FAŞİZMİN KANLI TARİHİ
Faşizm 20. yüzyılda doğmuş ve yayılmış bir ideoloji olarak bilinir. Oysa gerçekte savaşı ve vahşeti yücelten bu ideolojinin kökeni antik çağlara Sparta'ya kadar uzanmaktadır. Faşizmin zihinleri bir kanser gibi sarması ise 1. Dünya Savaşı'nın hemen ardından oldu. Askeri yenilgiler ve ardından gelen anlaşmalarla ekonomik ve sosyal çöküntüler yaşayan ülkelerde faşizm ulusal onuru kurtarma misyonuyla hızla yükselişe geçti. Japonya, İspanya, İtalya ve Almanya savaştan en ağır mağlubiyetleri alan ülkeler olarak faşist ideolojinin en çabuk tırmandığı coğrafyalar haline geldiler. Japonya'da İmparator Hirohito, İtalya'da Benito Mussolini, İspanya'da General Franco. Almanya'da ise Adolf Hitler. Savaşın meydana getirdiği sosyal travmaları kullanıp ülkelerini faşizmin bataklığının ortasına ittiler. Bu ülkelerin halkları faşizm yüzünden çok büyük acılar çektiler ve korkunç vahşetlere maruz kaldılar.
Kavganın, kaba kuvvetin, saldırganlığın, kan dökücülüğün, şiddetin hakim olduğu bu rejimlerde başta bulunan faşist diktatör ve yönetici kadrolar kurdukları milis birlikler ve gizli polis örgütleriyle toplum üzerinde terör estirdiler. Üstelik faşist ideolojiyi eğitimden kültüre, dini kurumlardan sanata, devlet yapısından askeri sisteme, polis teşkilatlarından insanların özel yaşamına dek hemen her alana zorla empoze ettiler.
Faşizmin neden olduğu 2. Dünya Savaşı ise insanlık tarihinin en büyük felaketlerinden biri oldu ve ardında 55 milyon ölü bıraktı. Bu filmde faşizmin bilinen öyküsünün yanı sıra yeterince vurgulanmayan iki önemli yönünü inceleyeceğiz. Bunlardan ilki faşist ideolojinin kökeninin eski putperest kültüre dayanmasıdır. Faşizm birlikte göreceğimiz gibi aslında ilahi dinlerin ahlaki değerlerinin yerine putperestliğin barbarlığını yerleştirmek isteyen bir ideolojidir.
Eski Yunan devleti Sparta'dan İslamiyet öncesi Araplara kadar uzanan putperest vahşet faşizmle birlikte dirilmiştir. Faşizmin bir diğer önemli yönü ise 19. yüzyıldan bu yana dünya üzerindeki çatışmacı ideolojilerin dayanak noktasını oluşturan Darwin'in evrim teorisiyle olan bağıdır. Gerçekte bilim dışı bir dogma olan Darwinizm, “insan gelişmiş bir hayvandır. Bazı ırklar evrim sürecinde geri kalmıştır. Doğada kıyasiye bir mücadele vardır. Bu mücadelede güçlü olan kazanır, zayıf olan elenir” gibi sapkın iddiaları bilimsel bir gerçek gibi göstermiş ve bu yolla faşizmin temelini oluşturmuştur. Darwinizmin temel öğretilerinden biri olan güçsüz olanın yok edilmesi faşizmin de özüdür. Bu gerçek 2007 yapımı 300 Spartalı filminde de temel konu olarak işlenmiştir. Öyle ki Sparta kralı ve 300 askerine ihanet eden yine bir Sparta vatandaşıdır. Ama doğuştan engellidir ve ailesinin kendisini öldürmemesi sebebiyle bedensel özürlü olarak büyümüştür. Evet. Sparta faşizmin temelinin atıldığı bir site devletti ve engelli doğan çocuklar annelerinin kucağından alınıp katlediliyorlardı. Şimdi çağımızın en büyük vahşetlerinden birini gerçekleştiren ve adına faşizm denen kanlı ideolojinin gizli hikayesini birlikte keşfedelim.
