende oluşuyorsa. Dördüncüsü ele gelmeyen bir ben ele gelir hale yahut da tam tersi ele gelen bir ben yani yüksekliğinde bir değişiklik oluyorsa bir alarm. Ve son olarak da konturları düzensizleşiyorsa, örneğin yamuk yumuk bir şekil alıyorsa, düzgün kırmızı bir ben eğri büğrü bir şekil alıyorsa. Bu beş kriteri olan mutlaka bir hekime gitmek zorunda. Onun dışında her beni olan doktora gitsin demiyorum ama izlesinler, bu tür değişiklikler olduğu zaman mutlaka bir hekime başvurmaları lazım. Bize geldikten sonra biz değerlendirmeyi önce gözümüzle yapıyoruz. Ondan sonra dermatoskop dediğimiz aletlerimiz var. Bunların artık dermatoskopik kursları veriliyor, bunları takip ediyoruz, izliyoruz. Ve onlar da bir aletle kulakçı meslektaşlarımızın kulağa baktığı, göz doktorların gözümüze baktığı aletlere benzer bene bakılan merceklerle bir takım aletler var, optik cihazlar var. Bunlarla bakıp benin derinliğini, değişimi bununla izliyoruz. Hatta bunların haritalarını çıkartıp saklayıp dosyalayabiliyoruz. Enteresan bir gelişme var, artık bildiğimiz cep telefonlarımıza dahi onların resim çeken bölümlerine bu dermatoskopu monte edip onlara saklayabiliyoruz, o kadar kolaylaştı artık. Ama tabii bunu herkesin yapmaması gerekiyor. Bir dermatologun mutlaka bu konuyla ilgilenmesi gerekiyor. Ondan sonra, biz gerekli şeyleri gördükten sonra benin alınıp alınmayacağına karar veriyoruz. Bazı benler var ki parça biyopsi alınmaması gerekiyor. Alınacaksa tamamının çıkartılması gerekiyor. Çünkü bazı benlerle oynamak doğru değil, tamamen çıkartılması yeterli oluyor. Örneğin bu malign melanoma dönüşme riski taşıyan yahut dönüşmüş bile olsa tam çıkartıldığı zaman bu hayat kurtarıcı olabiliyor. Onun için zamanında hekime başvurmak gerekiyor. Çıkarıldıktan sonra eğer patolojisi kanser türü geldiyse eğer o zaman santral lenf nodu dediğimiz şeyi tespit ediyoruz. Bunu radyolog meslektaşlarımız tespit ediyor. Bir sıvı vererek en riskli lenf nodunu buluyorlar boyayarak. Ve ondan sonra o çıkartılıyor, o çıkartıldıktan sonra onun incelenmesi yapılıyor. Nereye yakında lenf oraya. Mesela yüzdeyse boyun lenf bezi, koldaysa koltuk altı lenf bezi yahut gözdedeyse kasıl lenf bezlerinden bir tanesi çıkartılıp inceleniyor. Yayılma varsa onların da temizlenmesi gerekiyor. Yoksa o kişinin hayatı kurtulmuş demektir. Sadece belli periyotlarla basit bir izlemeyle hayatını idame ettirebiliyor, bu kadar habis kanser.
OKTAR BABUNA: Çok açık bir şekilde hakikaten benler dikkatle üzerinde durulması gereken bir şey. Kişi en iyi kendisi bilir, vücudunun neresinde hangi ben var, bir değişiklik oluyor mu? En ufak bir şüphede cildiyeciye gidip, hatta en ufak bir şeyde çıkartılması da herhalde gerekli.
AHMET GÜNAY: Cilt doktoru mutlaka karar verecektir. Tabii ki bir çok benin çıkartılmasına karar veriyoruz bu konuda.
OKTAR BABUNA: Çünkü bazen teşhis konulduğunda, yani malign melanom teşhisi konulduğunda o her yere yayılmış olabiliyor, onun için çok dikkat edilmesi gerekiyor.
AHMET GÜNAY: O zaman çok geç oluyor.
OKTAR BABUNA: Çünkü Allah kusursuz bir dengeyle yaratmış. Melanosit denilen hücreler var, bunlar pigment yapıyor. Niye, işte güneşe karşı korumak için, zararlı ışınları emiyorlar değil mi bu hücreler?
AHMET GÜNAY: Cildimize rengini veren pigmentleri bunlar salgılıyor ve bunlar cildimize dıştan gelecek zararlı, çevre faktörlere karşı koruyorlar.
OKTAR BABUNA: Devam edelim Hocam. Çok sık hastalıklar var, mesela döküntüler olabiliyor, mesela sivilceler çıkabiliyor herkeste oluyor bu rahtsızlıklar. Biraz da bunlardan bahsedelim mi?
AHMET GÜNAY: Tabii. Özellikle ergenlik çağına gelmiş gençlerimizde yahut daha ileri kuşaklarda da bunları görebiliyoruz. En çok görülme yaşı 12-13 yaşla 20 yaş arası oluyor. Ama benim öyle hastalarım var ki 50 yaşında sivilceleri çıkmaya başlayan hastalarım var. Bunu şöyle açıklayabiliriz; ilk başta tetikleyen bir faktör gerekiyor. Bu faktörlerin başında stres sinirsel faktörler geliyor, hormonlar çok önemli rol oynuyor. Bu tetikleyen faktör ortaya çıktıktan sonra, hormonları daha dengesi olan, henüz oturmamış olan gençlerde bir değişiklik oluşuyor. Ne oluyor; hanımlarda, kızlarda östrojen hormonu biliyoruz hakim, erkeklerde de androjen testosteron hormonu hakim. İşte bu hormonlarda bir dengesizlik oluşuyor. Daha çok östrojenin azalması yahut androjenin çoğalması testosteron erkeklerde çoğalması bunu tetikliyor başlıca. Ne oluyor; östrojen azalıp, erkek çocukta da testosteron yükselince yağ salgısı artıyor. Burada yağ salgısının artmasını engellemek başlıca amacımız olmalı. Onun için hanımlarda, kızlarda basit östrojen preparatları vererek östrojeni biraz yükseltip bunu engelleyebiliyoruz. Ama erkeklerde testosteronu düşürmek çok istenen bir şey değil. Onun için hormonlarla oynamamayı, başka tür tedavilere geçmeyi tercih ediyoruz. Östrojen içeren preparatların başında bu doğum kontrol hapları kontraseptifler geliyor. Bunları vererek, tabii ki bir jinekologa danışarak yapılan tedaviler en başarılı ilk başında olan tedaviler. Bunlar yağ salgısını azaltarak bu cildin kurumasını ve bu aknelerin geçmesini sağlıyor. Ama bu başta yakalanırsa bu çok tercih etmediğimiz bir tedavi yöntemi. Şimdi nedir bu sivilceler? Sivilceler yağ salgısı, ölü hücreler, kirler, tozlar karışıyor ve geliyor bir yağ bezenin ağzını tıkıyor. Bu tıkaç bir kaç şekilde gelişiyor. Ya havanın oksijeniyle okside oluyor. Ne oluyor okside olan şeyler? Kararır. Ve kararan siyah noktaları komedon dediğimiz bir çok gencin yüzünde gördüğümüz siyah noktaları oluşturuyor. Daha sonra yavaş yavaş deriyle organize oluyor, üstü kapanıyor ve sarı kistik akneleri yapıyor. Biraz daha ilerlerse üzerine mikroplar bakteriler ilave oluyor ve bunlarla içi cerahatli oluşmuş en ağır sivilceleri oluşturabiliyor. Bu tedavide çok önemli.
