HARUN YAHYA
logo
HARUN YAHYA

  • Tüm Eserler
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • Videolar
  • Görseller
  • Sesler
  • Alıntılar
  • Diğer

Adnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun YahyaAdnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
ESERLER
KitaplarMakalelerVideolarGörsellerSeslerAlıntılarDiğer
KONULAR
VatikanSosyalizmAydınlanma çağıFransız DevrimiDönmeSabetayistJakobenizmMasonik MedyaSiyasi SiyonizmJön Türkİttihat ve TerakkiAbdülhamitAnti-NaziDünya Siyonist ÖrgütüNuremberg KanunlarıMussolini1. Dünya savaşıAdolf EichmannGoyimRothschild HanedanıThink-TankCFRRockefellerSoğuk SavaşStalinEkim DevrimiSovyetler BirliğiBilderbergVietnamAIPACLobiFuarGüneydoğuYunanistanYeni Dünya DüzeniKızıldenizJeopolitikGaziVergiGümrük2023AntilopBoğaAvrasya İslam ŞuarasıNobel Barış ödülüHastaneSosyal Güvenlik KurumuAli BabacanTurgut ÖzalSuikastGaffar OkkanMuhsin YazıcıoğluRosette NebulaAstronomiGül
Harun Yahya © 2025
Harun Yahya © 2025
  1. Videolar
  2. Darwinizmin Karanlık Yüzü

Darwinizmin Karanlık Yüzü

Harun Yahya
2140
26 Ekim, 2017
Evrim Teorisinin Çöküşü
HD Belgeseller

DARWİNİZMİN KARANLIK YÜZÜ

 

Bundan 5000 yıl kadar önceydi. Orta Doğu'nun verimli topraklarını içine alan Mezopotamya obasına putperest dinler hakimdi. Bu putperest dinler evrenin ve canlıların kökeni hakkında bazı batıl inançlar ve efsaneler üretmişti. İşte bu efsanelerin biri evrim fikriydi.

Sümerlerden kalan Enuma-Eliş adlı yazıtta anlatıldığına göre, canlılık önce suyun içinden kendi kendine doğmuş, sonra da canlı türleri birbirlerinden evrimleşmişti. Evrim efsanesi daha sonra bir başka putperest medeniyet olan bir eski Yunan'da hayat sahası buldu. O devirde kendilerine materyalist denen bazı filozoflar sadece maddenin varlığını kabul ediyor, maddeyi yegane varlık sayıyorlardı. Sümerlerden miras kalan evrim efsanesine ise canlıların nasıl oluştuğunu açıklamak niyetiyle başvurdular. Böylece materyalist felsefe ve evrim efsanesi eski Yunan'la birleşti. Oradan da Roma kültürüne taşındı.

Putperest kültüre ait birer efsane olan bu iki kavram, modern dünyanın gündemine 18. yüzyılda girdi. Eski Yunan kaynaklarını inceleyen bazı Avrupalı düşünürler materyalizmi benimsediler. Bu düşünürlerin ortak yönü din aleyhtarı olmalarıydı. Ünlü materyalist Baron d’Holbach'ın Doğan'ın Sistemi adlı kitabı ateizmin temel kaynağı sayılıyordu. Bu atmosfer içinde evrim teorisini ilk kez detaylı olarak ele alan kişi Fransız biyolog Jean-Baptist Lamarck oldu. Lamarck, geçersizliği sonradan anlaşılacak olan teorisinde tüm canlıların yaşamları boyunca ufak değişimlerle birbirlerinden evrimleştiklerini öne sürmüştü. Lamarck'ın iddiasını biraz daha farklı bir biçimde tekrarlayan kişi ise Charles Darwin'di.

Darwin teorisini 1859'da İngiltere'de yayınladığı Türlerin Kökeni adlı kitabında ortaya koydu. Kitabında eski Sümer'den beri gelen evrim efsanesini detaylandırmıştı. Tüm canlı türlerinin suyun içinden tesadüfen doğan ortak bir atadan geldiğini ve yine tesadüfen gerçekleşen küçük değişimlerle birbirlerinden farklılaştığını iddia ediyordu.

Darwin'in bu iddiası herhangi bir bilimsel temele dayanmıyordu. Bu yüzden de dönemin bilim adamları arasında yaygın bir kabul görmedi. Özellikle fosil bilimciler, Darwin'in iddiasının bir hayal ürününden başka bir şey olmadığının farkındaydı. Fosil kayıtları Darwin'in iddia ettiği gibi canlıların ilkelden gelişmişe doğru bir evrim süreci geçirmediklerini ortaya koyuyordu. Yüz milyonlarca yıl önce yaşamış canlılar bile bugünkü benzerleriyle aynı gelişmiş ve kompleks yapılara sahipti. Darwin'in hayal ettiği gibi ara geçiş formlarından yani iki tür arasında geçiş sağlayacak yarım canlılardan ise fosil kayıtlarında eser yoktu. İlerleyen yıllarda teorinin diğer iddiaları da bir bir çürüyecekti. Biyokimya, canlılığın Darwin'in iddia ettiği gibi tesadüfen ortaya çıkamayacak bir kompleksliğe sahip olduğunu gösterecekti. Değil bir canlı hücresinin, hücredeki en basit bir protein molekülünün bile tesadüflerle meydana gelmesinin matematiksel olarak ihtimal dışı olduğu hesaplanacaktı. Anatomi, canlıların üstün bir tasarıma sahip olduklarını ve ayrı ayrı yaratıldıklarını ortaya çıkaracaktı. Kısacası Darwin'in teorisinin bilimsel bir dayanağı yoktu ama teori kendine siyasi dayanaklar bulmakta gecikmedi. Çünkü Darwin bu teoriyle birlikte 19. yüzyılın hakim güçlerine bulunmaz bir fikri temel sağlamış oluyordu.

