Yaşam ve Sağlık – 57. Bölüm – Prof. Dr. Osman Hayran, Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı, Eski Dekan
OKTAR BABUNA: İyi akşamlar sayın izleyicilerimiz. Çok değerli bir konuğumuzla birlikteyiz. Prof. Dr. Osman Erol Hayran Beyefendi. Çok geniş bir CV’si var Hocamızın Halk Sağlığı Bilimleri Uzmanı. Medipol Üniversitesi Hastanesi’nde Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı. Eski görevleriniz Yedi Tepe Üniversitesi’nde dekanlık yapmıştınız, çok sayıda kuruluşta ve Türkiye’de sağlık sektöründe çok büyük hizmetleriniz var. Hoş geldiniz Hocam.
OSMAN HAYRAN: Teşekkür ederim hoş bulduk.
PINAR AKKAŞ: Hoş geldiniz.
OSMAN HAYRAN: Güzel tanıtımınız için teşekkür ederim.
PINAR AKKAŞ: Sizden dinleyebiliriz. Sizin gerçekten çok başarılı çalışmalarınız var, ödülleriniz var, makaleleriniz var, hakemlik yaptığınız dergileriniz var. Biraz çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?
OSMAN HAYRAN: Tabii. Önce unvanımı tam olarak söyleyeyim Halk Sağlığı Uzmanıyım. Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanıyım.
Halk sağlığı herkesin çok iyi bildiğini düşündüğü ama hiç bilmediği bir konudur. Örneğin ben babama bile hala ne ihtisası yaptığımı anlatabilmiş değilim. “Doktorsun değil mi” diyor, “doktorum” diyorum. “Peki muayene açsan kapıya ne yazacaksın” diyor, “operatör mü yazacaksın, dahiliyeci mi yazacaksın, hariciyeci mi” falan. Muayene için bu ihtisas yapılmıyor ama açarsam “halk sağlığı mütehassısı yazacağım” diyorum. “Niye açmıyorsun” diyor, “açmıyorum çünkü ben toplumun hekimiyim” diyorum. “O zaman niye tıpa girdin başka bir şey yapsaydın” diyor. “Ama tıpa girmem gerekiyordu” diyorum, tıp fakültesi mezunuyum.
Halk sağlığı en kısa tanımıyla toplumun hekimliğidir. Yani bizim uğraş alanımız tıp fakültesini bitirdikten sonra ihtisas yapıp uzman olduktan sonra uğraş alanımız toplumun hastalıkları ve sağlık durumudur. Hatta hastalıklar da değil sağlık durumudur. Çünkü insanlar sağlığına önem vermez. Sağlığını düşünecek birileri gerekir. İnsanlar hasta olduğu zaman sağlığının değerini bilir. Biz toplumun içerisinde en çok görülen, en çok öldüren, en çok sakat bırakan hastalıkların korunmasını, insanların o hastalıklardan korunmasını, o hastalıkların önlenmesini ve sağlıklarını geliştirilmesini uğraş alanı olarak seçmiş bir mesleğiz. Tüm tıp fakültelerinde de zorunlu bir ana bilim dalıdır. Her tıp fakültesinde yıllardır vardır. Hatta tıp fakültelerinde son sınıfta intörnlük döneminde beş büyük stajdan, ikişer aylık beş büyük staj vardır birisi halk sağlığıdır, zorunlu stajdır. İlk üç yıl içersinde her ders kurulunda ağırlıklı olarak yeri vardır. Bütün hastalıkların epidemiyolojisini koruyucu yönlerini halk sağlıkçılar anlatır. Dolayısıyla ağırlıklı olarak sağlıkla toplumun hastalıklarıyla ilgilenen bir branş.
PINAR AKKAŞ: O zaman Hocam ilk sorumuz, sağlık nedir, hastalık nedir diye başlayabilir miyiz?
OSMAN HAYRAN: Sağlık, normal vatandaşa sorsak normal vatandaşın bilmemesi çok normal, sağlığı tanımlamakta zorlanırlar. Ama maalesef sağlık personeline, hekimlere de sorsak çoğu tam olarak sağlığın tanımını yapamaz. En az görülen, milyonda bir görülen bilmeme ne sendromunun bütün semptomlarını belirtilerini bulgularını doktorlar iyi bir tıp talebesi bilir de, sağlık nedir dediğiniz zaman tanımlamakta zorlanırlar. Sağlığın en doğru tanımı dünya sağlık örgütünün yaptığı bir tanım, kısaca bedensel ruhsal ve sosyal yönden tam iyilik halidir. Şimdi burada tam iyilik hali özellikle vurgulanması gereken bir şey, yeni olan burada sosyal yönden de iyilik hali. Sosyal yönden iyi olmayan kişi, Aristo mantığıyla düşünürsek, ‘yani bedensel ruhsal yönden iyiyim, sosyal yönden iyi değilsem tam iyi değilsem hasta mıyım’ diye düşünür. Trafikte gelirken ben şimdi arkadaki araba taciz etmiş olsaydı, tartışmaya girmiş olsaydım sosyal yönden de ruhsal yönden de bozulmuş olacaktım. Hasta mıyım? Hastalık bu anlamda sağlığın karşıtı değil yani sağlığın olmadığı durum hastalık değil. Ama biz onu hep hastalık olarak algılıyoruz ve sağlık hiç birimiz için öncelik olmuyor günlük hayatımızda. Mesela size sorsam sağlık sizin için öncelik mi günlük hayatınızda? Öncelik olmadığı her şeyinizden belli. Niye belli? Öncelik olsaydı o ruju sürmezsiniz, gözlerinizdeki boyaları sürmezsiniz. Öncelik olsa mesela o aldığınız şık zarif kıyafetin şıklığı yerine boya maddesinin cildinize zarar verip vermeyeceğini sorardınız. Eminim sormamışsınızdır. Kullandığınız tüm makyaj malzemelerinin ya da gömleğin boyasının, gömleğin maddesinin sentetik mi olduğuna..
OKTAR BABUNA: Ama nasıl kaçınacağız bundan. Hayır iyisi varsa onu yapalım. Türkiye şartlarında nasıl kaçınacağız? Varsa onu yapalım hemen zaten. Doğru söylüyorsunuz tabii.
PINAR AKKAŞ: O zaman sosyal sağlık alanımız eksik mi olmuş olacak?
OSMAN HAYRAN: Şimdi bunu şunun için söylüyorum; insanlar lafa gelince sağlık öncelik diyor. Ben öncelik olanları söyleyeyim için e geçerli bu. Zenginlik, şıklık, lezzet, ağız tadı, heyecan hatta tehlikeli dağa tırmanmak. Var ya akıl karı değil zirveye tırmanacak, düşersen ölürsün. Veya araba kullanıyoruz, araba yarışçısı. Niye bilmem kaç kilometre hızla gidiyorsun? Boks yapıyorlar. Yani sağlıktan öncelikli olan bir sürü şey var. Şimdi insanlar için böyle olunca devletleri için de sağlık öncelikli değil. Devlet için nedir öncelik; mesela dünya sağlık örgütü benim öğrenciliğimden bir hesap yapar der ki bütün ülkeler silahlanmaya ayırdığı paranın üç günlük miktarını bir havuza ayırsa tüm ölümler önlenebilir.
OKTAR BABUNA: Trilyonlarca lira gidiyor silah harcamalarına.