OKTAR BABUNA: Peki ilaç tedavisinin dışında cildi nasıl temiz tutmak ne yapmak gerekiyor ki bunlar oluşmasın? Nasıl bir temizleme, sabunla mı neyle yıkamalıyız?
AHMET GÜNAY: Su ve sabun en güzel şey. Tüketim piyasası biliyorsunuz bir çok şey çıkıyor. Ama benim tercihim su ve saf sabunla yıkamak cildin temizliğinde en önemli şey. Bunun dışında tabii makyaj temizliği için bu yeterli olmuyor. Ama bu akne türü şikayetleri yağlı ciltleri olan kişilerin mutlaka bir hekime danışarak artık dermokozmetik dediğimiz şeyler var. Yani bizim içeriğini bildiğimiz kozmetikler var. Genellikle kozmetikleri bilmiyoruz, bir sürü paralar vererek zararlı ürünler alabiliyoruz maalesef. Halbuki şimdi demokozmetikler var, bunlar bize bilimsel olarak tanıtılıyor ve biz bunların eğitimlerini alıp hangisinin hangi cilde verilmesi gerektiğini biliyoruz artık. Onun için makyaj silmek için, yüzü temizlemek için olan şeylerin mutlaka bir hekime sorulması. Özellikle riskli ciltleri olan için konuşuyorum, normal bir cildi olan tabii ki bir şeye ihtiyacı yok. Bir hekime sorması gerekiyor. Onun dışında gençlerin su ve sabunla temizlemeleri yeterli olur diye düşünüyorum. Temizlik çok önemli.ç Sık sık yıkamak gerekiyor bu dökülme tedavilerinde de yıkanan şeyler çok çok önemli. Çok yanlış bir şey var, “her zaman yıkamayalım kurutuyor cildi” falan. Aksine sık sık yıkamak hem saç için hem cilt için ben çok gerekli görüyorum.
OKTAR BABUNA: Sık sık derken şampuanla yıkamak mı yoksa..
AHMET GÜNAY: Hayır su ve sabunla. Saç için tabii ki şampuanla.
OKTAR BABUNA: Mesela günde kaç kere şampuan yapılabilir?
AHMET GÜNAY: Her gün bir defa yıkamak şart diyorum. Ben zaten günümüz insanında bunun şart olduğunu düşünüyorum. Günde iki defa biraz fazla.
OKTAR BABUNA: Çok önemli bir konu daha var. Bir kere kusursuz bir denge var, bu alerji konusuna isterseniz girelim. Çok yaygın olarak görülebilen, herkeste olmasa bile bir çok kişide görülebilen şey. Bağışıklık sisteminin bir dengesi var. Bu dengeyi dışarıdan bozacak, işte kedi tüyü olabiliyor, bir yiyeceğe karşı olabiliyor. Vücudunda insanın bağışıklık sistemi birdenbire alarma geçiyor ve kendi dokularına bir bakıma zarar vermeye başlıyor ve rahtsız edici durumlar ortaya çıkıyor. Nedir alerji? Nasıl bir şey olduğu zaman alerji oluyor?
AHMET GÜNAY: Alerji; aşırı bir duyarlılık reaksiyonu. Yani bir kişinin bir maddeye, dışarıdan gelen maddeyi tanımaması cildinin vücudunun ve bu maddeye karşı aşırı duyarlılık göstermesi. Bu çekişti şekillerde kendini gösteriyor. Alerjenler de çok çeşitli, kimi derimize temas yoluyla geliyor, kimi inhalasyon solunum yoluyla giriyor. O zaman akciğerlerimizde astım gibi şeylere sebep olabiliyor. Onun için alerji çok geniş bir konu, başlı başına 1-2 saat konuşulabilecek bir konu. Ama kısaca özetlemek gerekirse; dışarıdan gelen, cildin tanımadığı maddelere karşı gösterdiği duyarlılık reaksiyonu. Bunu vücudumuzda antikor dediğimiz savaşçılarımız var öyle anlatayım, cildimizin koruyucuları. İşte bu maddeyle ilk tanışmada bu savaşçılar onun etrafını çeviriyorlar ve ikinci tanışmada kavga başlıyor. İşte bu kavga sırasında, cildimizi koruyan antikorlarla alerjen maddeler arasındaki kavga kendini ciltte bir takım şeylerle gösteriyor. Bunların başında kızarmalar, kabarmalar, büyük ölçüde kaşıntı oluşuyor. Bu kabarmalar o kadar büyüyor, o kadar olumsuz şekle tıbben geliyor ki, vücuttaki kabarmalar tam kaşıntı oluyor, şişiyor. Ama bu kabarma nefes borumuzda olduğu zaman nefesimizi tıkayıp ölüme kadar dahi götürebilen bir takım zararlı etkilere sebep olabiliyor.
OKTAR BABUNA: Evet. Peki ne zaman hastaneye gidilmesi gerekiyor? Hangi durumda, mesela gecenin bir saatinde oldu diyelim, ne zaman bir acile bir hekime gitmesi gerekiyor?