 

DARWİN'İN IRK TEORİSİ

 

Darwin teorisinin insan hakkındaki kısmını 1871 yılında yayınlanan İnsanın Türeyişi adlı kitabında açıkladı. Bu kitapta insanın maymunlarla ortak bir atadan geldiğini öne sürüyordu. Darwin bu iddiasını destekleyebilecek hiçbir delil gösterememiş, sadece bir takım hayali varsayımlar üretmişti. Ancak Darwin'in ilginç bir düşüncesi vardı. Ona göre bazı ırklar diğer insanlara göre daha çok evrimleşmiş ve ilerlemişlerdi. Bazı ırklar ise neredeyse hâlâ maymunlarla aynı düzeydeydi.

Darwin'in bu temelsiz varsayımının ikinci bir yönü daha vardı. Darwin, canlıların ve insanların gelişimini yaşam mücadelesi kavramına dayandırıyordu. Ona göre doğada acımasız bir yaşam mücadelesi, daimi bir çatışma vardı. Güçlüler her zaman güçsüzleri alt ediyor ve gelişme de bu sayede mümkün oluyordu. Darwin bu yaşam mücadelesi kavramının insan ırkları arasında da geçerli olduğunu öne sürdü. Türlerin kökeni kitabına koyduğu alt başlık bile onun insanlığa ırkçı bir açıdan baktığını gösteriyordu.

 

Türlerin Kökeni, doğal seleksiyon veya yaşam mücadelesinde kayırılmış ırkların korunması yoluyla.

 

Darwin'e göre kayırılmış ırklar Avrupalı beyaz adamdı ve yine Darwin'in sapkın görüşlerine göre Asyalı ya da Afrikalı ırklar ise yaşam mücadelesinde geri kalmışlardı. Darwin daha da ileri gidiyor ve bu ırkların bu mücadeleyi tamamen kaybedip yok olacaklarını ileri sürüyordu.

“Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları yeryüzünden tamamen silecek ve onların yerine geçecek. Öte yandan, insansı maymunlar da kuşkusuz elimine edilecekler.” (İnsanın Türeyişi)

Bu kehanetlerinden de anlaşıldığı gibi Darvin tam bir ırkçıydı. Onun bu ırkçı görüşlerine göre Avrupalı Beyaz Adam'ın dünyanın diğer ırklarından üstün olduğunu ve onları zaman içinde köleleştirip yok edeceğini düşünüyordu.

Darwin'in teorisi kendine çok elverişli bir zemin buldu. Çünkü o dönemde Avrupalı Beyaz Adam tam da böyle bir teorinin kendi suçlarını meşrulaştırmasını bekliyordu.

 

SÖMÜRGECİLİĞİN FELSEFESİ

 

Avrupalı ülkeler 16. yüzyıldan itibaren dünyanın başka coğrafyalarını sömürgeleştirmeye başladılar. İlk sömürgeciler Christophe Colomb'un öncülüğünde Amerika kıtasını ayak basan İspanyollardı. İspanyollar Amerika kıtasının güneyini kısa bir süre içinde ele geçirdiler. Burada yaşayan ve temelde barışçı bir tabiata sahip olan yerlileri köleleştirdiler. Zorla çalıştırdıkları bu insanları kıtadaki zengin altın ve gümüş yataklarını yağmalamak için kullandılar. Kendilerine karşı direnenleri ise katliamdan geçirdiler.

İspanyolların ardından Portekizliler, Hollandalılar ve sonra da İngilizler sömürgecilik yarışına katıldı. 19. yüzyıla gerindiğinde İngiltere dünyanın en büyük sömürge imparatorluğunu kurmuş durumdaydı. Hindistan'dan Latin Amerika'ya kadar uzanan dev bir coğrafyanın tüm doğal kaynakları İngiliz İmparatorluğu tarafından sömürülüyordu. Beyaz Adam kendi çıkarları için dünyayı yağmalıyordu. Ama elbette bu sömürgeci ülkeler yağmacı olarak görülmek ve tarihe öyle yazılmak istemiyorlardı. Bu nedenle yaptıkları işi haklı gibi gösterecek bir açıklama aradılar. Bu açıklama, sömürülen insanları, ilkel insanlar, hatta hayvanımsı canlılar gibi gösterebilmekti. Bu iddia, sömürgeciliğin henüz doğuş aşamasında Christophe Colomb'un Amerika yolculuklarında ortaya atılmıştı. Bu sapkın iddiaya göre Amerikalı yerliler gerçek birer insan değil, gelişmiş bir hayvan türüydü. Bu nedenle de İspanyol sömürgecilerin hizmetine koşulabilirlerdi.