OSMAN HAYRAN: Hiç kimse üç günlük silah harcamasını durdurmuyor. Daha çok adam öldürmek için silah üretiyor. Yani bireyler için öncelik olmayan şey doğal olarak devletler için de öncelik olmuyor. Ne öncelik? Hasta olduğumuz zaman sağlığı hatırlıyoruz. Peki hastalık ne? Hastalık sağlığın tersi mi değil. Hatalık için farklı açılardan tanımlar yapmak lazım. Bir, hekim açısından hastalık teşhis edilen bir durumdur. Objektif bir durumdur, patolojinin olması lazım. Bende bir hastalığın olması için bende bir takım rahatsızlıkların olması lazım. Doktorun da muayene sonucunda bir hastalık teşhisi koyması lazım. Başka bir doktora gittiğim zaman da aynı teşhisin konulması lazım. Kişi açısından hastalık durumu, doktor açısından hastalık olmayabilir. Ama bizde dilimizde maalesef hastalık için tek bir kelime kullandığımızdan, tek bir kavram olduğundan. Biz şimdi programdan sonra hep beraber çıkalım doktor muayenesine gidelim, aynı uzmanlık alanlarına gidelim ve üçümüz de diyelim ki “karnım ağrıyor” hiç ağrımadığı halde, doktor muayenehanelerinde bize teşhis konulur mu? Büyük olasılıkla konulur. Hiçbir şeyimiz olmasa bile konuşur, değil mi? Tetkik istenir bir şeyler yapılır ama tetkik sonucunda hiçbir şey çıkmasa bile, biz geçmişte halk sağlığı öğrencileriyle intörnlerle çok araştırma yaptık, doktor muayenehanelerinde ne teşhisler gördük, sefalji, artralji, miyalji bunlar semptom adı aslında. Baş ağrısının adı teşhisi olarak yazmış. Yani vatandaş ben hastayım diye geldiği zaman, gelip geçici bir durum söz konusuysa, bir gerilim baş ağrısı, canını sıkan bir şey, bir keyifsizlik yani insani bir takım şeyler. İnsani sorunları hekimler hemen tıplaştırma eğilimine girerler ve bir teşhis yakıştırırlar. Hekim, uzmanlığını kullanmak için hastayı araç olarak görmüş olur. Kendisine baş vurdu, tamam uzmanlığımı kullanma fırsatı buldum yakaladım, şuna teşhis koyayım der, teşhisi koyar. İnsani bir takım durumlar böyle teşhisle tıplaştırıldığı zaman da hastalarda sekonder kazanç dediğimiz bir kazanım olur. Bazı insanlarımız ona sosyal çevresinde ihtiyacı vardır. Yani ev kadınlarının diyelim Anadolu’da hele tek işi ev kadınlığı olan kadınların erkek egemen toplumda çok çocuklu ya da geniş aile içerisindeyse baskı altında olan kadının sekonder kazanca ihtiyacı vardır, ilgiye ihtiyacı vardır. Dolayısıyla bir anlamda hastalık aslında objektif olarak hasta olmadığı halde hastalık avantajlı bir duruma geçer. O hastalığı bırakmak istemez artık kullanmaya başlar. Dolayısıyla işe bu şekilde bakmak lazım. Her semptomun olması veya insanın kendisini iyi hissetmediği her durumun hastalık belirtisi olması şart değil. Kendiliğinden geçebilecek durumlar da olabilir onlar. Hekimin de ona hastalık gözüyle bakmaması gerekir. Ben muayene hekimliği yapmış birisi olarak şunu söyleyebilirim maalesef, muayenehaneye bir hasta gelse, “benim şuyum var doktor bey” dese, ben de ona “bunlar çok insani şeyler, git, teşhis edilecek durum yok” desem küfrede ede gider. “Bir aspirin de mi veremedin” falan diye söylenir. Beklenilenin dışında bir yaklaşım olduğu için. Halbuki şöyle bir şey olması lazım, mesela gelişmiş ülkelerde Amerika’da, Avrupa’da falan son yıllarda hasta güvenliği çok tartışılan bir konudur. Hekimlerin bu eğilimi yüzünden, sadece bu bizim ülkemizde değil, dünyanın her yerinde hekimler böyle teşhis koymaya meraklı, işte tetkik yapmaya meraklı, hele cerrahi branşlar kesip biçmeye meraklı olduğu için hekim hataları yüzünden korkunç boyutlarda insan hayatı tehlikeye giriyor. Birkaç gün önce yayınlanan istatistik ABD’nin, daha önce 100 bin kişinin tıbbi hatalardan insan öldüğünden söz edilirdi, 1999’da Amerika’nın bir devlet kuruluşunun hazırladığı raporda. Şimdiki yeni istatistik 125 bin. 125 bin kişi alınan tüm önlemlere rağmen hastanelere gittiği için, hastaneye yattığı için doktor hataları, tıbbi hatalar nedeniyle ölüyor.
OKTAR BABUNA: Tıptaki ilerlemelere rağmen.
OSMAN HAYRAN: İlerlemelere rağmen malpraktis dediğimiz tıbbi hataların çok ciddi cezalarla cezalandırıldığı bir ülkede durum böyle.
PINAR AKKAŞ: Tabii burada doktorlara önemli görev düşüyor. Çünkü psikolojik olarak gidip rahatsızlık hissediyorsa tabii ki onu danışmak ister. Onun karşılığını almak ister.
OSMAN HAYRAN: Burada kişinin sorumluluğu şurada başlıyor; doktoruna güvenmesi lazım, her şey için de doktora gitmemesi lazım. Hele güvencesi varsa, şimdi SSK herkesin sağlık güvencesi var Allah’a şükür. Canım sıkıldığı zaman istediğim yere giderim. Gittim, bana bir reçete versin, bir ilaç versin beklentisi içinde gidiyorsam olmaz. O zaman zorluyorsun karşı tarafı. Karşıdaki de, iyi çalışıyor performans kriterleri nedeniyle, gelmiş hiç olmazsa yan etkisi çok az olan bir ilaç vereyim göndereyim veya bir iki tetkik isteyeyim göndereyim. Olmuyor, yani bir kısır döngüye giriyor. Bu kısır döngüyü aşmak lazım. Hayatı tıplaştırmamak lazım. Medyaya mesela bu konuda çok önemli görev düşüyor. Şimdi düşünün, yeni kuşağa bakıyorum, yeni kuşak değil ben de onlara ayak uydurdum, şimdi yediğimiz içtiğimiz her şey proteinler, karbonhidratlar, antioksidanlar, vitaminler, minerallerden ibaret oldu. Ağız tadıyla bir şey yiyemiyorsun. Yok omega yağı asitleri şunlar bunlar, yediğim her şeye o gözle bakıyorum ben şimdi. Yeme yemek olmaktan çıktı. Biraz önce size söylediğim, o giydiğimiz giyeceklerin yok kanserojen miydi değil miydi falan. Şimdiki araçlara baktığımız zaman her şey kanserojen, kalama malzemeleri, yok halılar, duvardaki boyalar şunlar bunlar. Bu da doğru aktarılmadığı için abartılı oluyor.
PINAR AKKAŞ: Bunun sonu yok, o yüzden..
OSMAN HAYRAN: Yok. İşte hayata profesyonellerin verdiği bu mesajla hayatı tıplaştırmış oluyoruz. Biz hayatımızı yaşamıyoruz, böyle bilgi bombardımanı altında, tıp bilgileri ilgimizi de çekiyor çünkü.
PINAR AKKAŞ: İnternet de var zaten, internette her şey var.
