HARUN YAHYA
logo
HARUN YAHYA

  • Tüm Eserler
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • Videolar
  • Görseller
  • Sesler
  • Alıntılar
  • Diğer

Adnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun YahyaAdnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun Yahya © 2025
  1. Videolar
  2. Bedenimizdeki Ayetler - 9 - Prof. Dr. Turgay Çelikel, Marmara Üniversi...

Bedenimizdeki Ayetler - 9 - Prof. Dr. Turgay Çelikel, Marmara Üniversitesi Göğüs Hastalıkları, Yoğun Bakım ABD Başkanı (1 Şubat 2012)

Harun Yahya
1481
12 Şubat, 2012
Yaşam ve Sağlık
İman Hakikatleri ve Yaratılış Mucizesi

Bedenimizdeki Ayetler - 9 – Prof. Dr. Turgay Çelikel, Marmara Üniversitesi Göğüs Hastalıkları, Yoğun Bakım ABD Başkanı (1 Şubat 2012)

 

OKTAR BABUNA: İyi akşamlar sayın izleyiciler. Bedenimizdeki Ayetler programına hoş geldiniz. Bugün çok çok değerli bir konuğumuz var Sayın Prof. Dr. Turgay Çelikel. Turgay Bey Türkiye’nin önde gelen göğüs hastalıkları uzmanlarından. Hacettepe Tıp Fakültesi’nin bitirdikten sonra Amerika’da Şikago’da County Hospital’da iç hastalıkları uzmanlığı yapıyordu 79-82 arasında. 82-84 arasında göğüs hastalıkları uzmanlığı eğitimi alıyor. Daha sonrası 84 ve 85 yıllarında Houston’daki dünyaca ünlü kanser merkezi MD Enderson Kanser Merkezi hastanesinde torasik onkoloji yani göğüs onkolojisi kanserleri üzerine eğitimini devam ediyor. Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı’nın kurucusu. Türkiye’ye çok büyük faydaları olmuş bir hekimimiz. Halen ana bilim dalı başkanı kendisi. Marmara Üniversitesi Dahili Yoğun Bakım Ünitesi’nin ve Toraks Derneği Yoğun Bakım Çalışma Grubu’nun kurucusu aynı zamanda. Halen yoğun bakım bilim dalının da başkanı kendileri. ABD İç Hastalıkları ve Pulmoner Hastalıkları yani göğüs hastalıkları, board yani uzmanlık sertifikalarının sahibi olan tek Türk hekimi şu anda kendisi. 1987 yılında doçent oldular. 95 yılında profesörlük unvanları aldılar hocamız. Türk tıbbına büyük katkılarınız var hocam. Hakikaten çok değerli bir hekim. Hoş geldiniz.

 

TURGAY ÇELİKEL: Teşekkür ederim davetiniz için.

 

OKTAR BABUNA: Hocam, uzmanlık konunuz göğüs hastalıkları. Akciğer hastalıkları çok geniş bir yelpaze. Çok insanın sıkıntı çektiği hastalıklar, kanserler, astımlar, sigarayla ilgili sorunlar, enfeksiyonlar  hepsi bu branşa giriyor. İsterseniz önce kısaca akciğerin mükemmel yapısından fizyol9ojisinden biraz bahsedelim. Ondan sonra hastalıklara geçelim.

 

TURGAY ÇELİKEL: Şimdi akciğer deyince bunu bir bütün olarak ele almak lazım. Bütün olarak derken; örneğin beyinden başlıyor çünkü nefes alma yukarıda beyinin altında beyin sapı var, buradan emir yollanıyor. Bu da spinal kord dediğimiz ana sinir yoluyla aşağıya doğru iniyor sinir uçları ve buradan diyafram siniri ve sinir uçlarıyla solunum hareketleri yapılıyor. Örneğin yukarıdan travma sonrası ana sinirden spinal kordan bir kesi olduğu zaman nefes alamıyor. Bu nedenle biz akciğer deyince sadece bugaz değişiminin olduğu en uç kısımdaki akciğeri ele almıyoruz. Bunu bir bütün olarak ele alıyoruz. Ve bu bütünlük içinde göğüs kafesi de var. Şimdi nefes alıp-verdiğimiz zaman bu bir körüktür ve bu körük bir pompadır, çalışması için de bir adale hareketi lazım. Ve biz akciğer hastalıklarında temel olarak akciğerin içindeki hastalıklar ve göğüs kafesini ilgilendiren hastalıklar olarak ikiye ayırıyoruz. Örneğin göğüs kafesini ilgilendiren pompa veya körükte bir sorun olduğu zaman vücut karbondioksit tutmaya başlıyor, yükseliyor. Bunu attırmak için de bu pompanın iyi çalışması lazım. Eğer akciğerin içinde bir sorun olursa yani akciğerin içi dediğimiz zaman bu yukarıdan başlayan hava yolu var. Hava yolları aynen bir ağacın kökünden başlayıp dallanması gibi, daha sonra iki ana dala ayrılıyor. Ondan sonra bronş denen daha küçük dallara ayrılıyor ve bunların ucunda da sanki bir meşe ağacının yaprakları gibi milyonlarca alveol var. Bu alveoller bal peteği görünümünde ve bunlar çok ince hava keseleri. Bunların hemen altında da kılcal damarlar var. Nefes aldığımız zaman, genelde yaklaşık bu 500 mililitre kadardır bu hava ana havayollarından alveollerden hava keseciklerine yayılıyor. Bu o kadar geniş bir alan ki bir tenis kortu kadar. Yani 200 metrekare, 500 mililitre hava aldığınız zaman bu tenis kortu kadar alana yayılıyor ve bu kadar ince yapı sayesinde de dışarıdan içeriye temiz havayla gelen oksijen kana karışıyor. Ve vücutta oksijenin yanması sonrası oluşan, ki enerjiyi oluşturan bu, karbondioksitle dışarı atılıyor. Vücudun çalışması için temel enerji mekanizması bir şeker gelmesi lazım, enerji buradan geliyor. Bir de bunun yanabilmesi için hava gerekiyor. Aynen otomobili düşünürseniz sadece benzinin yanması yetmiyor burada. Bir de biliyorsunuz hava filtresinden dışarıya hava gelmesi lazım ki hatta hava girişini ne kadar arttırırsanız otomobillerde motor gücü o kadar artıyor. Akciğerleri de bu şeklide düşünebiliriz. Yani hem şeker girecek hem de giren bu oksijen de yanacak. İşte bu mekanizma bazı yerlerde bozulduğu zaman solunum yetmezliği denen durum ortaya çıkıyor. Solunum yetmezliği dediğimiz zaman oksijenin düşmesi, karbondioksitin de yükselmesi olayı. Kış aylarında hava kirliliği, sigara vs. çok fazla miktarda solunum yetmezliğiyle çok fazla hasta maalesef hastanemize geliyor. Ve bunlar da acil servislerde, yoğun bakımlarda bir takım makinelerle oksijen destekleriyle bronş açıcı tedavilerle destek olmaya çalışılıyor.

 

OKTAR BABUNA: Evet, hocam öncelikle sigaradan bahsettiniz. Sigaranın çok büyük zararları var. Hem havayolunu engelleyici hastalıklar meydana getiriyor, kronik upside down akciğer hastalığı gibi kanser. İsterseniz önce havayı-olunu engelleyen hastalıklardan ve solunum zorluğundan bahsedelim.

 

