Bakış Açısı - 15. Bölüm - Futbol dosyası
KARTAL GÖKTAN: Merhaba, Bakış Açısı’yla bir kez daha karşınızdayız.
Bugün sizler için yine farklı bir konu seçtik. Bildiğiniz gibi 2014 FIFA Dünya Kupası maçlarını yerine bıraktık. Biz de futbolu spordan daha farklı yönleriyle, farklı bir bakış açısıyla ele alalım istedik. Bakış Açısı futbol dosyası başlıyor.
Bugünkü program özetimiz şu şekilde: Künye bölümünde, futbolun popülerliğine ve ekonomik boyutuna değineceğiz.
Zaman tünelinde, futbolun sadece spor dalı olarak kalmayıp dünyanın en büyük sektörlerinden biri haline nasıl geldiğinden bahsedeceğiz. Taraftarlıktan fanatizme, şiddete ve ırkçılığa kadar uzanan yönlerini inceleyeceğiz. Ayrıca sosyal boyutlarına ve etkilerine bakacağız.
Son olarak da, ırkçılık ve şiddete son verebilecek çözüm yollarına bakacağız.
Evet, Künye ile başlayalım.
Futbol diğerlerine göre belki de üzerinde en çok konuşulan, en çok takip edilen spor dalı. Futbol İngiliz işçilerinin mahalle aralarında geliştirdiği eğlenceli bir oyun olarak başladı. Birkaç kişiden oluşan iki takım arasında fiziki aktiviteye dayalı basit bir oyun. Bu oyunun uluslararası düzeyde bir mücadele ve rekabete dönüşmesi gerçekten enteresan ve araştırılmaya değer bir süreç. Bu haliyle futbol ilgilenen büyük kitleler için bir spor değil, seyirlik bir oyun aslında. Yani sahadaki 22 kişi için bir meslek, 100 milyonlarca insan için de bir tür tüketim.
Futbolda konuşulan sadece maçların nasıl oynandığı ya da skor değil. Astronomik rakamlarla oyuncu transferleri, reklam kazançları, futbol kulüplerinin bütçeleri hatta Dünya Kupası için ayrılan bütçe olan hepsi gündem olan konular.
Dünya Kupası'nı geride bıraktığımıza göre biz de Dünya Kupası ile başlayalım isterseniz.
FIFA Dünya Kupası, dünya çapında en çok izlenip takip edilen spor etkinliği. Bu konuda olimpiyat oyunlarını da geçiyor. Mesela Almanya'da düzenlenen 2006 FIFA Dünya Kupası'nın final maçını hatırlayalım. Berlin Olimpiyat Stadı'nda televizyon başında veya kurulan dev ekranlardan yaklaşık olarak 715 milyon kişi izledi. 2010 FIFA Dünya Kupası'nı evlerinden izleyenlerin sayısı ise 3.2 milyardı. Bu yaklaşık dünya nüfusunun yarısı demek oluyor.
2014 Brezilya FIFA Dünya Kupası maçlarını internet üzerinden seyredenlerin sayısı ise rekor seviyede. Dünya Kupası böyle yüksek takip edilme oranlarına sahip olunca tabii ki ekonomik boyutu da çok yüksek oluyor. Turnuvaya ayrılan ödenekler, takımların kazandığı paralar, oyuncuların transfer değerleri, sponsorluklar, reklamlar. Şimdi bu meblağlara bakalım isterseniz.
2014 Dünya Kupası'ndan FIFA'nın elde ettiği gelir 4.5 milyar dolar. FIFA'nın Brezilya Dünya Kupası için yaptığı harcama ise 2 milyar dolar. Ev sahibi Brezilya'da toplamda 14 milyar dolar harcadı. Bu miktar eğitime ayrılan bütçenin yaklaşık %61'i. Böylece Brezilya FIFA tarihindeki en pahalı organizasyonu gerçekleştirmiş oldu. Daha fazla okul ve hastane için harcanması gereken paranın futbol için harcanması Brezilya'da tartışmalara ve gösterilere sebep oldu.