Ancak sömürgecilerin bu iddiası fazla taraftar toplamadı. Çünkü o dönemde Avrupa'da Allah'ın tüm insanları eşit olarak yarattığı ve hepsinin tek bir atadan, Hz. Adem (as)’dan geldikleri gerçeği yaygın bir kabul görüyordu. Oysa 19. yüzyıla gelindiğinde durum değişti. Materyalist felsefenin yayılmasıyla birlikte insanlara Allah'ın yarattığı gerçeği de göz ardı edilmeye başlandı. Bu aynı zamanda ırkçılığın da doğuşuydu. Irkçılığın sözde bilimsel temeli ise Darwin'in evrim teorisiydi. Hintli antropolog Lalita Vidyarthi bu gerçeği şöyle açıklar:

“Darwin'in ortaya attığı en güçlülerin hayatta kalması düşüncesi, insanoğlunun kültürel bir evrim sürecinden geçtiğine ve en üst kademenin beyaz adamın medeniyeti olduğuna inanan sosyal bilimciler tarafından coşkuyla karşılandı. Bunun bir sonucu olarak 19. yüzyılın ikinci yarısındaki batılı bilim adamlarının çok büyük bir kısmı, ırkçılığı şiddetle benimsediler.”

Darwin ırkçılığı bu şekilde destekleyerek Avrupa'nın sömürgeci düzenine büyük bir destek sağlamış oluyordu. Kraliçe Victoria'nın adıyla anılan Victoria dönemi İngiltere'si aradığı sözde bilimsel zemini Darwinizmde buldu.

 

PİLTDOWN ADAMI SKANDALI

 

İngiliz emperyalizminin evrim teorisinden aldığı ilhamın en ilginç göstergelerinden biri Piltdown Adamı skandalı oldu. 1912 yılında İngiltere'nin Piltdown bölgesinde garip bir kafatası fosili bulundu. Fosili bulan Charles Thomson adlı bilim adamı ve ekibi, bunun yarı maymun, yarı insan bir canlıya ait olduğunu ilan etti. Fosili inceleyen ünlü evrimci anatomist Arthur Keith de bu sonucu doğruladı. Ancak Dawson'ın ve Keith'in özellikle vurguladığı bir nokta vardı. Bulunan fosilin beyni aynen günümüz insanlarındaki kadar büyüktü. Çene ise maymunsu özellikler gösteriyordu. Piltdown fosilinin bu büyük beyni İngilizleri bir anda ilginç bir gurur duygusuna kaptırdı. Bu kafatası İngiltere'de bulunduğuna göre İngilizlerin atası olmalıydı. Fosilin beyninin büyük olması ise, İngilizlerin tüm diğer insanlıklarından çok daha önce evrimleştikleri, yani onlardan üstün oldukları şeklinde yorumlanmıştı. İşte bu nedenle Piltdown buluşu İngiltere'de büyük heyecan meydana getirdi. Gazeteler ateşli başlıklar attı. Kalabalıklar İngiliz gururunu okşayan bu buluşu coşkuyla kutladı. İngiliz hükümeti ise bu büyük buluştan dolayı Arthur Keit'he şövalyelik unvanı verdi.

Ünlü evrimci paleontolog David Johanson, Piltdown fosilinin İngiliz emperyalizmiyle olan ilişkisini şöyle açıklar:

“Piltdown adamının keşfi son derece Avrupa merkezli bir gelişmeydi. Bu sayede sadece beyin üstünlük sağlamış olmuyordu, aynı zamanda İngilizler üstünlük sağlamış oluyordu.”

İngilizlerin Piltdown'dan aldıkları üstün ırk ilhamı 1953 yılına kadar devam etti. Ancak o yıl fosili detaylı olarak inceleyen Kenneth Oakley adlı bilim adamı, bunun 20. yüzyılın en büyük sahtekarlığı olduğunu ortaya çıkardı. Fosil, bir insan kafatasına bir orangutan çenesi eklenmesiyle üretilmişti. Londra Radyosu bu gerçeği şaşkınlıkla duyuruyordu:

“Doğa Tarihi Müzesi Piltdown Adamı hakkında patlak veren skandalla sarsılıyor. Dünyanın en ünlü kafatası fosillerinden birinin bir aldatmaca olduğu açıklandı. 40 yıl önce keşfedildiğinde büyük bir yankı uyandırmıştı ama bugünkü haberlere göre bu bir kafatası sahtekârlığı…”

Piltdown Adamı sahtekârlığı evrimciler adına bir başlangıçtı. İlerleyen yıllarda yeni bazı sahte kafatasları insanın atası olarak öne sürüldü. Ama sonra hepsinin birer göz boyamadan ibaret olduğu ortaya çıktı. Evrimcilerin delil gösterdikleri bu kafataslarının soyu tükenmiş maymun türlerine ya da eskiden yaşamış ve kaybolmuş insanlıklarına ait oldukları anlaşıldı. Buna rağmen evrimciler daha da ileri giderek şempanzelere, orangutanlara hatta domuzlara ait fosilleri bile insanın atası olarak gösterebildiler. Ancak Zincantropus, Ramapitecus ya da Hesperopitecus gibi sözde bilimsel isimler verdikleri bu fosilleri bir bir reddetmek zorunda kalacaklardı. Piltdown skandalı ise İngiliz ırkçılığının evrim teorisinde bulduğu desteğin yalnızca sembolik bir göstergesiydi. İngiliz sömürgeciliği Darwinizm'de gerçekte çok daha somut dayanaklar bulmuştu.

