Bakış Açısı - 16. Bölüm – Silahlanma
KARTAL GÖKTAN: Merhaba. Bakış Açısı’nda yeni bir konuyla tekrar karşınızdayız.
Bilinen acı bir gerçek dünyada herkese yetecek kadar kaynak var. Ancak dünya nüfusunun büyük bir bölümü beslenme, sağlık, eğitim gibi en temel insani ihtiyaçlardan bile yoksun yaşıyor. 842 milyon insan açlıkla mücadele ediyor. Yiyecek ve içme suyu bulamadığı için her gün yüzlerce insan ölüyor. Yaklaşık 1 milyar insan da temel sağlık hizmetlerinden yoksun. Her dört kişiden biri ise okuma-yazma bilmiyor. Buna karşılık birçok ülkede eğitim ve sağlık harcamalarına ayrılan paydan çok daha fazlası savunma harcamalarına ayrılıyor. Milyarlarca dolar tutarında silah satışları yapılıyor. Bir tarafta silahlar yüzünden her gün bin kişi hayatını kaybederken diğer tarafta silahlanma yarışı tüm hızıyla devam ediyor.
Bugünkü programımızda oldukça ürkütücü boyutlara ulaşan bu silahlanma yarışını ele alacağız. Bakış Açısı silahlanma dosyası başlıyor.
Program özetimiz şu şekilde: İlk olarak künyede, ülkelerin yaptıkları savunma harcamalarına ve silah satışlarına dair bilgiler vereceğiz.
Zaman tünelinde, soğuk savaş ile kızışan silahlanma yarışının tarihine göz atacağız. Silahlanmada birer dönüm noktası olan kitle imha silahlarına ve insansız hava araçlarına değineceğiz. Silahsızlanma yönelik girişimlerin neler olduğuna bakacağız.
Perde arkasında ise, silahlanmanın neden hız kesmeden devam ettiğini ve silahsızlanma girişimlerini sorgulayacağız. Dünya çapında barışın nasıl sağlanacağını hadisler ışığında aktaracağız.
Evet, künye ile başlayalım programımıza.
Silah üretim ve pazarlama sanayinde ulaşılan rakamlar oldukça baş döndürücü. Dünya gayri safi milli hasılası 70 trilyon dolar. Bunun 2.8 trilyon dolarlık kısmı ise her yıl silah sanayini ve askeri harcamalara gidiyor.
Şimdi ekranda dünya genelinde yapılan savunma harcamalarını göreceğiz.
Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nün verileri bunlar.
Listenin ilk sırasında Amerika Birleşik Devletleri'ni görüyoruz. 2013 yılında 600 milyar 400 milyon dolarlık harcama yapmış savunma için.
Amerika'yı 112 milyar 200 milyon dolarla Çin takip ediyor.
Üçüncü sırada Rusya'yı görüyoruz. 68 milyar 200 milyon dolarlık harcamayla. Yalnız bu listenin oldukça dikkat çekici bir önü var. Üst sıralarda gördüğümüz Amerika, Çin, Rusya ve İngiltere ve Fransa Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin daimi üyeleri. Yani dünya barışını ve silahsızlanmayı sağlamak için kurulan bir örgütün daimi üyeleri.
Bu amaçla çelişkili olarak dünya genelindeki savunma harcamalarının %60'ını sadece bu 5 ülke yapıyor. Dünyanın en büyük silah ihracatçılarına baktığımızda da tekrar bu ülkelerle karşılaşıyoruz. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü'nün 2009-2013 arasındaki verilerine göre şu grafik karşımıza çıkıyor.
ABD %29'luk payla dünyada en çok silah üreten ülke konumunda ve ABD'nin silah sattığı ülkelerde %10'luk payla Avustralya, %10'luk payla Güney Kore gözüküyor. Amerika'yı Rusya takip ediyor. Rusya %27'lik payla dünyanın ikinci büyük silah ihracatçısı ve %38 oranda Hindistan'a %12'lik payla Çin'e silah satışı gerçekleştiriyor. Almanya %7'lik payla dünyanın üçüncü büyük silah ihracatçısı konumunda ve müşteriler arasında ABD, Yunanistan ve İsrail var. Bu üç ülkeyi Çin takip ediyor %6'lık oranla. Pakistan, Bangladeş ve Myanmar'a, en çok silah sattığı ülkeler bunlar. Fransa geliyor hemen arkasından %5'lik payla ve müşteriler arasında Çin, Fas, Singapur gözüküyor. 6. sırada ilk 5'in dışına itilmiş olan İngiltere var, %4'lük payla ve İngiltere'de Suudi Arabistan'a %42 oranında, Amerika Birleşik Devletleri'ne de %18 oranında payla silah satışı gerçekleştiriyor.