Dünya Kupası'nda ödül olarak 576 milyon dolar takımlar arasında paylaştırıldı. Kupayı kazanan Almanya'ya 35 milyon dolar, ikinci olan Arjantin’e ise 25 milyon dolar kazandırdı. Dünya Kupası'ndaki 786 oyuncunun transfer değeri 9.7 milyar dolar. Astronomik bütçeler, astronomik kazançlar.
Şimdi zaman tüneline geçip, geçmişten bugüne futbolda fanatizmin, holiganlığın, şiddetin ve ırkçılığın gelişimine göz atalım. Futbolun sosyal boyutlarına değinelim.
Evet, zaman tüneliyle devam ediyoruz. Fanatizmi, körü körüne ve tutkuyla bağlılık diye tanımlayabiliriz. Günümüzde futbol fanatizmi de beraberinde getiriyor ve uluslararası bir endüstriye dönüşüyor. Bu da işin artık bir oyun, bir spor olmaktan hayli uzaklaştığının bir işareti aslında. İşin devasa ekonomik boyutu bir yana futbol fanatizmi psikolojik ve sosyolojik açıdan ciddi olarak incelenmesi gereken bir durum. Futbolun ülkemizde ne denli büyük öneme sahip olduğu bilinen bir gerçek.
Şimdi ekrandaki bazı istatistiklere bir göz atalım. Ülkemizde “futbol hayatımda önemli bir yer tutuyor” diyenlerin oranı %62.3. “Futbol hayatımda önemli bir yer tutuyor” diyenlerin oranı ultra fanatikler için %93.1'e çıkıyor. “Takımım kazandığında kendimi iyi hissederim” diyenlerin oranı %89.6 ki bu olağan bir şey. Ancak “kaybettiğimde üzülürüm kızarım” diyenlerin oranı %68.5. Tabii ki bu rakam biraz düşündürücü.
Taraftarların %25.1'i takım sevgisini vatan sevgisiyle özdeşleştiriyor. Bu da fanatikliğin bir boyutunun göstergesi. Takım sevgisini aile sevgisiyle benzetenlerin oranı %11.3.
Medyanın yaptığı yayınlarla ve haberlerle oluşturduğu “bizim takım ve rakip takım mücadele, ezeli rekabet, büyük olan kazanır” ve bunun gibi terimler bu yöndeki farklı yorumlar taraftarlar arasında gerilimin artmasına sebep oluyor.
Mesela ülkemizde özellikle üç büyükler diye tabir eden takımların maçlar öncesi ve sonrasında yapılan yayınlarda kullanılan abartılı anlatımlar oynanacak olan oyunu oyunluktan çıkarıyor. Fanatizmin yükselmesini teşvik ediyor.
Genel bir bakış açısıyla futbolun günümüzün büyük endüstrilerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Futbolu meslek edinen sporcuların kısa sürede büyük miktarlarda para kazandıklarını görüyoruz. Futbolcu kendisine gelen teklifleri değerlendirip ona göre oynayacağı kulübü seçebiliyor. Bu gayet normal elbette. Ancak fanatik taraftarlar çok sevdiği bir futbolcu rakip bir takımla sözleşme imzaladığında kendisine ihanet edilmişçesine kızgınlık duyabiliyor. Ve birden o kişiden nefret etmeye başlıyor. Futbolcunun kendisine, ailesine hakaretler, küfürler ediliyor.
Fanatiklerin durumu algı ve değerlendirmeleri futbol karşısındaki tutum ve tavırları çok farklı. Mesela maç izlemeye değil takımları uğruna ölmeye gittiklerini söylüyorlar. Hatta bazı holiganlar bıçak, şiş gibi silahları da yanlarında götürüyorlar. Saatlerce bilet kuyruğunda ya da stada girebilmek için bekliyorlar. Bu bekleme sırasında ya da maç sırasında, genellikle de maç sonunda ağır yaralanmalara hatta ölüme kadar varan kavgalar, saldırılar yaşandığına defalarca şahit olduk. Sözde spor ve eğlence adı altında heba olan canlar, bir hiç uğruna ölen gençler.
