"Evrenin yaratılışı" belgeselinden
Big Bang
Big Bang teorisi başlangıçta evrendeki tüm cisimlerin bir arada olduğunu ve sonradan ayrıldığını göstermiştir. Big Bang teorisinin ortaya koyduğu bu gerçek de zamanımızdan tam 14 asır önce insanların evren hakkındaki bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu bir dönemde yine Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
“O inkar edenler görmüyorlar mı ki başlangıçta göklerle yer birbiriyle bitişikken biz onları ayırdık?” (En’am Suresi,30)
Yani tüm madde tek bir noktadayken büyük patlamayla yaratılmış ve birbirinden ayrılarak evrenin bugünkü şeklini meydana getirmiştir. Evrenin genişlemesi büyük patlamanın yani evrenin yoktan var edildiğinin en önemli kanıtlarından biridir.Evren yaratıldığından beri var olan bu gerçek modern bilim tarafından ancak bu yüzyılda keşfedildiği halde Kuran bu gerçeği yine bundan 14 asır önce haber vermiştir:
“Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz biz onu genişleteceğiz.” (Zariyat suresi, 47)
Büyük patlama evrenin yoktan var edildiğinin yani Allah tarafından yaratıldığının açık bir göstergesiydi. Bu nedenle materyalist felsefeyi benimseyen astronomlar Big Bang'e karşı direnmeye ve sonsuz evren düşüncesini ayakta tutmaya çalıştılar. Bu çabanın nedeni, önde gelen materyalist fizikçilerden Arthur Eddington'un: “Felsefi olarak doğanın birdenbire başlamış olduğu düşüncesi bana itici gelmektedir” sözünden anlaşılıyordu.
Big Bang teorisinden rahatsız olanların başında, dünyaca ünlü İngiliz astronom Sir Fred Hoyle geliyordu. Hoyle, yüzyılın ortalarında “Sabit Durum Teorisi” adında 19. Yüzyıldaki durağan evren anlayışına benzer bir teori ortaya attı. “Sabit Durum Teorisi” evrenin boyut ve zaman açısından sonsuz olduğunu iddia ediyordu. Gerçek amacı, materyalist felsefeyi ayakta tutmak olan bu teori, evrenin bir başlangıcı olduğunu ortaya koyan Big Bang teorisiyle tavan tabana zıttı.
Sabit durum teorisini savunanlar uzunca bir süre Big Bang'e karşı direndi. Ama bilim aleyhlerine işliyordu. 1948 Yılında George Kamov, Big Bang'e bağlı olarak yeni bir iddia ortaya sürdü. Buna göre evrenin büyük patlamayla oluşması durumunda evrende bu patlamadan arta kalan bir radyasyonun olması gerekiyordu. Üstelik bu radyasyon evrenin her yanında eşit olmalıydı. Olması gereken bu kanıt çok geçmeden bulundu. 1965 Yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı bu dalgaları yaptıkları bir gözlem sırasında keşfetti.
Kozmik form radyasyonu adı verilen bu radyasyon, yerel kökenli değil, evrenin tümüne dağılmış bir radyasyondu. Böylece bu radyasyonun Big Bang'in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Penzias ve Wilson bu bulgularından ötürü Nobel ödülü kazandılar.
1989 Yılına gelindiğinde ise Amerikan Uzay Araştırmaları Dairesi NASA, kozmik fon radyasyonunu araştırmak üzere uzaya bir uydu gönderdi. COBE adındaki bu gelişmiş uyduya yerleştirilen hassas tarayıcıların Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini doğrulaması yalnızca 8 dakika sürdü. COBE, evrenin başlangıcındaki büyük patlamanın kalıntılarını bulmuştu. Bütün zamanların en büyük astronomik keşfi olarak adlandırılan bu bulgu, Big Bang teorisinin açık bir ispatıydı.
Big Bang'in diğer bir önemli delili ise uzaydaki hidrojen ve helyum gazlarının miktarı oldu. Yapılan ölçümlerle anlaşıldı ki evrendeki hidrojen-helyum oranı bu gazların teorik olarak Big Bang'den günümüze kadar geçen süre içinde ulaşmaları gereken orana uyuyordu. Ayrıca eğer evrenin bir başlangıcı olmayıp sonsuzdan beri var olsaydı içindeki hidrojen tamamen yanarak helyuma dönüşmüş olurdu.
Tüm bu açık deliller, Big Bang teorisinin bilim dünyasında kesin bir kabul görmesine yol açtı. Big Bang modeli, bilimin, evrenin oluşumu ve başlangıcı hakkında ulaştığı son noktaydı. Fred Hoyle ile birlikte uzun yıllar sabit durum teorisini savunan Dennis Sciama ard arda gelen ve Big Bang'i ispatlayan tüm bu deliller karşısında içine düştükleri durumu şöyle anlatı:
“Gerçekliğine inandığım için değil, gerçek olmasını istediğim için sabit durum teorisini savunuyordum. Ama kanıtlar biriktikçe artık oyunun bittiği ve sabit durum teorisinin bir kenara bırakılması gerektiği gerçeği ortaya çıkıyordu.”