AHMET GÜNAY: Bence hemen gidilmesi gerekiyor. Alerji bir acil durum. Basit bir ilaca alerji küçücük şeylerle deride başlayıp sonra iç organlardaki ödemlere kadar gelebiliyor. Onun için bir an önce bir hekime başvurmakta fayda var, en ufak bir alerjide dahi. Çünkü nerede duracağı, nerede biteceği belli olmayan bir şey. Belki birkaç saat sonra kendiliğinden geçecek ama belki de biraz önce söylediğim zararlı tıbben kötü şeylere varabilecek sonuçlara götürebiliyor. Onun için bir an öce hakime gitmeleri lazım. Tedavisi çok kolay alerjinin, önlemek çok kolay. Basit raftan alınabilen, reçeteyle dahi satılmayan antihistaminik dediğimiz ilaçlar iyi gelebiliyor. Gelmez, bunlara dirençliyse yani uyaran neden ortadan kalmadıysa o zaman kortizon, adrenaline kadar varabilen bir takım iyileştirici ilaçlar kullanılması gerekebiliyor. Bazen kronikleşiyor. O zaman en çok bizi zorlayan alerji türleri bunlar, kronik alerjiler. Eğer ciltte kalırsa son derece zor iyileşmesi. Aylar süren antihistaminiklerle tedavilere geçebiliyoruz. Burada şöyle açıklayalım bunu; burada biz iyileştiremiyoruz bunları biz ne yapıyoruz, baskılıyoruz. Ama vücuda yardım ediyoruz, vücut buna karşı antikor üretiyor ve kendi kendine yeniyor. Yani burada hekim tamamen yardımcı görevi görmüş oluyor.
OKTAR BABUNA: Tabii, antikorun olması Allah’ın bir yaratma mucizesi. Dışarıdaki herhangi bir proteine karşı vücudumuzda genetik olarak kodlanmış protein silahlar var. Daha biz doğmadan DNA’mızda var bunlar kodlanmış olarak. İkincisi, bu denge o da kusursuz bir denge. Bu silahlar kendi vücudumuzu tanıyor ve bu denge içerisinde bir sorun olmuyor normalde. Ama Allah özel bir hastalık durumu yaratmış, bu dengeyi bozan bir şey olduğu zaman insana rahatsızlık meydana getiren bir rahatsızlık yaratıyor Allah bu şekilde.
Peki mesela aşılama diye bir yöntem olduğunu biliyoruz. Nasıl oluyor bu aşılama? Uyaran nasıl bulunuyor, öncelikle neler yapılması lazım alerjisi olan bir kişide?
AHMET GÜNAY: Alerji olan bir kişi geldiği zaman önce bunun nedenlerini araştırıyoruz. Önce bir kanda genle alerji testi yapılabiliyor ve burada kişinin kanda alerjiye açık bir zemini olup olmadığı saptanıyor. Eğer alerjiye açık bir zemini yoksa o zaman basit tedaviyle bu geçebilecek demektir. Ama o alerji testi immun test bağışıklık testi yüksek çıkarsa o zaman ileri testlere geçiliyor. Neye karşı alerjisi olduğu araştırılıyor, bu bulunabiliyor. Eskiden pikür ve prick testlerle yani kola yaptığımız alerjenlerle yahut sırta yapıştırılan flasterlere kontakt bir alerjisi varsa, örneğin tekstil boyalarıyla yahut boyalarla, kimyasal maddelerle çalışan işçilerde özellikle bu şeyler flasterin üstüne konuluyor, alerji yapabilecek maddeler ve bu kişinin sırtına yapıştırılıyor. Birkaç gün sonra bu açılıp bakıldığı zaman hangisinin alerji yaptığı bulunuyor ve o ortamdan uzaklaştırılıyor yahut ona karşı bir tedavi geliştiriliyor. Şimdi bunlar artık kanda da saptanabiliyor, kan alınarak neye karşı alerjisi olduğu saptanabiliyor. Saptandıktan sonra bir desensitizasyon yani duyarlılaştırma tedavisi başlıyor. Bu aşılarla yapılıyor, bu aşılar bu bulunan maddenin çok düşük konsantrasyonda olanı cilt altına belli aralarla, haftalık aralarla verilebiliyor. Ondan sonra vücut buna yavaş yavaş alıştıkça bu konsantrasyon artırılıyor. Önce yüzde 1 veriliyorsa yüzde 10-20-30-50 derken yüzde yüzü verilip vücudun bu antikoru oluşturması ve bunu yenmesi sağlanabiliyor.
OKTAR BABUNA: Ne kadar sürede yapılıyor bu?
AHMET GÜNAY: Bu aylar yıllar sürebilen bir süreyi alabiliyor. Kişinin buna sabredip gelip yaptırması gerekiyor.
OKTAR BABUNA: Önemli bir konu. Peki her alerjen maddeye karşı aşılama var mı? Mesela odalardaki akarlar olabiliyor, çeşitli besinler olabiliyor, başka kimyasallar olabiliyor, polenler olabiliyor.
AHMET GÜNAY: Var, hepsinin aşısı var. Ancak dediğim gibi günümüzde günümüz insanı buna vakit ayıramıyor. Onun için daha çok bu tedaviyi tercih etmiyorlar. Bizim yaptığımız baskılama tedavisi daha kolay geliyor ve bunu uyguluyorlar. Bununla da başarıya ulaşma şansı çok fazla. Ya da kendisi bulup ortamdan uzaklaştırabiliyor alerjeni.
OKTAR BABUNA: Peki devam edelim. Cildimizin alerjileri tabii çok önemli bir konu. Enfeksiyonlar var bir de. Cildin özel bir koruyucu sistemi var, mikroplara ve virüslere karşı geçirgen değil. Bu da hakikaten muhteşem bir sistem. Bizim doğrudan cildimizde bir sorun olmuyor normal şartlarda.Ama bir yarık, bir çatlak veya işte bir rahatsızlık durumu, bağışıklığında bir düşüş meydana geldiği zaman da enfeksiyonlar meydana gelebiliyor. Nedir cilt enfeksiyonları genel olarak?
