Hayat Nasıl Başladı?
Şu an yaşadığımız yeryüzünde yaklaşık 3 milyon tür canlı yaşamaktadır. Tür demek, birbirinden farklı karakterlere, farklı vücut yapılarına, hatta vücut içerisinde gerçekleşen farklı reaksiyonlara sahip bireyler demektir.
Türler gerçekten birbirinden farklı özelliklere sahiptir. Kimisi uçar, kimisi suyun altındadır, kimisi tek bir hücreden oluşur, kimisi de bitkiler gibi ömrü boyunca hiç kıpırdamaz. Ama hepsinin ortak özelliği yaşıyor olmalarıdır.
Peki bu canlılar yeryüzünde nasıl var oldular hiç düşündünüz mü? Her canlının vücudunda bulunan bu elementler nasıl bir araya geldi? Bilim adamlarının söylediğine göre periyodik cetvelde 114 element var ve bunların yaklaşık yarısını vücudumuzda barındırıyoruz. Dışarıda cansız maddeler olarak nitelendirdiğimiz bu elementler nasıl oluyor da hücrenin içine girdikleri ilk andan itibaren dünyanın en akıllı ve en şuurlu hareketlerini sergiliyorlar yani canlanıyorlar.
Canlı, elementlerin bir düzen içinde vücut organlarını oluşturarak bu organların koordineli şekilde çalıştığı varlıklara verilen isimdir. Yani canlılık aslında, cansız maddelerin bir araya gelerek mükemmel işleyen bir organizma oluşturmasıdır. Nasıl ki bir araya gelen taş parçacıklarının canlı varlıkları oluşturması düşünülemezse, aynı şekilde cansız atomların bir araya gelerek kendi kendilerine canlı varlıkları oluşturmaları düşünülemez. Cansız bir maddeyi canlı bir varlığa ancak üstün güç ve akıl sahibi Allah dönüştürebilir. Yani bir canlı ancak yaratılabilir. Bu noktada gördüğümüz harika, Allah'ın ölüden diriyi çıkartmasından başka bir şey değildir.
Şeytandan Allah'a sığınırım: “Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah'tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Ölüyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?” (En’am Suresi, 95)
Canlılığın başlangıcı, materyalist düşünce sahipleri için her zaman büyük bir sorun olmuştur. Çünkü her canlı aslında cansız atomlardan oluşmaktadır ve metafizik bir gücün hükmetmesiyle canlı gibi davranabilmektedirler.
Dünyada var olan element sayısı, periyodik cetvelde gösterildiği gibi, yüzün biraz üzerindedir. Aralarındaki fiziksel farklılıklar ise, sahip oldukları elektron ve proton sayılarındaki farklardan kaynaklanmaktadır. Değişik sayıdaki elektron ve protonlar, atomların birbirinden tamamen farklı özellikler göstermelerine sebep olur. Ancak atomun bir aklı yoktur. Elektronlar, protonlar ve atom altı parçacıklarının hiçbirinin kendisine ait bir iradesi ve gücü bulunmamaktadır. Allah, tüm fiziki alemi metafizik bir kudretle bina etmektedir. Uzay, dünya, atomlar ve canlılar Allah'ın yaratmasıyla her an var olabilmektedirler.
Hayat için öncelikle gerekli olan ilk şart, vücuttaki moleküllerin uyumlu bir şekilde birlikte hareket etmesinin gerekliliğidir. Diğer türlü karmaşa olurdu ve bir bütünlük sağlanmadığından canlık mümkün olmazdı. Uyumlu bir birliktelik derken fiziğin ve özellikle kimyanın kurallarıyla tam bir uyumdan bahsediyorum. Çünkü Allah kainatın tamamında geçerli olan çeşitli kuvvet yasaları yaratmıştır ve tüm atomlar bu yasaları göre hareket ederler. O yüzden kâinatın hiçbir noktasında başıboş, karmaşa halinde bir yapı göremezsiniz. Allah bir ayette şöyle buyurur:
''O, biri diğeriyle tam bir uyum, mutabakat içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman olan Allah'ın yaratmasında hiçbir çelişki ve uygunsuzluk, tefavüt göremezsin. İşte gözünü çevirip gezdir. Herhangi bir çatlaklık, bozukluk ve çarpıklık görüyor musun?” (Mülk Suresi, 3)
Hücre Zarı
Şimdi hayatı size anlatmak için hücrelere göz atalım. Biliyorsunuz bakteriler tek bir hücreden oluşurlar ve yeryüzünün en kalabalık nüfusunu oluştururlar. Mesela benim vücudumda yaklaşık 10 trilyon bakterinin yaşadığını söyleyebilirim. Bakterilerin yaşayabilmesi için sahip oldukları maddeleri hücre içinde tutması gerekir. Bunun için Allah hücre zarını yaratmıştır. Yani bir bakterinin hayatını sürdürebilmesi için en temel yapı hücre zarıdır. Mesela içi su dolu bir bardağa düşünelim. Eğer bardağı bir kapak olmadan ters çevirirsek içindeki bütün sıvı dışarı akar. İşte bakteri de böyledir. Eğer bakterinin zarı olmasaydı içindeki bütün hayati yapılar dışarı akar-giderdi.