California Üniversitesi'nden Prof. George Abell de Big Bang'in kesin zaferini şu sözleriyle kabul eder:
“Bugünkü mevcut deliller, evrenin milyarlarca yıl önce Big Bang'de başladığını gösteriyor. Big Bang teorisini kabul etmekten başka çaremiz yok.”
Big Bang'in bu bilimsel zaferiyle birlikte materyalist felsefenin temeli olan sonsuz madde kavramı da tarihe karışmış oldu. Peki, o zaman Big Bang'den önce ne vardı ve yok olan evreni bu büyük patlamayla var hale getiren güç neydi?
Elbette ki bu soru, Eddington'un ifadesiyle materyalistler için felsefi olarak itici olan gerçeği yani bir yaratıcının varlığını göstermektedir. Ünlü ateist felsefeci Anthony Flew bu konuda şunları söyler:
“İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım. Big Bang modeli bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir. Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını.”
Kendini ateist olmak için körü körüne şartlandırmayan pek çok bilim adamı ise evrenin yaratılışında sonsuz güç sahibi bir yaratıcının varlığını kabul etmiş durumdadır. Bu yaratıcı hem maddeyi hem de zamanı yaratmış olan yani her ikisinden de bağımsız bir varlık olmalıdır. Ünlü Amerikalı astrofizikçi Hugh Rose bu gerçeği şöyle açıklar:
“Eğer zaman ve madde patlamayla birlikte ortaya çıkmışsa o zaman evreni meydana getiren nedenin evrendeki zaman ve mekandan tamamen bağımsız olması gerekir. Bu bize yaratıcının evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu gösterir.”
Evet, madde ve zaman, tüm bu kavramlardan bağımsız olan, sonsuz güç sahibi bir yaratıcı tarafından var edilmiştir. O yaratıcı, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'tır.
Gerçekte, Big Bang'in materyalistler açısından oluşturduğu sorun, ateist felsefeci Anthony Flew'un az önce itiraf ettiğinden çok daha büyüktür. Çünkü Big Bang, evrenin yalnızca yoktan var edildiğini değil, aynı zamanda çok planlı, düzenli ve kontrollü bir biçimde var edildiğini göstermektedir. Büyük patlama, evrenin tüm maddesini ve enerjisini barındıran noktanın patlaması ve büyük bir hızla yayılmasıyla gerçekleşmiştir.
Ancak korkunç bir hızla her tarafa dağılan maddeden galaksiler, yıldızlar, güneş, dünya ve tüm gök cisimlerini içine alan çok büyük bir denge çıkmıştır. Dahası, insanların fizik kuralları olarak adlandırdığı evrenin her yerinde aynı olan kanunlar oluşmuştur. Büyük patlamayla ortaya çıkan bu fizik kuralları aradan geçen 15 milyar yıllık zamanda hiç değişikliğe uğramamıştır. Üstelik bu kurallar öyle ince hesaplar üzerine kuruludurlar ki bugünkü değerlerinden milimetrik sapmalar bile tüm evrendeki yapıyı ve düzeni ortadan kaldırabilecek hassasiyetlidir.
Tüm bunlar büyük patlamanın ardından büyük bir düzen ortaya çıktığını göstermektedir. Oysa patlamalar düzen oluşturmaz. Gözlemlediğimiz bütün patlamalar, var olan düzeni bozar, parçalar ve yok eder. Ne tür patlama incelenirse incelensin, etkilerinin hep yıkıcı olduğu görülür. Eğer bir patlamanın ardından karşımıza çok detaylı bir tasarım çıkarsa, o durumda bu patlamanın ardında doğaüstü bir müdahale olduğunu, patlamayla birlikte dağılan tüm parçacıkların gerçekte çok kontrollü bir biçimde hareket ettirildikleri sonucuna varırız.
Big Bang teorisine uzun yıllar karşı çıkan ama sonuçta teoriyi kabul etmek durumunda kalan Sir Fred Hoyle bu ilginç durumu şöyle ifade eder:
“Big Bang teorisi evrenin tek ve büyük bir patlamayla başladığını kabul eder. Ama bildiğimiz gibi patlamalar maddeyi dağıtır ve düzensizleştirir. Oysa Big Bang çok gizemli bir biçimde bunun tam aksi bir etki meydana getirmiştir. Maddeyi birbiriyle birleşecek ve galaksileri oluşturacak hale getirmiştir.”
Kuşkusuz eğer patlamayla birlikte ortaya çok büyük bir düzen çıkmışsa, o zaman bu patlamanın her anında bir yaratıcının müdahalesi olduğunun kabul edilmesi gerektirir.