TURGAY ÇELİKEL: Biraz önce havayollarından bahsettik. Bu havayolları vücudun diğer organları gibi hassas organlar ve dışarıdan kirli hava ve uyarıcılar geldiği zaman maalesef bunu zedeliyoruz. Sigara dumanı çekildiği zaman bunun içinde 4000 tane kimyasal madde var. Bu kimyasal maddelerin önemli bir kısmı kanseröjen, kanseröjen olmayanlar da orada bronş bezlerini uyararak bir takım vücuttan kimyasalların çıkmasına neden oluyor. Başka çok önemli bir şey; sigara dumanı basitçe aynen bir asit gibi düşünebiliriz. Bir asit ne yapar, eti eritir. Sigara dumanı da vücutta bağışıklığı artıran hücreleri artırıyor akciğerde. Aynen dışarıdan bir mikrop girmiş gibi bu bağışıklığı artıran hücreler arttığı için örneğin lökosit, makrofaj gibi ve bunların içinde böyle çok aktif kimyasal maddeler var, mikrobu yuttuğu zaman anında öldürüyor. Bunlar arttığı zaman bu hücreler bunun içindeki kimyasal maddeler de dışarıya yayılıyor ve biraz önce bahsettiğim o ince yapıları eritmeye başlıyor. İçeriden bu alveol dokularını, akciğer dokularının yavaş yavaş erimesi söz konusu. İşte buna amfizem deniyor. Bunun dışında bir de bu zift gibi maddeler bronşları uyardığı için bronşlar kalınlaşıyor. İki şey meydana geliyor; bir, bronşların kalınlaşması bir de içerideki akciğerdeki elastik dokuların, nefes alıp vermemize yardımcı olan ince dokuların erimesi. Bu iki olayı birden bir tanesi kronik bronşit oluyor bronşların kalınlaşması, öbürü içerideki hava keseciklerinin erimesi olayına, duvarlarının yıkılması olayına da amfizem diyoruz. İşte bu ikisi bir arya geldiği zaman bu günlerde sözünü çok duyacağınız koah denen hastalık oluşuyor ki, koahın yüzde 85’i sigaraya bağlı. Bunun geriye kalanı çevresel faktörlere bağlı. Bu Türkiye’de ne oranda oluyor dersek, 40 yaşının üzerinde hastalara üfleme testi yaparak yapılan çok güzel epidemiyolojik çalışmalar var şimdi Türkiye’de. Bu rakam yüzde 19. 40 yaşının üzerinde üfleme testi yaparsanız erkeklerde yüzde 28, kadınlarda yüzde 10 oranında. Bu ikisini yan yana getirdiğiniz zaman her 100 kişinin 19’unda Türkiye’de nefes tıkanıklığı var. Kişi üflediği zaman bunlarda nefes tıkanıklığı oluşuyor. Baya yüksek bir rakam. Tabii bunun tek çaresi, maalesef ilaçlarda çok gelişmeler var onlardan da bahsederiz ama bugün hayatı uzattığı ispatlanmış tek bir yöntem var bugün o da sigaranın kesilmesi. Şimdi diyeceksiniz ki, “benim akciğerimde zarar var, sigarayı kesmemim ne faydası var?” Öyle değil. Diyelim siz akciğer kapasitenizin yüzde 30’unu kaybettiniz ve her yıl da sigarayı içmeye devam ederseniz 100 milimetre kaybetmeye devam ediyorsunuz. Ben sigara içmediğim için yılda 20 milimetre kaybediyorum, siz sigara içmeyi kestiğiniz anda aynen benim gibi yılda 20 milimetre kaybetmeye başlıyorsunuz. Kaybettiğiniz geriye gelmiyor ama bundan sonraki akciğer kapasitesi kayıp hızı normal bir kişiye ulaşıyor. Bir de, maalesef her gün gözlemlediğim bir şey eğer siz sigara içmeye devam ederseniz ilaç kullanmanıza rağmen çok fazla bronşlarınızda genişleme meydana gelmiyor. Hala ilaçlardan fayda görüyorsunuz ama sigara içmeyen birisi sigarayı kestiği zaman, koahlı hasta sigarayı kesip ilaçlarını kullanırsa yüzde 20-30 akciğer kapasitesi açılırken, sigara içen birisi ilaç içerse ancak yüzde 5 oranında açılıyor ve bunların kayıp hızı halen kötü olmaya devam ediyor.

 

OKTAR BABUNA: Ne tip ilaçlar oluyor bunlar?

 

pasiteler düştükçe bu hastaların, diyelim benim akciğer kapasitem yüzde 100, bu 80’in altına düştüğü zaman koaha bağlı şikayetler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyor. Bu kapasite yüzde 40-50’nin altına yaklaştığı zaman yani olması gerekenin yüzde 50 seviyesine düştüğü zaman hoh diye üflediğimiz zaman çıkan değer, hastalarda artık ataklar oluşmaya başlıyor. Atak dediğimiz; kişi nefes alamıyor acile geliyor, biz bunu hastaneye yatırmak zorunda kalıyoruz veya yoğun bakıma yatırmak zorunda kalıyoruz. İşte bu istenmeyen bir durum. Amaç, bu atakların mümkün olduğu kadar geciktirilmesi. Şimdi bu tedavide diğer hastalıklarda olduğu gibi basamak tedavileri var, çok basit bir hastalıkta kısa etkide bronş açıcı ilaçlar veriliyor. Bunlar 4-5 saat süreyle bir rahatlama sağlıyor. Eğer kişinin şikayetleri gün boyu olmaya başlıyorsa o zaman uzun etkili bronş açıcı ilaçları veriyoruz. Bunların da 24 saat etkili olanları var şimdi. Birkaç grup var bunların içinde, bunlarda bir grup veya iki grup birleştiriliyor bu şekilde gün boyu etkili açılma sağlayabiliyoruz. Bu açılmayı sağlamak çok önemli çünkü açılmayı sağladığımız zaman bu alevlenme sıklıklarını açmış oluyoruz. Ki alevlenme ne kadar az olursa o kadar iyi hasta açısından. Bir de bronşlar açıldığı için kişi daha fazla mesafe yürümeye başlıyor. Bu hastalıkta en korktuğumuz durumlardan bir tanesi kişinin evde oturma kısırdöngüsüne girmesi. Çünkü siz egzersiz yapmayıp evde oturursanız adaleleriniz yavaş yavaş dekondüsyone oluyor ve erimeye başlıyor. Ve adaleler eridiği zaman da solunum pompa gücü azalmaya başlıyor. O nedenle kişinin şikayetleri olmaya başladığı andan itibaren çok aktif bir egzersiz programına girmesi gerekiyor. Buna da solunum rehabilitasyonu deniyor. Solunum egzersizleri var, örneğin beyin üzerinden nasıl diyafram çalışacak, toraks gelişecek vs. sadece yürüme hareketleri var bisiklet vs. Bunların mutlaka kişilere öğretilmesi gerekiyor. Artı, bu biraz önce bahsettiğim bronş genişletici ilaçları veriyoruz. Son aşamada da nefes yoluyla verilen kortizon ilaçları var. Bunlar bronş genişleticiyle birleştiriliyor ve bu şekilde veriliyor. Bütün bunlarla başa çıkamazsak kısa süreli kortizon tedavisi veya uzun süreli kortizon tedavisi ki bu istemediğimiz bir durum. Ancak ataklarda kısa süreli bunu vermek istiyoruz. Çünkü kortizon etkili olmakla beraber astımda etkili olduğu kadar değil maalesef koahta. Ve koah hastaları yaşlı olduğu için genelde çok ciddi yan etkileri var. Örneğin kan şekerini yükseltebiliyor, kemik kaybını azaltabiliyor vücuttan, osteoporoz deniyor buna. Ve adalelerde erime yapıyor. Adalelerde erime yaptığı zaman da, zaten biz adale zayıflığından kaçmak istiyoruz, bir kısırdöngüye düşebiliyoruz. O nedenle bu kortizon kullanımı mutlaka verilmesi gerekiyor bu tarz hastalarda ama minimal dozlarda en kısa sürede vermek, bu da uzmanlığın sanat kısmını yapan şeylerden bir tanesi bu koah hastalarında ataklarda. Bir de bu alevlenmeler olduğu zaman, özellikle acil servisler ve yoğun bakımlarda oksijen tedavisinin mutlaka çok dikkatli bir şekilde verilmesi gerekiyor. Mesela bu hastalar acile geldikleri zaman oksijeni çok verirseniz bu defa solunum sistemleri baskılanıyor ve karbondioksit yükseliyor daha kötü etki yapabiliyor. O nedenle parmaktan bakılan oksijen seviyesiyle ya da arterden alına kan gazı örneğiyle bunun çok bilinçli doktorlar tarafından çok kontrollü bir şekilde yapılması lazım. Ve bütün bu yaptıklarınıza rağmen karbondioksit hala yüksek, kişinin vücudundaki asit seviyesi yüksekse o zaman bu kişilere yine son 10-20 yılın çok önemli gelişmesi, bu hastalara faydası oldu. Noninvazif mekanik ventilasyon denen tedavi yöntemi var. Eskiden, mesela 20 sene öncesi Amerika’da da böyleydi Türkiye’de de, bu hastalarda solunum yetmezliği olduğu zaman boğazından içeriye tüp sokuluyordu ve bu şekilde bunlar yapay solunum aletlerine bağlanıyordu. Ve bu da hiç istenen bir şey değil. Çünkü yukarıdan içeriye mikrop sokuyorsunuz, kişi konuşamıyor, yemek yiyemiyor. Yaşam kalitesini baya etkileyen bir şey. Dışarıdan içeriye de mikrop soktuğunuz için bu kişilerde hastane premolileri çok oluyor ve ölümler çok oluyordu. Ama şimdi bu olayı tamamen yüze oturan özel yapılmış maskelerle yapabiliyoruz. Bu yüze oturan maskeleri yine yapay solunum cihazına bağlıyoruz ve kişinin boğazına hiç tüp sokmadan kişiler solunum yetmezliğine girdikleri zaman bütün tedavilerini vermemiz mümkün. Buna da noninvazif mekanik ventilasyon deniyor. Yalnız bunun yapılabilmesi için hastanelerin çok örgütlü olması lazım. Ben kendi hastanemden biliyorum, mesela biz bunu uygulayamıyoruz acil serviste. Yeni hastaneye taşındık, İstanbul Pendik Marmara Üniversitesi hastanesi, baştan beri biz bunu organize etmeye çalışıyoruz. Hasta gelir gelmez bunları uygulamak lazım ama biz bu organizasyonu yapamadığımız için hastalarımız bu tedaviye geç ulaşıyor. Başka hastaneye naklediyor vs. Biz içeriye yatırabildiğimiz hastalara bunu gayet güzel bir şekilde uyguluyoruz ama bütün bu iyi niyetimize rağmen, başhekime sürekli gitmemize rağmen maalesef  Türkiye’de her şey istediğiniz süratte gerçekleşmiyor. Bunu çözmeye çalışıyoruz hastanemizde.

