HARUN YAHYA
logo
HARUN YAHYA

  • Tüm Eserler
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • Videolar
  • Görseller
  • Sesler
  • Alıntılar
  • Diğer

Adnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun YahyaAdnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
ESERLER
KitaplarMakalelerVideolarGörsellerSeslerAlıntılarDiğer
KONULAR
VatikanSosyalizmAydınlanma çağıFransız DevrimiDönmeSabetayistJakobenizmMasonik MedyaSiyasi SiyonizmJön Türkİttihat ve TerakkiAbdülhamitAnti-NaziDünya Siyonist ÖrgütüNuremberg KanunlarıMussolini1. Dünya savaşıAdolf EichmannGoyimRothschild HanedanıThink-TankCFRRockefellerSoğuk SavaşStalinEkim DevrimiSovyetler BirliğiBilderbergVietnamAIPACLobiFuarGüneydoğuYunanistanYeni Dünya DüzeniKızıldenizJeopolitikGaziVergiGümrük2023AntilopBoğaAvrasya İslam ŞuarasıNobel Barış ödülüHastaneSosyal Güvenlik KurumuAli BabacanTurgut ÖzalSuikastGaffar OkkanMuhsin YazıcıoğluRosette NebulaAstronomiGül
Harun Yahya © 2025
Harun Yahya © 2025
  1. Videolar
  2. Hayatın gerçek kökeni

Hayatın gerçek kökeni

Harun Yahya
1468
26 Ekim, 2017
Evrim Teorisinin Çöküşü
HD Belgeseller

Bu belgesel boyunca sadece bilimsel delillere dayanarak hayatın gerçek kökeni incelenmektedir. Ortaya çıkan sonuç açıkça göstermektedir ki, canlılık Darwinizm'in ve genel olarak materyalist felsefenin iddia ettiği gibi rastlantılarla ortaya çıkmamıştır. Canlı türleri tesadüflerle birbirlerinden evrimleşmemiştir. Aksine, tüm canlılar ayrı ayrı ve kusursuz bir biçimde yaratılmışlardır. Allah, tüm evreni ve içindeki tüm canlıları yoktan yaratmıştır. İnsanı da, o hiçbir şey değilken yaratan ve sayısız özellikle nimetlendiren Allah'tır.
Bu belgeselin hazırlanmasındaki amaç, evrim teorisinin bazı insanların sandıkları ya da göstermeye çalıştıkları gibi "açık bir bilimsel gerçek" olmadığıdır. Aksine, evrim teorisi ile bilimsel bulgular karşılaştırıldığında ortaya çok büyük çelişkiler çıkmaktadır. Evrim teorisi, popülasyon genetiği, karşılaştırmalı anatomi, paleontoloji, moleküler biyoloji ve biyokimyasal sistemler gibi pek çok farklı alanda, tek kelimeyle bir "kriz" içindedir.
Bu belgeselde evrim teorisinin içine düştüğü bu kriz de incelenmektedir. Belki bazı okuyucular, kendilerine her ne anlatılırsa anlatılsın evrim teorisine inanmaktan vazgeçmeyecek bir bakış açısına sahip olabilirler. Ancak yine de bu belgeseli seyretmeleri en azından inanmakta ısrar ettikleri evrim teorisinin bilimsel bulgular karşısındaki gerçek konumunu görmeleri açısından kendilerine yarar sağlayacaktır. 

A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500

 

1. BÖLÜM - HAYATIN GERÇEK KÖKENİ

 

Yaşadığı evreni inceleyen insan, her biri içlerinde ortalama 300 milyar yıldız bulunduran 250 milyarı aşkın galaksiyle karşılaşır. Bu muhteşem sistemlerin her biri, belirli kurallara göre ve belirli bir düzen içinde işler. Evrenin her parçasında bir plan, tasarım ve denge vardır.

Bu dev evrende çok küçük bir yer tutan Dünya ise, son derece karmaşık ve hassas dengeler üzerine kurulmuş, mükemmel bir sistemdir. Bilinen tüm diğer gök cisimlerinin aksine, yaşama elverişli bir atmosfere ve yüzeye sahiptir.