 

DARWİN'İN TÜRK DÜŞMANLIĞI

 

İngiliz sömürgeciliğinin 19. yüzyılın sonlarında kendine seçtiği en önemli hedef Osmanlı İmparatorluğuydu. Devlet-i Ali Osmaniye, o dönemde Yemen'den Bosnahersek’e kadar uzanan dev bir coğrafyanın hakimiydi. Ancak asırlardır barış, huzur ve istiklal içinde yönettiği bu coğrafyayı kontrol etmekte zorlanıyordu. Hristiyan azınlıklar bağımsızlık amacıyla ayaklanıyor, Rusya gibi büyük askeri güçlerde İmparatorluğu tehdit ediyor.

Osmanlı İmparatorluğunu tehdit eden güçler arasına 19. yüzyılın son çeyreğinde İngiltere ve Fransa da katıldı. Özellikle İngiltere, Osmanlı'nın güney eyaletlerine göz dikti. 1878'de imzalanan Berlin Anlaşması, Avrupa'nın sömürgeci güçlerinin Osmanlı'yı paylaşma kararlarının bir ifadesiydi. 5 yıl sonra 1882'de İngiltere bir Osmanlı toprağı olan Mısır'ı işgal etti. İngiliz sömürgeciliği daha sonra da Osmanlı'nın Orta Doğu'daki eyaletlerini ele geçirme planlarına girişti.

İngiltere bu emperyalist politikalarını her zaman olduğu gibi ırkçılığa dayandırıyordu. İngiliz hükümeti kasıtlı olarak Osmanlı tebasını ve özellikle Osmanlı'nın asli unsuru olan Türk milletini sözde geri bir millet olarak göstermeye çalışıyordu. İngiliz Başbakanı William Ewart Gladstone, çirkin bir cesaretle, açıkça; “Türkler insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu'da yok etmeliyiz” diyordu.

Bu ve benzeri sözler İngiliz hükümeti tarafından on yıllar boyunca Osmanlı'ya yönelik bir propaganda malzemesi olarak kullanıldı. İngiltere, Türk milletini Avrupalı ileri ırklara boyun eğmesi gereken sözde geri bir ırk olarak göstermeye çalıştı. Bu propagandanın sözde bilimsel dayanağı ise Charles Darwin.

Darwin'in Türk Milleti hakkındaki yorumları 1888 yılında yayınlanan The Life And The Letters of Charles Darwin adlı kitapta yer alıyordu. Darwin doğal seleksiyonun geri ırkları eleyerek medeniyetin gelişmesine katkıda bulunduğunu öne sürüyor ve sonra da Türk Milleti hakkında aynen şunları söylüyordu:

“Düşünün ki birkaç yüzyıl önce Avrupa, Türkler tarafından işgal edildiğinde Avrupa milletleri ne kadar büyük risk altında kalmıştı. Bugün, Avrupa'nın Türkler tarafından işgali bize ne kadar gülünç geliyor. Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağı ırkların çoğunun, medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini, yani yok edileceğini görüyorum.”

Darwin'in bu hezeyanı, İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğunu yıkma politikasına destek vermek için yazılmış bir propaganda malzemesiydi. Nitekim bu propaganda malzemesi etkili oldu. Darwin'in, “Türk milleti yakında yok olacaktır, bu evrimin kanunudur” anlamına gelen sözü, İngilizlerin Türk düşmanı propaganda kampanyalarına sözde bilimsel bir destek verdi.

İngiltere'nin Darwin'in kehanetini gerçekleştirme hevesi asıl olarak 1. Dünya Savaşı'nda hayata geçti. 1914'de başlayan bu büyük savaş bir yanda Almanya ve Avusturya-Macaristan, diğer yanda ise İngiltere-Fransa-Rusya ittifaklarının arasındaki çıkar çatışmalarından doğmuştu. Ancak savaşın içindeki en önemli hesaplardan biri Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkma ve paylaşma hedefiydi.

İngiltere iki ayrı yönden Osmanlı İmparatorluğu'na saldırdı. Birinci yön, Osmanlı'nın Orta Doğu'daki topraklarını ele geçirmek amacıyla açılan kanal, Filistin ve Irak cepheleriydi. İkinci yön ise, 1. Dünya Savaşı'nın en kanlı muharebelerinden birinin yaşandığı Çanakkale cephesi oldu.

Çanakkale'deki Türk ordusu, İngilizlerin başını çektiği düşman kuvvetlerine direnmek için 250 bin şehit vererek kahramanca çarpıştı. İngilizler ise sözde aşağı ırk olarak gördükleri Türklere karşı savaşmak üzere, kendi askerlerinden çok Hintli askerleri ya da Avustralya-Yeni Zelanda gibi sömürgelerinden devşirdikleri Anzak birliklerini göndermişlerdi.

Darwin'in Türk düşmanlığının yankıları 1. Dünya Savaşı'nın ardından da devam etti. Bugün Avrupa'daki soydaşlarımıza karşı haince saldırılar düzenleyen Avrupalı Neo-Nazi grupları hala Darwin’in Türk milleti hakkındaki hezeyanlarından ilham alıyor. Bu Türk düşmanı ırkçı grupların internet sayfalarında Darvin'in Türkler hakkındaki sözleri yer alıyor. Darvinizm hâlâ Türk düşmanlarını desteklemeye devam ediyor. Neo-Nazilerin Darvin'in evrim teorisinden ilham almaları bir rastlantı değildir. Çünkü Darvinizm en başından beri Nazi ideolojisinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.