1918 yılında Münih alttan alta kaynamaktaydı. 1. Dünya Savaşı'ndan yenik ayrılan Almanya, toplumsal bir buhranın pençesindeydi. Ekonomi çökmüştü. Ulusal Alman kimliği de onunla birlikte sarsılmıştı. Askerler, politikacılar, iş adamları, işçiler, hemen hemen tüm toplumsal kesimler büyük bir sosyal patlamanın eşiğine gelmişlerdi. Ülkede tam bir kargaşa ortamı hakimdi. Yaşanan kaynamanın patlamaya dönüşmesi uzun sürmedi. Musevi asıllı bir gazeteci olan Kurt Eisner ve Sosyal Demokrat takipçileri, kraliyet ordusunun da desteğiyle kansız bir darbe gerçekleştirdi. Kral 3. Ludwig, ailesiyle birlikte sürgüne gönderildi. Eisner, yeni kurulan hükümette başbakan oldu. Ancak kan dökülmeden yapılan bu darbenin Almanya'ya istikrar getireceğini düşünenler çok yanılmışlardı. Thule Derneği adlı gizli bir örgüt, yeni hükümetin ilk düşmanı oldu. Adını Hristiyanlık öncesindeki Putperest Alman efsanelerinde geçen Nordik Krallığından alan ve koyu bir ırkçılığı savunan örgüt, 1918 yılında Rudolf von Sebottendorf tarafından kurulmuştu. Sebottendorf, Thule Derneği'ni oluştururken kafasındaki ırkçı fikirler, kendilerini mistizizme kaptırmış üç ideolog tarafından şekillendirilmişti. Madame Blavatsky, Guido von Litz ve Adolf Lanz.
Madame Blavatsky, Almanların da atası olduğuna inandığı Aryan ırkının sözde üstün ırk olduğuna dair bir teori geliştirmişti. Bu teoriye göre eski Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarından binlerce yıl öncesinde dünyaya hükmeden bir medeniyet vardı. Atlantis. Blavatsky, bu kavmin çok soylu ve saf bir ırka mensup olduğunu, ancak volkanik bir felaketle yeryüzünden silindiğini düşünüyordu. Felaketten kurtulanlar dünya üzerine dağılmış, bunun sonucunda da Aryanlar başka ırklarla karışmıştı. Blavatsky, mistik hezeyanlarına delil bulabilmek için Tibet'e kadar giderek Budist rahipler üzerinde incelemeler yaptı. Gizli Doktrin isimli kitabının kapağında kullandığı bir sembol dikkat çekiyordu. Bu bir gamalı haçtı.
Guido von Litz de Blavatsky gibi düşünüyordu. Ona göre Alman ırkı aslında Madame Blavatsky'nin ortaya attığı sözde Ari ırkın temsilcileriydi. İlginç bir iddiada daha bulundu. Tarih boyunca Aryan ırkının kültürünü ve özelliklerini korumaya çalışan gizli örgütler vardı. Bunlar bazı Masonlar, Tapınak Şövalyeleri ve Gül Haç örgütüydü.
1912'de Cermen Tarikatı adında Masonluğun yapılanmasına benzer gizli bir örgüt kurdu. 1919'da Litz öldü ama sapkın fikirlerini hararetle devam ettirecek bir hayranı vardı. Cermen Tarikatının üstadı Adolf Lanz.
Lanz, 1899'da Yeni Tapınakçılar adlı bir tarikat kurmuş ve kendisini Büyük Üstad ilan etmişti. Lanz, 1905 yılında ırkçı fikirlerini yayabileceği Antisemitik Ostara Dergisini yayınlamaya başladı. Bir makalesinde üstün ırkın temsilcilerinin diğer insanlardan farklı oturduklarını, hatta değişik bir ayak yapısına sahip olduğunu dahi iddia etmişti. Lanz’ın batıl görüşlerine göre sarıyla siyah arasında sözde bir yaşam mücadelesi vardı ve bu mücadeleyi her ne pahasına olursa olsun sarı kazanacaktı.
Derginin ilk sayısından itibaren takipçileri ve aşıladığı tehlikeli ideolojinin savunucuları arasında sonradan Thule Derneği'ni kuracak olan Sebottendorf da vardı. Sebottendorf’un düşünceleri Lanz'ın ırkçılığıyla birleşince mistizizm, ırkçılık, eski putperest kültürlere hayranlık ve kapalı bir hiyerarşik örgütlenme ortaya çıktı. Bu aslında Nazizm'in de doğuşuydu.