Evet, şimdi de zaman tüneli başlığımıza geçelim. Ülkeler arasındaki bu silahlanma yarışının tarihine bir yolculuk yapalım. Sonrasında ise bu silahlanmanın kısıtlanması için ne gibi girişimlerde bulunulmuş hep birlikte görelim.
Evet, zaman tüneliyle programımıza devam ediyoruz.
2. Dünya Savaşı'nın ardından Amerika ve Sovyetler dışında hiçbir devletin silahlanma yarışına girme gücü yoktu. Bu iki devlet nükleer silahlara sahip olduktan sonra olası rakiplerini çok geride bıraktılar. Avrupa devletleri ilk kez uluslararası ilişkiler adına söz sahibi olma rolünü kaybetti. Kızıl Ordu, savaş sırasında işgal etmiş olduğu Doğu ve Orta Avrupa'dan kolayca çıkmayacağını açıkça gösterdi. Amerika da Sovyet girişimlerine karşı cephe alacağını belli etti. Bu iki büyük devlet arasında başlayan çekişme yeni uluslararası sistemin ana temasını oluşturdu. Böylece dünya, ABD ve Sovyetler Birliği'nin çevresinde iki kutuplu denge kazandı. Avrupa devletleri bu iki süper devletin çevresinde kümelendiler. Batı İttifakı kapitalist ve antikomünist ülkelerden, Doğu Bloğu ise komünist ülkelerden oluşuyordu. Böylece Doğu Bloğu ile Batı İttifakı arasında uluslararası siyasi ve askeri gerginlik dönemi yaşandı. 1947'den 1991'e kadar devam eden bu döneme Soğuk Savaş adı verildi. Kore ve Vietnam savaşları, Berlin sorunu, 56-59 yılları arasında Orta Doğu'daki çekişme, U-2 casus uçağı olayı, Küba krizi gibi olaylar Soğuk Savaş'ın durumu oluşturdu.
Bugünlerin yakın şahitleri çok iyi bilirler. İnsanlar her gün kafalarına düşecek bir nükleer bombayı bekleyerek yaşadılar. Süper güçlerin arasındaki her anlaşmazlıkta insanlığın sonunun geldiği yönündeki haberler manşetlere çıkıyordu.
Şimdi, Soğuk Savaş sürecinde her iki tarafın yaklaşık rakamlarla silah ve asker potansiyellerine bir göz atalım isterseniz.
Evet, Batı İttifak Ordusu'nun 2260 bombardıman uçağına karşılık Doğu Bloğu Ordusu'nun 1800 bombardıman uçağı gözüküyor. Ve bunun dışında tank, denizaltı, insan gücü ve nükleer füze rakamlarının karşılaştırmasını görüyoruz ekranda. Oldukça büyük rakamlarda asker potansiyelleri ve silah potansiyelleri olduğu görülüyor.
1960'lı yılların başında Amerika ve Sovyetlerin sahip olduğu silah stokları fazlasıyla öldürme kapasitesine ulaştı. Bunun üzerine İngiliz lider Winston Churchill, geleneksel güç dengesi deyimini yetersiz gördü. Yeni güç yapısını tarif etmek için “dehşet ya da terör dengesi” deyimini kullandı.
1983'te ABD'nin stratejik savunma girişimi projesi dünyaya duyuruldu. Bu proje Sovyetlerin balistik füzelerinin havada yok edilmesini amaçlıyordu. Böylece silahlanma yarışının uzaya taşınması büyük oranda hızlandı. 1987'de Sovyetler Birliği'nin lideri Gorbaçov ile ABD Başkanı Ronald Reagan arasında Nükleer Güçler Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmayla sonu gelmeyen silahlanma yarışına bir nokta koymak hedefleniyordu. Soğuk Savaş'ın dönüm noktalarından biri oldu bu anlaşma. Ancak kurulmuş olan güç dengelerinin devamlı olabilmesi adına silahlanma vazgeçilmez bir unsur oldu. Özellikle ABD, dünyadaki diğer ülkelere karşı asker üstünlüğünü arttırdı. Bugün ABD ile en yakın rakipleri arasında askeri kabiliyet farkı 1990 yılındakine göre çok çok büyük.