 

NAZİ İDEOLOJİSİ VE EVRİM TEORİSİ

 

Nazizm, 1. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Almanya'nın karmaşası içinde doğdu. Nazi partisinin lideri, hırslı ve saldırgan bir kişiliğe sahip olan Adolf Hitler’di. Hitler'in dünya görüşünün temelini ise ırkçılık oluşturuyordu. Hitler, Alman milletinin asli unsurunu oluşturan ari ırkın diğer tüm ırklardan üstün olduğuna ve onları yönetmesi gerektiğine inanmıştı. Ari ırkın yakında bin yıllık bir dünya imparatorluğu kuracağını hayal ediyordu. Hitler'in bu ırkçı teorilerine bulduğu bilimsel dayanak ise Darwin'in evrim teorisiydi.

Hitler'in en önemli fikri dayanağı ırkçı Alman tarihçi Heinrich von Treischke idi. Treischke, Darwin'in evrim teorisinden şiddetle etkilenmiş ve ırkçı görüşlerini de Darwinizme dayandırmıştı. “Uluslar ancak Darwin'in yaşam kavgasına benzer, şiddetli bir rekabetle gelişebilirler” diyordu.

Hitler de teorilerini geliştirirken Darwinizmden, özellikle Darwin'in yaşam mücadelesi fikrinden ilham aldı. Ünlü kitabı Kavgam’ın adını bu yaşam mücadelesi fikrinden esinlenerek belirlemişti. Hitler de aynı Darwin gibi Avrupalı olmayan ırkları maymunlarla aynı statüye koyuyor ve şöyle diyordu:

“Kuzey Avrupa Almanlarını insanlık tarihinden çıkarın, geriye maymun dansından başka bir şey kalmaz.”

Nazilerin evrimci görüşlerinin temelinde öjeni kavramı yatıyordu. Öjeni, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının ıslah edilmesi anlamına geliyordu. Öjeni teorisine göre nasıl sağlıklı hayvanlar birbirleriyle çiftleştirilerek iyi hayvan cinsleri oluşturuluyorsa bir insan ırkı da ıslah edilebilirdi. Öjeni teorisini ortaya atan kişiler tahmin edilebileceği gibi Darwinistlerdi. İngiltere'deki öjeni akımının başını Charles Darwin'in kuzeni Francis Galton ve oğlu Leonard Darwin çekiyordu.

Öjeni fikrinin Darwinizmin doğal bir sonucu olduğu çok açıktı. Nitekim öjeni kavramını savunan yayınlarda bu gerçek özellikle vurgulanıyor, öjeni insanın kendi sözde evrimini kendisinin yönlendirmesidir deniyordu.

Öjeniyi Almanya'da ilk benimseyen ve yayan kişi ise ünlü evrimci biyolog Earnst Haeckel oldu. Haeckel, Darwin'in yakın bir dostu ve destekçisiydi. Evrim teorisini desteklemek için farklı canlıların embriyolarının birbirine benzediğini öne süren rekapitülasyon adlı iddiayı ortaya atmıştı. Haeckel'in bu iddiayı ortaya atarken çizim sahtekarlıkları yaptığı ise daha sonra anlaşılacaktı.

Haeckel, insan, balık ya da tavuk gibi farklı canlıların embriyolarını birbirine benzer gösterebilmek için bunların çizimlerinde kasıtlı tahrifatlar yapmıştı. Embriyoların bazı kısımlarını çıkarmış, bazı kısımlarını ise olduğundan farklı çizmişti. Heackel'ın kendi bile sonradan çizimlerinin bir sahtekarlık ürünü olduğunu itiraf etti. Ancak evrimci çevrelerde teoriyi ayakta tutma uğruna bu sahtekarlığa göz yumuldu.

Heackel bir yandan bu tip bilim sahtekarlıkları yaparken öte yandan da öjeni propagandası yürütüyordu. Yeni doğan sakat bebeklerin zaman geçirilmeden öldürülmesini, böylece toplumun sözde evriminin hızlandırılmasını önermişti. Daha da ileri gitmiş ve özürlülerin, kanserlilerin ve akıl hastalarının da gizli bir biçimde öldürülmesi gerektiğini, yoksa bu kişilerin topluma yük olacaklarını ve evrimi yavaşlatacaklarını savunmuştu.

Heackel 1919 yılında öldü ama fikirleri Nazilere miras kaldı. Hitler iktidara geldikten kısa bir süre sonra resmi bir öjeni politikası başlattı. Alman toplumu içindeki akıl hastaları, sakatlar, doğuştan körler ve kalıtsal hastalıklara sahip olanlar özel sterilizasyon merkezlerinde toplandılar. Bu kişilere Alman ırkının saflığını ve sözde evrimsel ilerleyişini bozan parazitler olarak bakılıyordu. Nitekim bir süre sonra toplumdan soyutlanan bu insanlar Hitler'den gelen gizli bir talimata göre öldürülmeye başlandı. Hitler bu cinayetlerle Alman ırkının sözde evrimini hızlandırmaya çalışırken bir yandan da öjeninin bir diğer şartını yerine getiriyordu. Alman ırkını temsil ettiği kabul edilen sarışın mavi gözlü genç erkek ve kadınlar ilişki kurup çocuk yapmaya teşvik ediliyorlardı. 1935 yılında bu amaçla özel üreme çiftlikleri kuruldu. Irk kriterlerine uygun genç kızların yerleştirildiği bu çiftlikler sürekli olarak SS birlikleri tarafından ziyaret ediliyordu. Çiftliklerde doğan gayrimeşru çocuklar kurulması hedeflenen bin yıllık Alman krallığının askerleri olarak yetiştirilecekti.