 

OKTAR BABUNA: Evet, sigarayla başladınız. Mükemmel yaratılmış bir organa böyle bile bile zarar vermek doğru olmaz. Çok hassas yapılar. Zararın neresinden dönülse kardır. Tabii böyle hastalıklar enfeksiyona açık hale getiriyor mikrop vs. Ondan bahsetmeden önce astın konusundan da bahsedeli mi? Çok yaygın bir rahatsızlık o da.

 

TURGAY ÇELİKEL: Bu astım ve koah bunlar maalesef çok sık görülen hastalıklar, çağın hastalıkları. Biraz önce söyledim, 40 yaşın üzerinde yüzde 19 gibi bir koahtan bahsediyoruz. Asrım daha gençlerin hastalığı, çocukların hastalığı. Bunda da yine 15-20 gibi oranlar var. Hatta İngiltere’ye gittiğiniz zaman yüzde 35’lere çıkıyor astım, çok enteresan. Astım çağın hastalığı, neden; iki nedenler. Bir, çok ciddi bir hava kirliliği var artık dünyada. Bu hava kirliliğini de doğu tipi kirlilik, batı tipi hava kirliliği diye ikiye ayırmanız lazım. Doğu tipi kirlilik derken daha çok bu sülfürdioksitin çıkmasına bağlı, kömür yakılmasına bağlı, fabrikalardan kara dumanların çıkmasına bağlı. Biraz o geri kalmış toplumların oluşturduğu hava kirliliği. Bunlarda kronik bronşit oluyor ama modern hava kirliliği dediğimiz zaman mesela Amerika, İngiltere vs. medeniyetleri daha ileri seviyeye gelmiş toplumlarda artık araba egzozu söz konusu. İstanbul‘a geldiğimiz zaman hem doğu tipi kirliliği var, hem batı tipi kirliliği var. Batı tipi kirlilik derken egzozu kastediyorum ben. Örneğin İstanbul’da yollara çıkarsanız bütün dizel araçlarını göreceksiniz, doğru düzgün egzoz kontrolü yok. Bu dizel partikülleri son derece alerjiyi artıran partiküller. Diyelim sizin ev tozuna alerjiniz var, bu ev tozu dizel partikülüyle birleştiği zaman 50 misli daha alerjen oluyor. Ve yapılan çok güzel çalışmalar var. Örneğin yola yakın çocuklarda alerji ne ölçüde rastlanıyor diye bakmışlar. Eğer sizin eviniz otoyola ya da yola 150 metreden yakınsa bu çocuklarda alerjik hastalıkların görülme sıklığı, otoyola daha uzak oturan çocuklara nazaran çok daha fazla oluyor. İşte bu alerjik faktörler çok önemli. Artı, çocuklarda gençlerde sigara yine burada da önemli, pasif içicilik önem taşıyor. Özellikle anne babaların evde sigara içip çocuklarını etkilemiş olması burada önemli bir faktör. Buradaki diğer alerjen faktörlere bakarsak önemli olan, maalesef evin içindeki halılar burada önem arzediyor. Geleneksel olarak Türk toplumunda halılar çok sevilir, halı üreten bir toplum olduğumuz için. Bunların içinde bu mayt böcekleri denilen böcekten daha küçük bir takım böcekler var, bunların dışkıları, tüyleri vs. çok alerjen. Türk toplumunda evin içinde çok kedi-köpek beslemek yok, kuş vardır genelde. Ama bu kedi-köpek evin içinde beslemek maalesef bunların tüyleri, özellikle kediler çok ciddi alerjen sıkıntılar yaratabiliyor. İşte bunlar da çocuklarda özellikle kış aylarında ciddi sıkıntılara sebep oluyor. Neden çocuklarda oluyor. Çünkü artık çocuklar çok erken yaşlarda kreşlere gitmeye başlıyorlar. 3 yaşında, 5 yaşında. Bunlar bağışıklığı olmayan çocuklar olduğu için, çocuklardan bir tanesi hasta olduğu zaman hepsine bu mikrop bulaşıyor. Kış aylarında aşağı yukarı bir çok ailede çocuklar bronş açıcı ilaçlar kullanmak zorunda kalıyor. Şimdi modern toplumlarda astımın artmasıyla ilgili başka bir olay daha var. Eğer sizin çocuğunuz sokakta büyüyorsa, çamurun içinde vs. mesela Afrika toplumları böyle, bu çocuklar mikropla devamlı karşı karşıya kalıyorlar, parazitle karşı karşıya kalıyorlar vs. bunların hücresel bağışıklığı artıyor. Bu hücresel bağışıklı artan çocuklarda astım olmuyor ama sizin çocuğunuz steril şartlarda büyüyorsa, modern toplumlarda böyle evlerin içinde, çocuk sokağa çıkmıyor artık evin içinde, elleri yıkanıyor devamlı, annesi her şeye dikkat ediyor, çocuğum temiz giyinsin vs. İşte böyle çocuklar mikropla karşılaşmadıkları için de bunların hücresel bağışıklığı gelişmiyor. O zaman bağışıklık sistemi bu alerjik hastalıkları yapan başka tür bir bağışıklığa yöneliyor. Astımın artmasının nedenlerinden bir tanesi de bu. Tabii bu da kış aylarında bu tür hastalıklar hava kirliliğiyle ilgili olarak artıyorlar. Bunlar da daha çok hırlama, nefes alamam, öksürük gibi şikayetlerle geliyorlar. Burada da yine bronşun aşırı hassasiyetini azaltacak ilaçlar veriliyor. Bunlar da acil servislerde veya .ocuklarda genelde nebulizasyon denen sıvı bronş açıcılar var. Onu elektrikli aletlerin içine koyuyorsunuz, bunlar bir buhar yaratıyorlar, sıvı ilacı buhar hakine getiriyorlar ve kişi bunları çok rahat bir biçimde hava yollarına alıyorlar ve bu şekilde bronşlar açılıyor. Astık atak tedavisinin ana teması budur. Bir de astımda kortikosteroitler koaha nazaran çok daha etkili çok daha faydalı oluyor.

 

OKTAR BABUNA: Evet. Evde ne gibi önlemler alabilirler? Su buharı, nemlendirici vs. gibi?

 

TURGAY ÇELİKEL: Evlerde çok kuruluk varsa evin nemini artırmak belki o kişinin koyu sekresyonlarını dışarı atmak açısından faydalı olabilir. Ancak benim önerim şu; çocukta geçmeyen öksürükler, hırlamalar vs. varsa mutlaka bu çocukların bir an önce çocuk hastalıkları uzmanlarına, göğüs hastalığı ya da alerji uzmanlarına götürülmesi lazım. Bir kriz durumu oluşuyorsa da mutlaka bir acil servise bu çocukların götürülmesi lazım. Artık Türkiye’de sağlık sistemine ulaşmak çok kolay, aciller gece-gündüz çalışıyor, her yere yakın hastaneler var. Oralarda doktor arkadaşlarımız bu çocuklara yardımcı oluyorlar.

 

OKTAR BABUNA: Astımlıların ilaç alırken ilaç alerjisi olabilme ihtimaline karşı dikkat etmeleri gereken ilaçlar var mı?