OSMAN HAYRAN: Yarım yamalak, uzmanlar da bize yardımcı oluyor sağolsunlar. Uzmanlar da teşhis koyarak yardımcı oluyor. Her şeyi teşhis etmeye olan meraklarıyla yardımcı oluyor. Böyle acayip bir duruma geliyoruz.
OKTAR BABUNA: Peki nasıl daha iyileştirebiliriz? Dediniz ki üç katına çıktı mesela Amerika gibi bir yerde, ki hakikaten tıp hizmetleri kalitelidir Amerika’nın, doktor kalitesi ortalaması iyi. Eğer orada üç katına çıkıyorsa genel olarak ne yapılabilir? Bunun için, kaliteyi artırmak için, hataların önüne geçmek için ne yapılabilir? Tam sizin uzmanlık konunuza giriyor aslında bu.
OSMAN HAYRAN: Ne yapılabilir? İki yönden yapılması gereken şeyler var; bir, vatandaşın sağlık hizmeti talebi açısından, vatandaşın bilinçlenmesi gerekir. Her şey için doktora gidilmemesi gerektiğini, her şey için uzmanına gitmenin doğru olmadığını bilmesi gerekir. İkincisi de, bu hizmeti sunanlar açısından yani doktorlar ve diğer sağlık profesyonelleri açısından kanıta dayalı uygulamaların önem kazanması gerekir. Yani kanıta dayanmayan hiçbir bilginin kullanılmaması gerekir. Kanıtlara hakim olmak ne derece mümkündür o da çok zor. Kanıta dayanmakla kast ettiğim şu; bütün doktorların, bütün sağlık personelinin kendi konusuyla ilgili en son bilgileri günü gününe takip ediyor olmak. Şimdi siz de içindesiniz sağlık sektörünün, kendi kendimize soralım, doktor izleyicilere de soralım, en son yayınlara düzenli olarak abone oldukları kaç yayın var? İnternetten düzenli olarak izlediği kaç yayın var? İzliyorum diyenler, ben şöyle bir hesap söyleyeyim; 2014 yılı itibariyle dünyada yayınlanan saygın dergilere girmiş araştırma makale sayısı 700 binin üzerinde. Bu sadece bir yıl içerisinde yayınlananlar ve İngilizce diliyle Science Citation Indexe giren dergilerde yayınlananlar. Bu hesabı biraz ayrıntılandırdığımız zaman bir hekim kendi uzmanlık alanında yeni çıkan yayınları her makaleye on dakika ayıracak şekilde okumaya kalkıştığın zaman bir yıl içerinde sadece makale okumak için 800 saatinizi ayırmanız gerekiyor. 8 saatlik iş günüden 100 iş günü ediyor. Birbirine ters düşen bilgiler de var orada, onları süzgeçten geçirmeniz lazım, çok zor bir iş. Kongreler var, kongreler hangi şartlarda nasıl düzenlendiği ve konuşmacıların hangi kanallardan davet edildiğini çoğu zaman biliyoruz. Onlar da tartışmalı. Ben tabii her şey tartışmalı, her şey tartışmalı, doktorlar okumuyorlar, vatandaş bilinçli değil falan deyip bir tarafa atmıyorum. Burada benim her zaman savunduğum şey şu; sağlık hizmetlerinin demokratikleşmesi lazım. Demokratikleşmesi için doktor kesiminin ‘dediğim dedik’ tavrının, doktor odaklı bir sağlık hizmetinin olmaması lazım. Her mesleğin, olabildiğince çok meslek tarafından sağlık hizmetinin sunuluyor olması lazım. Ve sağlık hizmetinin insanların istediği biçimde ayaklarına götürülerek sunuluyor olması lazım. İnsanlar sağlık hizmetlerinin niteliğini, miktarını denetleyebilir konumda olması lazım. İnsanlara alternatifler konusunda bilgi vermek lazım. Yani senin sağlık sorununu temelinde şu patolojiler yatabilir, alternatif çözümler şunlar olabilir diye her şeyi açıklamak lazım. Halbuki bizde alışılmış doktor tipi nasıldır; otoriter doktor tipidir, çok fazla konuşmaz doktor. Ben kendi meslektaşlarımdan bilirim. Derler ki “Osman’cım hastaya mesafe bırak ki ulaşamasın” falan. Bunu da hava olarak söyler.
PINAR AKKAŞ: Ama çok önemli, doktordan yeterli bilgi alamamak.
OSMAN HAYRAN: Rezalet bir şey. Bu bizim hastanelerimizin peşinde koştuğu Joint Convention İnternational hastanelerden, kuruluş 2009 yılında Amerika’daki hastaneler için ek 4 madde koydu onların bu tavırlarını izlemek amacıyla. Doktorların kaba-saba tavırları, hemşireye karşı ya da hastaya karşı. Soruyor kalite kriteri olarak, “doktor sizinle konuşurken yüzünüze bakarak mı konuşuyor, yoksa yarım ağızla yan dönerek mi konuşuyor?” Yüzüne bakarak konuşmuyor, sevecen bir beden dili kullanmıyorsa, “bu hasta güvenliğini tehlikeye sokan bir durum” diyor.
OKTAR BABUNA: Herkes kendi yerine koya yani ben şimdi doktora gitsem tabii ki merhamet, sevgi, şefkat, ilgi, alaka bekliyor insan. Herkes için geçerli.
OSMANHAYRAN: İlaçtan, verilen tedaviden daha önemli bunlar.
OKTAR BABUNA: Onu yapan bir doktor o da doktora gitse aynı şeyi bekler. O çok yanlış. Doktorun, hemşirenin bütün sağlık personelinin merhameti şefkat, eğer onu yapamıyorsan git başka meslek yap, onu yapma.
PINAR AKKAŞ: Bir de özellikle kanser gibi ciddi hastalıklarda, şimdi hasta her aşamasını öğrenmek ister, hangi ilaçlar kullanacak, yan etkileri nelerdir aşama aşama o bilgileri öğrenmek ister. Ama çoğu zaman birkaç cümleyle geçiştirirler.
OSMAN HAYRAN: Anlatsam anlayacak mısın falan der gibi aşağılarcasına yaklaşan meslektaşlarımız var. Bu tavırların değişmesi gerekir. İnsan sevgisinin egemen olması gereken tek bir meslek varsa o da doktorluktur. Her meslekte olması gereken ama hadi öteki mesleklerden kaldırıyoruz deseler de bu işin temeli, olmazsa olmaz. Hiçbir tıp fakültesi öğrencisinin zengin olacağım diye girdiğine inanmıyorum. Zengin olmak için insan sanayici olur, ticaretle uğraşır. Dünyanın en uzun uğraşına girmiş olan insanın temel şeyi işin vicdani yönü ve insan sevgisidir. Ama o mekanizma mezun olana kadar, ne yapıyorsa işte çevrenin beklentileriyle, doktor olmak güçlü olmak, biraz kasıntı olmak gibi. Tabii burada ailede özgüven dolduruşu var ya çocuklara telkinler, o da çok saçma. Özgüven yerine özsaygıyı yüklemek lazım. Tıbbi açıdan özgüven en gelişmiş insan nedir, kimdir? Psikopatlardır. Özgüven çok fazla olduğu zaman şımarık olur. Şımarıklığı biraz artarsa küstah olur, kibirli olur iyice dozu kaçırırsa psikopat olur. Kimseyi takmayan olur, o takmamayı da marifet gibi görür. Doktorlara da biz tıp fakültesine girdiğinden itibaren, ben kendimden de biliyorum bütün çevrem ağzımın içine bakardı. Birinci sınıfta anatomi okumuşum, “Osman söyle bakalım şurada şöyle bir ağrı var.” Anlatmaya çalışırım, oradaki kemiğin adını yarım yamalak biliyorum ama millet de dinler seni.