Tule derneğinin ideolojisi, Hristiyanlık öncesi putperest Alman kültürünün yeniden oluşturulması üzerine kurulmuştu. Bu ideolojinin içinde âri olmayan ırkların yok edilmesi ise ayrı bir öneme sahipti. Bunların başında Zenciler, Çingeneler ve Yahudiler vardı. Thule Derneği'nin yayınlarından birinde yer alan şu satırlar bunun bir göstergesiydi: “Yahudileri tutuklayın, böylece ülkemize barış gelecektir.”
İşte ebedi düşman kabul ettiği Yahudilerden biri olan Kurt Eisner'in başbakanlığı, Thule lideri Sebottendorf için bu nedenle kabul edilemezdi. Bunu bir yazısında açıkça dile getirmişti:
“Dün, inandığımız ve önem verdiğimiz her şeyin yıkılmasına şahit olduk. Kan bağımız olan prensler yerine ölümcül düşmanımız hüküm sürüyor. Yahudiler! Bu kargaşadan nelerin doğacağını bilemiyoruz. Elimde demir çekici tuttuğum sürece Thule'yi savaşa yönlendireceğim. Bizim disiplinimiz Cermanik disiplindir ve Cermanik demek soyluluk demektir. İlahımız Walvather'dir. Amblemi Aryan'dır. Yani ilk ateş, güneş, kartal. Bugünden itibaren kartal bizim sembolümüz olacaktır. Bize hatırlatacaktır ki yaşayabilmek için ölmemiz gerekebilir!” YANLIŞ!
Sebottendorf’un bu sapkın fikirleri çok geçmeden etkisini gösterdi. Thule milisleri silahlandılar ve yönetime karşı ayaklandılar. Ancak Eisner'i iktidardan indirme girişimleri başarısız oldu. Sokak çatışmaları başladı. Her köşe başı, her sokak aralığı küçük çaplı bir savaşa sahne oluyordu. Bu durum aslında Thule liderleri için çok yakında yaşanacakların bir provası niteliğindeydi.
Thule Derneği'nin üyelerinin büyük bir bölümü 1920 yılında kurulan Nazi Partisi'ne katıldılar. Partinin kurucusu, aslında ordunun casusu olarak toplantıları izlemekle görevli bir isimdi. Dünya tarihi bu isimle yıllar sonra çok acı ve kanlı bir şekilde tanışacaktı. Yani Adolf Hitler'le.
Ama bir sorun vardı. Casus Hitler, ziyaretçi olarak katılmaya başladığı Thule oturumlarında duyduklarından çok etkilenmişti. Putperest mitoloji ve üstün ırk teorisi Hitler'i bir anda etkisi altına almış ve onun dünya görüşünü oluşturmuştu. Bu görüş, Hitler'i yeni bir teşkilatlanmaya doğru yöneltti. Thule derneğinin bir kolundan Nazi partisini kurdu.
Derneğin önemli isimleri, partinin kilit pozisyonlarına getirildiler. Rudolf Hess, Dietrich Eckart, Alfred Rosenberg ve Adolf Hitler. Tüm dünyayı saracak bir karanlık, yavaş yavaş filizleniyordu. Nazi Partisi, putperest dinlerin, batıl inançlarının yeniden hortlamasıyla kurulmuştu. İlerleyen yıllarda partinin mistik araştırmaları, Hitler'in en yakın kurmaylarından Heinrich Himmler tarafından yönetilecekti. Öyle ki Himmler, Thule Derneğinin büyük üstadı olacaktı.
Nazilerin ölüm mangaları SS'lerin de kurucusu olan Himmler, tam anlamıyla bir hayal dünyası içinde yaşıyordu. Atlantis efsanesine öylesine inanmıştı ki, 1939 yılında Alman araştırmacıları Tibet'e ve Peru'ya yolladı. Alman bilim adamları Atlantis'in izlerini bulmakla görevlendirilmişti. Almanlar, gittikleri yerlerde yerel halkın kafatası hacmini, el ve ayak uzunluklarını, göz ve deri renklerini kaydettiler. Bu uygulama, kısa bir süre içinde Nazilerin pençesine düşen tüm Avrupa ülkelerinde hayata geçirilecekti. Felaketin temelleri atılmıştı.