 

TURGAY ÇELİKEL: Bu da önemli bir konu. Şimdi astımlıların yaklaşık yüzde 5 kadarından aspirin hassasiyeti vardır, bu çok önemli bir nokta. Özellikle burunlarında tıkanıklık oluyorsa, polip deniyor buna, bu kişiler aspirin aldığı zaman veyahut aspirine benzeyen başka bir grup ilaç var buna da ….romatizmada kullanılan ilaç bunlar. Kişiler bu ilaçları aldıkları zaman hemen astın krizine girebiliyorlar. O nedenle astım hastasına mutlaka sormak lazım “aspirin içebiliyor musun” veya diğer “romatizma ilaçlarını içebiliyor musun.” Eğer buna dikkat etmezseniz bir astın hastasının aspirin sonrası krize girmesine yok açabilir. Bütün hastalara alerji sorulmak durumunda. Tedavi başlamadan önce “senin şuna buna hassasiyetin var mı” diye bu önemli. Bir de tabii değişik asımların gıda maddelerine hassasiyetleri olabilir. Örneğin Çin yemeklerine konulan katkı maddeleri var sülfat gibi. Kişi mesela bunu yediği zaman bilmiyorsa krize girebiliyor. Yine mayalı içeceklere hassas olabiliyor bir takım astımlı kişiler. Bunları içtikleri zaman olabiliyor. Ya da genel gıdalar olabilir. Gıdalar aslında genelde çok önemli değil ama mutlaka bunu sorgulamak lazım. “Bazı şeyleri yediğin zaman nefesin kötü oluyor mu” yahut işte “döküntün oluyor mu” vs. gibi. Bunun dışında alerji testleri astımlı hastalarda genelde yaptırıyoruz. Ama bunu şu amaçla yaptırıyoruz, kişi nelere alerjiktir bunu belirlemek amacıyla yapıyoruz. Şimdi bir takım doktorlar alerji tedavisi denilen enjeksiyonlarla tedaviler yapıyorlar ama bu modern ilaçlar ortaya çıktıktan sonra artık bu tür alerjik ilaç enjeksiyonları ikinci planda kaldı. Amerika’da ve İngiltere’de buna dikkat ediliyor. Bu enjeksiyonların yapılmasının bir takım sakıncaları var, bunların hazır preparatlarından gelen kağıtlarını okursanız, orada diyor ki; “mutlaka bir acil serviste acil enjeksiyonun yapılması lazım.” Grip aşısı yaptırsanız bile anafllaktik şoka girme ihtimali var. Kardeşim Amerika’da eczacılık yapıyor, bundan iki sene önce grip aşısı yaptırdı, geceyi yoğun bakımda geçirdi. Yani siz ne kadar dikkatli olsanız bu gibi yapılan enjeksiyonlarda olma ihtimali var. Hatta öyle hastalar bile var hem Türkiye’de hem dünyada, astımdan tedavi olacağım diye cilt altından enjeksiyon yaptırıyorsunuz, anafilaktik şokundan hayatınızı kaybetme riskiniz var. Böyle şeyleri riske atarken çok dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü elimizde çok güzel işe yarayan tedaviler var çünkü alternatif olarak.

OKTAR BABUNA: Bu klasik alerji ilaçları antihistaminik denilen, astımda bir zararı oluyor mu?

TURGAY ÇELİKEL: Yok zararlı değil. Şöyle; astım hastalığı da esasen üst havayolundan başlıyor. Burun üst havayoludur, astım alt havayoludur. Bunların hepsinin hastalığı birbirinin devamı, yani bir nehrin üst kısmı alt kısmı gibi. Nehrin üst kısmında hastalık varsa nehrin alt kısmında da hastalık olur. Akıyor çünkü oradan. Şimdi burun tıkalı olduğu zaman ya alerjen maddeler aşağıya akar. Ayrıca burun tıkalı olduğu zaman sinüsler tıkanıyor. Burada enfeksiyon alıyor bunlar da aşağıya akıyor. Bu nedenle antihistaminiklerin burundaki akıntıyı keseceği zaman faydası oluyor. Bu veriliyor, özellikle burun tıkanıklığı varsa, burun akıyorsa geniz akıntısı veya hapşırık şeklinde buna alerjiklilik deniyor. Bu da astımın bir parçası zaten. Şimdi yeni grup bir ilaç var, bunlar da bir çok hastada fayda sağlayabiliyor. Buna da lökotrien reseptör antagonisti diye geçiyor. Bu gruptan a bir takım ilaçlar var. Şimdi bir takım preparatlar var bu antihistaminik öbürünü birleştiriyor falan. Genelde bu ama astım tedavisinde bronşlara yönelik tedavinin yanında mutlaka üst havayolunda da işe yarayacak bir takım tedaviler kullanmak lazım. Bence en önemli tedavilerden biri burnun tuzlu suyla yıkanması. Koah hastalarında da ben bunu çok kullanıyorum astım hastalarında da. Çünkü tuzlu su sonuçta bir ilaç değil, herkes ilaçtan kaçıyor bunu biliyoruz. Tuzlu su gayet fizyolojik bir olay. Bunu çok değişik şekillerde yapmak mümkün. Bunu yapıp burnunuzu sabah akşam temizlerseniz astım ilacı olsun,burun ilaçları olsun ilaç ihtiyacınız büyük ölçüde azalıyor. Özellikle kronik sinüzit, renit, astıma giden bir takım hastalar. Tedavinin en önemli parçası bu hastalarda burnun tuzlu suyla yıkanması. Buna dikkat edilirse şikayetler önemli ölçüde azalıyor.

 

OKTAR BABUNA: Kış aylarında özellikle, hele böyle zeminde de akciğer hastalığı varsa enfeksiyonlar, mikrobik hastalıklar çok artıyor. İsterseniz bundan bahsedelim, hem üst solunum yolu hem alt solunum yolu.

 

TURGAY ÇELİKEL: Şimdi bu aralar bütün virüslerin aktivasyonu var. Virüsler kış aylarında özellikle eylül, ekim, kasımdan sonra aktif olmaya başlıyorlar. Bu grip dediğimiz korkulan virüste özellikle kasım, aralık, ocak gibi, şu aralar Türkiye’de ciddi bir grip salgını olduğunu düşünüyorum ben. Bunlar sorun yaratmaya başlıyor. Bunların bir kısmı basit virüsler, nezle virüsü gibi vs. ama grip dediğimiz zaman çok farklı bir olay. Geçtiğimiz yıllarda da biliyorsunuz kuş gribi, domuz gribi gibi birtakım korkulan varyasyonları çıktı ortaya. Şimdi grip ağır bir hastalık, ne oluyor mesela? Ateşiniz bir anda 38-39-40’a çıkıyor, şiddetli baş ağrısı başlıyor, şiddetli boğaz ağrısı olmaya başlıyor ve böyle dayak yemiş gibi adale ağrısı kemik ağrısı vs. böyle şikayetler oluyor. Bu mutlaka doktora gidilmesi gereken bir durum çünkü böyle bir grip geçirildiği zaman erken safhada verilen bir takım ilaçlar var. Domuz gribinde vs. bunlar kullanıldı. Bu tür ilaçları erken kullanmaya başlarsanız kişi şikayetlerini daha erken toparlayabiliyor. Bu ara en dikkat edilmesi gereken nokta bu. Bir de grip aşısından bir kaçış oldu son zamanlarda, çünkü basında bir takım tartışmalar oldu vs. Ama özellikle akciğer hastalığı olan, kalp hastalığı olan ve yaşlı kişilerin mutlaka bence bir grip aşısı yaptırması lazım eylül ekim aylarından itibaren. Bunun koruyucu olduğu ispatlandı ufak çalışmalarla. Normal insanı bile mahveden bir şey grip ki altta yatan kalp hastalığı ya da akciğer hastalığınız varsa bir grip geçirmek demek sizin hastaneye yoğun bakıma yamanız belki de ölmeniz demek. O nedenle bir aşıyla bunun önlenebilmesi çok büyük önem taşıyor.

 

OKTAR BABUNA: İlk 3-4 ölüm sebebinden biri Amerika’da.

 

TURGAY ÇELİKEL: Evet. Bizim toplumumuzda herkes grip aşısından kaçıyor. Hastalara soruyorum “grip aşısı yaptırdın mı, yok yok yok.” Aslında bu yanlış. Mesela şimdi Amerika’dan gelen televizyon kliplerine bakıyorsunuz, herkes sıraya girmiş grip aşısı yaptırabilmek için. Türkiye’de de insanlar kaçıyor bundan. Ama bunun değişmesi lazım. Grip aşısı çünkü işe yarayan bir aşı. Bir de zatürree aşısı var bu da çok önemli bir aşı. Bu zatürree aşısının iki türü var, bir çocuklarda uygulanan bir türü var, bir de erişkinlerde uygulanan bir türü var. Çocuklarda uygulanan türü Amerika’da ve değişik ülkelerde yavaş yavaş erişkinde de uygulanması için onay almaya başladı. İleriki yıllarda da çocuktaki grip ve zatürree aşını erişkinlerde de kullanmaya başlayacağız. Ama şu anda erişkinlerde uyguladığımız zatürree aşısı 23 çeşit pnömokok denilen mikroba karşı geliştirilmiş bunların proteinleriyle yapılmış bir aşı. Şimdi burada hastaların bilmediği şu var; bu zatürree aşısı sadece pnömokok denen mikroba karşı koruyuculuk. Halbuki zatürreenin çok değişik mikropları var. Örneğin klebsiella mikrobu size bulaşırsa zatürree aşısı sizi kurtarmaz ama erişkinlerin zatürreesinde yüzde 60-70’i pnömokok denen mikroba bağlıdır ve bu aşıyı da yaptırdığınız zaman buna karşı koruyor sizi. En azından hastalığın şiddetini azaltıyor ve ölümleri azaltıyor. Yaşlı hastanın, yaşlı derken Amerika’da bu 65’tir ama Türkiye’deki hastaların daha fazla yıpranmış olduğu kabul ediliyor. O nedenle 55 yaşın üzerindekilerin zatürree aşılarını yaptırması lazım. Bu da 5 yıl arayla 2 defa yapılıyor. Grip aşısını her yıl yapmak lazım.