Canlıların en temel yapısı hücredir ve hücrenin dış dünyayla arasındaki kapı, sahip olduğu membran yani zar sistemidir. Bu yapının en önemli görevi, dış dünyadaki olumsuz koşulların hücre içindeki hassas moleküllere zarar vermesini engellemesi ve hücre içiyle hücre dışı ortamlar arasında seçici bir şekilde madde alışverişini sağlamasıdır.
Evet amaç oldukça basit. Hücre zarının görevi adeta korunaklı bir ev gibi hücre içindeki maddelerin kontrolsüz dışarı çıkmalarını engellemektir. Aynı zamanda hücre dışındaki maddelerin rastgele içeri girmesine mani olmaktır. Fakat bu yapı hiç de basit değildir ve detaylarına indiğimizde hayret uyandıran bir dünyayla karşılaşırız.
Hücre zarının moleküler yapısı çok komplekstir. Hücrenin ihtiyaçlarını yüzlerce kimyasal madde içinden ayırt eder ve sadece onları içeri alır. Bunun için girecek maddelerin büyüklüklerine göre çeşitli yöntemler kullanır. Hücre zarından geçenler arasında elektronlar, fotonlar, iyonlar ve su gibi küçük moleküller, aminoasit ve şeker gibi orta boy moleküller ve hatta çeşitli yöntemler kullanılarak geçirilen protein ve RNA gibi büyük moleküller de bulunur.
Hücre zarı, ihtiyaç duyduğu küçük moleküllerin hücre zarından süzülerek geçmesine izin verir. Bazı moleküller, hücre zarı üzerindeki protein kanallarından geçerler. Bazı moleküller ise ancak bir taşıyıcı protein yardımıyla geçebilirler. Proteinin hücre içine alınacak molekülle bağlantı yapması proteinin şeklini değiştirir ve bu hareket molekülün hücre zarından geçmesini sağlar.
Protein kanallarındaki her bir proteinin kendine özgü bir aminoasit dizilimi ve çapı vardır. Hücre zarı proteinlerinin hangi maddeleri taşıyacakları bellidir ve taşıyacakları maddenin seçiminde son derece titiz davranırlar. Örneğin, şekeri taşıyan sistem aminoasidi taşımaz. Taşıyıcı protein, iki molekülü, biçimlerinden ve atom sayılarından ayırt eder. Örneğin, aynı atom sayısını ve kimyasal grupları taşıyan iki molekülden birinin molekül biçiminde en ufak bir geometrik değişiklik olsa taşıyıcı sistem bunu ayırt eder ve molekülü taşımaz.
İnsan hücresinin merkezinde çekirdek bulunur. Hücre çekirdeğinin etrafında da kendine özgü yapısıyla bir zar vardır. Buranın ayrı bir zarla korunmasının nedeni, insan vücudunun yaşaması için gerekli tüm bilgileri içeren DNA'sının burada olmasıdır. Bu kıymetli hazine özenle korunur ve çekirdek zarından sadece DNA ve protein üretimiyle ilgili moleküllerin geçişine izin verilir.
Bilim insanları işte tam burada çok açık bir mucizeyi keşfettiler. Hücre çekirdeği zarındaki madde geçişinden sorumlu gözenek veya geçitler, içeriye alınacak proteinleri özel bir aminoasit dizilimiyle tanırlar. Hücre zarı, zardan geçecek proteinin yapısı ve büyüklüğüyle ilgilenmez. Sadece bu özel şifre dizilimini tespit eder. Şifre uygunsa gözenek, proteinin geçebileceği kadar genişletilir. Ancak gözeneklerin, proteinlerin yapısını tespit etmeden, proteinlerin genişliğini nasıl bildikleri, biyoloji dünyasının hala çözülememiş büyük bir sırrıdır.
Sadece hücre zararına baktığımızda ne kadar fazla bilginin gerekli olduğunu görüyoruz. Kendiliğinden cansız yani bilgisiz maddelerden yani taştan, topraktan, sudan şans eseri harika bir yapının oluşması mümkün değildir. Bir canlıyı oluşturan en temel elementler karbon, hidrojen, oksijen ve azottur. Bu atomların temel olmasının sebebi her canlıyı ayakta tutan esas molekülleri, proteinleri meydana getirmeleridir.
DNA
Vücutta her işlem proteinler aracılığıyla gerçekleştirilir. Proteinlere her hücrede her saniye ihtiyaç vardır. Bunun için vücutta durmaksızın protein üretimi yapılması gerekir. Hücrede proteinin üretiminin başladığı yer ise DNA'dır. DNA, vücutta ihtiyaç olacak tüm proteinlerin üretilebilmesi için gerekli olan tüm bilgiye sahiptir.