Himmler, Nazi Partisinin iki numaralı adamı olarak, putperest Alman kültürünü diriltme projesini bizzat yönetiyordu. Reenkarnasyonla yeniden dünyaya geldiğine ve önceki hayatında kral 1. Heinrich olduğuna inanmıştı. 1. Heinrich, bin yıl önce Cermen kavimlerini doğunun tehdidinden koruyan efsanevi kraldı. Kralın mezarının bulunduğu Quedlinburg Katedrali, Naziler tarafından adeta kutsal mekan ilan edildi. Her yıl kralın doğum günü olarak kabul edilen tarihte garip ayinler düzenleniyordu. Himmler, rüyasında kralın kendisine göründüğünü ve zorlu görevinde kendisine yol gösterdiğini iddia ediyordu. Ayin tam gece yarısı bitiriliyor ve Himmler kendini katedralin altındaki karanlık zindanlara kilitleyerek sözde eski ruhuyla bütünleşmeye çalışıyordu.
Almanların ve dünyanın gidişatını değiştirebilecek bir güce kavuşan Nazi Partisi işte böylesine hastalıklı bir zihinle yönetiliyordu. Naziler güçlendikçe Hristiyanlık öncesi Aryan kültürüne dönüş çalışmaları da hız kazandı. Almanya'nın birçok yerinde putperest tapınma merkezleri kuruldu ve bu mekanlar subayların eğitim alanları haline getirildi. Eğitimlerin temelini Aryan ideolojisi ve mistisizm oluşturuyordu. Geleneksel Cermen savaş borularıyla törenler düzenleniyor, askerler geceleri yakılan devasa ateşlerle kötü ruhlardan korunmaya çalışıyordu. Beyinleri yıkanan Naziler kendilerinden geçiyor ve binlerce yıllık ruhların bu ateşlerin içinden çıkıp geleceği gibi saçma düşüncelere inanıyordu. Buna benzer sapkın ayinler, gösteriler ve beyin yıkama yöntemleri tüm Nazi iktidarı boyunca büyüyerek devam edecekti.
Nazilerin bir başka beyin yıkama yöntemi toplu kitap yakma törenleriydi. Bu törenlerin ilki 10 Mayıs 1933 tarihinde gerçekleşti. Beyinleri yıkanmış Alman üniversite öğrencileri, Berlin'de ve Almanya'nın bazı büyük şehirlerinde toplanıp beğenmedikleri kitapları yaktılar. Binlerce kitabı çevresinde Nazi selamı vererek, Nazi marş ve şarkıları söyleyerek ateşe attılar. Faşist devlet sadece kendi ideolojisinin öğrenilmesine izin veriyordu. Nazi ideolojisi dışında bir fikre sahip olanlar bundan dolayı ya cezalandırılıyor ya da en sert şekilde susturuluyordu.
Nazi ideolojisinin kullandığı sembollerle ilgili birçok araştırma yapılmış, sayısız kitap yazılmıştır. Bu araştırmaların sonuçları, buraya kadar anlatılan mistik mitolojik ideolojinin temel kaynağını açıkça ortaya koymaktadır. Nazi sembollerinin en bilineni, partinin de sembolü olan Gamalı Haç. Ancak Gamalı Haç ne partinin bir keşfiydi ne de yeni bulunmuştu. Adolf Lanz'ın da Ostara dergisinde sıklıkla kullandığı bu putperest sembol, derginin takipçileri olan Naziler tarafından benimsenmiş ve resmi sembol olarak seçilmişti. İlerleyen yıllarda bu sembolle tamamen özdeşleşen Nazi subayları, Gamalı Haç'ı duvar süslemelerinden yüzüklerine kadar her yerde kullanacaklardı.