24 Mayıs 1964'te Peru'da olimpiyat eleme maçında, Arjantin'in Peru'yu yenmesi üzerine taraftarlar ayaklandı. Olaylar, hakemin maçın ikinci dakikasında Peru'nun attığı golü kabul etmemesi üzerine patlak verdi. Sonuç 318 ölü, 500 yaralı.
Bundan 47 yıl önce 17 Eylül 1967'de Sivas sporla Kayseri spor arasında oynanan maç ilk büyük olaylı karşılaşma olarak Türk futbol tarihine geçti. Çıkan panik ve izdihamla 43 kişi ezilme ve havasızlık nedeniyle hayatını kaybetti. Haberin Sivas'ta yayılmasıyla da Sivas'ta yaşayan Kayserililerin işyerleri saldırıya uğradı.
1970 FIFA Dünya Kupası elemelerinde karşılaşan iki komşu ülke El Salvador ve Honduras arasındaki üçüncü maç sonrası 100 saat süren bir savaşın çıktığını biliyor muydunuz? Dünya literatürüne futbol savaşı olarak geçen bu kısa savaş, fanatik taraftarların çıkardığı olaylar ve medya kışkırtmasıyla başladı. Bilançosu ise, 2100 ölü ve 10.000'den fazla yaralıydı. Bu savaş araya giren Amerikan Devletleri Örgütü'nün müdahalesiyle son bulmuştu.
31 Ekim 1976 Dünya Kupası eleme maçında Kamerun'un Kongo'yu bir penaltı atışı sonrası yenmesi üzerine Kongolular Gambiyalı hakeme saldırdılar. Burada da çok ilginç bir olay yaşandı. Olayı evinde televizyondan izleyen Kamerun Başbakanı helikopterle olay yerine paraşütçüleri gönderdi ve çıkan olaylarda iki seyirci öldü.
29 Mayıs 1985'te Belçika'nın Brüksel şehrindeki Heysel stadında oynanan Avrupa Kupası finalinde Juventus Liverpool karşı karşıya geldi. Maçın başlamasına bir saat kala kalabalık bir Liverpool taraftarı Juventus taraftarıyla aralarındaki parmaklığı yıktı, Juventus'luların üzerine yürüdü. Bu tehditten kaçmak isteyen Juventus taraftarları tribünlerin uzak köşesindeki duvara doğru kaçmak istedi. Baskıya dayanamayan duvar yıkıldı ve 39 kişi yaşamını yitirdi, 600 kişi de yaralandı.
10 Mart 1987'de Libya'da stat içinde, ellerinde bıçak olan kişiler tarafından paniğe sürüklenen taraftarlar, duvarların çökmesi sonucunda duvarların altında kalarak yaşamını yitirdi. Libya Haber Ajansı, gerçek rakamları saklayarak 2 kişinin öldüğünü, 16 kişinin ise hastaneye kaldırıldığını duyurdu.
13 Ocak 1991'de Güney Afrika'daki tribünde çıkan olaylar sonucunda stadın dışına kaçmak isteyen taraftarlar sıkışarak can verdiler.
16 Haziran 1996'da Zambiya'da Dünya Kupası elemelerinde Zambiya'nın Sudan'ı yenmesi üzerine tribünde çıkan olaylardan ve panikten dolayı 9 taraftar öldü, 78'i ise yaralandı.
14 Temmuz 1996'da Libya'da Libya Eski Lideri Muammer Kaddafi'nin oğlunun kontrolündeki takımın maçı sırasında tribünlerde çıkan ayaklanma sonucunda 50 kişi öldürüldü ve yaralandı.
11 Nisan 2001'de Güney Afrika'da Kaizer Chiefs, ülkenin en fazla taraftara sahip takımlarından Orlando Pirates ile karşılaşıyordu. Karşılaşma sırasında tribünlerde izdiham yaşandı, 43 kişinin hayatını kaybettiği olaylarda 250'ye yakın taraftar yaralandı.
29 Mart 2009'da Fildişi Sahili Malavi arasında oynanan Dünya Kupası eleme maçında çıkan kargaşada en az 22 kişi hayatını kaybederken 132 kişi de yaralandı.