Canlar dünyasında gerekli bilginin yazılı olduğu yer DNA'dır. 1950 yılından sonra artık nasıl bir şekle sahip olduğunu da gördüğümüz DNA yani deoksiribonükleik asitler. Hücrenin merkezinde çekirdekli bulunan ve her an hayat için gerekli tüm reaksiyonların nasıl yapılabileceğini bir bir söyleyen eksiksiz ve muhteşem bir bilgi bankasıdır.
“DNA'daki bilgi miktarı son derece fazladır. En kapsamlı ansiklopedi ciltlerinden bile çok daha fazla. DNA'daki bilgi içeriğini düşünmek müthiş etkileyici. Ancak benim için daha da dikkat çekici olan hücre mekanizmalarının DNA'yı kullanış şekli. DNA'daki bilgi doğal haliyle dijitaldir. Hücrede DNA'yı, bilgisayar sistemleri bir dijital bilgiyi nasıl kullanıyorsa aynen öyle kullanır. İşte bu benzerlik üstün bir akla işaret ediyor.” (Dr. Fazale Rana)
DNA adeta her şeyi önceden bilmektedir. Yani Allah bilgisini bize DNA kodları şeklinde göstermektedir. Şimdi DNA ne demek, protein ne demek bunu anlatalım.
“Bence gerçekten çok ilginç olan konulardan biri hücredeki protein üretiminin harfi harfine tıpkı bir fabrika işletmesine benzemesi. Hücrede tüm işletme talimatları DNA'da bulunur. Bu talimatlar montaj hattına kopyalanır ve buna ek olarak kalite kontrol sistemleri hiçbir hata oluşmadığına dair başından sonuna kadar tüm işlemi kontrol eder. Böylece hata faktörünü ya giderir ya da yine de hücrenin faydasına kullanılabilmesi için düzeltir. Bir üretim işletmesiyle bir hücrenin proteinleri birleştirme şeklinin benzerliği yaşamın ardında müthiş bir akıl olduğunu gösteriyor.” (Dr. Fazale Rana)
Canlılığın tüm bilgisini barındıran bölüm DNA'dır. DNA'daki bilgilere göre üretilen nano boyuttaki makineler ise proteinlerdir diyebiliriz. Üretim, yani protein sentezi işleminde çok hassas detaylar vardır. Protein sentezi işlemini bir fabrikadaki üretime benzetebiliriz. Şimdi kısaca bu fabrikanın nasıl işlediğine bakalım.
Protein Sentezi
İşte bir hücre, tüm canlıların temel yapı taşı. Ve burası da hücrenin çekirdeği. Çekirdeğin içinde vücudumuzdaki tüm genetik bilgi bulunur. Genetik bilgi 23 çift kromozomda saklıdır. Her kromozom uzun bir DNA iplikçiyi barındırır. Bunlar, histon adı verilen proteinlerin etrafında çok sıkı paketlenmiş durumdadır. DNA'nın içinde gen bölümleri bulunur. İşte bu genler, protein yapmak için gerekli olan bilginin bulunduğu bölgelerdir. Vücuttaki yaklaşık 100 trilyon hücrenin herhangi birinde protein ihtiyacı olduğunda, hormonlar aracılığıyla DNA'ya haber gönderilir. Bunun üzerine, RNA polimeraz isimli bir enzim, üretilecek protein için gerekli olan bilgiyi DNA'dan alabilmek üzere harekete geçer. Enzimlerin, belli bir protein üretebilmek için gereken şifreyi DNA'daki dev bilgi bankasından bulmaları, bin ciltlik bir ansiklopedi içinde tek bir sayfayı bulmaya benzer. Ancak enzimler, büyük bir hızla DNA'daki bilgiyi baştan sona okur, hızla ve hatasız bir şekilde bu şifreyi bulur.
DNA üzerinde yalnızca bulunan bu kısım açılır. Enzimler, sarmalın ilgili bölümünü, gerekli şifrenin alınacağı kısmın bittiği yere kadar açık tutarlar. Bunun dışında kalan bölümlerin ise açılmasına gerek yoktur. RNA polimeraz, kendini şifrenin bulunduğu bu genin başlangıç noktasına tutturur. DNA boyunca hareket eder ve çekirdekte serbest hale dolaşan bazlardan mesajlı RNA'yı oluşturur. DNA'daki şifre, serbest hale dolaşan bu bazların mesajcı RNA'ya eklenme sırasını belirler. Mesajcı RNA’da şu anda gerekli genin bir kopyası oluşmuş oldu.
Mesajcı RNA, protein üretimi için bir şablon gibi kullanılmadan önce bir işlemden geçmesi gerekir. Bu işlem, RNA'daki bazı bölümlerin çıkartılıp birbirine eklenmesidir. Şu anda ne eksik ne fazla, gerekli olan tüm bilgiyi almıştır. Mesajcı RNA, bu önemli bilgiyle proteinlerin oluşturacakları fabrikaya, yani ribozoma doğru yola çıkar.