Törenler, antik pagan kültürünün büyük sapkınlıkla canlandırıldığı devasa ritüellere dönüştürülmüştü. Atlantis efsanesinin önemli bir bölümünü devlerle cücelerin savaşları oluşturuyordu. Bundan yola çıkarak dev eserler inşa edildi. Alman sanatçılara devasa büyüklükte heykeller yaptırıldı. Hitler'in mimarları 500 bin kişinin gösteri yapabileceği bu mekanı tasarladılar. Hitler de hayallerini süsleyen dev mekan maketlerinin karşısında zaman geçiriyor, Atlantis düşleri kuruyordu. Bu hastalıklı düşünce öyle bir hal almıştı ki, 1944-45 yılları arasında müttefik kuvvetleri Berlin'i tüm güçleriyle bombalarken, Hitler, şehrin tamamen yerle bir edilmesinin yeni kurulacak dev Reich başkenti için avantaj sağladığını düşünüyordu. İşte Berlin'de yapılması düşünülen 220 metre yüksekliğindeki dev kubbenin maketi.
Naziler bir yandan devasa mekanlar, heykeller, stadyumlar inşa ederken öte yandan da karanlık ideolojilerini hayata geçirmeye başlamışlardı. Dünya tarihinin en geniş kapsamlı ve acımasız soykırım çalışması uygulamaya konmak üzereydi. Bu soykırımın sözde bilimsel teorisi ise bir yüz yıl önce ortaya atılmıştı.
Buraya kadar Nazizm'in putperest temellere dayanan ideolojik kaynaklarını inceledik. Ancak Naziler, ideolojilerinin modern bilim tarafından da desteklendiği iddiasındaydılar. Onları bu konuda en çok cesaretlendiren unsur ise Darwin'in evrim teorisiydi. Bugün de bazı insanlar tarafından bilimsel bir görüş sanılan Darwinizm aslında eski Yunan'daki ateist felsefeciler tarafından ortaya atılmış bir takım iddiaların tekrarlarından başka bir şey değildi.
Darwin'in özellikle de insan ve insan ırkları hakkındaki görüşleri batıl putperest inançlarla büyük bir uyum içindeydi. Darwin'in sapkın iddiasına göre insan bir hayvan türüydü ve gelişmesinin tek yolu çatışmaktı. İnsan ırkları da Darwin'in yanılgılarına göre evrimin farklı basamaklarındaydılar ve çatışmaları kaçınılmazdı. Bu iddiaların tamamen yanlış olduğu sonradan bilimsel bulgularla ortaya çıkacaktı. Ama 20. yüzyılın başında bu bulgular henüz bilinmiyordu. Nazilerin önlenemeyen yükselişi de işte bu cehalet zemini üzerinde gerçekleşti.
Türlerin Kökeni 1859'da İngiltere'de yayınlandı. Kitabın yazarı Charles Darwin'di. Darwin, kitabında canlılığın kökenini açıklamaya çalışmış ve hepsinin sözde ortak bir atadan evrimleşerek geldiğini iddia etmişti. Bir başka bilim dışı iddia ise, canlılar arasında bencil ve acımasız bir yaşam mücadelesinin hüküm sürdüğüydü. Kitabının adı bu düşüncesini açık bir biçimde ortaya koyuyordu. Türlerin Kökeni. Doğal seleksiyon ya da kayırılmış ırkların yaşam mücadelesinde korunması yoluyla.
Darwin'in İnsanın Türeyişi adlı kitabı ise tam anlamıyla katı bir ırkçılık ortaya koymuştu. Darwin'in hezeyanlarına göre bazı ırklar, diğer insanlara göre daha çok evrimleşmiş ve ilerlemişlerdi. Asyalılar, Türkler ve Zenciler ise neredeyse hala maymunlarla aynı düzeydeydi.
Darwin, kitabında çirkin bir kehanete de yer veriyordu. Ona göre evrim kuralları gereğince zayıflar yakında yok olacaktı. Darwin, kitabının ilk bölümlerini hayvan yetiştiriciliği konusuna ayırmıştı. Verimli at cinsleri ortaya çıkarabilmek için nesiller boyunca sadece sağlıklı ırkları çiftleştirmek gerektiğini söylemişti.
İnsanın Türeyişi adlı kitabında daha da ileri giderek bu yöntemin insanlar üzerinde uygulanabilir olduğunu ileri sürecekti. İnsanı bir tür hayvan türü olarak gören Darwin, onun da hayvanlar gibi ıslah edilebileceğini düşünüyordu. Darwin'in tüm bu fikirlerinin büyük birer yanılgı olduğu sonradan anlaşılacaktı. Ancak o dönemin ilkel bilim düzeyi içinde bunu pek az kimse fark edebildi.