Naziler, ari ırkın üstünlüğünü sözde ispatlamak için de yine Darwinist kavramları kullanıyorlardı. Darwin, insanların evrim geçirdikçe daha büyük kafataslarına sahip olduklarını öne sürmüştü. Bu fikre şiddetle bağlanan Naziler, Alman ırkının üstün olduğunu gösterebilmek için kafatası ölçümlerine giriştiler. Nazi Almanyası'nın dört bir yanında Alman kafataslarının diğer ırkların kafataslarından büyük olduğunu gösteren karşılaştırmalar yapılıyordu. Dişler, gözler, saç gibi diğer özellikler de yine evrimci kıstaslarla değerlendiriliyordu. Alman ırkının ölçülerine aykırı bulunan bireyler, özeni prensipleri doğrultusunda imha edilecekti.

Tüm bu çılgınlık, Darwinist prensipleri topluma uygulamak adına yapılıyordu. Nazi Doktorları adlı bir kitabın yazarı olan Amerikalı tarihçi Michael Grodin bu gerçeği şöyle açıklar:

“Nazi ideolojisi, toplumsal Darwinizm ve 20. yüzyılın başlarında gelişen ırk arındırılması kavramları arasında kusursuz bir uyum vardı.”

Amerikalı araştırmacı George Stein ise American Scientist Dergisinde yazdığı bir makalede bu konuyu şöyle açıklamaktadır:

“Nazizm, gerçekte Darwinist devrimin bilimsel gerçeklerine tamamen uygun olan bir biyolojik politikayı tüm bir topluma uygulamak için yapılmış ilk geniş çaplı ve bilinçli girişimdir.”

Ünlü evrimci Sir Arthur Keith ise Hitler'i şöyle yorumlar:

“Alman Führeri bir evrimciydi. Almanya'nın tecrübesini evrim teorisine uygun hale getirmek için bilinçli olarak çalıştı.”

Hitler'in evrim teorisine büyük önem vermesinin bir diğer nedeni ise bu teoriyi dini inançlara karşı bir silah olarak görmesiydi. Hitler ilahi dinlere karşı büyük bir nefret besliyordu. İlahi dinlerin emrettiği şefkat, merhamet, tevazu gibi ahlaki erdemler, Nazilerin oluşturmak istediği acımasız ve savaşçı, ari ırk modeline büyük bir engel teşkil ediyordu. Bu nedenle Naziler, iktidara geldikleri 1933 yılından itibaren Alman toplumunu eski putperest inançlarına geri döndürmeye çalıştılar. Eski putperest kültürlerine ait bir sembol olan Gamalı Haç, bu dönüşümün bir simgesiydi.

Almanya'nın dört bir yanında düzenlenen Nazi törenleri, antik putperest hainlerin bir tekrarıydı. Putperest kültürlerin bir mirası olan evrim düşüncesi, işte bu nedenle Nazizm ideolojisine çok büyük bir uyum sağladı. Nazilerin işledikleri tüm cinayetlerin temelinde de sahip oldukları bu putperest kültür yatıyordu. Naziler, yüzyıllar sonra tekrar canlandırma imkanı buldukları bu sapkın kültürlerini meşrulaştırmada Darwin'in ateist teorisinden büyük destek gördü.

Gerçekte ise zulüm, katliam, bozgunculuk gibi fiillerin hepsi din tarafından şiddetle kınanan ve yasaklanan suçlardır. Allah Kuran'da insanları adalete, merhamete ve tevazua davet eder. Zalimleri, yeryüzünde bozgunculuk çıkaranları ve haksız yere büyüklenenleri ise lanetler. Bir ayette şu şekilde belirtilir:

Şeytandan Allah'a sığınırım:

“Allah bozgunculuğu sevmez.” (Bakara Suresi, 205)

Öte yandan Hitler'in en büyük müttefiki olan İtalya diktatörü Benito Mussolini de yine evrim teorisinden ilham alıyordu. Mussolini'nin kurduğu faşist İtalya 1935 yılında Etiyopya'yı işgal etti. Mussolini bu işgali savunurken Darwin’in ırkçı görüşlerine ve yaşam mücadelesi kavramına dayanmıştı. Mussolini'nin sapkın anlayışına göre Etiyopyalılar siyah derili oldukları için aşağı bir ırktı ve İtalyanlar gibi üstün bir ırk tarafından yönetilmeleri evrimin doğal bir sonucuydu. Mussolini ayrıca milletlerin savaş yoluyla evrimleştikleri gibi bir düşünceye de kapılmıştı. İngiltere için “Britanya İmparatorluğu evrimin itici gücü olan savaştan kaçındığı için geri kaldı” demişti.

2. Dünya Savaşı'nı kaybeden Nazi İmparatorluğu ardında milyonlarca masum insanın kanını bırakarak tarihe karıştı. Mussolini ise kendi halkı tarafından idam edildi. Ama bu rejimlere ideolojik zemin hazırlayan toplumsal Darwinizm düşüncesi yaşamaya devam etti. İnsanlığın çatışma ve şiddet yoluyla yüceldiğine inanan bu düşünce aslında Nazizme çok ters gibi görünen başka bazı ideolojilerin de kaynağıydı.