AHMET GÜNAY: O kadar bürük bir organ ve o kadar çok enfeksiyon var ki. Bir kere iç organlarımızda göreceğimiz, iç hastalıkları uzmanlarının göreceği bütün enfeksiyonları cilt yaşıyor, burada görebiliyoruz. En basiti impetigo ektima falan dediğimiz cilde giren işte bir kesik, bir yara, bir tırnaklama. Biraz önce bahsettiğimiz akneyi de buna katabiliriz, mesela kişi tırnağıyla oynuyor ve bu tırnak portantre giriş kapısı oluyor ve mikrop buradan giriyor. Onun için vücudumuzla, cildimizle çok oynayıp çok şey yapmamak lazım. Keselemek bizim adetlerimizdendir fırçalamak, bunları çok fazla yapmamak gerekiyor, çok sık yapmamak gerekiyor en azından bu şekilde de mikrop girebiliyor. Bir çok nedenler var, mesela epilasyon yapılıyor, bu epilatorlerden mikrop geçebiliyor. Onun dışında düşme, çarpma gibi şeylerle mikroplar girebiliyor. En basitinden üst derideyse çok kolayca dıştan yapılacak bir antiseptik veya antibiyotik tedaviyle bu geçirilebiliyor. Ama alt deriye geçtiyse mutlaka bir antibiyotik gerekiyor. Ama burada antibiyotik kullanalım demiyorum. Şöyle yapalım; önce bir kültür antibiyogram yapalım, hangi mikrobun buna neden olduğunu bulalım ve ona göre antibiyotik kullanalım diye düşünüyorum ben. Ve genellikle bana gelen akneler dahil bunlarda ben kültür antibiyogram yapmayı mutlaka ihmal etmiyorum. Bu ne demek; bir materyal alınıyor yaranın içinden yahut aknenin içinden, bu laboratuarda inceleniyor. İçinde mikrop var mı, vara hangi mikrop, hangi ilaca hassas hangisine dirençli. Hani nasıl boğaz kültürü yapılır, daha kolay anlatma açısından, bu da aknenin kültürü oluyor. Bu da hangi antibiyotiği vereceğimiz burada açığa çıkıyor, belki de vermeyeceğimiz açığa çıkıyor. Ve uygun olan antibiyotiği verip bunları içten yok etmek mümkün olabiliyor.
OKTAR BABUNA: Peki, mesela düştük veya kesi oldu bir şey oldu cildimizde açılma kanama oldu, nasıl ilk ne yapmamız gerekiyor? Halkımızın bilmesi açısından.
AHMET GÜNAY: Bu yanık için de geçerli, buna yanığı da koyalım, bir yerimiz yandı, önce hemen suyla yıkanması gerekiyor. Ondan sonra mutlaka bir antiseptik solüsyonla bunun temizlenmesi gerekiyor.
OKTAR BABUNA: Nasıl bir solüsyon tavsiye edersiniz?
AHMET GÜNAY: İyot içeren solüsyonlar şu anda en sık kullanılanlar ve bizim de en çok önerdiğimiz solüsyonlar arasında. Onun dışında bir çok antiseptik maddeleri kullanabiliriz. Yalnız enteresan bir şey söyleyeyim; bunların hepsinin bir rengi var, maalesef günümüz insanı da renk sevmiyor. Bize devamlı “renksiz antiseptik yok mu” diyorlar. Maalesef bunların hepsinin bir rengi var. Hatta şöyle hoş bir anım var; bütün hekimler bilir hangi hastaneye gittiğini. Örneğin sigorta hastanelerinde rivanol kullanılır, sarıdır rengi. Bu hasta sigortaya gitmiş, sarı rengi görünce. Üniversite hastanesinde metilen mavisi kullanılır mavidir. İşte diğer devlet hastanelerinde iyot kullanılır kırmızıdır. Böyle bir espri de var, hangi hastaneye gittiğini bu şekilde açıklanıyor. Maalesef renksiz bir antiseptik yok.
OKTAR BABUNA: Antibiyotikli pomatlar var mesela onlar?
AHMET GÜNAY: Tabii. Şimdi günümüzde onların deriden geçip üst tabakalara geçebildiği pomatlar da mevcut. Bunlarla ağızdan antibiyotik almadan da bazı çok derine inememiş yaraları tedavi etmek mümkün.
OKTAR BABUNA: Bir kızarıklık, şişlik bir şey olduğu zaman.
AHMET GÜNAY: Önce antiseptik ondan sonra eğer gerekiyorsa hekime gitmek. Küçücük bir sıyrık için de tabii demiyorum.
OKTAR BABUNA: Siz aknelerden bahsederken, tıp kitaplarında da “yüzdeki sivilcelerle oynamayın” denir. Çünkü enfeksiyonun beyne sıçrama riski meydana getiriyor. Doğrudan bağlantısı olduğu için yüz damarlarının. O konuda ne diyeceksiniz?
AHMET GÜNAY: Yüzün dudak birleşiklerinin üstünde bir takımı yukarı doğru ve burada olan bir viral enfeksiyon viral menenjite sebep olabiliyor. Bakteriyel enfeksiyon bakteriyel menenjite. Tabii ki bu çok ilerlemiş, ihmal edilmiş halleri. Onun için bunların çok iyi tedavi edilmeleri gerekiyor. Özellikle akneleri tırnaklamasınlar gençler, uyaralım onları. Ve ortama mikrop katmamaya gayret göstersinler, sık yıkasınlar. Ve eğer çok fazlaysa mutlaka bir doktora gitsinler. İlla antibiyotikle tedavi etmek şart değil. Şimdi günümüzde öyle ilaçlar var ki, örneğin A vitamini türevi bir ilaç var, bu cilt altındaki yağ dokusunu eritiyor ve eriterek en ağır akneleri bile, kistik sivilceleri bile, çok cerahatli akneleri bile yok edebiliyor antibiyotik kullanmadan. Ancak bunların dikkatli, bir takım testler yapılarak kullanılması gerekiyor. Bir takım görünür şeylere sebep olduğu için uygun psikolojik durumu olan kişilere uygulanması gerekiyor. Örneğin dudak çatlamaları yapabiliyor, bunlar normal etkileri, yan etkileri değil. Burundaki küçük damarların çatlayıp kanama yapmasına sebep oluyor, göz yaşı kurutuyor. Bunlar hastaya iyice anlatarak verilirse. Şimdi en ağır aknelerin tedavisi bile kolayca mümkün oluyor.
OKTAR BABUNA: Evet. İsterseniz dermatitlerden de biraz bahsedelim. Bazı dermati tipleri var, mesela değmeyle temasla kontakt dermatitleri, atopik dermatitler bazı isimler var. Sedef hastalığında neler görülüyor, nasıl belirtiler görülüyor ve nasıl tedavi yöntemleri izliyorsunuz?