Aynı sıralarda Darwin'in ateşli bir hayranı ve takipçisi ortaya çıktı. Bu kişi Darwin'in kuzeni Francis Galton'du. Hayatımın Anıları başlıklı otobiyografisinde şöyle yazıyordu:
“1859 yılında Türlerin Kökeni’nin Charles Darwin tarafından yayımlanması, insanoğlunun genel düşüncesinde olduğu gibi benim kişisel zihni gelişmemde de çok büyük bir dönüm noktası olmuştu. Bu kitabın etkisi, bir sürü dogmatik engelin tek bir darbe ile bir anda yıkılması, tüm eski otoritelere karşı bir isyan ruhunun yükselmesi anlamına geliyordu.” YANLIŞ!
Galton'un kendi cahil bakış açısıyla dogmatik engeller ve eski otoriteler gibi kavramlarla kötülemeye çalıştığı dini inançlar ve dini kurumlardı.
Galton, ırkçı fikirlerini ilk olarak 1869'daki Kalıtsal Deha adlı kitabında açıkladı. Kitapta, İngiliz milletinin fizyolojisinde genetik olarak diğerlerinden üstün olan ayrı bir kanın bulunduğunu öne sürdü. Galton'a göre bu kanın korunması için önlemler alınması gerekiyordu. Bu önlemlerden biri, evliliklerin evrimsel amaç gözetilerek yasayla düzenlenmesiydi. Böylece çok üstün bir insan ırkı üretilebilecekti. Galton, bu ırkçı-evrimci teorisine isim bulmak için de fikirlerinin bir zamanlar somut şekilde uygulandığı putperest dünyaya yöneldi. Yunanca iyi doğum anlamına gelen öjeni kelimesini o ortaya attı ve yaygınlaştırdı.
Eugenie-Öjeni, dönemin ilkel bilim anlayışı içinde kısa sürede yaygın bir destek kazandı. 1901 yılında Londra Üniversitesi bünyesinde Öjeni Eğitim Derneği kuruldu. Hemen ardından kurulan İngiliz Öjeni Derneği ise toplumdaki tüm engellilerin kısırlaştırılması gerektiğini savundu. Dernek, asil ailelere mensup kraliyet üyelerini överken, büyük bir sapkınlıkla diğer ırkların üyelerine gelişmemiş bir hayvan türü gözüyle bakıyordu.
Charles Darwin'in oğlu Leonard Darwin, 1911-1928 yılları arasında bu derneğin başkanı ve gelmiş geçmiş en aktif üyesiydi. Öjeni, İngiltere'den sonra Amerika Birleşik Devletleri'nde de kendine taraftarlar buldu. 1920'li ve 30'lu yıllarda Amerika'daki evrimci çevreler, Öjeni konusunda büyük bir propaganda yürüttü. Bazı eyaletlerde kısırlaştırma yasaları olarak bilinen ırkçı kanunlar bile çıkarıldı. Aynı tarihlerde Avrupa'da da paralel gelişmeler yaşanmaktaydı. Ancak bu gelişmelerin inanılmaz bir insan kıyımına dönüşeceğinden henüz kimsenin haberi yoktu.
Temelleri putperest barbar kavimler tarafından atılan, 19. yüzyılda ise Charles Darwin ve kuzeni Francis Galton tarafından sözde bilimsel bir temeli oturtularak yaygınlaştırılmaya çalışan Öjeni, gerçekte büyük bir insanlık suçudur.