Mesajcı RNA aldığı kopyayı itinayla taşıyarak çekirdekten çıkar. Çıkış aşamasında çekirdeğin kapısında bekleyen bekçiler vardır. Çekirdeğin içine neyin girip neyin girmeyeceğine onlar karar verirler ve buna göre kapıyı açarlar. Mesajcı RNA içinse her zaman kapılar açılır. Mesajcı RNA taşıdığı DNA'dan kopyaladığı bilgiyle yolunu hiç şaşırmadan doğruca ribozoma gider. Ribozom, yeni proteinin üretileceği fabrikadır. Mesajcı RNA ribozomun ilgili bölümüne bağlanır ve yeni proteinin üretim işlemi için hazırlık başlar. Ribozomda yani fabrikada mesajcı RNA'nın getirdiği bilgiye bağlı olarak bir üretim işleminin yapılabilmesi için ham maddeye de ihtiyaç vardır. Bu ham maddeler canlılarda 20 farklı çeşidi bulunan aminoasitlerdir.
Ribozom, DNA'dan gelen harflerin, proteini oluşturan amino asitlerden hangisi manasına geldiğini bilir ve içeriye yalnızca doğru amino asitleri alır. Ribozoma giren bir amino asidin tanınması için geçen süre yalnızca 4,5 nano saniyedir. Yani saniyenin milyarda 4,5’ğu. Milimetrinin yüz binde biri büyüklüğündeki organellerdeki teknoloji ve akıl muhteşem üstü muhteşemdir.
Şu ana kadar anlattığımız kriterlerin doğada tesadüfen olabileceğini düşünmek ya da umut etmek dahi oldukça yanlıştır ve mantıksız bir iddiadır. Hayat cansız maddelerden şans eseri oluşamaz.
Bu ham maddeleri getiren ve şifreye uygun olarak yerleştirense taşıyıcı RNA'dır. DNA'dan proteinin üretim bilgisinin bulunduğu sipariş fişi gelmiştir. Ancak ortada aşılması gereken bir problem vardır. Sipariş fişindeki yazılı emir, DNA'yı oluşturan şifrenin dilidir. Yani dört harfli bir alfabeden oluşan özel bir dilde yazılmıştır. Üretilecek olan proteinlerin dili ise 20 farklı aminoasitten yani 20 farklı bir alfabeden oluşan farklı bir dildir. İşte bu lisan farklılığının tercüme işlemine translasyon denilir. Ribozom'da farklı iki dil arasındaki bu tercümeyi yapan bir tercüme sistemi yaratılmıştır. Kodon-antikodon metodu olarak adlandırılan bu tercüme sistemi, şu andaki en gelişmiş bilgisayar merkezlerinden çok daha üstün bir şekilde, adeta bu iki dilde uzmanlaşmış bir tercüman gibi çalışır.
Ribozoma önceden yerleşip protein oluşturma bilgisini taşıyan mesajcı RNA ile bir ucunda aminoasit taşıyan taşıyıcı RNA, doğru şifreler tam karşısına gelecek şekilde bir anahtar-kilit gibi birbirlerini bulurlar. Çok kısa bir süre içerisinde DNA'nın özel lisanıyla yazılmış olan 4 harfli dizilerdeki bilgi, karşısına doğru aminoasitler gelerek protein diline çevrilmiş olur. Taşıyıcı RNA'nın üst ucuna bağlı olan aminoasitler, her biri en az 100 dizilimden oluşan muhteşem protein zincirini oluştururlar. Tercüme sisteminin bu metotla beraber en iyi şekilde çalışabilmesi için ribozom, her biri beraberce uyum içinde çalışan 100'ün üzerinde yardımcı molekül kullanır.
İzlediğiniz gibi protein sentezi bir dilden başka bir dilde tercüme olayıdır aslında. Genetik bilgimizin DNA'cadan proteinceye çevrildiğini görürüz. Çevrimi yapan ribozom adı verilen organeldir.
Aminoasitler burada peptid bağları denilen özel kimyasal bağlarla birbirine bağlanırlar. Bu kimyasal bağlar en güçlü bağlardan biridir. Proteinler bu sebeple çok sağlam yapıdadır, dış etkilerden kolay kolay etkilenmezler. Yeni protein zinciri meydana getirildikten sonra zincir çeşitli katlanmalar ve bükülmelerle birlikte özel üç boyutlu şeklini alır. Katlama ve bükülmelerle meydana getirilen bu üç boyutlu şekil proteinin niteliğini belirleyecektir. Proteinin dizilimi eksiksiz olsa da ona özel bir şekil verilmezse protein işlevini yerine getiremez. Zincir, üç boyutlu şeklini dağıldığında artık bütün işlem tamamlanmış, yeni protein oluşturulmuştur. Yeni protein, bu özel bölmeden çıktığında görevli bir enzim olay yerine gelir. Oluşan proteini tutup alır ve tam olarak hücre için ihtiyaç duyulan yere götürür.