OKTAR BABUNA: Çok önemli bir şey söylediniz. Yani bu beklentiler toplumda belli kalıplar meydana getiriyor. Mesela doktorluk kalıbı var veya işte politikaya giriyor politika kalıbına giriyor. Sanayici oluyor, gazeteci oluyor ayrı bir şeye giriyor. Sanatçı oluyor, kıyafeti, bütün davranışları, konuşması entelleşiyor falan bu ona bir kalıp meydana getiriyor, bunu kırmak lazım.
PINAR AKKAŞ: Tabii sevgi, vicdan olması gerekiyor.
OSMAN HAYRAN: Çevre onu empoze etse bile bu işin içinde olan kişinin toparlanması lazım, “birader sen dünyanın en uzun eğitimine niye geldin, gece gündüz çalışmayı niye göze alıyorsun, amacın ne, hedefin ne?” Bir süre sonra amaçlar kayboluyor, rol modelleri astığı astık, kestiği kestik, etrafına hava atan, hiç kimseye pas vermeyen biri oluyor. İşin tuhaf tarafı diğer meslekler de buna benzemeye çalışıyorlar. Diğer sağlık meslekleri, bir sürü sağlık meslek dalları var, onlar da bakıyor bir süre sonra havalı davranınca, diyor “herhalde bizde de var o yetki biz de öyle davranırız.” Halbuki tam aksi olması lazım, insanların kaynaşması lazım.
PINAR AKKAŞ: Zaten ne dinimiz ne kültürümüz böyle bir şeye izin vermez. Bizde sevgi vardır, şefkat vardır, merhamet vardır, anlayış vardır.
OSMAN HAYRAN: İnsan ilk bulduğu fırsatta, eğer geride kalıyorsan veya aşağıdaysan eziliyorsan, ezilmeyelim diye yapıyorsun ama biraz doğrulduğun zaman da, “ben farklıyım aslında” falan gibi bir şey oluyor.
OKTAR BABUNA: O kadar önemli bir noktaya değiniyorsunuz ki, güçlü olanın ayakta kaldığı, zayıfı mutlaka ezmek gerekir gibi. O ezilen de yarın öbür gün bir yetki pozisyonuna geldiğinde o da ezmeye başlıyor çok ilginç. Bunu kırmak lazım. Adı konmamış bir inanç din sistemi gibi bir asistem var. Dediğiniz gibi bir kalıp meydana getiriliyor, “sen böyle yapmalısın” gibi, evet.
OSMAN HAYRAN: Herkes kendi çocuklarını kendi intikamını almak üzere yetiştiriyor sanki böyle, kendi yapamadıklarını yaptırmak için yapıyor. Halbuki, bırakın özgüveni hayatı tanısın, hayat nedir, anlamlı yaşamak nedir, başka insanların neden önemi vardır, sevgi nedir, saygı nedir bunları öğret. Yok, mücadeleyi öğretiyor. Niye mücadele? Her şeyle mücadele, hayat baştan aşağı mücadele, kavga, uzlaşma yok.
OKTAR BABUNA: Herkesi mutsuz eder bu, sistemler çöker.
OSMAN HAYRAN: Dilimize baksanıza uzlaşma hakaret olarak kullanılıyor bizde. Eğer çok uzlaşan biriyse, “bakma o her renge girer” deniyor. Fikrini değiştiren olursa dönek diyoruz.
OKTAR BABUNA: Böyle güzel ahlak gösterene haşa “bu nasıl insan” diye eleştirdikleri oluyor. Bu yanlış tabii.
OSMAN HAYRAN: Yumruğunu vuramadı diyoruz. Hep bir kavga mantığı var. Şöyle bir laf çıktı, “kodu mu oturtacak” falan. Psikopatlığı biz güç olarak görüyoruz. Japonların o tusunamiden sonra nükleer santral kazası olduğunda su kuyruğuna girilişi hatırlıyorum televizyonda gördük, adamlar susuz, her yaştan insan gayet saygı içerisinde hiçbir tepişme yok, hiç konuşma bile yok gayet güzel sıraya girdiler. Bizde mümkün değil, bizde en çok sesi çıkan en haklı olanı, en saldırgan olan en çok kazanacakmış gibi bir düşünce var. Herhalde aileden gelen bir şey bu. Kültürümüzün kötü olduğunu da düşünmüyorum ben o anlamda.
OKTAR BABUNA: Tevazuu, şefkat, merhamet vardı ama öğretilen de bir şey var. Okula gidiyor o zihniyet aşılanıyor. İş hayatına atılıyor o zihniyet aşılanıyor. Öyle olunca o da onu uygulamak durumunda kaldığını hissediyor. Halbuki herkese bu eğitimle güzel ahlak öğretilse yani hem aile çevresi hem çocukluktan itibaren herkes uygularsa ancak bu çözüm olabilir. Öyle olabilir ancak.
PINAR AKKAŞ: Sizin dediğiniz çok önemli, irade gösterecek. O telkini alsa bile doktorsa vazgeçecek, iradesini gösterecek, vicdanlı yaklaşacak, insani yaklaşacak, merhamet, sevgi gösterecek. Bunlar çok önemli gerçekten.
OSMAN HAYRAN: İnsana bakışını değiştirmesi lazım. İnsana bakışı, insanın bir nesnesi olmak yerine mesleğinin bir amacı olarak görmesi lazım.
OKTAR BABUNA: İlk defa bir programda bundan bahsettik ama en önemli konuya girdiniz şu anda. Hakikaten bu çok önemli bir sorun. Bu hallolursa diğer bütün sorunlar çözülür. Ana konu bu.
OSMAN HAYRAN: Resmi araştırmalar; kişi için dünyanın en ünlü doktoruna muayene olmak, en son teknolojik cihazlarla ameliyat olmak, ya da en lüks hastane odasında yatmak değil önemli olan, o iyileştirmiyor kişiyi. Gördüğü güzel yüz, sıcaklık, şefkat o iyileştirmeye başlıyor. O ilk iletişim kurulduğu andan itibaren hastalık tedavi edilmeye başlıyor.
OKTAR BABUNA: Bir de rakam verdiniz, 100 binden 300 bine çıkmış Amerika’da, diğer ülkelerde kimbilir ne kadardır.
OSMAN HAYRAN: mesela biz bunu ölçemiyoruz, Allah bilir ne boyutlarda. İçinde olanlar biliyor.
PINAR AKKAŞ: Hocam, o zaman biraz da ülkemizdeki sağlık politikalarından bahsedebilir miyiz? Ne durumdayız? Gerçi son zamanlarda ciddi çalışmalar var, güzel çalışmalar gelişmeler var, biraz bunlardan bahsedebilir miyiz?