 

KOMÜNİZMİN GERÇEK TEMELLERİ

 

Eski Yunan'da doğan materyalist felsefe, tarihi zirvesini 19. yüzyılda yaşadı. Bunda en büyük pay ise Karl Marx ve Friedrich Engels adlı iki Alman filozofu aitti. Marx ve Engels, eskiden beri var olan materyalist felsefeyi, diyalektik adı verilen yeni bir yöntemle açıklamaya çalıştılar. Diyalektik, evrendeki tüm gelişmenin çatışma sayesinde elde edildiği varsayımıydı. Marx ve Engels bu varsayıma dayanarak tüm dünya tarihini yorumlamaya giriştiler. Marx, insanlık tarihinin bir çatışmadan ibaret olduğunu, mevcut çatışmanın işçiler ve kapitalistler arasında geçtiğini ve yakında işçilerin ayaklanıp komünist bir devrim yapacaklarını iddia etti. Komünizmin bu iki kurucusunun en belirgin özelliği ise her materyalist gibi dine karşı büyük bir düşmanlık beslemeleriydi. Her ikisi de koyu birer ateist olan Marx ve Engels, dini inançların yok edilmesini komünizm açısından zorunlu görüyorlardı.

Marx ve Engels'in bu fikirleri geliştirdiği dönemde onlar adına çok heyecan verici bir gelişme yaşandı. Darwin, Türlerin Kökeni adlı kitabıyla evrim teorisini ortaya attı. Darwin, canlıların yaşam mücadelesi sonucunda yani diyalektik bir çatışmayla ortaya çıktıklarını iddia ediyordu. Dahası, yaratılışı inkar ederek dini inançları reddediyordu. Bu, Marx ve Engels için bulunmaz bir fırsattı. Engels, Darwin'in kitabını yayınlanır yayınlanmaz bir solukta okudu ve Marx'a şöyle yazdı:

“Şu anda kitabını okumakta olduğum Darwin tek kelimeyle muhteşem.”

 Marx ise Engels'e yazdığı cevabında şöyle diyordu:

“Bizim görüşlerimizin doğal tarih temelini içeren kitap işte budur.”

 Engels, Darwin'in teorisinden o kadar etkilenmişti ki maymundan insana geçişte Emeğin Rolü başlıklı bir makale yazarak bu teoriye kendince katkıda bulunmaya bile çalışmıştı. Engels daha sonra tüm evrimci fikirlerini Doğanın Diyalektiği adlı kitabında topladı. Marx'ın ve Engels'in fikirleri özellikle ölümlerinin ardından etkili oldu. Marx'ın hayal ettiği komünist devrim projesini hayata geçiren kişi Vladimir Ilyich Lenin'di.

Lenin, Rusya'daki komünist Bolşevik hareketinin lideriydi. O dönemde Rusya'da Romanov hanedanı tarafından üretilen çarlık rejimi hakindi. Lenin'in Bolşevikleri, Çar yönetimini silah zoruyla yıkmaya amaçlıyordu. 1. Dünya Savaşı'nın karmaşası Bolşeviklere aradıkları fırsatı verdi. Lenin'in önderliğindeki komünist militanlar, Ekim 1917'de iktidarı silah zoruyla ele geçirdiler.

Rusya devrimin ardından komünistler ve Çar yanlıları arasında geçen üç yıllık kanlı bir iç savaşa sahne oldu. Komünistler, başta Çar ailesi olmak üzere kendilerine rakip olarak gördükleri herkesi kanlı bir biçimde ortadan kaldırdı. Lenin de akıl ustaları Marx ve Engels gibi koyu bir evrimciydi. Darwinizmin savunduğu diyalektik materyalist felsefenin temel kaynağı olduğunu sık sık vurguluyordu. Bolşevik devriminin Lenin'den sonraki en büyük mimarı sayılan Leon Trosky de yine Darwinizme büyük önem veriyordu. Trosky, Darwin'e olan hayranlığını şu sözlerle ifade etmişti:

“Darwin'in buluşu tüm organik madde alanında diyalektiğin en büyük zaferi oldu.”

Lenin'in 1924'teki ölümünün ardından Komünist Parti'nin başına dünyanın en kanlı diktatörü sayılan Joseph Stalin geçti. Stalin, 30 yıl süren iktidarı boyunca adeta komünizmin ne denli acımasız bir sistem olduğunu ispatlamaya çalıştı.

Stalin'in ilk önemli icraatı Sovyetler Birliği nüfusunun yüzde seksenini oluşturan köylülerin tarlalarına devlet adına el koymak oldu. Kollektivizasyon adı verilen bu politika gereğince köylülerin bütün mahsulü silahlı görevliler tarafından toplandı. Bunun sonucunda korkunç bir açlık baş gösterdi. Yiyecek hiçbir şey bulamayan milyonlarca kadın, çocuk ve yaşlı açlıktan kıvranarak yaşamını yitirdi. Kazakistan nüfusunun %20'si açlıktan öldü. Kafkasya'daki ölü sayısı 1 milyondu. Stalin bu politikasına direnmeye çalışan yüz binlerce insanı ise Sibirya'nın korkunç çalışma kamplarına gönderdi. Tutsakların çok ağır şartlarda ölesiye çalıştırıldığı bu kamplar bu insanların çoğuna mezar olacaktı. Öte yandan on binlerce insan Stalin'in gizli polisi tarafından idam edildi. Aralarında Kırım ya da Türkistan Türklerinin de bulunduğu milyonlar Rusya'nın uzak köşelerine zorla göç ettirildi.