1 Şubat 2012'de Mısır'ın ünlü takımı El-Ehli ile Port Said'in El-Masri takımları arasında oynanan maçtan sonra El-Masri seyircisinin sahaya inmesi sonucu en az 74 kişi öldü. Binlerce kişi yaralandı. Bir grup taraftar stadı ateşe verdi. Bazı taraftarlar da olayları stad dışında askeri yönetim aleyhinde gösterilere dönüştürdü. Devlet televizyonu, Ordu'nun daha büyük olayları engellemek amacıyla ülkenin kuzeyinde bulunan kente doğru harekete geçtiğini duyurdu. İçişleri Bakanlığı, olaylarla bağlantısı olduğu düşünülen 47 kişinin tutuklandığını söyledi ve lig iptal edildi.
Bunlar fanatizm sonucu çıkan olaylardan sadece birkaçı.
Futbolda ırkçılık da dünya genelinde kaygı verici boyutlarda. Bozular ırkçılıkla sadece ten renklerinden dolayı yüz yüze kalmıyorlar. Oyunculara, hakemlere ve taraftarlara ülkelerinden, toplumsal yapılarından veya dinlerinden dolayı küfür ve hakaret edilebiliyor. Kimi oyuncular görünüşünden veya ırkından daha çok herhangi karşı bir takımda olan ilişkilerinden dolayı ırkçılıkla karşı karşıya gelebiliyor. Bununla birlikte kimi oyuncular kendi taraftarlarının ırkçı yaklaşımlarıyla da karşı karşıya geliyor.
Futbol tarihinin belki de ilk ve en ırkçı olayı da 1912 yılında yaşandı. 1912 yılında Rio de Janeiro'nun en önemli iki kulübü Flamengo ve Fluminense daha profesyonel bir lig kurmaya karar verdi ve diğer takımların katılmasını da onayladı. Fakat kadrolarında siyahi futbolcuları barındırmadılar. Hatta kadrosunda 12 siyahi futbolcu bulunan Vasco ligi kabul edilmedi. Bu olayın ardından diğer büyük kulüpler siyahi oyuncularını elden çıkarıp lige katılmak istediler. 1920'lerde Fluminense kadrosuna bazı siyahi futbolcuları katmak istedi. Fakat bunu taraftarlarının bilmesini istemedi. Kadrolarına aldıkları bu isimler maça yüzlerine ve ellerine yaptıkları beyaz pirinç tozu boyalarıyla çıkmak zorunda bırakıldı. Maçların sonunda kullanılan boyalar futbolcuların formalarına süzülüyor ve birçok insan makyajlı olduklarını anlıyordu. Seyredenler alaycı tezahüratlar yapıyor, futbolcuları küçük düşürüyordu. Bu şüphesiz futbol tarihinin en ırkçı olayı.
Irkçılığın çirkin örneklerinden bir tanesi de 1916'da Güney Amerika Kupası'nda yaşandı. Uruguay'ın Şili'yi 4-0 mağlup ettiği maçta Şili yetkilileri Uruguay'ın iki siyahi futbolcu oynatılması nedeniyle karşılaşmanı iptalini istedi.
Maalesef ırkçılığın sadece geçmişin bir problemi olduğunu söyleyemiyoruz. Avrupa'da da aynı problemler var. Mesela İtalya'da ırkçılık konusunda sabıka kaydı en kabarık kulüp SS Lazio. Taraftarların oldukça büyük bir bölümünü Mussolini'ciler oluşturuyor. Mavi beyazlı tribünlerde gamalı haçları sıkça görmek mümkün. Laziolular, bırakın kendi takımlarında zenci bir oyuncuya tahammül etmeyi, rakip takımın futbolcularını bile ıslıklarla protesto ediyorlar. Lazio taraftarı bu tavrından dolayı İtalya Futbol Federasyonu'ndan ceza bile aldı.
Daha birçok yaşanmış ırkçılık olayı var. Son olarak bir maçta ırkçı eylemlerde bulunulduğu iddiasıyla UEFA bir İspanyol kulübünü soruştururken yine taraftarlarının ırkçı davranışları nedeniyle Sırbistan, Rusya ve Güney Kıbrıs Rum kesimindeki bazı takımlara da ceza verdi.