OSMAN HAYRAN: Tabii. Ülkemizde aslında son 10-12 yıldır yapılan işler çok yerinde doğru işler. Birkaç tane örnekle ben detaya girmeden birkaç örnekle işi somutlaştırmak istiyorum. Hastalıkların adını belirlemek için koyduğumuz listenin adı, uluslar arası hastalık sınıflandırması listesi, bunun adı ICD10’dur. Bu yaklaşık 10 yıl önce kullanılmaya başlandı. Bu ICD10’nun açılımı; International Statistical Classification of Diseases,10 da10. versiyonu. 10. versiyon 1994 yılından beri kullanılıyor. Biz 10. versiyonu 2005 yılından beri kullanmaya başladık. Peki 2005 yılına kadar ne yapıyorduk? Biz hastalıkları kendi kafamıza göre teşhis ediyorduk. Yani bizim Türkiye Cumhuriyeti’nde konulan hastalık teşhislerinin, nerede yazıyor bu hastalık teşhisi dediğin zaman bilmiyorduk. Hocamız öyle öretmiş oluyordu. Hoca nereden öğrendi -ben hocalarından bilirim, iki hoca birbirine düştüğü zaman, “siz Ankara ekolüsünüz, ben İstanbul ekolüyüm der çıkardı. Bir yaşlı bir hocamız vardı, çok yaşlı olduğu için bir türlü de bırakmazdı işi. Eli titrerdi, eli titrerken ameliyatta keserdi. O zaman mikroskop da yok, şimdiki ameliyat teknikleri de yok. Keserdi, yanlış ameliyat olurdu tabii, dosyada modifiye bilmeme ne ameliyatı diye not düşerdi. Yani modifiye, o ameliyatı değiştirmiş falan. Biz de inanırdık buna, ekol farkına, bilmem şuna buna. Hastalık teşhislerinin adı yoktu. 10. Versiyonu Dünya Sağlık Örgütü 1994’te yapmış, biz 9 versiyonu tanımamışız zaten. Tamam hocalarımız kendi kafalarına göre yurt dışında bazıları görmüş o teşhisleri koymaya başlamış. Şimdi bu sağlık politikaları sırasında bunun kullanılmaya başlamış olması bile çok önemli aşama. Şu anda artık Türkiye Cumhuriyeti’nde konulan hastalıkların teşhisi uluslar arası standartlara uygun hiç olamazsa, kafadan teşhisler konulmuyor. Eskiden her kamu kuruluşunun kendi hastanesi vardı hatırlarsınız, DDYH. PTT hastanesi, askeri hastaneler. Öğretmenler hastanesi. Sağlık Bakanlığı kendi polis teşkilatını kuruyor mu? Ve ya eğitim teşkilatını kuruyor mu, kurmuyor. İçişleri niye hastaneciliye el atıyor, milli eğitim niye hastaneciliğe el atıyor? Memleket sahipsiz çünkü, herkes her şeye el atmış. Şimdi onlar birleşti. Sağlık güvenlik sistemleri birleşti. Bir takım eksiklikler yok mu var tabii ki. Hiçbir ülkede sağlık hizmetleri dört dörtlük değildir. Dünyanın hiçbir ülkesinde vatandaşın memnuniyetinin tam olması söz konusu değildir. Şimdi üçümüzden birini sağlık bakanı yapsalar, her türlü imkanı verseler, bütün devlet bütçesini kafamızdaki ideal ütopik sağlık sistemini kurmak için harcasak kursak o sisteme gelen bir vatandaş kapıda iyi muameleyle karşılaşmaz ise veya gereğinden fazla beklerse o vatandaş için en kötü sistem odur. Bitti bu kadar basittir. Dolaysıyla kişisel kırılganlıklara, hassasiyetlere, alınganlıklara çok açık bir sistem olduğundan her sağlık sistemi eleştirilir. Her sağlık politikası eleştiriye açıktır. Bunun için de Uluslararası Dünya Sağlık Örgütü’nün koyduğu, uluslararası kabul gören bir takım standartlar var, politika analizi yöntemleri var, sistemin performans kriterlerini ölçerek değerlendiriyoruz. Benim uzmanlık alanım da o, ona baktığımız zaman Türkiye’deki sağlık sistemi gerçekten standartların da ötesinde. Son yıllarda yapılan şeylerle bizim aslında çok gerisinde olduğumuz ülkelerin çoğunu yakaladık. Çok iyi bir sağlık sistemimiz oluştu, sağlık politikaları iyi bir rotaya girdi.
OKTAR BABUNA: Tabii eskiye kıyasla ancak bu ortaya çıkabilir. Bir çok şey unutuldu aslında. Yeni dönemde hakikaten eski dönemlere göre büyük ilerlemeler var. Tabii ki ideal değil, daha da ileriye gitmesi gerekir ama önemli gelişmeler de oldu bu bir gerçek. Hem hizmetin kalitesi, hem ucuzlaması, sigortadan çok geniş kapsamlı yararlanılabiliyor olması hastane kalitesi, doktor kalitesindeki ve sayısındaki artış. Hakikaten gözle görülür bir fark var.
OSMAN HAYRAN: İlaç fiyatları düştü. Eskiden sağlık ocakları son derece sınırlı sayıdayken özellikle büyük şehirlerde şimdi aile sağlığı merkezleri adım başı var. Herkesin doktoru var. Siz doktoru seçmemiş olsanız bile e-devlete girin bakın. Ben merak ettim güttüm baktım bilgim dışında bana devlet bir doktor vermiş. Var yani. Dünyanın pek çok yerinde bu tür şeyler yok, bu tür imkanlar yok.
OKTAR BABUNA: Yurt dışında da mesela belirgin bir fark var. Eskiden yurt dışına giderdi hep hastalar, Londra’ya işte Avrupa’nın belli merkezlerine, değil mi?
OSMAN HAYRAN: Sağlık turizmi nedeniyle yurt dışından çok sayıda hasta geliyor. Türkiye’de çok önemli bir destinasyon oldu. Çoktan olmalıydık zaten. Biz şimdi otomotiv endüstrisinde yeni bir marka yıllardır üretemediğimize göre, elektronik alanında bir şey üretemediğimize göre bizim en önemli birikimlerimiz hangi alanlarda olabilir, bu alanlar olabilir. Sağlık turizminde de destinasyon olabilir. Eğitim turizminde, eğitime önem verip bölge ülkeler için bir cazibe merkezi haline gelebiliriz. Nitekim sağlıkta gelmeye başladık. Türk insanına fırsat verildiği zaman başarılıyor bu tür şeyler.
PINAR AKKAŞ: Daha önceki konuklarımızdan biri sağlık turizmiyle ilgili çok detaylı bilgiler anlattı. Hakikaten hem bilmediğimiz hem de Türk,iye için çok önemli, çok güzel gelişmeler. Yurt dışında hastaların gelmesi ve tam anlamıyla tedavi ve sağlık bulmaları önemli gerçekten.
OSMAN HAYRAN: Hem ekonomik açıdan önemli, hem ülkenin tanıtımı açısından, hem kendi gelişimi açısından önemli. Böyle bir hizmet verilmesi önemli an başta.
OKTAR BABUNA: Şimdi yeni projeler var, büyük hastane projeleri şehir hastaneleri gibi. Daha Türkiye’deki sağlık sektörünü iyileştirmek için kanaatinizce önleyici hekimlik olarak da tabii ki, daha neler yapılabilir?