Soğuk Savaş'ta silahlanma yarışını yoğunlaştığı Reagan döneminde ABD'nin savunma harcamaları dünyanın %26'sına denkti. Bu oran, Bush döneminde savunma harcamalarının arttığı yıllarda %50'ye kadar yükseldi. Bush, ilk başkanlık döneminde Amerika'nın ulusal füze savunma sistemini kurmayı planladı. 2001'de de Soğuk Savaş'taki dehşet dengesinin mihenk taşı sayılan 1972 Anti-balistik Füze Antlaşması'ndan çıktı. Bu da paralel olarak küçük çaplı nükleer bomba üretimi ve balistik füzelerin konvansiyonel başlıkta donatımı konusunda ısrar etti. En küçük kitle imha silahı olan nükleer silahları silahlanma yaşını bir sembol haline getirdi. Şimdi bu silahlarla ilgili bazı bilgileri paylaşalım.
Kitle imha silahları, ilk olarak 1937'de İspanya'nın Guernica kentinin Naziler tarafından uğradığı hava saldırısı için kullanıldı. Bilindiği gibi nükleer silah, Amerika Birleşik Devletleri tarafından 2. Dünya Savaşı'nda iki kez kullanıldı. Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki kentine atılan silahlar sonucunda çoğu sivil 120 bin kişi yaşamını kaybetti. Bu olaylardan sonra nükleer silah kullanımı üzerindeki tartışmalar hız kazandı.
Amerika Birleşik Devletleri 1952'de atom bombasından çok daha etkili ve yakıcı bir silah olan hidrojen bombasını geliştirdi. Bu bomba, Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombalarının yaklaşık 1000 katı gücündeydi. Sovyetler 1961'de 57 megatonluk bir hidrojen bombası denemesinde bulundu. Bu bomba, Hiroşima'ya atılan atom bombasından yaklaşık 3800 kat daha güçlüydü.
Geniş çapta ölümlere sebep olan kitle imha silahlarının bir diğer çeşidi ise kimyasal silahlar. Dilerseniz bu silahlara da biraz değinelim.
Kimyasal savaş maddelerinin savaş alanında kullanımı da ilk defa 1. Dünya Savaşı sırasında gerçekleşti. 1915'te Almanlar tarafından klorin gazı kullanıldı. Hemen arkasından Fransızlar Fosgen gazını cephane içine koydular ve Alman mevzilerine attılar. Bu kullanım daha sonraki kimyasal silahların kullanımına da temel oluşturdu. Sinir gazı Almanlar tarafından 1930 yılında bulundu ve 2. Dünya Savaşı esnasında geliştirildi. 1936'da Alman kimyageri Gerhard Schröder böcek ilacı üzerinde çalışırken tabun (GA) gazını buldu. Gerhard Schröder 2 yıl sonra daha da zehirli olan sarin gazını keşfetti.
Ne yazık ki kimyasal silah kaynaklı katliamlara yakın tarihte de şahit olduk. Şimdi hep birlikte bu trajedileri hatırlayalım.
1982-87 yılları arasındaki İran-Irak savaşında Irak'ın güney bölgesinde İran kuvvetlerine karşı kimyasal silah kullanıldı. Irak ayrıca kimyasal silahlarını Halepçe'de sivil Kürt halkına karşı da kullandı. Halepçe katliamı dünyanın en büyük insanlık trajedilerinden biri. Saddam Hüseyin'in emriyle Irak ordusuna ait uçaklar 16 Mart 1988'de Halepçe'ye kimyasal gaz bombaları attı. Çoğu kadın ve çocuk 5.000 kişi hayatını kaybetti. 7.000'i aşkın kişi de yaralandı. Yakın tarihte de tüm dünya Suriye'deki kimyasal silah kullanımına şahit oldu. Birleşmiş Milletler Komisyonu, Şam'ın Doğu Guta bölgesinde çocuklara ve sivillere karşı yüksek miktarda kimyasal silah kullanıldığını tespit etti. Bu saldırı sarin gazı içeren füzelerle yapıldı. Çoğu kadın ve çocuktan oluşan 1.100 kişi hayatını bu saldırıda kaybetti.