 

OKTAR BABUNA: Türkiye’de antibiyotik ilaç çok yaygın olarak kullanılıyor. Hekime gitmeden bir bakıma keyfi olarak tavsiyeyle kullanılıyor. Böyle bir hastalık geliştiğinde, solunum yolu enfeksiyonu olduğunda bu ne zaman virüs, ne zaman bakteri nasıl ayırt edilebilir? Ne zaman antibiyotik kullanılması gerekiyor?

 

TURGAY ÇELİKEL: Bu soru çok zor cevaplanması gereken bir soru açıkçası. Şimdi bu antibiyotik ulaşımı, buna iyi diyemeyeceğim kötü demek lazım. Maalesef Türkiye’de çok kolay. Siz hangi isimde olursanız olun eczaneye gittiğiniz zaman eczacı seve seve ilaç sattığı için parasını verdiğiniz zaman alır ilacı içersiniz. Ama yurt dışına gidenler bilir, kendim de yaşadım, doktor olduğum halde bir yabancı ülkeye gittiğiniz zaman ciddi bir ülkeyse bu sizin antibiyotik almanın mümkün değil. Mutlaka doktora girmeniz lazım, doktor reçete yazıyor ancak ondan sonra gidip alabiliyorsunuz. Bunun böyle olmasının bir nedeni var; antibiyotikler uluorta kullanıldığı zaman mikroplar bunlara direnç geliştiriyor. Bu direnç olayı da Türkiye’nin en önemli sorunlarından, dünyanın da en önemli sorunu. Türkiye’de antibiyotikler çok yanlış ve çok fazla kullanıldığı için çok ciddi bir direnç sorunu gelişmiş durumda. Buna çok dikkat etmek gerekiyor. Bunun dışında, ne zaman virüstür ne zaman bakteridir bunu söylemek zor gerçekten. Ancak ateş 38-39-40’sa çok yüksekse, aynı zamanda böyle boğazınız kıpkırmızı, baktınız beyaz membranlar var üzerinde, bu da bakteridir. Öksürdüğünüz zaman yeşil koyu, kahverengi çok çirkin bir balgam çıkarıyorsanız bu da bakteri büyük olasılıkla. Daha çok beyaz, hafif sarı bir şey varsa bu daha çok virüs olarak düşünmek lazım, mikolit olarak düşünmek lazım. Bunlarda antibiyotik kullanmakta çok acele etmemek gerekiyor. Anacak bu süreçte ateşiniz geçmiyorsa ya da balgam daha koyu kıvama gelirse o zaman antibiyotikleri kullanmayı düşünmek lazım. Antibiyotiklerin de sınıfı var, böyle daha basit antibiyotikler, daha gelişmiş antibiyotikler gibi. Basit antibiyotiklerle başlayıp daha sonra gelişmişlere geçmek lazım. Bunu yapmadığımız takdirde yeni antibiyotikler gelmiyor çünkü. Ve yoğun bakımlarda özellikle kullandığımız antibiyotiklere dirençli hastalıklar var. Şu anda modern tıbbın en önemli sorunlarından biri budur. Yoğun bakımlara her türlü antibiyotiğe dirençli mikroplar. Siz hastanın her şeyini iyileştiriyorsunuz, hasta o mikrobu kaptığı anda……..değişik antibiyotik sınıfları bunlarda hastayı sıklıkla kaybedebiliyoruz yoğun bakımda.

 

OKTAR BABUNA: Antibiyotiklerin yaygın olarak kullanılmaması, özellikle hekim kontrolünde olması. Bazen de hekim olarak ben de şunu görüyorum; hekimler de yanlışın içine girebiliyorlar, bir kısmı tabii hepsi değil. Yani en kuvvetli antibiyotikle virüs hastalığıyla başlayıp, böyle oluyor maalesef.

 

TURGAY ÇELİKEL: Yani o hastalıkta işe yarayacak en düşük sınıf antibiyotiği kullanmak bütün hekimlerin mutlaka mutlaka uyması gereken şey. İyi hekimlik budur. Başta ne mikrobu olduğunu bilmiyorsanız buna ampirik tedavi deniyor, septik şok vs. geniş spektrumlu başlayabilirsiniz. Ama mümkün olan en kısa zamanda o antibiyotiği daraltmanız gerekiyor. Eğer etrafınıza bir iyilik yapmak istiyorsanız.

 

OKTAR BABUNA: Bir de piyasada bilinen bazı bağışıklığı güçlendirici, mesela ekmek mayasından elde edilen böyle şeyler var, bunun hakikaten faydası oluyor mu üst solunum yollarında?

 

TURGAY ÇELİKEL: Bu çok güncel bir konu. Ben bu sorunun cevabını bilmiyorum. Bilimsel şeylere yansıdığı için bu bakmaya çalışıyorum. Bu şekilde bağışıklığı artırdığı ispatlanmış geçerli çalışmalarda bir şey göremedim ben. Bağışıklık nasıl artabilir isterseniz bundan bahsedelim. Şimdi yaş arttıkça gerçekten bağışıklıkta bir düşüklük olmaya başlıyor. Belli bir yaşın üzerinde bence grip aşısı yapmak önemli. Öteki, yaşlı insanlarda psikolojik çökmeden dolayı bağışıklığı zayıflayabiliyor. Genelde beyninin iyi olması lazım. Yani beyin olarak motivasyonunuz iyiyse, hayatınızda ciddi bir sorun yoksa bağışıklığınız da iyi oluyor. Ama hayatınızda sosyal ciddi bir sorun ortaya çıktığı zaman bağışıklık da düşmeye başlıyor. Bu tür şeylere bakmak lazım. Bunun dışında ben egzersizin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Egzersizle ilgili mutlaka herkesin çalışmaları oluyor. Egzersiz bağışıklığı artırıcı etkisi var gerçekten. Herkesin biraz daha aktif olmaya gayret etmesi. Özellikle temiz hava yürüyüşlerinin ben bağışıklığı artıracağına inanıyorum. Bunun dışında mümkün olduğu kadar doğal beslenmek, taze sebze meyve şeklinde. Bunları yapmak bence kafi gelecektir. Bir de kış aylarında yeterli sıvı almak lazım. Şimdi el temizleme losyonları satılıyor şimdi eczanelerde. Bence herkesin cebinde bunlardan bulunması lazım. El sıkışmalar, öpüşmeler bunların mümkün olduğu kadar minimalde olması gerekiyor. Kalabalık yerlere mümkün olduğu kadar az girilmesi gerekiyor. Kışın bu hastalıkların olma nedenlerinden bir tanesi bu. Yazın dışarıda otururken kışın kapalı mekanda oturuluyor, herkesin mikrobu birbirine bulaşıyor. Yani kalabalık yerden kaçacaksınız ve el temasının olmaması gerekli.

 

OKTAR BABUNA: Sigara tabii en başta. Aslında hiç içilmemesi.

 

TURGAY ÇELİKEL: Aktif ve pasif sigara aynı şekilde zararlı.

 

OKTAR BABUNA: Sigara deyince yine kanser konusu gündeme geliyor. Akciğerde kanserin oldukça sık görülebildiği bir organ. Kanserin içinde de ölüm oranlarının baya yüksek bir yeri var.

 

TURGAY ÇELİKEL: Evet, bütün dünyada akciğer kanseri bir numaralı kanserden ölüm nedenidir. Bazı ülkelerde örneğin Amerika’da, İngiltere ve İskandinav’da bunlar sigaraya karşı mücadeleye 1960’lardan sonra başladıkları için akciğer kanserine bağlı ölümler azalma eğrisine girdi bu ülkelerde. Ama hala öbür kanserlerin toplamından çok daha fazla akciğer kanserinden ölümler. Çünkü bunun etkisi 20-30 sene sonra bile çıkabiliyor. Şimdi siz sigarayı bırakın 20 yıl sigara içmeyin, riskiniz her yıl azalmakla beraber hala var. O nedenle çok zaman geçmeden sigarayı bir an önce bırakmak gerekiyor akciğer kanserine yakalanmamak için. Pasif sigara içicilik bile en azından iki misli akciğer kanserine yakalanma riskini artırıyor. Onun için siz kendiniz de içemeyeceksiniz ve mümkün olduğu kadar duman altı olmamak gerekiyor. Çok zor bir hastalık.

 

OKTAR BABUNA: Ne zaman kanserden şüphelenilmesi gerekiyor? Ne olursa kanser düşünülebilir?