Bu olaylar dışında Dünya Kupası'nda da ırkçılığın farklı bir boyutuyla karşılaştık. Biliyorsunuz Brezilya Dünya Kupası için fakirleri belli bölgelerden uzaklaştırmıştı. Bu tüm dünyada büyük yangı uyandırdı. Brezilya'da Favela adı verilen yoksul gecekondu mahallelerinde siyahi ve melez gençler yaşıyor. Bu gençlerin dünya kupası sırasında kentin diğer bölgelerindeki alışveriş merkezlerine girmeleri şüpheli göründükleri gerekçesiyle yasaklanmıştı. Irkçılıktan ve şiddetten nasıl kurtulabiliriz, nasıl engelleriz diye düşünüleceğine UEFA ve ülkelerin spor komiteleri para, men ve uzaklaştırma cezaları vermekle yetiniyor. Ancak sorunların kaynağına bir türlü inilemedi. Elbette futbolda pek kötü olaylar yaşanmıyor. Birçok futbolcu hem yaşantıları hem de açıklamalarıyla insanlara güzel örnek oluşturuyor. Hem de bencil faşist ve ırkçı yaklaşımlara karşı geliyorlar. Mesela Nicolas Anelka Fransa'daki faşist politikaları yüzünden sık sık Sarkozy'e ağır eleştirilerde bulunmuştu. Anelka, İslam'ın futboluna katkı yaptığını her fırsatta dile getiren bir oyuncu.
Bir diğer futbolcu Moussa Sow, futbol sayesinde suça bulaşmaktan kurtulduğunu, İslam sayesinde de futbol dünyasındaki korkunç baskı ile başa çıktığını açıklamıştı. Moussa Sow, Allah'a olan inancını da şöyle anlatmıştı:
“Allah’a, O’nun peygamberlerine ve Kuran’a inanıyorum. İslam’ı yaşamaya çalışıyorum. İslam inancımız futbol dünyasındaki korkunç baskıdan ve herhangi bir şeyden bizi engelliyor.”
Birçok futbolcunun da hayırlı işlere büyük miktarlarda para bağışında bulunduğunu görüyoruz. Dünyanın dört bir yanından yüzlerce futbolcu kazançlarının bir bölümünü kurdukları vakıflar aracılığıyla muhtaç insanlara aktarıyor. Kimi klinik açıyor, kimi okul yaptırıyor, kimi de giyim ve gıda yardımında bulunuyor. Didier Drogba, Florent Malouda, Dirk Kuyt, akla gelen ilk tanıdık isimler. Drogba, 2007'de kurduğu Didier Drogba Vakfı ile başta ülkesi Fildişi Sahilleri olmak üzere Afrika'da diğer insanlara da yardım yapmaya başladı. Onun en büyük hayali doğduğu Abidjan'a bir hastane kazandırmaktı. Bu maksatla Londra'da bir yardım balosu düzenledi. Birçok ünlü futbolcu bu baloya katıldı. Drogba, vakıf yararına 500.000 pound yani yaklaşık 1.250.000 lira topladı. Drogba, 2009'da yaptığı bir reklam anlaşmasından aldığı 3 milyon avroluk bedenin tümünü de bu hastane yapımına harcadı.
Ünlü oyuncu Dick Kuyt, 2006 yılında engelli insanların sosyal hayata kırılabilmeleri için bir vakıf kurdu.
Florent Malouda, kurduğu One Love Vakfı ile muhtaç insanlara yardımda bulunuyor. Malouda, vakıfla ilgili sorulara şu şekilde cevap vermişti:
“Allah'ın bana bahşettiği bu futbol yeteneği sayesinde kazandıklarımı insanlarla paylaşma duygusuyla One Love adlı vakfı kurdum.”