“Protein sentezinden bahsetmek gerekirse, ben buna tüm tavuk-yumurta problemlerinin en temel olanı diyebilirim. Çünkü proteinlerin oluşabilmesi için proteinlerin zaten bulunuyor olması lazım. DNA'daki bilgilerin hücre tarafından kopyalanması için proteinler DNA'daki bilgiyi okurlar. Sonra bu talimatlar ribozoma yine proteinler tarafından taşınır. Ribozom ise zaten çok fazla sayıda proteinden oluşuyor. Proteinleri birleştiren yine proteinlerdir. Hatta üretimden sonra proteinlerin katlanmasına da yardımcı olan yine proteinlerdir. Yani proteinler olmadan proteinler olamaz. Evrimci senaryoya göre problem çok daha ciddi. Eğer bu işleme daha az verimli proteinlerle başlayıp sözde evrimsel açıklamaya göre daha güçlü proteinler elde etmek isterseniz bu senaryo hiçbir zaman gerçekleşmez. Niçin? Çünkü yetersiz ve etkisi düşük proteinlerle başlarsanız bunlar kusurlu proteinler oluştururlar. Bunun anlamı oluşan proteinler daha da yetersiz ve kusurlu olacaktır ve bu işlem sarmal şeklinde kontrolden çıkacak ve protein sentezi için bir ölüm sarmalı olacaktır. Yani tavuk-yumurta yapısından dolayı protein sentezi gibi bir işlemin evrimleşmesini düşünmek imkansız.” (Dr. Fazale Rana)
“Protein sentezi, hücre içinde çok büyük bir hızla gerçekleşen aslında oldukça karmaşık bir işlemler dizisidir. İşlem çok sayıda protein gerektirir. DNA'yı RNA'ya kopyalamak için proteinler gerekir. Daha sonra RNA'yı proteinlere tercüme edecek ek proteinlere ihtiyaç vardır. Yani protein sentezi aslında hem DNA'ya, proteinlere ve RNA'ya, ayrıca transfer RNA'lara ve ribozomal RNA'lara gereksinim duyar. Bunların da yine proteinlerden oluşan alt birimleri vardır. Yani proteinler zaten orada olmadan protein elde etmek tamamen imkansızdır.” (Dr. Anjeanette “AJ” Roberts)
Burada genel adlarıyla anlatmaya çalıştığımız protein sentezi işlemi her hücrede her saniye 2000 kere gerçekleşir. İşlemi gerçekleştiren tüm parçalar ne yapmaları gerektiğini gayet iyi bilir. Tek bir enzim bile hedefini ve amacını şaşırmaz, fabrikada üretim asla yanlış yapılmaz, hiçbir zaman yeni protein zincirinin özel katlama şekli unutulmaz, taşıyıcılar, mesajcılar hiçbir zaman yönlerini şaşırmazlar. Hücre, bu özel üretimin öneminin ve hassasiyetinin her an farkındadır. Farkındadır, çünkü hücrenin her bir parçası her an yüce Rabbimizden ilham alır. Her bir enzim, her bir aminoasit, bunları oluşturan her bir atom, Cenab-ı Allah'ın yüce kudreti, üstün ilmi, sonsuz aklının tecellileridir. Tüm alemlerin sahibi ve hakimi olan, her an her yerde olan ve her şeyi kuşatan yüce Rabbimize her şey boyun eğmiştir, her şey O'nun bilgisi dahilindedir ve her şey O'na teslim olmuştur. Bütün bu alemleri yoktan yaratmak, kuşkusuz ki Rahman olan Allah için çok kolaydır.
Bu kadar karmaşık bir sistem olan protein sentezinin hiçbir evrimsel mekanizmayla açıklanması mümkün değildir. Evrimciler de bilmektedir ki, canlılığın en küçük yapı taşı olan protein molekülünün tesadüfler sonucu kendiliğinden oluşması imkânsızdır. Değil bir protein molekülü, evrim teorisi tek bir aminoasidin dahi ilk olarak nasıl oluştuğuna dair bir açıklama getirememiştir.
Evrimciler, hayatın kökenini açıklamak için birçok deneyler yapmışlardır. En çok itibar ettikleri çalışma olan 1953 yılında gerçekleştirilen Urey-Miller deneyi de bu çabalardan bir tanesidir. Deneyin amacı, milyarlarca yıl önceki cansız dünyada proteinlerin yapı taşları olan aminoasitlerin tesadüfen oluşabileceklerini gösteren bir deneysel bulgu ortaya koymaktı. Yapılan deney hem ilkel atmosfer şartlarını sağlamıyor hem de birçok dış müdahale gerektiriyordu. Çıkan sonuç ise sadece canlıların yapısında kullanılmayan sağ elli aminoasitlerdi. Deneyin gösterdiği tek bir somut gerçek vardı. Aminoasitlerin ancak tüm koşulları özel olarak ayarlanmış bir laboratuvar ortamında bilinçli müdahalelerle elde edilebileceğidir. En küçük protein molekülü dahi üstün bir yaratılışa, hayranlık uyandıran mekanizmalara ve özelliklere sahiptir. Cansız atomların, kendiliğinden organize olarak, tesadüfler sonucunda bu mükemmel yapıyı oluşturmaları imkansızdır. Yani canlılığı ortaya çıkaran güç, bilinçsiz tesadüfler değil, yaratılıştır. Miller deneyiyle evrimciler, aslında evrimi kendi elleriyle çürütmüşlerdir.