 

TURGAY ÇELİKEL: Akciğer kanseri için söylüyorum bunu; daha önce olmayan bir öksürük çıktı diyelim bu önemli. Nefes darlığı çıkmış olabilir. Bir de kişileri korkutan erken bulgulardan bir tanesi kanlı balgam olması. Bu erken bir uyarıcı bulgu da olabiliyor. Çünkü kanlı balgam olduğu zaman hemen geciktirmeden doktora geliyor, biz bronşlarına bronkoskopla baktığımız zaman orada bronşu tıkayan tümörü görebiliyoruz. Bu da erken yakalama avantajı sağlayabiliyor. Bunlar tabii akciğere bağlı olan bulgular, bir de kanserlerin uzak etkileri vardır. Mesela metastaz denilen tümörün yayılması var. Beyne yayıldığı zaman akciğer kanseri kişi kasılmalarla karşımıza gelebilir, epilepsi denen durum. Göz kapağı düşebilir, baş ağrısı olabilir. O zaman beyin filmi erken safhada akciğer kanseri hastalarında çekiliyor. Ya da kemiklerine yayılmıştır bu da kemik ağrılarıyla gelebilir kişi. Ya da başka önemli bir bulgu hastanın parmaklarına bakarsanız parmak uçlarında kalınlaşma görebiliriz, buna çomaklaşma deniyor. Daha önceden olmayan parmak uçlarında şekil değiştirme varsa mutlaka burada da bir akciğer filminin çekilmesi gerekiyor. Bunların dışında, sigara içen kişinin mutlaka her yıl bir akciğer filmi çektirmesi lazım. Bu da yetmiyor, Amerika’da yapılan 50 bin kişi üzerinde bir çalışma tamamlandı, riski yüksek kişiler yani diyelim 50 yaşın üzerindesiniz, 20-30 yıl günde bir paket sigara içtiniz, bu kişilerin her yıl akciğer bilgisayarlı tomografi çektirmesi gerekiyor. Bu şekilde erken yakalanan tümörleri çıkarttığınız zaman akciğer kanseri mortalizesinde ya da ölümlerinde azalma sağlayabiliyoruz. Yeni yaklaşım bu.

 

OKTAR BABUNA: Peki MR’la bir kıyaslama var mı? Çünkü tomografide radyasyon alınıyor.

 

TURGAY ÇELİKEL: Güzel bir soru. Maalesef MR akciğerde işe yaramıyor. MR beyinde çok önemli. MR akciğerin içindeki o ince yapıları göstermiyor. MR daha çok göğüz duvarı ve iki akciğerin arasındaki mediasten denilen bölgede çok iyi sonuçlar almak mümkün. Ama akciğerin içine baktığımız zaman burada MR’ın faydası olmuyor. Burada ustalık tamamen filmi çeken radyologa ait oluyor. Şöyle bir hesaplama yapmışlar; Amerika’daki kanserlerin yüzde 2’si çekilen bilgisayarlı tomografiye bağlı diye yazıyor Amerikan yayını. Bu çok şaşırtıcı ve yüksek bir rakam.

 

OKTAR BABUNA: Pardon orada aldanmış olabilirler, çünkü onlar 10-15 sonrasına bakıyorlar. Son yıllarda çok daha arttı tomografi.

 

TURGAY ÇELİKEL: Doğru. Buna çok dikkat etmek gerekiyor. İşte burada siz tomografi çektirmek için gittiğiniz zaman orada film çeken kişilerle konuşmanız lazım, “ben düşük doz istiyorum” diye. Mutlaka oradaki doktor dikkat ediyordur buna ama bence ısrarla filmi çektiren kişinin orada pazarlık yapması lazım. “Ben düşük doz çekilmesini istiyorum” diye. Çünkü bu tamamen ayar meselesi. Oradaki radyolog işini iyi yapan biriyse, size en düşük dozda en kaliteli filmi çeker. İyi radyolog o demek. En düşük radyasyonla en kaliteli filmi çeken kişi. Ki bu bazı firmalar mesela siemens bu şekilde bir yarışma yaptı geçen sene Avrupa’da. Tomografi yarışması yaptı radyologlar arasında, en düşük dozda en kaliteli film diye. Bu çok önemli bir püf noktası.

 

OKTAR BABUNA: Sigaraya bağlı olmayan akciğer tümörleri de var. Bunu isim olarak da söyle misiniz, ne zaman nasıl oluyor?

 

TURGAY ÇELİKEL: Tabii. Akciğer kanseri de aynen koah gibi yüzde 85 sigaraya bağlı ancak hiç sigara içmeyen kişilerde de akciğer kansersi olabiliyor. Özellikle kadınlarda olabiliyor, bu adonel denen bir kanser cinsi var. Bunun bir alt grubu var bronko alveoler karsinom deniyor. Şimdi bunlara bakıldığı zaman çok enteresan bir olay, toprağın içinden çıkan bir takım radyasyonlar var. Mesela evde zemin katta oturuyorsanız granit sıvadan vs. gaz içeriye giriyor radon gazı deniyor buna ve bu radon gazı kişilerde akciğer kanserine neden olabiliyor. Mesela İsveç’te sigara dışındaki en önemli akciğer kanseri nedeni bu radon gazıdır diye geçiyor. Belki müstakil bir evde oturacaksanız yapmanız gereken şeylerden biri evin içinde radyasyon var mı yok mu buna bakmak. Bilmek lazım, çünkü evin iç,ine radyasyon girebiliyor, özellikle zemin katta oturan kişilerin bu konuda bilgili olmaları lazım.

 

OKTAR BABUNA: Akciğer kanserlerinin tedavisi ve korunması nasıl oluyor? Yani ileriki dönemlerde yaşamamak için.

 

TURGAY ÇELİKEL: Akciğer kanseri maalesef sinsi bir hastalık. Buna tanı koyulduğu zaman bunların ancak yüzde 20 kadarına ameliyat tedavisi önerilebiliyor. Akciğer kanserinin en güzel tedavisi ameliyatsız erken yakalayıp bunu çıkartırsanız bu kişilerin 5 yıl sonra hayatta kalma şansı yüzde 80-90 civarında. O nedenle bilgisayarlı tomografiyle bunları erken yaşamak, erken yakalamak önem taşıyor. Diyelim bir aşama yukarı çıktınız, ameliyat yapılamıyor ancak çok uzağa da yayılmamış bu tümörler, yani iki akciğerin ortasındaki mediasten denen bölgede. İşte bu bölgelerdeki tümörlerde de tedavi eskiye nazaran biraz farklılık göstermeye başladı. Bunlarda ilk önce kemoterapi, yani damardan verilen ilaç vererek veyahut radyoterapi vererek veya ikisini beraber vererek önce tümörü küçültmeye gidiliyor buna da auevo acu van tedavi deniyor. Bunu küçülttükten sonra tekrar değerlendirme yapıyorsunuz, o zaman hastaların yüzde 20 kadarı daha ameliyata gidebiliyor. Baştan ameliyat yapabiliyorsunuz, daha sonra tümörü küçültüp değerlendirme yapıyorsunuz bir daha ameliyat oluyor. Şimdi bu akciğer kanseri tanısında çok yeni bir gelişme var buna pet-ct deniyor, pet tomografi deniyor. Bu çok güzel bir tanı yöntemi. Şu mekanizmayla çalışıyor; şeker molekülleri var, bu şeker molekülleri atomla birleştiriliyor, atom parlayan bir şey. Ve bu şeker molekülleri damardan kişiye veriliyor. Kanserin metabolizmasının çok hızlı çalıştığı kabul ediliyor ve bu şeker molekülleri hızla kanserin metabolizmasının içine girdiği zaman atomla da birleşmiş oluyor, parlıyor. Ve bu şekilde siz kişiyi bu pet aletine soktuğunuz zaman bütün vücutta kanser nereye yayılmışsa bunun hepsini görüyorsunuz. Bu çok büyük bir aşama kanser tedavisinde. İşte bu ikinci aşama dediğim hastalar, önce bu tedaviyi veriyorsunuz kemoterapi veya radyoterapi sonra tekrar ameliyat değerlendirmesi yapılıyor uygunsa. Eğer değilse kemoterapi ve ilaç tedaviyle oradaki tümörü tamamen ortadan kaldırmak mümkün. Hatta bu radyoterapi ya da ışın tedavisi yüksek dozlarda verildiği zaman bunun ameliyatla sonuçlarını karşılaştırdığınız zaman aşağı yukarı benzer sonuçlara ulaşabiliyorsunuz. Eğer kişiye bunu da yapamıyorsanız yani akciğerin dışına yayıldıysa tümör o zaman buna metastatik akciğer kanseri deniyor, ya da evre 4 akciğer kanseri deniyor. Bu durumda da kemoterapi en güzel yaklaşım. Şimdi burada da çok önemli bir gelişme var. Mutlaka izleyiciler duymuşlardır, modern onkolojide hedefe yönelik tedavi denen yeni bir şey var şimdi. Burada artık akciğerden doku alındığı zaman sadece klasik patoloji yöntemleri modern onkolojide yetersiz kalıyor. Burada daha moleküler seviyeye inmek lazım. Bir takım genetik ya da tümörün hücre merkez yapısında mutasyonlar olabiliyor, genetik bozukluklar olabiliyor. Ve bunları gelişmiş genetik laboratuarlarda göstermek mümkün. Bunları bazen yurt dışına yollamak zorunda kalabiliyoruz biz. Bir takım uluslararası araştırmalar var, onların parçası oluyoruz. İşte bu genetik mutasyonu veya bozulmayı orada gördüğünüz zaman bunlara yönelik geliştirilmiş ilaçlar var. Mesela epidermal cleo faktör reseptör denen bir şey var bu büyüme faktörü. Buna yönelik ilacı verdiğiniz zaman da mucizevi şeyler oluyor artık akciğer kanserine. Yani siz hastayı kaybettim derken bir anda bu ilacı başlıyorsunuz ve o hasta hayata dönüyor. 3-4 sene siz bu hastanızı tek bir hapla iyi bir vaziyette tutabiliyorsunuz. Bu tedavi maalesef kanserlerin az bir kısmında yapılıyor. Ancak bu ilaç ya da bu hap tedavisi, hedefe yönelik tedaviden fayda gören hasta grupları belli, ondan bahsedeyim. Mesela Uzakdoğulu insanlarda bu hedefin pozitif olma oranı yüksek. Mesela yüzde 50 oranındayken Türkiye’de bu yüzde 5-10’lara düşüyor. Yine kadınlarda bu tedaviden fayda görme şansı daha yüksek. Bir de sigara içmemiş kişilerde. Eğer siz sigara içiyorsanız bu ilaçtan çok fayda görmüyorsunuz ya da eskiden içmişseniz. Ama hiç sigara içmemişseniz bu ilacın faydalı olma şansı daha yüksek. Bir de adeno kanserlerde bu ilacın ya da epidermal cleo faktör reseptör inhibitörlerinin faydası daha yüksek oluyor. Bu hasta grubunu yakalarsanız gerçekten kemoterapiye alternatif çok güzel şeyler yakalayabiliyoruz.