AHMET GÜNAY: Alerji bölümünü kısaca bahsettik, aslında hepsi çok geniş konular. Dermatitlerde bir kısmından biraz önce bahsettik, alerjik dermatitler. Bunlar kontakt da olabiliyor yani temasla oluşanlar. Örneğin bir tanesini anlatalım; egzama, ev hanımlarının ellerinde oluşan egzamalar. Deterjanlar günümüzde çok miktarda, bunlar tamam bulaşıkları güzel yıkıyor ama ellerinde özellikle kontakt dermatitlere sebep oluyor. Ne demek kontakt; yani temasla oluşan dermatite sebep oluyor. Bu bazı insanların bu tür şeylere ki yüzde 40 oranında, baya yüksek bir popülasyonda bu deterjanlara karşı alerjileri var. Bu yüzden de ellerinde yaralar, kaşıntılar, papül püstül dediğimiz küçük kabarcıklar, sulanmalar oluşabiliyor. Bunların ortadan kaldırılmasıyla kolayca tedavi edilebiliyor ama bunların kullanılmaması gerekiyor. Bunlar mesela kontakt dermatitler. Bunun dışında bazı doğumsal dermatitler var. Mesela bir atopik dermatit var bu da baya yüksek popülasyonda. Atopik dermatit irsiyetle babadan, anneden veya eski kuşaklardan aldığımız zeminle oluşan bir dermatit. Burada herhangi bir şeye karşı alerji olmuyor her şeye karşı alerji olabiliyor. Doğumdan kısa bir süre sonra başlayabiliyor yahut daha sonraki yaşlarda da başlayabiliyor. Tipik yerleşme yerleri bileklerin iç kısımları ilk önce başlama yerleri, dizlerin iç kısımlarında başlıyor. Onun dışında ondan sonra bütün vücuda yayılabiliyor. Seyri şöyle oluyor; küçücük pullanmalar, ciltte kuruma veya ihtiyar derisi gibi küçücük çocuklarda görüyoruz böyle, şiddetli kaşıntı. Uykusuzluk yapıyor tabii bu çocuklarda ağlama oluyor ve anele babalar ne oluyor diye getiriyorlar. Onun dışında daha ilerlerlerse saçlı deriye geçebiliyor. Kronik bir hadise maalesef. Bunun kısa sürede tedavi edilmesi gerekiyor. Eğer edilmezse ilkokul çağlarında o zaman infantil olanlara geçiyor. Ondan sonra erişkin çağına giderse de astıma kadar varan bir takım şeylere sebep olabiliyor. Bunların mutlaka küçük yaşta tedavi edilmeleri gerekiyor.
OKTAR BABUNA: Nasıl bir tedavi?
AHMET GÜNAY: Yine biraz önce bahsettiğim antihistaminik ilaçlar. Vücuttaki histaminin salgılanmasını durduran ilaçlarla uzun sürekli kullanımlarla baskılanabiliyor bunlar. Ve vücut bunlara karşı antikor üretip bunları yenebiliyor. Ama ileri yaşlara giderse kanserde yahut vücudun organ reddini engelleyen durumlarda kullandığımız ilaçlardan da medet umabiliyoruz, kortizon olabiliyor bağışıklık sistemini baskılayarak. Bunları tabii çok dikkatle kullanmamız gerekiyor. Ama o kadar muzdarip geliyorlar ki bazen bunları kullanmaya mecbur kalıyoruz ve başarılı oluyoruz genelde. Bizi en çok uğraştıran hastalıklar içinde bunlar var. Yine bunlara benzeyen sedef hastalığı var. Bunun alerjiyle hiç alakası yok ama bu da artık bir immun sistem bağışıklık sistemi hastalığı olduğu kesinlikle kanıtlandı biliniyor.
OKTAR BABUNA: Genetik bir forum oluyor mu yoksa sonradan kazanılan bir durum mu?
AHMET GÜNAY: Sonradan oluşuyor. Çünkü bu irsiyetle ilişkisi de çok araştırıldı ama henüz önemli bir sonuç bulunamadı bu konuda. Benim öyle hastalarım var ki ütün aile herkes sedefli ama onda yok. Ona karşın onun on misli hastalarım var ki ailelerinde tek sedefli hasta. Onun için burada yüz güldürücü bir netice alınamadı irsiyetle ilgili çalışmalarda. Bu hastalık yakın zamanda sinirsel olduğu söyleniyordu. Gerçekten sinirsel faktörlerin rolü var ama bir yerde ikisi birbirini tetikliyor diyebiliriz. Vücudunda yaralarla dolaşan bir inanın sinirlerinin düzgün olması çok fazla düşünülemiyor. Ama buna karşın sinirli bir insanda da sedef olması, çünkü bağışıklık sistemini baskılayan şeylerin başında stres geliyor. Yine iki şekilde de oluşabiliyor. Bu şöyle oluyor; bahsettiğim egzamanın tersine dirseklerimizde, dizlerimizde başlıyor. Küçücük topluiğne başından başlayıp daha sonra büyüyebiliyor bunlar, santimetreler. Daha sonra saçlı deriye yayılıyor, vücudun her yerine yayılabiliyor. Hatta ektodermik sedef dediğimiz kıpkırmızı vücudu pullarla kaplı. Sedef denmesini sebebi bu pullar, sedef rengi pullarla seyrediyor. Bu şekilde bize başvuran hastalarımız var. Saçlı deriyi tuttuğu zaman saç dökülmelerine neden oluyor. Sedef bazen iç organlara da gelebiliyor. Ama kısıtlı iç organlar. Bir tek artropatilerinden bahsedebiliriz sedefin. Küçük eklemleri tutuyor örneğin el eklemlerini, bacaklarda ayaklardaki eklemleri tutabiliyor. Daha ilerlerse en fazla dirsek ve diz eklemlerini tutabiliyor. O zaman şiddetli ağrılara sebep olabiliyor ve bu sedef artropatisinden bahsedebiliyoruz. Derinin dışında bir de tırnaklarda görülebiliyor, tırnak bozukluklarına neden olabiliyor ve mantarlarla karıştırılabiliyor. Dediğim gibi yakın zamana kadar sinirsel olduğu söylenirdi. Sadece kremlerle işte A vitaminiyle tedavi edilmesine çalışılırdı. Ama şimdi bağışıklık sistemiyle ilgili olduğu bilindikten sonra bu hastalıkta yine bağışıklık sistemini baskılayan yine kanserde de, yine romatizmada da kullanılan ilaçlarla tedavi edilebiliyor. Bunları tabii çok dikkatli ve zamanında sıkı testler yaparak kullanmak gerekiyor. Ama şöyle açıklayacak olursak; kanserde kullanılanla kıyaslama yaparsak 10 diye adlandırırsak, romatizmada da doz 5, sedefte kullanılan doz 1. Yani yan etki riskini düşürebiliyoruz. Yan etkisi de tamamen geri dönebilen yan etkiler. İlaç kesildiği zaman testlerle bunları takip ediyoruz, geri dönebiliyor.