Proteinler canlılar için her şeydir. Neredeyse kuru ağırlığınızın yarısı proteindir. Örneğin 80 kilogramlık bir insanda %60'ı su kabul edersek, geriye kalan 32 kilogramın 16 kilogramı saf protein molekülüdür.
Peki canlarda neden bu kadar çok protein var? Proteini bu kadar özel yapan şey ne?
Günlük hayatımızda yaşam adına yaptığımız her faaliyeti aslında protein denilen milimetrenin milyonda biri boyutlarındaki biyolojik makineler yapmaktadır. Protein kavramı genellikle iyi bir beslenmeyi çağrıştırır. Çoğu kimse bir insanın sağlıklı bir beden için yeterli miktarda protein alması gerektiğini duymuştur. Ama bundan daha fazlasını pek bilmez. Oysa proteinler bize önemli gerçekler gösteren mucizevi moleküllerdir. Aminoasitlerin belirli bir plana göre dizilmesiyle oluşan bu dev moleküller, bizlere yaratılışın ne kadar büyük bir sanat olduğunu göstermektedirler.
Örneğin saç, tırnak ve tüylerde bulunan sert yapıyı oluşturan keratin isimli madde bir proteindir. Bazı proteinler, kasları kemiğe bağlayan tendonlarda bulunan dayanıklı naylon benzeri olan maddeyi oluştururlar. Derinin pürüzsüz elastikiyetini ve kemiklerin dayanıklılığını sağlayan ise, kolajen isimli bir başka proteindir. Atar damarları çevreleyen kauçuk benzeri elastik madde ise yine bir proteindir.
Retinaya ışık çarptığında görme etkisini başlatan proteinin ismi rodopsin, gözdeki lensi oluşturan saydam proteinlerin adı ise kristalindir. Hücrelerin içinde moleküllerin giriş çıkışında yine özel taşıyıcı proteinler görev yapar. Tüm canlılığın bilgisini taşıyan DNA molekülü, proteinler olmadan kopyalanamaz ve bilgi üretemez, hücre bölünmesini sağlayamaz. Yani proteinler, canlılardaki en küçük yaşam birimi olan hücrelerin hem yapılarında hem de sayısız işlevlerinde çok çeşitli görevler alırlar.
Örneğin enzimler de bir proteindir ve hücredeki kimyasal reaksiyonların hızını milyarlarca kez artırmak için katalizör görevi görürler. Takımlar halinde çalışarak hücrenin tüm kimyasal parçalarını inşa ederler. İnşa etme özelliklerinin yanı sıra parçalama kabiliyetleri de bulunmaktadır. Bu özelliklerini kullanarak hücrelerde bulunan büyük molekülleri hücrenin kullanabileceği basit bileşiklere ayırırlar yani sindirim işlemini gerçekleştirirler. Hücreye enerji sağlanması için gereken reaksiyonların oluşmasını sağlarlar. Kaslardaki kasılma hareketi için gereken unsurları oluşturanlar da yine kas hücrelerindeki proteinlerdir. Kısacası protein olmazsa hayat olamaz. Proteinlerin görevleri, sinir sisteminden sindirim sistemine, endokrin sisteminden bakterilerde bölünmeye kadar vücuttaki her işlemi kapsamaktadır.
Proteinin oluşabilmesi için tam bir hücreye ihtiyaç duyulur. Yani eskiden evrimcilerin iddia ettiği gibi kademe kademe hücre oluşması imkansızdır. Ya hep ya hiç kuralı geçerlidir. Daha en başında protein sentezini yapabilenler yine proteinlerdir. Vücuttaki her önemli görevi üstlendikleri gibi kendilerini sentez etme işlemini de yalnızca kendileri yapabilmektedirler. Ve protein sentezinde görevli tam 4500 protein vardır.
Protein Olmadan Protein Üretilemez
Protein sentezinin başlangıcından en son işlemine kadar diğer proteinler var olmak zorundadır. Moleküler biyologlar tarafından proteinlerin tesadüf eseri meydana gelme ihtimallerinin olmadığı konusunda çok fazla araştırma yapılmıştır. Bu bilim adamları arasında Harold Morowitz, Fred Hoyle, Ilya Prigogine, Hubert Yockey ve Robert Sauer gibi ünlü bilim adamları bulunmaktadır. Burada sayılanlar, evrimci bilim adamları olmalarına rağmen, vardıkları sonuç, proteinlerin tesadüfen oluşma ihtimallerinin kesinlikle olmadığı yönündedir.