 

OKTAR BABUNA: Yurt dışından seyredenler için de ben açıklayayım; bir alıcı var tümörün üzerinde, onu siz bloke ettiğiniz zaman ilaçlarla büyümesini engellemiş oluyorsunuz tümörün. Bu gelişmeler tabii çok önemli, çünkü bu şunu gösteriyor; yani mutasyona bağlı tahrip edici etki genetik bilimiyle ortaya kondu bu, demek ki ileride kanser önemsiz bir hastalık haline gelecek. Yani çok önemli tedaviler olacak, bu yaklaştı.

 

TURGAY ÇELİKEL: Zaten bazı tümörlerde böyle dediğiniz gibi ama şimdi mesela akciğer kanseri eskiden en korkulan tedavilerden biriydi. Ben 30 senendir bu işin içindeyim, bazı hastalarımda görüyorum ve şaşırıyorum. Gerçekten çok güzel şeyler olabiliyor ve bu uluslar arası bilimsel çalışmalar Türkiye’de de yapılmaya başlandı. Neden; çünkü sizin yeni bir molekülünüz var, siz bir anda bin tane hasta bulmak istiyorsunuz, bu nedenle bütün dünyaya sunuluyor bu çalışmalar. Türkiye’den de onkoloji merkezleri. Bu çalışmaların içine hasta sokuyorlar ve bu şekilde çalışmalar tamamlanıyor. Mesela yeni bir çalışma da 140 tane hastamızın dokusunu yurt dışına yolladık. 2 tanesi pozitif geldi bize, çok enteresan. Ege Üniversitesi 20 tane yolladı 5 tanesi pozitif geldi. Bunu bulduğunuz anda bu araştırmaya, bu hap tedavisine hastanızı sokabiliyorsunuz. Ama o reseptör pozitif değilse onu vermenizin bir anlamı olmuyor hatta kötü bir etki bile yapabiliyor.

 

OKTAR BABUNA: Yani demek ki çok yaklaştı bu dönem. Bir altın çağ olacak.

 

TURGAY ÇELİKEL: Bence kanser hastalarının ileriye çok umutla bakması gerekiyor. Çünkü bu konuda uğraşan klinisyenleri bile şaşırtan çok önemli gelişmeleri her gün görüyoruz artık.

 

OKTAR BABUNA: Bir önemli konu daha var; biri kök hücre, biri de akciğer nakli. Kök hücrenin akciğer hastalıklarında bir yeri var mı? Kök hücre tedavisine dair böyle bir çalışma var mı?

 

TURGAY ÇELİKEL: Akciğer nakli çok önemli bir konu. Organlar fonksiyonunu yitirdiği zaman bunları değiştirmek gerekiyor. Böbrek nakli Türkiye’de yerleşti, karaciğer nakli çok yaygın bir şekilde yapılıyor, başka organ nakilleri de var. Ancak akciğer nakli Türkiye’de maalesef tam oturmadı. Onun değişik birkaç merkezde örnekleri var. Ancak bu böyle seri başarılı yapılır bir hale gelmedi. Çünkü akciğer nakli böbrek naklinden, karaciğer naklinden çok daha komplike. Buradan aldığınız organın içinde de bir takım mikroplar olabiliyor vs. O nedenle buna çok daha farklı ve iyi bir şekilde yaklaşmak gerekiyor. Mutlaka da olması gereken bir şey. Çünkü dünyada bunun başarılı örnekleri var. Marmara Üniversitesi’nde bir ekip kuruldu, bu ekip şimdi haftalık toplantılar yapıyor, kendini hazırlıyor. Bakanlıktan da bunun onayının alınması gerekiyor. Bütün bunun kağıtları vs. şimdi bakanlığa sunuldu. Oradan önümüzdeki günlerde bakanlıktan Marmara Üniversitesi içinde akciğer nakli onayının çıkmasını bekliyoruz. İşte bu da olduktan sonra zannediyorum en geç altı ay bir sene içinde Marmara Üniversitesinde bu sistematik bir şekilde yapılmaya başlanacak. Orada çok eğitimli bir ekip var zannediyorum iyi sonuçlar alınacak.

 

OKTAR BABUNA: İnşaAllah, önemli bir konu hakikaten, zor ama önemli bir konu.

 

TURGAY ÇELİKEL: Bu, Türkiye’nin tıpta en önemli eksiklerinden bir tanesi, çok zor  ama mutlaka yapılması lazım, yapılacak.

 

OKTAR BABUNA: Türkiye ile ilgili olarak bir önemli konu daha var, o da tüberküloz denen verem hastalığı. Türkiye de sık görülen ülkelerden bir tanesi. Ne zaman verem hastalığının düşünülmesi gerekiyor? Neler yapılabilir teşhis ve tedavide?

 

TURGAY ÇELİKEL: Evet, tüberküloz Türkiye’nin ve dünyanın bir sorunu. Dünya da küçük biliyorsunuz. Şimdi tüberküloz dediğimiz zaman aslında tedavi etmek kolay bir hastalık ama direnç denen bir şey var. Mesela siz tüberkülozu iyi tedavi edemezseniz direnç gelişiyor. Ki yüzde 10-15’leri bulabiliyor ilaç direnci. Ama aha korkutucu olanı bizim birtakım komşu ülkelerimizde, mesela Türki Cumhuriyetler. Devamlı ırkdaşlarımız geliyor gidiyor, Rusya’dan geliyorlar gidiyorlar. Bunlarda direnç sorunları yüzde 50-60’lara ulaşmış durumda. O kadar korkutucu bir şey ki bu, çoklu ilaç direnci diye bir şey var. Mesela 3-4 tane tüberküloz ilacına karşı mikrobunuz dirençli, hastalığı tedavi edemiyorsunuz. Bunu tedavi edebilmeniz için mutlaka çok hassas tüberküloz direnç çalışmaları yapmanız lazım. Bunu doğru yapabilen de çok az merkez var Türkiye’de ve tedavinizin hedefe yönelik gelişmiş ilaçlar vs. yapılması lazım. Benim yurt dışına yolladığım, burada tedavi edilemeyen, Amerika’da bir takım merkezler var. Oraya yolladığım hastayı biz burada kaybetmiştik, orada hastayı döndürdüler hasta geldi şu anda normal yaşamını sürdürüyor.

 

OKTAR BABUNA: Farklı olarak ne yapıldı?