Hatırlarsanız Haiti depreminden sonra dünyanın dört bir tarafından Haiti'ye yardım yağmıştı. Yardımda bulunanlardan biri de bizzat Haiti'ye giden Malouda'ydı. Emmanuel Eboe de vakıf kuran futbolculardan. 2007'de İngiltere'nin Arsenal takımında oynarken kurduğu vakıf aracılığıyla ülkesindeki yoksul vatandaşlara yardım etti. Aynı zamanda eğitimini de destekleyip gençlere yeni iş sahaları açmak için çabalıyor.
Dünya ünlü oyuncular Lionel Messi, Zidane, Rivaldo gibi isimlerinde vakıfları var. Arjantin'in yıldız futbolcu Lionel Messi, vakfı aracılığıyla doğduğu şehir olan Rosario'daki çocuk hastanesi için 780 bin dolar bağışlamıştı. Ayrıca otizme yol açan bir hastalıkla mücadele eden insanlar için çalışmalar sürdürüyor.
Fransızların efsane ismi Zinedine Zidane'ın kurduğu Zidane Vakfı da uluslararası yardım faaliyetlerinde bulunuyor. Zidane, eski takım arkadaşı Ronaldo gibi oyuncularla birlikte yoksulluğa karşı maç organizasyonları düzenliyor.
Brezilyalı efsane oyuncu Rivaldo'nun kurduğu vakıf ise Angola ve Brezilya'da faaliyet gösteriyor. Rivaldo, geçen yıl Cristiano Ronaldo ve Messi'den aldığı imzalı formaları açık arttırmalara satarak elde edilen geliri vakıfa bağışlamıştı.
Ronaldo, geçen yıl yaptığı önemli bir yardımla gündeme gelmişti. Altın Ayakkabı Ödülü sahibi olan Ronaldo, bu ödülün bir açık arttırmada satılmasına izin verdi. Elde edilen yaklaşık 1.5 milyon euroluk kazancı Filistinli çocuklara bağışladı. Portekizli yıldızın 66 ülkeden 167 okula bağışta bulunduğunu da belirtelim.
Irkçı saldırılara maruz kalan Samuel Eto’o da, yardım faaliyetleri konusunda oldukça aktif. Mart 2006'da kurduğu Samuel Eto'o Vakfı Batı Afrika'da yardım faaliyetleri düzenliyor.
Birçoğumuzun hayranlık duyduğu oyunculardan Mali asıllı Fransız Frederic Oumar Kanoute'de yardım faaliyetlerinde bulunan futbolculardan 20'li yaşlarda Müslümanlığı seçen oyuncu, üzerinde Bahis şirketi reklamı bulunan formayı giymek istememesiyle de uzun süre dünya gündemine oturmuştu.
Bazı kulüplerin de vakıfları var. Benfica böyle bir kulüp, Angola, Mozambik gibi bir ülkede yardımlarda bulunuyor. “Bir kulüpten daha fazlası” sloganıyla özdeşleşen Barcelona'nın da bir vakfı mevcut. Kulüp, vakıf üzerinden Birleşmiş Milletler 1000 yıl kalkınma hedeflerine destek amacıyla UNICEF'in insani yardım programlarına 1.5 milyon euroluk bağışta bulundu.
Cezayir milli takımının tüm oyuncuları da toplam 5.25 milyon sterlinlik filmlerini Gazze'ye bağışlamışlardı.
Bunlar elbette çok güzel örnekler.
Şimdi futboldaki fanatizm, holiganizm ve ırkçılığın çözümüne gelelim.