Kitle imha silahlarından sonra insansız hava araçları da silahlanma yarışında önemli bir çıkış yakaladı. Son veriler 12 ülkenin 31 ülke 353 insansız hava aracı sattığını gösteriyor. En fazla insansız hava aracı satan ülke ise 114'le İsrail. İlk insansız hava aracı 1916 yılında geliştirildi. 1. ve 2.dünya savaşı sırasında kullanıldı. Geliştirilen yeni modelleri Vietnam Savaşı'nda da kullanıldı. Ancak bu süre boyunca birer uzaktan kumandalı uçak olmaktan daha ileriye gidemedi. 1980'li ve 90'lı yıllarda olgunlaşan ve küçültülen bu araçlar özellikle ABD'li askeri çevrelerin ilgisini çekti. Bunun en önemli nedeni çok daha ucuz olması. Ayrıca riskli görevlere yetişmiş asker kaybını sıfıra indirmesi. Bu araçlar günümüzde ise silahlandırıldı. Üzerlerine havadan karayı vurabilen füzeler takıldı.
Elbette tüm bu silahlanma yarışıyla beraber silahsızlanma ve bazı silahların sınırlandırılması konusunda adımlar da atıldı. 24 Ocak 1946'da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda karar alındı. Atom enerjisinin kontrolü ve bunun barışçıl amaçlarla kullanılması için Atom Enerjisi Komisyonu kuruldu. Genel Kurulun tavsiye kararı üzerine Güvenlik Konseyi 13 Şubat 1947'de de Konvansiyonel Silahlar Komisyonunu kurdu. Ancak her iki komisyon da Soğuk Savaş'ın en zor dönemlerinde kurulmuştu. Her iki komisyonun da çalışmalarında Doğu-Batı Çatışması ön plana çıktı. Bu sebeple Genel Kurul, 11 Ocak 1952'de tekrar bir karar aldı. Atom Enerjisi Komisyonu ile Konvansiyonel Silahlar Komisyonu'nun yerine Silahsızlanma Komisyonu'nu kurdu. Bu komisyonun görevleri ise şunlardı:
Nükleer silahlar ve silah kuvvetlerinin arttırılması da dahil her türlü silahsızlaşmanın kontrolü.
Atom enerjisinin kontrolüyle atom silahlarının bertaraf edilmesi.
Silahlı kuvvetler ve her çeşit silahlanmanın dengeli bir şekilde azaltılması ve sınırlandırılması.
Fiili bir silahsızlanma programının tespiti.
Bu komisyon 1965 yılına kadar çalışmalarını sürdürdü fakat hiçbir netice alamadı. İlk silahsızlanma anlaşması 1963 yılında ABD, Sovyetler ve İngiltere arasında gerçekleşti. Nükleer denemeler kısmen yasaklandı, kullanıma sınırlandırıldı. Ancak sayısı azaltılmadı. Nükleer ve stratejik silahların azaltılması ile ilgili ilk görüşme 1969'da yapıldı. SALT 1 adı verilen anlaşma 1972'de yapıldı. Savunma amaçlı füzelerin sınırlandırılması ile ilgili bir anlaşmaydı bu. Bu anlaşmadan sonra nükleer silahlarının sınırlandırılması ile ilgili pek çok anlaşma daha yapıldı. Bunların en önemlisi 1979'daki SALT 2 anlaşması. Bu anlaşma uzun menzilli nükleer silahların sınırlandırılmasını öngören bir anlaşmaydı. Ancak Sovyetlerin 1979'da Afganistan'ı işgale başlamasına bağlı olarak ABD kongresi onayını alamadığı için sonuçsuz kaldı. Günümüzde de devletlerin silahlanmalarını kontrol altına almaya ilişkin anlaşmalar yapılıyor. Buna rağmen silah üretimi azalmıyor. Küresel silah ticaretine önleyici önlemler alınmıyor. Şu anda silah üretimi şu boyutlara ulaşmış durumda:
Her yıl dünya üzerindeki her kadın, erkek ve çocuk için ikiden fazla mermi üretiliyor.