 

TURGAY ÇELİKEL: Burada yapılamayan şu; buradaki direnç testi orada çok daha farklı bir şekilde yapıldı. Gerçek olarak hangi ilaçlara dirençli orada ortaya çıktı. Orada daha farklı olarak yapılan bir şey var; mutlaka siz ilacı yuttuktan sonra kan seviyesi iyi oluyor mu ona bakıyorlar. Çünkü dirençli olabilir, mesela siz ilacı yutuyorsunuz ama sizde emilim bozukluğu olabilir bağırsağınızdan. İlaç kanınızda yeterli seviyeye ulaşmamış olabilir, buna bakıyorlar bu çok önemli. İşte hasta giriyor, iki ay tamamen izole bir odada, izole oda derken mesela tüberkülozlu odanın mikrobunu kimsenin solumaması lazım. Negatif basınçlı odalar var, onu çekiyorsunuz filtre ediyorsunuz, çok özel bir sitemde yapılması lazım bunun. Bir de tabii oradaki ekip buna alışmış olduğu için hastalara nasıl yaklaşacağını biliyorlar. Sizin kullanmaktan korktuğunuz bir takım ilaçları bu hasta 4 yıl süreyle aldı, mesela bir ilacı 2 yıl süreyle. Bu ilaçlar Türkiye’de kullanılmıyor bile. Ama piyasada bulunan ilaçlar. Yani çok deneyimli bir ekip, işte şunu 4 sene kullanacaksın dediği zaman o ilaçlar kullanılıyor ve başarılı oluyor. Bu konuda Türkiye’de iyi merkezler var gerçekten. Bunların en iyi dergilerde yayınlanmış yazıları var. Ama mutlaka dirençli tüberküloz konusunda bu işin en uzman kişilerinin Türkiye’de gidip bulmak gerekiyor. O zaman tedavi başarıya ulaşır. Bunun dışında tüberküloz tedavisinde Türkiye’de çok önemli bir değişiklik oldu, bu sağlık bakanlığının kontrolü ve toraks derneğin açılışı, arkadaşlarımızın da yakın işbirliğiyle tüberküloz tedavisi kısıtlandı Türkiye’de. Siz reçete yazdığınız zaman hasta o ilaca ulaşamıyor. Mutlaka sizin verem savaş dispanserine gidip ilacınızı almanız lazım. Ve oraya gidince de mecburen kayıtlara giriyor. Onlar da o kişinin peşini bırakmıyorlar, yakınlarını tarıyorlar vs. Bunun dışında başka bir gelişme daha var o da şu; ilaçlar gözlem altında veriliyor. Siz güvenilmez bir insansanız, gözleme dayalı tedavi deniyor buna. Hemşire geliyor buluyor sizi ilacınızı içiriyor haftada iki gün üç gün. Takip ediyor sizi, o şekilde tedavi sonuçları artıyor. Tüberküloz konusunda Türkiye önemli bir yol aldı. Ancak bu sağlık harcamalarının azaltmak için falan bir takım şeyler duyuyorum, verem savaş dispanserleri azaltılacak diye. Bence bu doğru bir yaklaşım değil. Verem savaş dispanserlerinin Türkiye’de açık kalması lazım, bu tüberküloz mücadelesinin sürmesi için. Başka bir sorun mesela, yurt dışından Afrika’dan vs. tüberkülozlu insanlar geliyor. Onların sosyal güvencesi olmadığı için bunlar tedavi de edilemiyor, ortada mikrop saçmaya devam ediyor. O nedenle yurt dışından gelen bir kişiyi evinizde çalıştıracaksanız önce bir akciğer filmini çektirip garantiye almak lazım, tüberküloz olmadığı konusunda.

OKTAR BABUNA: Bir kişiye tüberküloz tanısı konduğunda aile bireylerinden uzaklaştırılması, evden çıkarılması gerekir mi?

TURGAY ÇELİKEL: Açık bir tüberküloz dediğimiz zaman öksürdüğünüz zaman mikrop var. Bir akciğer tüberkülozuysa, çünkü akciğer tüberkülozu genelde mikrop taşır. Burada dikkatli olmak gerekiyor. 15 gün o kişinin evinde olsa bile başkalarıyla nefes temasında bulunmaması gerekir. 15 gün ilacını alırsa artık o kişi mikrop bulaştırmaz. Ama 15 gün dikkatli olmak lazım. Bu kişiyle istemeden bir temasta bulunulduysa mutlaka vücudunuza mikrop girdi mi girmedi mi bunun araştırılması için kan testi veya cilt testi yapılması gerekiyor. Bir de akciğer filmi yapmak gerekiyor. Bazı durumlarda o kişiyle teması olan kişileri koruyucu tüberküloz tedavisi vermek gerekiyor. Örneğin altı ay süreyle ilaç verilmesi gerekebilir.

OKTAR BABUNA: Biz hep çocukluğumuzda verem aşısı oluyorduk. Bunun koruyuculuğu nedir?

TURGAY ÇELİKEL: Bu da önemli bir konu. Verem aşısı hala gelişmekte olan ülkelere önerilen bir tedavi. Ancak verem aşısı çok etkinliği olan bir aşı değildir. Bunu en iyi şekilde yaptırmış olmanıza rağmen.  Birkaç defa tekrar etmek gerekiyor. Bu özellikle Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerin yaptığı çalışmalar var. Dünya sağlık örgütü de bu çalışmalara bakıyor. Buna göre çocuklarda ölümcül tüberküloz ya da miliyer tüberküloz dediğimiz kana yayılmış tüberkülozu azalttığı gösterilmiş. Bir de menenjiyel tüberkülozu azalttığı gösterilmiş. Beyne yayılan, beynin zarlarına yayılan tüberkülozu azalttığı gösterilmiş. O nedenle Türkiye’de çocuklara hala önerilen bir aşı. Ancak koruyuculuğu, özellikle erişkin yaşta koruyuculuğu olan bir aşı değil.

 

OKTAR BABUNA: Kimlerde tüberküloz veya verem diye şüphelenilmesi gerekir?

 

TURGAY ÇELİKEL: Bir kere kronik bir hastalığınız varsa, kronik hastalık derken kilo kaybı, öksürük, gece terlemesi en önemli bulguları bunlar. Bir de sürekli öksürüyor, balgamı olan kişilerde tüberküloz olabilir. Mutlaka bir doktora görünmeli bu kişiler. Bunlara zaten akciğer filmi çekiliyor. Akciğer filminde tüberkülozu düşündüren bir takım bulgular var. Bunları yakalarsanız bu kişilerde balgam testi yapmak lazım. Balgam kültürü veya balgamı alıyorsunuz boyuyorsunuz direk bakıyorsunuz bunlar takıyı koymakta yeterli. Ama bazen balgamında bir mikrop olmasa bile şüpheniz yüksekse bu kişilere tüberküloz tedavisi başlanabiliyor.

 

OKTAR BABUNA: Hocam, süremizin sonuna geldik. Başlangıçta akciğerin mükemmel yapısıyla, Allah’ın yaratmasının yapısını anlattınız. Sonra akciğerdeki meydana gelen, nefes alma-vermeyi zorlaştıran kronik akciğer hastalıkları, koah denen hastalığa geçtiniz. Neler yapılması gerekir, mesela sigara içiliyorsa kesilmesi, egzersiz yapılması, bünyenin güçlendirilmesi ve tedavilerinden bahsettiniz. Sonra akciğer kanserlerinden bahsettiniz. Sigaranın neden olduğu ve sigaraya bağlı olmayan akciğer kanserlerinin teşhisi, tedavisi, ne zaman neler yapılması, ne zaman şüphelenilmesi gerektiğini söylediniz. Daha sonra astımdan bahsettiniz ve akciğerin enfeksiyonlarından bahsettiniz. Engin tecrübenizden yararlandık. Yurt dışından yurt içinden milyonlarca izleyicimiz.

 

TURGAY ÇALİKEL: İnşaAllah faydalı olmuştur.

 

OKTAR BABUNA: İnşaAllah. Hocam, derin bilginizi zaten bütün Türkiye biliyor. Sizi tekrar ağırlamak isteriz. Şeref verdiniz çok çok teşekkür ederiz. Prof. Dr. Turgay Çelikel Hocamız bizimle birlikte oldu. Bir başka bedenimizdeki ayetler programında buluşmak üzere herkese iyi akşamlar diliyoruz.

 

http://a9.com.tr/izle/102808/Yasam-ve-Saglik/Bedenimizdeki-Ayetler---9---Prof-Dr-Turgay-Celikel-Marmara-Universitesi-Gogus-Hastaliklari-Yogun-Bakim-ABD-Baskani-(1-Subat-2012)

 

A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500

PAYLAŞ
logo
logo
logo
logo
logo
İNDİRMELER
flv
mp3
mp4
mp4
youtube
Akciğer
Alveol
Astım
Bedenimizdeki Ayetler
Doktor
Göğüs Hastalıkları Uzmanı
Hastalık
Hastane
Hava kesesi
Havalandırma
Makrofaj
Onkoloji
Prof. Dr. Turgay Çelikel
Sağlık
Solunum
Yaşam ve Sağlık
alerji
alerji uzmanlığı
bronş
bronş bezleri
göğüs
göğüs onkolojisi
iç hastalıkları uzmanlığı
koah hastalığı
solunum yetmezliği
solunum yolu
torasik onkoloji
tüberküloz
zatürre
öksürük
İnsan Vücudu