Evrim Teorisi neden geçersizdir? 4
Darwin'in evrim teorisini ortaya attığı dönemde ise mikropların cansız maddelerden kolaylıkla oluşabildikleri inancı bilim dünyasında yaygın bir kabul görüyordu. Oysa Darwin'in “Türlerin Kökeni” adlı kitabının yayınlanmasından 5 yıl sonra ünlü Fransız biyolog Louis Pasteur, evrime temel oluşturan bu inancı kesin olarak çürüttü. Pasteur, yaptığı uzun çalışma ve deneylerde vardığı sonucu şöyle özetlemişti:
“Cansız maddelerin hayat oluşturabileceği iddiası artık kesin olarak tarihe gömülmüştür.”
20. Yüzyılda “Hayatın Kökeni” konusunu ele alan ilk evrimci, ünlü Rus biyolog Alexander Oparin oldu. Amaç, evrim teorisi tarafından tüm canlıların ortak atası olduğu iddia edilen ilk canlı hücrenin nasıl ortaya çıktığını açıklayabilmekti. Oparin, 1930'lu yıllarda ortaya attığı bir takım tezlerle canlı hücresinin cansız maddelerden kendi kendine tesadüfler sonucu oluşabileceğini savundu. Ancak bu çaba başarısızlıkla sonuçlanacak ve Oparin şu itirafı yapmak zorunda kalacaktı:
“Maalesef hücrenin kökeni, evrim teorisinin tümünü içine alan en karanlık noktayı oluşturmaktadır.”
Operin’in yolunu izleyen evrimciler, hayatın kökeni konusuna evrimci bir açıklama getirebilmeyi amaçlayan deneyler düzenledi. Bu deneylerin en ünlüsü, Amerikalı kimyacı Stanley Miller tarafından 1953 yılında yapıldı. Miller, ilkel dünya atmosferinde olduğunu iddia ettiği gazları bir deney düzeninde reaksiyona sokarak birkaç basit organik molekül elde etti. O yıllarda evrim adına önemli bir aşama gibi tanıtılan bu deneyin gerçekleri yansıtmadığı ilerleyen yıllarda anlaşıldı. Deneyde kullanılan gazların dünyanın ilk dönemlerinde atmosferde bulunan gazlardan çok farklı olduğu daha sonra ortaya çıktı. Miller da deneyinin geçersiz olduğunu ilerleyen yıllarda itiraf edecekti.
Hayatın kökeni sorununu açıklamak için 20. Yüzyıl boyunca yürütülen tüm evrimci çabalar hep başarısızlıkla sonuçlandı. Evrim teorisinin ünlü savunucularından jeokimya profesörü Jeffrey Bada, evrimci literatürün önde gelen yayımlarından Earth Dergisinin Şubat 1998 sayısında bu gerçeği şöyle itiraf eder:
“Bugün 20. Yüzyılı geride bırakırken hala 20. Yüzyıla girdiğimizde sahip olduğumuz en büyük çözülmemiş problemle karşı karşıyayız. Hayat yeryüzünde nasıl başladı?”
Evrim teorisinin en büyük açmazını, canlı hücresinin rastlantılarla açıklanması mümkün olmayan akıl almaz derecedeki kompleks yapısı oluşturur. Bütün canlılar bir milimetrenin yalnızca yüzde biri büyüklüğünde olan bu hücrelerden meydana gelir. Bazı canlılar sadece bir tek hücreden oluşur. Ancak bu tek hücrenin bile son derece kompleks yapısı vardır. Yaşamını sürdürebilmesi için gerekli karmaşık fonksiyonlara hatta hareket etmesini sağlayan küçük motorlara sahiptir.
Darwin döneminde hücrenin bu kompleks yapısı bilinmiyordu. O zamanın ilkel mikroskopları altında hücre sadece basit bir leke gibi görülüyordu. Ancak 20. Yüzyılın ortalarında geliştirilen elektron mikroskopları, canlı hücresinin hiçbir şekilde tesadüflerle açıklanamayacak derecede karmaşık ve düzenli bir yapı olduğunu ortaya çıkardı.
Canlı hücresi birbiriyle uyum içinde çalışan binlerce küçük parçacıktan oluşur. Hücrenin içinde bir benzetme yapmak gerekirse enerji santralleri, kompleks fabrikalar, dev bir bilgi bankası, depolama sistemleri ve gelişmiş rafineriler vardır. Hücrenin zarındaysa hücreye giriş-çıkış kontrollerini yapan adeta bilinçli kapılar bulunur.