Stalin tüm bu kanlı politikaları sonucunda yaklaşık 20 milyon insanı katletti. Tarihçilerin bildirdiğine göre bu vahşetten özel bir zevk duyuyordu. Kremlin'deki çalışma masasına oturup toplama kamplarında öldürülen ya da idam edilen insanların sayılarını içeren listeleri incelemekten büyük keyif alıyordu. Stalin'i bu denli acımasız bir katil haline getiren etken, kişisel, psikolojik durumunun yanı sıra inandığı materyalist felsefeydi. Bu felsefenin en temel dayanağı ise Stalin'in kendi yorumuyla Darwin'in evrim teorisiydi. Bu konuya verdiği önemi şöyle açıklıyordu:

“Genç nesillerin zihnini yaratılış düşüncesinden arındırmak için onlara bir tek şeyi öğretmeliyiz; Darwin'in öğretilerini…”

 Stalin rejiminin evrim teorisine körü körüne bağlılığının önemli bir göstergesi ise, o dönemde Sovyet eğitim sisteminin Mendel'in Genetik Kanunlarını reddetmesiydi. 20. yüzyılın başından itibaren bütün bilim dünyası tarafından kabul edilen bu kanunlar, Lamarck'ın ortaya attığı kazanılmış özelliklerin sonraki nesillere aktarılması iddiasını geçersiz kılıyordu. Bunun evrim teorisine büyük bir darbe olduğunu gören Lisenko adlı Rus bilim adamı düşüncelerini Stalin'e açtı. Lisenko'nun fikirlerinden etkilenen Stalin, onu resmi bilim kurumlarının başına getirdi. Genetik bilimi Stalin'in ölümüne kadar Sovyetler Birliği'nin hiçbir bilim kurumunda ya da okulunda kabul görmedi.

Stalin'in bu totaliter rejimi sürerken bir başka komünist rejim de Çin'de kuruldu. Mao Tse Tung'un önderliğindeki komünistler uzun bir iç savaş sonucunda 1949 yılında iktidara geldiler. Mao kendine büyük destek veren, müttefiki Stalin gibi baskıcı ve kanlı bir rejim kurdu. Çin, Mao döneminde sayısız politik idama sahne oldu. İlerleyen yıllarda ise Mao'nun Kızıl Muhafızlar adını verdiği genç militanlar, ülkeyi tam bir terör ortamına sürükleyecekti.

Mao, kurduğu bu komünist düzenin felsefi dayanağını ise, “Çin sosyalizminin temeli Darwin’e ve evrim teorisine dayanmaktadır,” diyerek açıkça belirtmişti. Komünizm daha pek çok ülkede gerilla mücadelelerine, kanlı terör eylemlerine ve iç savaşlara neden oldu. Bunların arasında Türkiye de vardı. Türkiye'de komünist bir devrim yapma hayaliyle devlete karşı silaha sarılan örgütler 60'lı 70'li yıllarda ülkeyi karanlık bir terör ortamına sürüklediler.

Komünist terör 1980 sonrasındaysa bölücülük akımı ile birleşti ve on binlerce vatandaşımızın ölümüne polis ve askerimizin şehit olmasına neden oldu. 150 yıldır dünyayı bu şekilde kana bulayan komünist ideoloji her zaman için Darwinizm ile iç içe oldu. Bugün de hala komünistler Darwinizmin en önde gelen savunucuları konumundadır. Hemen her ülkede evrim teorisini ısrarla savunan çevrelere bakıldığında Marksistlerin hep en ön safta olduğu görülür. Çünkü evrim teorisi Karl Marx'ın söylediği gibi komünist ideolojinin doğa bilimleri açısından temelini oluşturmaktadır.

 

DARWİNİZMİN SONU

 

Darwinizm bundan bir buçuk asır önce ortaya atıldı. O zamandan bu yana insanlığa etkisi ise dünyanın en kanlı diktatörlüklerini, ırkçılıklarını ve savaşlarını körüklemekten başka bir şey olmadı. Bu Darwinizmin ve ondan destek alan materyalizmin insanlığa bakışının doğal bir sonucudur. İnsanı bir hayvan türü olarak kabul eden, sadece maddeye inanan ve çatışmanın değişmez bir doğa yasası olduğunu düşünen bu felsefenin zalim bireyler ve toplumlar oluşturması kaçınılmazdır. Tüm bu çarpıklıkların gerçek temeli ise insanın kendi yaratıcısını inkar etmesidir. Materyalizm gibi aldanışlara kapılarak Allah'tan yüz çeviren bir toplum her türlü dejenerasyona açık hale gelir. Bunun sonundaysa mutlaka acı, korku ve yıkımla karşılaşır. Allah Kuran'daki bir ayetinde bu ilahi gerçeği şöyle haber vermektedir:

“İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla karada ve denizde fesat ortaya çıktı. Allah, umulur ki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmaktadır.” (Rum Suresi, 41)

İnsanlığın barış, adalet ve huzur dolu bir düzen içinde yaşaması ise ancak Darwinizm ve materyalizm gibi aldatmacalardan kurtulması ve kendi yaratılış amacını bilmesiyle mümkün olabilir. O amaç, insanın kendi yaratıcısı olan Allah'a dönüp yönelmesi ve O'nun öğrettiği üstün ahlakla yaşamasıdır.


 

PAYLAŞ
logo
logo
logo
logo
logo
İNDİRMELER
mp3
mp4
mp4
mp4
zip
zip
Charles Darwin
Darwinizm
Darwinizm ve Irkçılık
Darwinizm'in İnsanlığa Getirdiği Belalar
Evrim teorisinin çöküşü
youtube