OSMAN HAYRAN: Ben bu büyük hastaneleri, şehir hastanelerini savunan bir insan değilim. Dünyada da gelişmiş ülkelerin tümünde son 20 yıldır hastane yatakları azalıyor. Niye azalıyor? Çünkü evde bakım hizmetleri, günübirlik cerrahi merkezleri, teletıp sağlık hizmetleri, he şeyin elektronik ortamda görüldüğü bir takım hizmetler ön plana çıkıyor. Ama hastane yatırımları artıyor. Hastane yatırımlarının artmasının nedeni tek odalı daha konforlu ağır hastalar için, daha iyi mekanlar yapıldığı için hastane yatırımları artıyor. Biz tabii hastaneciliğin bu şehir hastanelerine benzer kısmını kaçırdığımız için, yıllar önce kaçırdığımız için şu anda trend olarak onu yakaladığımızı düşünüyoruz. Ama o çok önemli değil bence. Asıl önemli olan Türkiye’nin demografik değişimi hızla yaşlı bir topluma doğru gidiyor. Ki Eski başbakan yeni cumhurbaşkanının o üç çocuk temelinde de bu var. Toplam doğurganlık hızı 2.1’in altına düştüğü zaman nüfuz azalmaya başlıyor. Bizim batı bölgelerimizde çoktandır 1.7, 1.8 civarına düşmüştü. Yani toplum genç nüfuz azalıyor yaşlı nüfuz artıyor. Üç çocuk da tabii bugünden yarına olacak bir şey değil tabii. Bu demografik değişim bir süre daha böyle devam edecek. Şu anda olgun olan toplumun 7.7’si şu anda yaşlı 65 yaş üzerinde. 2023’te yüzde 10 küsur olacak. 2050’de de yüzde 20 olacak. Yani her 5 kişiden birisi yaşlı olacak. O zaman bu yaşlılar için hastaneye ihtiyacımız yok, evde bakıma ihtiyacımız var. Evlerinde hizmet verilmesi lazım. Huzur evi mesela batıda sağlık kuruluşudur. Bizde yaşlıların gidip kaldığı yer gibi algılanır hep halbuki sağlık kuruluşudur. Psikoloğuyla, eczacısıyla, doktoruyla, fizyoterapistiyle, ergoterapistiyle hizmet verilen bir sağlık kuruluşudur. İnsanlar artık huzur evinde de hastanede de yatmak istemiyor. Yaşlı nüfusta üç dört tane sorun bir arada kronik sorunlar iyileşmesi mümkün değil. Kas iskelet sistemi dejenere olmuş öyle yaşayacak. Ömür boyu hastanede yaşayamaz ki evinde hizmet verilmesi lazım. Evde hizmet vermek için de şimdi hastalara çip takıp onları izliyorlar. Teknolojiler öyle gelişti ki, İsviçre’de çıkan bir kontakt lensle hatanın yaşamsal fonksiyonlarını kontakt lensle izliyorsunuz. Bir süre sonra prototipleri piyasaya çıkmış.
PINAR AKKAŞ: Ülkemizde uygulanıyor mu?
OSMAN HAYRAN: Henüz yok ama bir süre sonra yaygınlaşacak. Hatta diyorlar ki bir süre sonra internete girmek lensten mümkün olabilir. Şu anda glokom hastaları bu lensi kullanıyor, göz hastalıklarının çoğunda kullanılıyor. Yakın bir zamanda bütün hastalıklar için kullanılacak. Tele evde bakım hizmetleri var. Bu hizmetler için gerekli olan sağlık insan gücüne ihtiyaç var. Bizde sağlık meslekleri son derece sınırlı. Doktor, hemşire, eczacı. Bir Amerikan üniversitesine gidin, sağlık alanında iyi bir üniversite ise 100’den fazla üniversite düzeyinde eğitim verilen sağlık mesleği görürsünüz, programı görürsünüz. Biz de yok.
PINAR AKKAŞ: Sağlık meslek programları ülkemizde ne durumda diye soracaktım?
OSMAN HAYRAN: İçler acısı bir durumda şu anda. Bunun nedeni de doktorların alanlarında çok baskın olması. Doktorlar güç alanlarını, buna mesleki emperyalizm diyor hatta sosyologlar. Her mesleğin ortaya çıktığı günden itibaren oluşan bir güç alanı vardır. Bu anlamda en eski meslekler en güçlü mesleklerdir. En eski meslek mesela askerlik, insanlar var olduğu günden beri savaşıyor, komutanlık eski meslektir. Hakimlik eski meslektir, doktorluk eski meslektir. Doktorların güç alanını doktorlar terk etmek istemiyorlar. O alana fizyoterapistin girmesi lazım, psikoloğun girmesi lazım, ergoterapistin girmesi lazım. Allah’tan onlar yavaş yavaş girmeye başladılar. Bizde hiç olmayan kilopraktör var mesela, podiatrist var, osteopat var bunların da girmesi lazım. Ama “yok” diyorlar, yöneticiliği bile “ben yaparım” diyor. Başhekimlik mesela son 10 yılda değişti, başhekimlik diye bir müessese vardı. Yani bütün hastanelerin yönetimini hekimler yapıyordu. Genellikle de cerrahtı bu başhekimler. Ben doktorum, tıp fakültesinde bir saat bile hukuk okutmazlar, muhasebe okutmazlar, işletme okutmazlar. Cerrahi ihtisasta hele hiç yok bunları okutmazlar. Adamı getiriyorsun başhekim yapıyorsun, bütün ihaleler ondan sorumlu, yeme-içme, özelleşmeden önce yeme-içme hizmetini de o yapıyordu. Ne anlar bu adam bunlardan. Ama yok, her şeyi doktor odaklı düşünüyorduk. Politikacısı da öyle düşünüyordu, vatandaşı da öyle düşünüyordu. Bu düşüncenin temelinde de şu yatıyor tabii; çok oportunistçe bir yaklaşım yatıyordu. ‘Yarın bir gün işim düşer, doktoru karşıma alıp da niye şey yapayım..’ Doktorla hakim, askeri personel karşısına alınmaz insanın. Kaymakam, vali falan mülkiye de karşısına alınmaz. ‘Boş ver ben mi kötü olayım başkası düzeltsin..’ Öyle bir sistem vardı. Yani sağlık yöneticisi, biz sağlık yönetimini ilk defa Marmara Üniversitesi’nde kurduk. Ben, 1994’te kurucu dekan olarak sağlık bilimleri fakültesi kurduğumuz zaman senatoda herkes karşı çıktı. ‘Tarım yönetimi var ne oluyor, sağlık yönetimi ne olacak?’ Sonra da işin enteresan tarafı biz kararlı bir şekilde kurduk, mezun vermeye başladık, sektörde bunlar iş yapmaya başladılar. Sonra vakıf üniversiteleri yaygınlaşınca bana o senatoda karşı çıkan arkadaşlarımın çoğu vakıf üniversitesine geçer geçmez ilk fırsatta bu bölümü kurdu, sağlık yönetimi. Sağlık yöneticiliği dünyanın her yerinde gerekli ayrı uzmanlık, ayrı bir şey. Şu anda da hastanelerimiz Allah’a şükür ki bunlar tarafından yönetiliyor. Başhekim medikal direktörü olarak duruyor. Buna benzer bir sürü meslek var. Kilopraktörlük diye bir meslek var. Avrupa’da ve Amerika’da beyin cerrahlarının işini büyük ölçüde elinden aldı. Niye? Bel ağrısı, sırt ağrısında bunlar çok iyi işler yapıyorlar. Ve 5 yıllık fakülteyi bitiriyorlar, kilopraktör fakültesini bitiriyorlar, doktor oluyorlar, muayenehane açıyorlar. Sistem de muayenehanedeki parasını ödüyor. Birinci basamak hekim olarak çalışıyorlar.
PINAR AKKAŞ: Beyin cerrahlarıyla ortak çalışıyorlar.