Hücrenin varlığını sürdürebilmesi için bütün bu organellerin aynı anda var olması zorunludur. Bu denli iç içe geçmiş ve karmaşık bir sistemin rastlantılarla ortaya çıkması ise mümkün değildir. Bugün en ileri teknolojiye sahip laboratuvarlarda bile cansız maddeler bir araya getirilerek canlı bir hücre üretilememektedir. Öyle ki bunun imkansız olduğu görülmüş ve cansız maddeden hücre üretme çalışmaları terk edilmiştir.
Evrim teorisi ise, insanoğlunun tüm akıl, bilgi ve teknoloji birikimiyle yapmayı başaramadığı bu sistemin tesadüfler sonucu kendiliğinden oluştuğunu öne sürer. Ünlü İngiliz matematikçi ve astronom Prof. Fred Hoyle, bunun imkansızlığını şöyle bir benzetme ile açıklar:
“Tesadüfler sonucu bir canlı hücresinin meydana gelmesi, bir hurda yığınına isabet eden kasırganın savurduğu parçalarla tesadüfen bir Boeing 747 uçağının oluşması kadar imkansızdır.”
Modern biyokimya sadece hücrenin değil, hücre çekirdeği ile bulunan DNA molekülünün de akıl almaz bir tasarıma sahip olduğunu gösterdi. DNA molekülünün bir tasarım harikası olan karmaşık yapısı 1955 yılında James Watson ve Francis Crick adlı iki bilim adamı tarafından keşfedildi.
Bu, canlılığın daha önceden tahmin edilenlerin çok ötesinde bir kompleksliğe sahip olduğunu gösterdi. Bu buluşuyla Nobel ödülü alan Francis Crick, kendi de bir evrimci olmasına rağmen DNA gibi kompleks bir yapının kesinlikle tesadüfen ortaya çıkamayacağını kabul etmek zorunda kaldı.
DNA, her canlı hücresinin çekirdeğinde saklı duran dev bir moleküldür. Canlının sahip olduğu bütün fiziksel özellikler bu sarmal biçimindeki molekülde şifrelenmiştir. Gözümüzün renginden, iç organlarımızın yapısına, hücrelerimizin şekil ve fonksiyonlarına kadar her türlü bilgi DNA'daki gen adı verilen bölümlerde programlanmıştır.
DNA şifresi dört farklı molekülün diziliminden oluşur. Bu dört molekülün her birini birer harfe benzetirsek, DNA'yı dört harfli bir alfabeden oluşan bir bilgi bankası olarak kabul edebiliriz. Bedenin tüm bilgisi bu bilgi bankasında depolanmıştır. DNA'daki bilgileri kağıda dökmeye kalkarsa, bu bilgiler yaklaşık 1 milyon ansiklopedi sayfası büyüklüğünde bir yer tutar. Bu, insanlığın en büyük bilgi birikimlerinden biri olan Britannica Ansiklopedisinin 40 katı büyüklüğünde bir ansiklopediye eşittir. Ama bu inanılmaz bilgi, milimetrenin %1'i kadar olan hücrelerimizin ondan daha da küçük çekirdeklerinde saklanmıştır.
Çay kaşığına sığabilecek boyuttaki bir DNA zincirinin, bugüne kadar dünya üzerinde basılmış, bütün kitapların bilgisini saklayabilecek kapasitede olduğu hesaplanmaktadır. Elbette ki böyle muhteşem bir yapı, kendiliğinden ve tesadüfen oluşamaz. Tüm canlılığı tesadüflere dayandırmaya çalışan evrim teorisi, DNA'nın bu inanılmaz kompleksliği karşısında tümüyle çaresiz kalmıştır.
DNA’nın, hücrenin ve tüm canlılığın çok üstün ve kusursuz bir yaratılışın ürünü oldukları açıktır. Bu denli üstün bir yaratılış olduğuna göre de sonsuz bir güç, bilgi ve akla sahip bir yaratıcı vardır. İnsan doğadaki hangi canlıyı gözlemlese, yaratıcının ne derece büyük bir kudret sahibi olduğunu görür.
Doğada var olan milyonlarca tür canlının her biri, birer sanat eseridir. Ve her sanat eseri gibi bizlere kendilerini var eden sanatçıyı tanıtır.
“O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rab'bi olan Allah'tır.” (Nebe Suresi, 37)
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500