Amerika Birleşik Devletleri'nde 1920'lerde yürütülen kapsamlı propaganda sonucunda çıkarılan kısırlaştırma yasaları, bugün aynı ülkenin vatandaşları tarafından yüz karası bir ırkçılık örneği olarak kabul edilmektedir. Dahası, Öjeni teorisinin bilimsel gerçeklere tamamen aykırı bir hurafe olduğu da ispat edilmiştir. 2000'li yıllarda çıkarılan insan genom haritası, farklı insan ırkları ve bireylerinin arasındaki genetik farkın çok çok küçük olduğunu ve bu farklılıklara dayalı bir ürüne politikası geliştirmeye çalışmanın çok saçma olduğunu göstermiştir. Allah insan ırklarını eşit yaratmıştır. Bu durum Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
Şeytandan Allah'a sığınırım:
“Ey insanlar! Gerçekten biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler kıldık. Şüphesiz Allah katında sizin en üstüne olanınız, takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır.” (Hucurat Suresi, 13)
Zayıf ve kalıtsal yönden hasta olan insanlara karşı olması gereken tutum ise onlara şefkat ve merhamet göstermek, tedavi etmek, korumak ve kollamak olmalıdır. Ancak Allah'ın öğrettiği ahlakın bir gereği olan bu yaklaşım yerine, batı dünyasında 20. yüzyılın başlarında putperest kültürün ve evrim teorisinin bir sonucu olan Öjeni yaklaşımı kabul görmüştür. Bu putperest ve evrimci teorinin ne denli büyük bir vahşete yol açtığı ise asıl olarak Nazi Almanya'sını incelediğimizde ortaya çıkmaktadır. Bu incelemeyi yapabilmek için de Almanya'nın yakın geçmişinde yetiştirdiği fikir adamlarını mercek altına almak gerekir.
VAHŞETİ ÖVEN HASTALIKLI BEYİN: NIETZSCHE
Faşizmin temellerini atanların başında Alman filozof Friedrich Nietzsche gelir. Yayıncısı Peter Gast, onu dünyadaki en fanatik ateistlerden ve Hristiyanlık düşmanlarından biri olarak tanımlamıştı. Nietzsche özellikle Hristiyanlık, İslam ve Yahudilikte ortak olan ahlak anlayışına büyük bir nefret duyuyordu. Nietzsche'nin sapkın fikirlerine göre bu ahlakın temeli olan şefkat, merhamet, tevazu, sevgi gibi kavramlar terk edilmeli ve bunun yerine savaşçılığı, acımasızlığı kabul eden sözde üstün insan ahlakı gelişmeliydi. “Sert olun ve acıma hissini unutun” diye yazıyordu Nietzsche. Çünkü kötülük insanın en büyük gücüdür.
Nietzsche aynı zamanda ırkçıydı. İnsanların bir kısmının üstün insan olduğunu, diğerlerinin bunlara hizmet ve itaatle sorumlu olduğu gibi hastalıklı bir düşünceyi savunuyordu. Nietzsche'nin şiddet eğilimi ve ırkçı fikirleri, çağdaşı olan bir ideologla büyük benzerlik göstermekteydi. Charles Darwin.
Daniel C. Dennett, Darwin'in Tehlikeli Fikri isimli kitabında bu iki ismin ortak noktalarını şöyle yorumlar:
“Friedrich Nietzsche, Darwin'de çok kozmik bir mesaj bulmuştur. Eğer Nietzsche, egzistansiyalizmin babasıysa o zaman belki Darwin'de bu felsefenin büyük babası sıfatını hak etmektedir.”
Darwinizmden bu denli etkilenen Nietzsche, savunduğu ırkçı fikirlerle Nazi ideolojisi üzerinde çok büyük bir etki yarattı. Adolf Hitler, onun adına özel bir anıt diktirecek, Alman gençliğinin, Nietzsche'nin üstün ırk doktrinini öğrenebilecekleri bir eğitim merkezi ve kütüphanenin temelini atacaktı.
En az felsefesi kadar karanlık bir hayat süren Nietzsche, 44 yaşında bir akıl hastalığına yakalanmış ve giderek artan hastalık, delirerek ölmesine neden olmuştur. Bu ibret verici son, tarih boyunca yaşamış tüm inkârcıların sonlarını hatırlatmaktadır.
“Küfürde büyük çaba harcayanlar seni üzmesin. Çünkü onlar Allah'a hiçbir şeyle zarar veremezler. Allah onları ahirette pay sahibi kılmamayı ister. Onlar için büyük bir azap vardır. Onlar imana karşılık küfrü satın alanlardır. Onlar Allah'a hiçbir şeyle zarar veremezler. Onlar için acıklı bir azap vardır. O küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız süreyi sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar. Biz onlara ancak günahları daha da artsın diye süre vermekteyiz. Onlar için aşağılatıcı bir azap vardır.” (Al-i İmran Suresi, 176-178)
NAZİLERİN IRK TEORİSYENİ: HAECKEL
Friedrich Nietzsche'den sonra Almanya'nın en ünlü Darwinisti ve en fanatik öjeni taraftarı Zoolog Ernst Haeckel'dir. Ortaya attığı bilim dışı teoriye göre her canlı, anne karnındaki gelişimi sırasında atalarının yaşadığı sözde evrim sürecini, yeniden yaşıyordu. Bu teoriyi destekleyebilmek için bazı embriyo çizimleri yapmıştı. Ancak bu çizimlerde kasıtlı çarpıtmalar yaptı ve teorisinin gerçekte bir bilim sahtekarlığından başka bir şey olmadığı ilerleyen yıllarda ortaya çıkarıldı.