OKTAR BABUNA: Ne kadar aralarla vermek gerekiyor ilacı? Hastalık ne kadar aralıklarla ortaya çıkabiliyor?
AHMET GÜNAY: Bu konuda çeşitli çalışmalar var. Benim uyguladığım tedavi; önce bir hücum dozu buluyoruz. Bu hücum dozunu kişini kilosuna göre ayarlıyoruz ve bunu önce hızlı tedavi için damar yoluyla veriyoruz. Ondan sonra bunu belli yani haftada iki defa uyguluyorum, üç dört seans sonra tamamen yok oluyor sedef belirtileri. Tabii bu tamamen iyileşti demek değil. Daha sonra ağızdan alınan ilaçlara geçiyoruz, hapa mesela, aynı ilacı ağızdan alınana şekline geçip idame dozu buluyoruz. Bu sedefi dengeli tutabilecek bir doz oluyor. Bu dozda altı yedi ay kadar kullandırıyoruz. Altı yedi ay sonra kesip izliyoruz. Yaklaşık 1500-2000 hastayı izlemişiz şimdiye kadar bu şekilde, iyi iletim sağlamaya çalışmışız. Hepsi iyileşmiş. Yüzlercesi hala iyi, 10 yıldır, 5 yıldır, 3 yıldır yüzlerce hastamızı izliyoruz. Ama buna karşın bir 10’a yakın oranda da tekrarlayan hastalarımız olmuş. Ama bu tekrarlar hiçbir zaman eskisi kadar olmamış, Hastalar bu kadar uğraştıktan sonra gerekli nemlendiricileri sürmüşler. Sedefte bir fenomen vardır, hiçbir yasak yoktur, yeme, içme, gezme, tozma her şey serbesttir bir tek travma yasaktır. Travma yerine de mesela kaşımak, tırnaklamak, kese, fırça. İşte saçlı derisinde olanların tiki vardır yolarlar onları dökmeye çalışırlar, bunlar yasaktır. Çünkü derinin öyle bir yapısı var ki üste damarlar var, bu damarları tırnakla açtıkları zaman hastalık kronikleşip kalıcı olabiliyor. Bir tek onu yasaklıyoruz. Onun dışında artık çok yüz güldürücü sonuçlar aldığımız tedaviler var.
OKTAR BABUNA: Ultraviyolenin faydası var mı?
AHMET GÜNAY: Kesinlikle faydası var. Yazın bize güneşli dönemlerde sedef başvuruları çok azalır. Çünkü ultraviyole ışınları bunu yok ediyor. Kışın da bazı merkezlerde ki biz de yapıyoruz arada mecbur kaldığımız zaman. Niye mecbur kaldığımız zaman; ultraviyole kabinlerimiz var bu kabinlerde hastayı belli sürelerle ultraviyole A ve B ışınlarına maruz bırakıyoruz. Bunlar tedavi edici dozda ve ayarlanabilen ışınlar. Onun için kişiye çok fazla zararı olmuyor. Ama ondan önce bir saat yahut bir buçuk saat önce ilaç veriyoruz kendisine. Bu ilaç derimizi bu ışınlara karşı sensitize ediyor duyarlılaştırıyor. Önce bunu alan hasta sonra bu kabinlere giriyor, burada ultraviyole tedavi edici ışınlarına maruz bırakılıyor, ondan sonra gidiyor. Bu şekilde 3-5 seans sonra yavaş yavaş düzelme başlıyor, daha sonra tamamen iyileşiyor. Bu, nasıl bir böbrek yetmezliği hastası diyaliz makinesine bağlı, bu hasta da buna bağlı olarak hayatını idame ettirmek zorunda. Yani devamlı gidip gelmesi gerekiyor. Günümüz insanının da buna ne vakti yetiyor, ne yollar şunlar bunlar yetiyor. Onun için günümüz insanının çok tercih ettiği bir tedavi yöntemi değil. Ama yan etkisi minimum olan güzel bir tedavi yöntemi bu da.
OKTAR BABUNA: Hem ilaç tedavisi hem bu birlikte kullanılabilir mi?
AHMET GÜNAY: Hayır, ikisini birlikte tercih etmiyoruz, vücuda çok fazla yüklenmek oluyor. Çünkü biliyoruz ki ağızdan alınan yahut damarla verilen ilaçlar karaciğerde depolanıyor. Ve karaciğer enzimlerimiz transaminaz dediğimiz fonksiyon testlerimiz etkileyebiliyor ve karaciğerimizin çalışmasını etkileyebiliyor. Bu nedenle bütün tedavileri bir arada kullanmayı çok tercih ettiğimiz bir durum değil.
OKTAR BABUNA: Bir de deri hastalıklarının yanında mukoza hastalıkları var. Yani ağız içinde, burun içinde bu mukoza dediğimiz kısımlarda olan rahatsızlıklar. Bazen mesela ağızda basit bir aft çıkıyor ama bazen de çok sayıda oluyor, kabarcık, kesecik olabiliyor. Nedir bunlar, farkları nedir? Ne zaman hekime gidilmeli, nasıl tedavi edilmeli?
AHMET GÜNAY: Şimdi bunların da çok nadir görülen habis tipleri vardır. Özellikle ağız içinde ve genital bölge mukozasında görülen şeylere çok dikkat etmemiz gerekiyor. Örneğin basit herpes uçuk, bu bir çoğumuzda çıkmıştır dudağımızda yahut orifizler civarında çıkar yani dudak, burun, kulak civarında çıkabilir, göz kenarında çıkabilir.
OKTAR BABUNA: Hep soru gelir nasıl tedavi edelim diye. Çıktığı zaman ne yapılması gerekiyor? Var mı bir tedavisi?