OSMAN HAYRAN: Ayı, cerrahi yapmıyorlar, ilaç da kullanmıyorlar, ilaca karşı, sadece manuel terapiyle el tedavisiyle. Türkiye’de yok mesela. Ben kurmaya çalıştım bunu, yurt dışından uzmanlar getirdim, konferans verdim. Bizim konferansları dinleyen arkadaşlar, İngilizce konuşuyorlar, “kırık çıkıkçı bunlar” dedi. Adam gayet güze bir şekilde “evet kırıkçı çıkıkçıyız” dedi. “Ama fakülte mezunu kırıkçı çıkıkçıyız biz” dedi. Kırıkçı çıkıkçı dediğiniz şey, Anadolu’da sınıkçı bel çekenler falan var bunlar, böyle bir sektör var. Bu adamların akupunktur Çin’de nasıl olmuşsa dünyanın bir sürü yerinde de bu insanlar ortaya çıkmış, kendiliğinden ortaya çıkmamışlar, talep olduğu için ortaya çıkmışlar. Ben şu anda gidip, “ben sınıkçıyım” desem kimse inanmaz bana ama her bölgenin bir sınıkçısı vardır herkes ona gider, el yordamıyla doğru bir şeyleri bulmuş. İşte bu adamlar bunun eğitiminden geçmiş kilopraktör olmuş. Başka bir eğitimden geçmiş osteopat olmuş. Yani klinik eczacı diye bir şey var mesela, klinik eczacı. Doktor reçeteyi yazdığı zaman veya hastanede ordere verdiği zaman, “hastaya bu ilaçları vereceksiniz” diye önce klinik eczacı görüyor o onay verirse ilaçlar kullanılıyor. Niye? Çünkü bazı ilaçlar birbiriyle etkileşim içinde olabilir ikisi beraber kullanıldığı zaman. Doktor bilmeyebilir onu eczacının işi o. Klinik eczacı da o alanda doktora yapmış oluyor.
PINAR AKKAŞ: İnşaAllah ülkemizde de bu uzmanlıklar yaygınlaşır.
OSMAN HAYRAN: Ülkemizde önümüzdeki dönemde yapılması gereken işler bu büyük hastanelerden ziyade bu tür şeyler olması lazım. Bu politikalar nasıl olmalı diye. İnsanların artık ayağına kadar götürülen evlerinde verilen bir sağlık hizmeti ve daha geniş yelpazedeki sağlık meslekleri tarafından sunulan bir sağlık hizmeti olması gerekir.
OKTAR BABUNA: Önümüzdeki yıllarda inşaAllah sağlıktaki ödeneğin de artmasıyla bu bir kısım söyledikleriniz hayata geçirilebilir. Çünkü evlerde tedavi çok güzel bir fikir. Çünkü bir insanın merhamete, sevgiye, şefkat ortamına ihtiyacı var bu da en iyi evde olur. Onu hastanenin bir köşesine bırakmak, bakım evine, bu olacak şey değil. Dolayısıyla evlerde tedavi için baya bir ödenek gerekiyor tabii ki, değil mi? Sağlık sektörüne harcanacak paranın artırılması gerekir silah sektörü yerine. Dediğiniz gibi dünyada korkunç bir silah harcaması var, trilyonlarca dolar silah sanayine gidiyor. Bu paralarla ne açlık kalır dünyada, ne öldürücü hastalıklar kalır çocuklar için, hepsinde büyük başarı elde edilebilir, ne o sefalet kalır, değil mi? Sosyal adalet sağlanabilir böylece.
OSMAN HAYRAN: Şu anda bile Türkiye’de, bu güne kadar son 12 yıldır nasıl kaynak bulunduysa bu kadar işi yapmak için sağlık sektöründe, bundan sonra da kaynak bulunacağına inanıyorum ben. Niye inanıyorum; işin içine girdiğiniz zaman bu özellikle koruyucu amaçla verilen sağlık hizmetlerinin çok fazla bir kaynağa ihtiyacı yok. Aşı yapmanın ya da işte kişilerin periyodik olarak bir takım hastalıkları risk faktörleri yönünden izlemenin çok maliyeti yok. Önemli olan var olan insan gücünün, var olan profesyonelleri iyi bir şekilde yönetebilmek, değerlendirebilmek. Var olan teknolojiden olabildiğince iyi bir şekilde yararlanabilmek. Hastane sayımız, hala yapılıyor ama yeterince var. Profesyonellerin o alanda etkin bir şekilde çalışmaları halinde, koruyucu hekimliğin ön plana alınması halinde pek çok sorunumuz hallolur. Bunun için de parayı hep bütçeden ayrılan pay olarak düşünmemek lazım. Sağlık sektörü çünkü bütçeden para ayırarak sağlık sektörünü yürüten bir İngiltere var bir Kanada var çok fazla örnek yok. Bütçede diğer sektörlerle rekabete girdiğiniz için zor. Yani milli eğitimden kısıp da sağlığa vermez hiç kimse, ben de vermem. Türkiye gibi bir ülkede milli savunmanın payını bütçede sağlığa ayırmıyorsunuz. Her sektörün kendine göre bir önemi var. Halbuki bütçe dışında bir yerde fonlar oluşturduğunuz zaman, sosyal sigorta vs. dünyanın pek çok yerinde denenen şeyler bunlar.
OKTAR BABUNA: Ama güzel gelişmeler var hakikaten, inşaAllah daha da iyiye gider. Söylediklerini çok doğru, çok doğru şeyler söylediniz. Temelde zihniyetteki yanlışlık öncelikle düzeltilmesi gerekir. O konuya değindiniz özellikle başından itibaren. Tabii çok da tecrübelisiniz belli oluyor, hem deneyiminiz, hem de öngörünüz, hem konunuzun da ilgili uzmanlık sahanız. Ama tecrübeniz de çok fazla bu konuda ve teşhisiniz de doğru, katılmamak mümkün değil. Bir de dost acı söyler, hekim arkadaşlardan rahatsız olan, olmamıştır olunmaz çünkü doğru söylüyorsunuz.
OSMAN HAYRAN: Onlar da daha benim söylemediğim neler olduğunu gayet iyi biliyorlar. Her şeyi de söylemiyoruz, kol kırılır yen içinde kalır diye de ne yazık ki düşünmeye devam ediyoruz.
OKTAR BABUNA: Doğru. Çünkü insan kendi yerine koyduğu zaman biraz önce dediniz, doktora gittiğinizde merhamet, sevgi, şefkat her onu yapan doktor da başka doktora gittiğinde onu bekler, dolayısıyla sen de onu yapacaksın. Yapamıyorsan başka meslek yap o zaman. Hemşire sevgi şefkat gösterecek kızacak kafasından atar gibi, git başka meslek yap o zaman onu yapamıyorsan.
OSMAN HAYRAN: Ben profesör doktor olarak bugün hala herhangi bir hastaneye gitmeye korkuyorum, beni tanımayan bir doktora gitmeye çekiniyorum.
PINAR AKKAŞ: Neden?
OSMAN HAYRAN: Nasıl muamele göreceğimi bilmiyorum çünkü. Neyle karşılaşacağımdan emin değilim. Yani ters bir muamele olursa ki niye olmasın, ne yaparım ben? Mutlaka tanıdığım bir arkadaşım, üstelik nazımın geçtiği bir arkadaşımı buluyorum ona gidiyorum. Yan, böyle mi olmamalı, böyle olmaması lazım.
OKTAR BABUNA: Başka insanlar ne yapsın?