Haeckel’in, sahte biliminin bir diğer kolu öjeni teorisiydi. Charles Darwin, Francis Galton ve Leonard Darwin gibi isimlerden devraldığı öjeni teorisini daha da ileri götürmüş ve eski Yunan'daki Sparta modeline geri dönmeyi önermişti, çocuk katliamlarına. Haeckel, Yaşamın Harikaları adlı kitabında sakat doğan bebeklerin hiç vakit yitirilmeden öldürülmesini savunmuştu.
Haeckel, toplumun sözde evrimine engel olan tüm hasta ve engelli insanların da sapkın evrim yasaları gereğince ayıklanmasını istemişti. Hastaların tedavi edilmesine karşı çıkmış, bu tedavinin doğal seleksiyonu engellediğini ileri sürerek şöyle yazmıştı:
“İyileşmesi mümkün olmayan yüzbinlerce hasta, örneğin akıl hastaları, cüzdanlılar, kanser hastaları yapay olarak hayatta tutulmakta ama bu kendilerine veya toplumun geneline hiçbir yarar getirmemektedir. Bu kötülükten kurtulabilmek için yetkili bir komisyonun kararı ve gözlemiyle hastalara hızlı ve etkili bir zehir verilmelidir.”
Haeckel'in teorisini kurduğu bu vahşet hayata Nazi Almanyası tarafından geçirilecekti.
Filmimizin buraya kadar olan kısmında faşizmin temellerinin atılmasına tanık olduk. Antik putperest kavimlere kadar uzanan vahşet felsefesi 19. yüzyılda Evrim teorisi ve katı bir ırkçılıkla birleşince ortaya korkunç bir ideoloji çıkmıştır. Faşizmde tek kutsal değer güçtür. Güçlü olan üstün gelmeye, zayıflara ezmeye hak sahibidir. Faşistler güçlü olanlara hayranlık duyar, zayıflara karşı ise nefret ve aşağılama hisleri beslerler. Savaşmak, kan dökmek, acımasız ve gaddar olmak bu sapkın ahlakın temel prensipleridir.
Sparta'da Roma İmparatorluğu'nun kanlı arenalarında veya kuzeyli barbar putperest kavimlerde ortaya çıkan bu sapkın ahlakın karşısında ise Allah'ın bize öğrettiği din ahlakı yer alır. Din ahlakına göre ise önemli olan kavram güç değil, haktır. İnsanlar güçlerine göre değil, Allah'ın bildirdiği kurallara ve hakka uyup uymamalarına göre değerlendirilirler.
Güçlü olan zayıfları ezmekle, onlara tahakküm etmekle değil, şefkat ve merhamet göstermekle hükümlüdür. İnsanın görevi acımasız ve gaddar olmak, kan dökmek değil, müşfik ve barışçı olmak, zayıfları kollamaktır.
Bir sonraki filmimizde faşizmin Almanya'da hangi şartlar altında iktidarı ele geçirdiğini ve bu gelişmenin nelere yol açtığını inceleyeceğiz. Ari ırk saplantısının neden olduğu insan kıyımlarına ibretle tanıklık edecek, sapkın bir ideolojinin dünyayı nasıl karanlıklara boğduğunu göreceğiz.
2. Dünya Savaşı sonrasında bitti sanılan bu vahşet felsefesinin aslında yaşamaya devam ettiğine ve günden güne güçlendiğine şahit olacağız. Afrika'dan Avrupa'ya uzanan bir coğrafyada faşist politikaların ve iktidarların cinayetlerini gözler önüne serecek ve tüm dünyayı tehdit eden bu karanlık ideolojinin çaresini ortaya koyacağız.
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500