Proteinler, onları sentezleyen diğer proteinlere hazır olarak ihtiyaç duyarlar. Yani proteini sentezleyenler, yine proteinlerdir. O halde proteinler, proteinler zaten var olmadan var olamazlar. Bu durum, anlık ve tastamam bir yaratılışın varlığını bizlere gösterir.
Şimdi tek bir proteinin oluşabilmesi için neden diğer proteinlerin var olması gerektiğini, proteinleri oluşturan aminoasit zincirlerinin hangi özelliklere sahip olduklarını kısaca özetleyelim.
1.Dünyada yapay ve doğal olarak bulunan 200'ün üzerinde aminoasit çeşidinden sadece 20 tanesi protein yapımında kullanılabilir. Bu 200'ün üzerinde aminoasitten, üretilecek protein için gerekli olanların seçilip ayrılmaları gerekir.
2. Aminoasitlerin bazıları sağ elli, bazıları sol ellidir. Seçilen aminoasitlerin sağ elli değil, mutlaka sol elli olmaları gerekir. Doğada yalnızca sol elli aminoasitler canlılarda protein sentezi için kullanılabilir.
3. Aminoasitlerin sadece sol elli olması değil, dizilimlerinin de belirli bir sıralamada olması gerekir. 4. Biraz önce kısaca bahsettiğimiz proteinin oluşturulması için yapılan her işlem protein gerektirir. DNA'da bulunan protein bilgisini kopyalamak ve devamındaki yüzlerce farklı işlem için görevli proteinlerin hazır bulunması gereklidir.
5.Kopyalanan bilgiyi sentezlemek için ribozom adı verilen hücre organeli gerekir. Ribozomun içeriğinde ribozomal proteinler ve ribozomal RNA bulunmaktadır. Yani ribozomun var olması için yine hazır proteinler var olması gerekir.
6. Ayrıca ribozomun içerisinde peptidiltransferaz isimli aminoasitleri birbirine bağlayan özel bir bölüm vardır. Burası dışarıdan izole edilmiştir. Burası hidrofibrik yani içine su giremeyen bir ortamdır. İşte bu tam da aminoasitlerin birbirine bağlanabilmesi için gereken en önemli koşuldur. Bu ortamda ribozom peptid bağlarının kurulmasını sağlar ve aminoasit zinciri oluşabilir.
Görüldüğü üzere sadece tek bir protein molekülünün oluşabilmesi için kısaca saydığımız hazır bulunması gereken birçok proteinin tesadüfler sonucunda kademe kademe oluşması imkansızdır. Doğada bir protein dahi kendiliğinden var olmadığına göre hayatın tesadüfler sonucunda oluşması mümkün değildir.
1800'Lü yıllarda karşımıza çıkan evrim teorisi en başından beri büyük bir yalandı. Aslında teoriyi ortaya atan Charles Darwin de bu düşüncenin yanlış olduğunu biliyordu. Teorinin zorluklarını anlatan pek çok sözü var ama özellikle bir tanesini paylaşmak istiyorum.
“Bu mükemmel evreni, özellikle de insanın doğasını izlemekten mutlu olamıyorum. Her şeye dizayn edilmiş kanunları bir sonucu olarak bakmaya eğilimliyim. Ve bütün bu kanunlar açıkça her şeyi bilen, gelecekteki tüm olayları ve sonuçları gören bir yaratıcı tarafından dizayn edilmiştir. Ama daha fazla düşündükçe daha fazla kafam karışıyor. Tamamen ümitsiz bir karmaşanın içinde olduğumun bilincindeyim. Gördüğümüz dünyanın bir şans eseri olduğunu düşünemiyorum.” (Charles Darwin)
Yani bilgiye mutlak bir ihtiyaç vardır. Molekülleri, aminoasitleri, proteinleri bir araya getirecek kuvvetlerin nasıl çalıştığının, Hücre içi temel solunum ve enerji metabolizmasının ve bunun gibi binlerce farklı biyolojik bilginin bilinip ona göre organik moleküllerin işleme tabi tutulması gerekir. Gözümüzle görebildiğimiz makro dünyada ise hayvanların ve bitkilerin yaşamları incelendiğinde hep bir amaca yönelik planlı ve koordineli hareketler görülür.
“Tek tek organizmalara baktığımızda bence her canlıdaki güzellik ve kompleksliğindeki ince detaylar ve simbiyotik ilişkiyle yaşayan canlılar doğanın en mükemmel alanlarıdır. Bence bu Havari Paul'un, Romalılar bir 20-23'te belirttiği gibi yaratmada her yere baktığımızda bir yaratıcının yapıtını görüyoruz. Öyle ki Allah'ın varlığını bilmenin ötesinde çok açık ve inkar edilemeyecek şekilde Allah'ın ilahi ve sonsuz gücünü anlıyoruz. Böylece biz doğayla ve doğa kendi içinde uyum halinde olduğunda, doğa hem kalbimizi hem aklımızı hem de ruhlarımızı ona yöneltecek şekilde doğrudan bir yaratıcıya, Allah'a götürür.” (Dr. Anjeanette “AJ” Roberts)
Siyanobakteriler
Ve gelelim yeryüzündeki ilk canlıya.