Dünyada her 10 kişiye bir tane hafif silah düşüyor.
Her yıl 8 milyondan fazla hafif silah üretiliyor.
Bu silahlar en az 98 ülkedeki binden fazla şirket tarafından üretiliyor.
Silahlanma için yapılan harcamalar da her yıl devamlı olarak artışı gösteriyor. Bir örnek vermek gerekirse, 1975 yılında 51 ülkenin savunma harcamaları 340 milyar dolar civarındaydı. 1980 yılında ise bu miktar 598 milyar dolara çıktı. Tarihte savunma harcamaları bakımından 3. sırayı Orta Doğu'nun aldığını görüyoruz.
1975 yılında 11 Orta Doğu ülkesinin savunma harcamaları 28 milyar dolardı. 1980 yılında ise sadece 6 ülkeye ait miktar 38 milyara yükseldi. Böyle akıl almaz bir silahlanma yarışı da kaçınılmaz olarak çok acı sonuçlar doğuruyor. On binlerce çocuk silah altına alınıyor. Son birkaç yılda 2 milyondan fazla çocuk savaş bölgesinde hayatını kaybetti. Milyonlarcası savaş nedeniyle kalıcı olarak sakatlandı. 12 milyondan fazla çocuk güvenlik nedeniyle evlerinden ayrıldı. Bunların üçte biri de mülteci kamplarında yaşıyor. Tüm bunlar gösteriyor ki silahsızlanma için yapılan anlaşmalar, girişimler silahlanmanın önüne geçemiyor.
Peki, silahlanma yarışı neden hız kesmeden devam ediyor? Ülkeler bütçelerinin büyük bir bölümünü neden silahlanmaya ayırıyor? Neden silahsızlanma girişimleri kalıcı bir çözüm getiremiyor? İşte perde arkasında bu sorulara yanıt arayacağız.
Evet, perde arkası bölümüne devam ediyoruz.
Başta ABD olmak üzere güçlü ülkeler kendilerine yönelik olası tehditlere karşı savunma adı altında silahlanmaya yöneliyorlar. Ancak işin perde arkası hiç de öyle değil. Gerçekte savunma kaygılarının çok ötesine geçen bir silahlanma yarışı içindeler. Eğer bu ülkelerin silah satışı anlaşmalarından elde edecekleri gelire bakacak olursak, örneğin Amerika Birleşik Devletleri 209 milyar 295 milyon dolar gelir elde etmiş silah satışı anlaşmalarından 2004 ile 2011 yılları arasında. Yine Rusya 76 milyar 500 milyon dolar, Fransa 38 milyar 700 milyon dolar gelir elde etmiş durumda. Buradaki değerler yapılan anlaşmalardan sadece bilinenleri. Devletlerin kendi aralarında imzaladıkları gizli anlaşmalarla bu sayıların çok daha fazla artacağı kesin. İşte bu astronomik rakamlardan bu ülkelerin neden silahlanmada büyük pay sahibi olmak istediklerini anlamak hiç de zor değil.
Peki, silahlanma yarışı bir taraftan devam ederken diğer taraftan silahsızlanmaya yönelik bazı girişimler elbette oluyor. Ancak bu girişimler neden başarısızlıkla sonuçlanıyor?
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kimi ülkeler için nükleer silahlardan arındırma kararları alıyor. Fakat bu kararlılığın ardında başka hesaplar olabiliyor. Örneğin ABD ve İran arasındaki nükleer güç savaşı malum. ABD'nin süper güç statüsünü daha uzun yıllar sürdürebilmesi için nükleer kapasiteye sahip bir İran kabul edilemeyecek bir gelişme. Nükleer teknolojiye ve silahlara sahip bir İran hem ABD'ye hem de onun bölgedeki müttefik ve çıkarlarına bir tehdit unsuru. Bu nedenlerle İran'ın barışçıl amaçlar taşımadığı öne sürülerek olay Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne sevk edildi. 31 Temmuz 2006'da İran'ın nükleer programının dondurulmasına ilişkin karar çıktı. Ancak İran çıkarların nedeniyle kararlara uymadı. Halen İran'la Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 5 daimi üyesi ve Almanya arasında Viyana'da müzakereler yürütülüyor.