AHMET GÜNAY: Var, antiviral ilaçlar var, kremler var haplar ama basit olanlar zaten kendi kendine geçer. Eğer sekonder bir enfeksiyon oluşmazsa, tırnaklamazsak, oynamazsak bir süre sonra kendi kendine geçecektir. Ama antiviral ilaçların da etkilerini yatsımamak gerekiyor. Eğer başlarken yakalayıp sürebilirsek onu yok edebiliyoruz. Bu zoster virüsünün ilerlemiş hali zona olabiliyor. Mesela bir virüs sinire yerleşiyor ve bir hastalık yapamıyor, direncimiz var. Ne zaman yapıyor; vücut direncimiz düşünce. Ne zaman düşüyor işte stres oluyor, sıkılıyoruz, hasta oluyoruz, iklim değiştiriyoruz bağışıklık sistemimiz çöküyor. Hep ona dayanıyor cilt hastalıklarının çoğu o dönemde. Bağışıklık sistemimiz çökünce bu virüs virülans yani hastalık yapma kabiliyeti kazanıyor ve geliyor sinirin şıvan kılıfı dediğimiz, geliyor buraya yerleşiyor burada hastalık yapıyor. Nasıl yapıyor; sinirin yolu boyunca bir takım kabarcıklar oluşuyor. En sık gördüğümüz yerler interkostal sinirler dediğimiz, biliyoruz ki sinirler omuriliğimizden menşe alıyorlar ve tek tarafı, zonanın tek özelliği tek tarafta olması yani sağdaysa sağsa, soldaysa solda hangi siniri tutuysa o tarafta oluyor. Bu interkostal kaburgalarımızın üstündeki sinirleri tutabiliyor. Göz sinirimizi tutup oftalmik zona dediğimiz göz zonasına sebep oluyor. Yüz sinirini tutuyor, kolumuzun bir tensi yahut bacağımızın bir tanesi zona olabiliyor. Ne oluyor; sinire yerleştiği için şiddetli ağrı yapıyor hatta gece yanığı derler halk arasında geceleri arttığı için, geceleyin yanma ve batma tarzında çok şiddetli ağrılara neden oluyor ve eğer iyi tedavi edilmezse kalıcı ağrılara sebep olabiliyor. Daha sonra fizik tedavi gerektirebiliyor.
OKTAR BABUNA: Ağrı için ağrı kesici veriliyor mu?
AHMET GÜNAY: Veriyoruz. Yakın zaman kadar zonanın süresi altı haftaydı. Altı hafta sürer ve hasta acılar içinde ağrı kesicilerle, antiseptiklerle geçirmeye çalışırdı ama günümüzde çok spesifik antiviral ilaçlar zonaya ve bir hafta içinde hiçbir sekel bırakmadan, hiçbir ağrı bırakmadan geçirebilecek tedaviler mümkün. Zonanın kardeş virüsleri var mesela suçiçeği de kardeş virüstür yani çocukluk hastalıkları gibi bir şey. Hayatta bir kez oluyor genellikle ve ikinci kez bağışıklık bırakıp bir daha olmuyor.
OKTAR BABUNA: Biraz önce saçlı derideki sedef hastalığından bahsettiniz. Egzamalar olabiliyor. Saç döken sebep ve rahatsızlıklar var. Onları nasıl tanıyoruz, nasıl ayırt ediyoruz, nasıl tedavi edilmesi gerekiyor?
AHMET GÜNAY: Geldik saça. Özellikle erkeklerin en büyük problemi. Bu saydığımız hastalıklar döküyor saçları. Saç dökülmelerini bence bir çanakta, bir konuda konuşalım. Şöyle ki; bir takım şeyler saçlarımızı döküyor. Neler döküyor? İşte sedef, egzama gibi şeyler dökebiliyor. Onun dışında biliyoruz ki bazı ilaçlar döküyor, kemoterapi gibi, görüyoruz saçlar dökülüyor. Yahut bazı antibiyotikler, bazı eskiden de kullanılan tifo ilaçları gibi ilaçlar dökebiliyor saçları. Bunun dışında saçları döken bir takım bağışıklık sistemi hastalıkları var. Bazen görüyoruz ki saçımızda eski 25 kuruşlar kadar dökülmeler görüyoruz, bembeyaz böyle saç olmayan bölgeler. Bunlar pelat diye adlandırdığımız dökülmeler. Burada bağışıklık sistemi yine söz konusu. Saçların burada dökülmesi yuvarlak oluşuyor. Bunlar bütün saçlı deriyi yahut kaşı, kirpiği, vücut tüylerini tutarak total pelat universal pelat dediğimiz şeylere dönüşebiliyor. Bunlarda çok yüz güldürücü sonuçlar alıyoruz. Yine immun sistemine yönelik bir takım tedavilerle mutlaka çıkartabiliyoruz. Hatta hastalık, eğer hasta üstünde durmazsa kendi kendine de iyileşme olasılığı var. Ama bir de erkek tipi saç dökülme androjenik alopesi dediğimiz, bu çok önemli şu anda günümüzde. Aslında bana göre hiç önemli değil. Ama o kadar çok hastam var ki buna önem vermek zorunda kaldım ve çok araştırdık. Bu konuda bir takım tedavi yöntemleri geliştirdik, geliştirilmiş tedavi yöntemlerini kullandık, kullanmaktayız da.
OKTAR BABUNA: Ne mesela?
AHMET GÜNAY: Şimdi bir takım vitaminler, bunların eksiklikleri vücutta aç dökülmesine neden olabiliyor. Bunun eksikliğini saptayabiliyoruz günümüzde. En çok kullanılanı biyotin. Biyotin dediğimiz bir vitamin türü. Tırnak ve saç için gerekli olan bir vitamin. Bunun eksikliğinde bunlar dökülüyor, tırnaklarımız bozuluyor. Bunu ağızdan rahatça verebiliyoruz. Çünkü herhangi bir yan etkisi yok. Hasta bize saç dökülmesiyle geldiği zaman ilk olarak bir takım testler uyguluyoruz. Çünkü başka bir nedene bağlı olmasın. Örneğin demir ve çinko eksikliği saç döken şeylerin başında geliyor. Onun için bunlara mutlaka bakılması lazım, bakmadan bunarı vermek doğru değil. Çünkü bunlar ağır metaller, özellikle çinko fazla verildiği zaman ağır metal zehirlenmelerine neden olabilir. Onun için mutlaka bunlara bakmak zorundayız. Onun dışında tiroit hastalıkları çok sık yapıyor erkekte saç dökmesini. Erkek tipi diyorum kadınlarda da erkekler kadar gördüğümüz bir tip, ismi erkek tipi saç dökülmesi. Tiroit testlerine bakıyoruz bunlarda da eğer problem yoksa bizim klasik tedavilerimize başlıyoruz. Ne yapıyoruz? Yıkaması gereken şeyleri seçiyoruz, daha çok yağlı saçların döküldüğünü görüyoruz. Ama bu kuru saçlarda da az miktarda görülüyor. Onun için özel uygun şampuanlar veriyoruz. Eğer kepek varsa bunlar yine ortamdan giderilmesi gerek şeyler. Saç niye dökülüyor? Saç telinin ömrü 2-2,5 yıl, 2-2,5 yıl sonra bu saç dökülüyor. Ama folikül dediğimiz saç kökü sağlam kaldığı için yerine sağlam bir saç çıkması sağlanıyor. Hatta öyle bir şey var ki 45 gün genç saçla ölü saç aynı folikülde, aynı saç kökünde bulabiliyor ve genç saç bunu iterek öbürünü döküyor ve yenisi çıkıyor. Onun için günde 50 ila 100 tel saçın dökülmesini biz normal kabul ediyoruz. İşte bu bir sirkülasyon. Bu bir hastalık ama seyrelme başladıysa, açılma başladıysa o zaman tehlike çanları çalıyor, saça önem veren kişiler için konuşuyorum.