Hayat kaynağımız olan oksijeni üreten, bitkilere yaşayabilmeleri için köklerine azotu ulaştıran Siyanobakterilere. Siyanobakteriler günümüzden 3,5 milyar yıl önce Allah tarafından yaratıldılar. Eğer Siyonobakteriler olmasaydı bugün yeryüzünde yaşayan hiçbir canlının yaşaması mümkün olamazdı. Peki onları bu kadar özel kılan özellikler neler?
“Bahsettiğiniz bakterinin fosil kayıtlarında sitromatolitler denilen yapıların içerisinde en az 3,8 milyar yıl öncesinde yaşadığı kanıtlanmıştır. Stromatolitler, temelde yıllar boyunca bakterilerin birikmesi ve yapışmasıyla taşlaşmış tortul katmanlarıdır, yani kaya benzeri yapılarda katılaşmış bileşiklerdir. En minimalist hücre olarak bildiğimiz en basit, küçük bir bakteri 380'den fazla farklı gen barındırır ve biz hala bunların 140 tanesinin ne işe yaradığını bilemiyoruz. Yani aslında oldukça karmaşık bir organizmadır ve oldukça karmaşık bir genoma sahiptir. Yani bunlar basit organizmalar değil ve açıkça görülüyor ki muhtemelen fosil kayıtlarında birden fazla tür bakteri vardı. Yani bir çeşitlilik var. En eski yaşam formlarında bile bir komplekslik var.” (Dr. Anjeanette “AJ” Roberts)
Atmosferde serbest halde bulunan azot molekülü proteinler için en temel elementlerden biridir. Ancak bitki bu azotu direkt kullanamaz. Ona hidrojen veya oksijen bağlayarak fiksasyon yapan ve bitkiye hazır gübre olarak sunan yine siyanobakterilerdir. Aynı hücrede farklı ve birbirine aykırı birçok hücresel faaliyeti yerine getirir. Bunların arasında protein sentezi, fotosentez, solunum ve azot fiksasyonu bulunmaktadır. Tüm bunları yapabilmek için iç içe geçmiş 3 katmanlı zar sistemi kullanır. Bunlar dış hücre zarı, hücre zarı ve tilekoid zar sistemidir. İşte tüm bu membran sistemi, Siyanobakterileri bakteriler aleminin en kompleks üyesi yapar.
Evrimcilerin ilkel olarak adlandırmaya çalıştıkları bir zamanda, günümüzden 3,5 milyar yıl öncesinde, Allah, bakteriler aleminin en kompleks üyesini yaratmıştır. Öylesine büyük işler başaran bir bakteridir ki bu, eğer onlar olmasaydı, bugün hiçbir canlının hayatını sürdürmesi mümkün olamazdı.
Şimdi, Siyanobakterilerin sahip olduğu özelliklerden bahsedelim.
Fotosentez yapabilirler ve tek başlarına atmosferdeki oksijenin yüzde otuzunu üretirler. DNA'larında onlara güneşin zararlı ışınlarından koruyan özel proteinlerin bilgisi bulunur ve ultraviyole ışınlarını filtre edebilirler. Bazı türlerinin ürettiği proteinler aralarında HIV virüsünün de bulunduğu pek çok virüsü işlevsiz hale getirir. Toksik maddeler üreterek kendi türünü tehlikelerden koruyabilirler. Sadece çok hücreli canlılarda görülen sirkadiyen saatine, yani güneşe göre metabolizma faaliyetlerini ayarlayabilme kabiliyetine sahiptirler. Azotu fikse etmekte en çok kullandıkları nitrojenaz enzimi, günümüz gübre sanayiine kıyaslandığında çok daha hızlı ve verimlidir. Zira aynı işlem fabrikada yapılmak istendiğinde 400 santigrat derece ve 200-350 atmosfer basıncı gerekmektedir. Oysa Siyanobakteriler aynı işlemi normal sıcaklık ve normal basınçta rahatlıkla yapabilirler.
İzlediğiniz bu belgeselde hayatın ancak Allah'ın diremesiyle var olabileceğini, dünyayı ve içindekileri bir amaca yönelik olarak yaratmasından bahsettik. Ne tek hücreler aleminde ne de çok hücreli bütün canlarda basit bir yapı yoktur ve içlerinde olağanüstü bir teknoloji barındırmaktadırlar. Bütün sistemler bir bütün olarak var olmaktadır ve ancak bütün olarak var olursa fonksiyonunu yerine getirebilmektedirler. Tüm bunları yapan aklın sahibi ise her şeyi olmadan bilen ve sonsuz bilgiye sahip olan Yüce Allah'tır.