OSMAN HAYRAN: Köylü Mehmet ağa ne yapsın şimdi? Tama şimdi randevulu sistem geldi, sabahın köründe böyle sıralara girip isim yazmalar, kuyrukta kavgalar falan, “beş dakika doktoru göreceğiz” diye onlar kalktı ama girdiği zaman da hastanın yüzüne bakan, ona gülümseyen, gerçekten onun şikayetlerinin nedenini anlamaya çalışan bir insana ihtiyacı var. Karşısında bir an önce tetkikini yazıp dışarı gönderen ya da reçetesini yazıp dışarı gönderen birisini görünce, yüzüne bakmadan konuşan birisini görünce olmuyor bu. Onun değişmesi lazım. O da yasayla, politikayla, zorlamayla değil o zihniyet değişikliğiyle ilgili.
OKTAR BABUNA: Hepsi birbirine bağlı zaten mesela silah harcamalarını söylediniz ama o da ona bağlı, dünyada sevgisizlik var, sevgi yokluğu var. O sevginin gelmesi gerekiyor. Her tarafta bir savaş, ekonomik zorluk, açlık, sefalet bunun değişmesi için sevginin gelmesi gerekiyor yerine. Hemen cedelleşme değil tam tersine merhamet, sevgi, şefkat, saygı herkes da mutlu olur böyle bir sistemde. Öbür türlü herkes mahvoluyor, herkes acı çekiyor.
PINAR AKKAŞ: Yaptırımlarla olacak bir şey değil, kişinin onu içten severek, isteyerek, vicdanını kullanarak yapması gerekir.
OSMAN HAYRAN: Vicdan da doğru şekilde kullanarak yapılmalı. Şimdi bir örnek vereceğim; gönüllülük, Türkiye’nin sınır ötesi sağlık hizmetleri alanında çok ciddi faaliyetleri var. Ben geçen yıl Moritanya ve Nijer’e yeryüzü doktorlarıyla gittim. Oradaki kırsal kesimdeki bir takım projeler için.
PINAR AKKAŞ: Onlar gerçekten özveriyle çok yürekten çok candan çalışıyorlar.
OSMAN HAYRAN: Çok özverili çalışıyorlar. Şimdi batıdan sözüm ona vicdani sorumlulukları nedeniyle gelen bir sürü sivil toplum örgütü var, acayip acayip işler yapılmış. Mesela Moritanya’da Moritanya’nın Hakkari’si diyebileceğimiz ücra bir yerinde bir sağlık ocağına gittik. Sağlık cağının suyu yok, sağlık merkezinin musluğu yok, kuyudan çekiyorlar. Ama gelmiş bir İspanyol sivil toplum örgütü bahçesine tıbbi atık yakma fırını yapmış. Düşünebiliyor musunuz şu saçmalığı? Tıbbi atık yakma fırını bizim hastanelerde bile yoktur. Son derece masraflı. Orası hastane değil üstelik sağlık ocağı. Tıbbi atığı yok denecek kadar az. Maden bir şey harcıyorsun suyuna harcarsın. Şimdi bu şekilde vicdan sahibi olmak da yanlış. Büyük ihtimalle oraya gelen sivil toplum çalışanları, “ah ne kadar güzel, Afrikalı insanlara hizmet götürüyoruz, tıbbi atık yakma fırını yaptık buraya” diye gurur duydular. Vicdanlarını rahatlattılar. Bizden de o maçlı vicdan rahatlatma faaliyet yapanlar da var. O vicdan değil aslında.
PINAR AKKAŞ: Akılla isabetli hareket etmek gerekiyor.
OSMAN HAYRAN: İnsan onu insan olarak görüp karşında o insanın sorunlarını gerçek anlamda empati dediğimiz şeyi yaparak hissedebiliyorsan, ona gerçek anlamda fayda sağlamak için bir şeyler yapabiliyorsan o zaman sen vicdanlı olduğuna inanırım ben. Yoksa günah çıkartma gibi bir şey o. Nitekim literatüre de öyle bir grup, psikiyatristler hatta bir isim vermişler, İngilizce volunteer gönüllü demek. Volunteer ile turisti birleştirmişler volunturist yani gönüllülük adına gezen kişiler var. Bizim Allah’tan bu kültürümü batılılar gibi yabancı değil. Şu Suriye olayı ortada, milyonlarca kişiye kapı açılmış.
OKTAR BABUNA: İlk o akla geliyor zaten böyle bir şey olduğunda.
OSMAN HAYRAN: Somali’de mesela orada TİKA’nın yaptırdığı hastane açıldı. Nijer’de yine TİKA’nın yaptığı bir hastane var bitmek üzere. Nijer’e sürekli Türk doktorları gidiyorlar, Moritanya keza öyle.
OKTAR BABUNA: Tabii gönül ister ki bütün sefaletleri olduğu gibi ortadan kalksın, perişan durumdalar. İlginç olarak da ben de o ülkelerin büyük elçilerinin hemen hemen tamamıyla görüştüm. Hepsinin doğal zenginliği var aslında hepsi zengin. Fakat hiçbir şekilde halka yansımıyor, belli ailelere ve Batı Avrupa, Avrupalı bazı ailelere gidiyor gelirleri bu çok ilginç. Kiminin altını var, kimin bor madeni var.
OSMAN HAYRAN: Nijer dünyanın en zengin uranyum yataklarının olduğu yer.
OKTAR BABUNA: Ama müyhiş bir sefalet var.
OSMAN HAYRAN: Nijer’de bir tek karayolu var, o karayolu da Agadez denilen bir bölgede uranyum madenleriyle Fransızların madeni taşımaları için yapılmış olan bir yol.
OKTAR BABUNA: İşte adaletle ilgili dünya çapı bu tesis edilirse, bütün bu silah harcamaları kalksa tabii ki o kaynaklar insanlara yansısın. Altyapı, o maden zenginliği halka yansısa Afrika’da ne açlık kalır, ne sefalet kalır, ne sağlık hizmetlerinde bir sorun kalır. İşte bu mantığın, bakış açısının değişmesi gerekiyor. Güzel ahlakın hakim olması, sevginin güzel halkın ancak öyle olur. Yaptırımla falan olmaz bu.
OSMAN HAYRAN: Mesela sıtma Afrikalılar için rezalet bir sorun. Her yıl 300 milyona yakın insan sıtma oluyor. 1 milyondan fazla kişi ölüyor. Hiç birisini görmüyoruz bunların. Ve işin komik tarafı ne biliyor musunuz? 1930’dan beri sıtma için geliştirilen hiçbir ilaç yok. AİDS, şurada 1983’ten beri AİDS’i konuşuyoruz, neredeyse aşısı geliştirildi, sıtmanın henüz aşısı yok. Niye? O inanların sorunu çünkü.
OKTAR BABUNA: Onları insan olarak görmüyorlar.
PINAR AKKAŞ: Hocam, çok teşekkür ederiz.
OSMAN HAYRAN: Rica ederim ben teşekkür ederim.
PINAR AKKAŞ: Bir programımızın daha sonuna geldik. Bu hafta Halk Sağlığı Uzamanı Prof. Dr. Osman Hayran Hocamız’ı ağırladık. Haftaya yeniden değerli bir konuğumuzla buluşmak üzere hoşça kalın.
http://a9.com.tr/izle/198770/Yasam-ve-Saglik/Yasam-ve-Saglik---57-Bolum---Prof-Dr-Osman-Hayran-Halk-Sagligi-Ana-Bilim-Dali-Baskani-Eski-Dekan