Burada dikkat çekici nokta ise şu; Bugün nükleer silaha sahip olduğu net olarak bilinen 8 tane ülke var. Bu ülkelerden sadece 5'i nükleer silahlarının yayılmasının önlenmesi anlaşmasıyla nükleer silah bulundurma hakkına sahip.
Tamir etmesi de zor değil, bu ülkeler tabii ki Amerika, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya. Dolayısıyla bu ülkelerin verdiği İran'ın nükleer programını durdurma kararı, dünya barışını ve silahsızlanmayı sağlama amacını taşımıyor. Aksine kendilerine rakip olacak bir gücü durdurup silahlanmadaki paylarını artırmak niyetindeler. Gerçek niyetlerinin böyle olduğunu, devreye yerel silahlı örgütler girdiğinde de anlamak mümkün.
Çünkü bu yerel terör grupları silah endüstrisindeki güç dengelerini değiştirecek etkiye sahip değiller. Dolayısıyla da bir insanlık suçu işlendiğinde konseyden silah ambargosu kararı çıkması oldukça zor. Böyle bir karar çıksa bile ambargolar sistematik olarak deliniyor. Ne de olsa ambargo uygulamakla yükümlü ülkeler bu örgütlere yasa dışı yollardan sağlanan silahların çıkış noktası. Bu ülkelere göre silah ekonomisinin bir şekilde daimi hale gelmesi gerekiyor.
Şu an Afrika'da ve Orta Doğu'da sayısal er geçen ve artan silahlı çatışmaların körüklenmesinin perde arkasında da bu süper güç devletlerin silahlanma yarışı yatıyor. Dolayısıyla da hiçbir silahsızlanma girişimi başarıya ulaşamıyor.
Çatışmalar, ölümler, acılar dinmek bilmiyor. Silah sanayinin iplerini elinde tutan ülkeler savaşları tetiklemeye, kaos ortamını körüklemeye devam ediyorlar. Çalışan gruplar silah alıp fakirleşirken satanlar daha çok zenginleşiyorlar. Buradaki faturayı da tabii ki masum siviller ödüyor. Küçük çocuklar, anneler, nineler ve dedeler.
Halbuki silahlanmaya ayrılan bütçeyle bütün yeryüzündeki sefalet bir yıl içerisinde ortadan kaldırılabilir. Her yıl silah sanayine, askeri harcamalara giden yaklaşık 3 trilyon doların açlığın, yoksulluğun önlenmesinde kullanıldığını bir düşünün. Yeni nükleer silah teknolojileri için ayrılan milyarlarca dolar paranın sağlık alanında yeni teknik ve cihazların geliştirmesinde kullanıldığını düşünün. Hastalıkları ortadan kaldıracak ilaçların keşfinde kullanıldığını düşünün. Silahların sustuğu, katliamların ve acıların yaşanmadığı bir dünya düşünün. Hiç kimsenin tek bir damla kanının dahi akıtılmadığı. Böyle bir dünyanın nasıl barış, huzur ve sevgi dolu bir yer olacağını da düşünün. İşte Hz. Mehdi (as) devrinde dünyanın tam olarak böyle bir yer olacağını Peygamber Efendimiz (sav) hadislerinde şu şekilde müjdelemiştir:
“Düşmanlık ve kini de kaldıracaktır. Kap suyla dolduğu gibi yeryüzü barışla dolacaktır. Din birliği de olacak. Artık Allah'tan başkasına tapılmayacaktır. Savaş da ağırlıklarını bırakacak.” (Sünen-i ibni-Mace, 10/334)
“Harp erbabı ağırlıklarını yani silah ve saireyi bırakır. Hiçbir kimse arasında bir düşmanlık kalmayacaktır. Ve bütün düşmanlıklar, boğuşmalar, hasetleşmeler muhakkak kaybolup gidecektir.” (İmam Şarani, Ölüm-Kıyamet-Ahiret Ve Ahir Zaman Alametleri, s. 496)
“Hz. Mehdi (as) zamanında ne bir kimse uykusundan uyandırılacak, ne de bir kimsenin burnu kanayacaktır.” (El Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 42)
Evet, bugün de programımızın sonuna geldik. Bakış Açısı’nda haftaya farklı bir konuyla tekrar görüşmek üzere. Herkese hayırlı akşamlar.
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500