Evet, alınması gereken önlemler yine alınmalı. Mesela futbolda fanatizmi, şiddeti, ırkçılığı teşvik eden, propaganda yapan kişilerin açıklamaları basında yer almamalı. Medya ırkçılığa ve fanatizme destek olmamalı. Bu gibi kişilere gerekli hukuki cezalar ve para cezaları yine verilmeli. Ancak asıl olarak halledilmesi gereken bir konu var. Irkçı ve holigan düşünceler daha oluşmadan önlem alınması yani eğitimle ırkçılık ve holiganlığın yok edilmesi. Çünkü futboldaki şiddetin ırkçılığın ardında günümüzün en önemli sorunlarından biri olan sevgisizlik ve Darwinist eğitim yatıyor. Irkçılık futbolda ve sosyal hayatta güçlü bir şekilde eleştirilse de konunun özünde yatan asıl sorunun yani sevgisizliğin üzerine gidilmeli. Başkalarına karşı sevgisiz, hoşgörüsüz, suçlayıcı ve ayrımcı davranan kişilerin temel özelliği doğrusunu bilmeden kabullendikleri inançlara yani ön yargılara sahip olmaları. Ön yargılarla birlikte ortaya çıkan küçük görme, reddetme, tecrit ve dışlama bazı insanlarda nefretin, şiddetin hatta vahşetin körüklenmesine yol açar ki bütün bunlar ırkçılığın altında yatan nedenler. Bir arada yaşayan insanlar sokakta karşı karşıya geldiklerinde birbirlerine nefretle bakan bir konuma gelmemeli. Bu dünya her görüşte insanı kucaklayacak kadar geniş. Rengi, dini, takımı ne olsa olsun.
Spor dağlarındaki bu ırkçı yaklaşımın temeli nereye dayanıyor olabilir diye düşünmek gerekiyor. Mesela Belçika'da çok uzak bir tarihte değil 1958'de Afrikalı siyahiler kafesler içine konularak insanlara sergilenmişti. Aynı şekilde Fransa, Almanya, İtalya, Polonya ve İspanya'da da “Human Zoo” adı verilen bu yerlerde Avustralya, Afrika ve Amerika yerlileri insanlık onurlarını kırılacak şekilde sergilenmişti.
İnsanın bir hayvan türü olduğu yanılgısıyla eğitilmiş, manevi değerlerden haberdar olmayan bu gibi kişilerin tekrar topluma kazandırılması ise anti-Darwinist bir eğitimle olabilir. Eğitim sadece teknik kullarına anlatılması değil. Aynı zamanda manevi bir eğitimle verilmesi gerekiyor. İnsan hayvanlardan evrimleşmedi. İnsan olarak yaratıldığının, ruh sahibi bir varlık olduğunun, dolayısıyla her insanın çok değerli olduğunun anlatılması gerekiyor. Irkın, deri renginin, maddi özelliklerin değil, asıl olarak ahlakın öneminin ortaya konması gerekiyor.
Kuran'da insanlar arasındaki tek üstünlük ölçüsünün kişilerin takvaları olduğu şu şekilde haber verilmiştir:
Şeytandan Allah'a sığınırız: “Ey insanlar! Gerçekten biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler şeklinde kıldık. Şüphesiz Allah katında sizin en üstün olanınız, ırk ya da soyca değil, takvâca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır.” (Hucurat suresi, 13)
İnsanların birbirine sevgi ve saygı duymalarının sağlanması gerekiyor. Ancak bu şekilde ırkçılığın önü alınabilir ve sorun daha başlamadan çözümlenebilir. Dünya çapında büyük kitlelerce takip edilen futbolun sevgi ve kardeşlik ortamına dönüşmesi de ancak bu eğitimle olabilir.
Programın başında futbol endüstrisinin büyüklüğünden bahsetmiştik. Bu paralar da birkaç örneğini verdiğimiz sporcunun yaptığı gibi hatta çok daha fazlasıyla hayırlı işlere vesile olmalı. Sadece o birkaç futbolcunun yaptığı bağışlarla sınırlı kalmamalı. Futbola yapılan yatırım, ayrılan bütçeler, verilen primler rahatlıkla çocukların eğitimi, tıp, bilim, kültür gibi alanları da destekleyebilir. Açlık, fakirlik, ekonomik bozulma, salgın hastalıklar gibi dünyanın geleceğini tehdit eden sorunlarla mücadeleye daha çok kaynak ayrılabilir. Toplumların refah seviyesini yükseltecek, yaşam kalitesini artıracak uygulamalar da hayata geçirilebilir.
Evet, bugün futbola birçok insanın farkına bile varmadığı farklı açılardan baktık. Haftaya yepyeni bir konuyla yeniden karşınızda olacağım inşaAllah. Hoşça kalın.
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500