OKTAR BABUNA: Ne yapılabilir böyle durumlarda?
AHMET GÜNAY: Şimdi bu durumlarda işte testlerini yapıyoruz, daha sonra uygun şampuanını, vitaminini veriyoruz yahut demir ve çinko eksikliği varsa bunları veriyoruz. Bunları mutlaka yapmamız gereken şeyler. İkinci ayakta erkekler için yeni bir tedavi, gerçi 10 yıldır ama bizim için yeni sayılabilecek bir tedavi. Ama maalesef bunu kadınlara kullanamıyoruz. Saç döken nedenler erkeklerde testosteron olduğunu biliyoruz artık. Ama testosteronu şöyle anlatayım; iyi testosteron var, bir kötü testosteron var. İyi testosteron bizim erkeklik karakterimizi belirliyor. Bunun azalması hiçbir erkeğin hoşuna gitmez. Ama kötü testosteron, o ismi ben koydum yani bilimsel bir şey değil, rahatça anlayalım diye söylüyorum, kötü testosteron saçı döken erkeklik hormonu. Bu saptandı artık, bulunabiliyor bu hangisi olduğu. Ve bunun yapımı sırasında bir enzim rolü oynuyor. Bu enzimin anti enzimi bulundu. Bu anti enzimi ağızdan olarak hastaya verdiğimiz zaman bu kötü testosteronun yapımı duruyor, saça gitmesi engelleniyor ve saç dökülmesi durduruluyor. Hatta buna uzun süre yıllarla söylenecek bir süre devam edilirse bu ağızdan alınan ilaca yeniden saç çıkması, tabii ki yoktan var etmiyoruz, ölmemiş köklerden henüz böyle ufak ufak görürsünüz saçlar vardır bunlardan yeni saçlar çıkmasını sağlayabiliyoruz bu tedaviyle. Bu şu anda en popüler en gözde tedavilerden bir tanesi. Buna uygunsa erkek istiyorsa bunu kullanabiliyoruz ama maalesef kadınlara bunu veremiyorum. Onlara ne yapıyoruz? Bütün erkek ve bayan hastalarımızda bu tür tedaviyi tamamlayan bir tedavi daha var. Dermokozmetik bir tedavi, nedir bu; bir takım saçın ihtiyacı olan vitaminleri bir kokteyl halinde hazırlıyoruz. Ve bunların içine prokein dediğimiz hem damar açıp hem anestezi yapan bir madde katıyoruz. Bu kişiye özel hazırlanıyor ve bu bir enjektörle, saç için artık üretilmiş iğneler var carp dediğimiz bu deriye yapılan. Bunu özel küçük iğnelerle saça belli noktalara enjekte ediyoruz. Ne oluyor enjekte ettiğimiz zaman? Damarlar açılıyor ve vitaminler saç köklerine bir çeşit bombardıman oluyor. Bu, bütün bu saydığımız tedavileri tamamlıyor ve saçın yenilenmesini, hem kalitesinin düzelmesini, hem de ölmemiş saçlarsan yeni saç çıkmasını sağlayabiliyor. Bu yalnız bir kereyle olmuyor, seans seans yapılıyor, 8 ila 10 seans devam edilmesi haftalık ya da 15 günlük aralarla gerekiyor. Daha sonra da hastalarımızı izleyip en çok saçın döküldüğü bahar mevsimlerinde, ki hayvanlarda da tüy dökme mevsimidir, o zamanlar bunu bir tane iğneyi tekrarlayıp saçı sağlıklı bir şekilde tutmamız mümkün olabiliyor.
OKTAR BABUNA: Hocam, ağzınıza sağlık mükemmel anlattınız ama çok geniş konu. İnşaAllah sizi tekrar ağırlayacağız. Hakikaten sadece derinin hastalıkları, ki çok az bir kısmından bahsettik, daha hiç adı duyulmamış çok nadir hastalıklar da var o konulara girmediniz. Allah özel bir denge üzerine yaratmış, kusursuz yaratılmış, yani hem koruyucu, hem kendi kendini tamir eden bir organ. Mikroba dirençli, virüse dirençli. Ama Allah hastalıkları da özel yaratmış insan da acizliğini gösteriyor. Ama onun da şifası yaratılmış, mesela söylediğiniz tedavileri yaratmış Allah. İlaçlar verilebiliyor, çeşitli aşılamalar yapılabiliyor, bu söylediğiniz yöntemler var, ultraviyole tedavisi yapılıyor. Hakikaten bize insanın, dünya hayatının geçiciliğini gösteriyor. Yaşlanma var mesela, ondan da bahsettiniz, kolajenler kayboluyor o gencecik gergin deri buruşuk hale geliyor, bu dünya hayatının özelliği, inşaAllah.
Çok çok teşekkür ediyoruz verdiğiniz bilgiler için.
AHMET GÜNAY: Ben teşekkür ederim.
OKTAR BABUNA: Çok aydınlatıcı oldu, ben de bilmediğim şeyler öğrendim anlatımlarınızla, onun için de sorular sordum zaten. Halkımızın, izleyenlerimizin bilmek istedikleri var. Sizi tekrar ağırlayacağız inşaAllah. Bize şeref verdiniz. Herkese iyi akşamlar diliyoruz.
Türkiye’nin en önde gelen dermatologlarından Sayın Dr. Ahmet Günay Hocamızla birlikte olduk. Gelecek hafta bir başka konukla birlikte olmak üzere herkese iyi akşamlar.
http://a9.com.tr/izle/101253/Yasam-ve-Saglik/Bedenimizdeki-Ayetler---6---Dr-Ahmet-Gunay-Dermatoloji-Uzmani-(21-Aralik-2011)
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500