Dünya yüzeyinin büyük bölümünü kaplayan su, hayatın temel şartlarından biridir. Dünyanın ısısı, yörüngesi ve yüzeyi de bu gezegenin yaşam için özel olarak tasarlandığını göstermektedir. Bu özel gezegende son derece kapsamlı bir canlılık vardır. Milyonlarca farklı bitki ve hayvan türü dünya üzerinde kusursuz bir uyum içinde yaşar. Bu öyle sağlam bir uyumdur ki insanın müdahalesi olmadıkça hiçbir bozulmaya uğramadan kesintisiz devam eder. Peki bu sistemler ve bu canlılar nasıl var olmuştur?

Dünya üzerindeki canlılara bakıldığında açık bir tasarım gözlemlenir. Hepsi yaptıkları işi en iyi biçimde yerine getirmelerini sağlayacak son derece kompleks sistemlerle donatılmıştır. Canlılık planlanmış, tasarlanmış ve düzenlenmiş olduğuna göre de mutlaka bir yaratıcısı olması gerekir. Nitekim o yaratıcı tarihin başından bu yana insanlara kendini tanıtmıştır. O, gökleri ve yeri yoktan var eden, tüm canlıları da yaratıp şekillendiren Allah'tır.

19. yüzyılda ortaya atılmış olan evrim teorisi ise bu apaçık yaratılış gerçeğini reddeder. Teori, yeryüzündeki canlı türlerinin Allah tarafından yaratılmadıklarını, tesadüflere dayalı bir süre sonucunda oluştuklarını öne sürer. Evrim teorisini ortaya atan kişi, amatör bir doğa bilinci olan Charles Darwin. Darwin, teorisini 1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabında açıklamıştı. Kitap kısa sürede popüler oldu. Bunun nedeni ise kitabın bilimsel değeri değil, ideolojik anlamıydı. Darwin, Allah'ın varlığını inkar eden materyalist felsefeye çok önemli bir destek sağlamıştı ve bu felsefenin bağlıları onu hararetle destekledi.

Diyalektik materyalizmin kurucusu olan Karl Marx, ünlü kitabı Das Kapital'i Darwin'e hitap etmiş ve ona yolladığı nüshada da şöyle bir not düşmüştü: “Charles Darwin'e ateşli bir hayranından.”

Darwin'in teorisine göre canlılar ortak bir atadan geliyordu ve uzun bir süre içinde küçük küçük değişimlere uğrayarak farklılaşmıştı. Darwin, ortaya bu iddiayı ispatlayan hiçbir somut bulgu koyamıyordu. Hatta teorisini geçersiz kılan pek çok gerçeğin de farkındaydı. Bunları kitabına eklediği, Teorinin Zorlukları başlıklı bölümde kabul etmek zorunda kalmıştı. Darwin, bilimin gelişmesiyle birlikte bu zorlukların ortadan kalkacağını umuyordu. Oysa tam aksine, gelişen bilim, Darwin'in iddialarını birbiri ardına çürütecekti.

Darwin tüm canlıların tek bir ortak atadan geldiklerine ve birbirlerinden türeyip evrimleştiklerini savunmuştu. Peki ama bu ilk canlı nasıl ortaya çıkmıştı? Darwin kitabında bu konudan hiç söz etmemişti. Çünkü bunun teorisi için büyük bir sorun olduğunun farkında değildi. Yaşadığı dönemdeki ilkel bilim anlayışı, canlılığın çok basit bir yapıya sahip olduğunu varsayıyordu. Ortaçağ'dan beri inanılan spontanejenerasyon adlı teoriye göre, canlı varlıkların kolaylıkla cansız maddelerden oluşabileceği sanılıyordu. Bu dönemde kurbağaların çamurdan, böceklerin yemek artıklarından oluştuğu yaygın bir düşünceydi. Bunu ispatlamak için de ilginç deneyler yapılmıştı. Kirli bir paçavranın üzerine biraz buğday konmuş ve biraz beklendiğinde bu karışımdan farelerin oluşacağı sanılmıştı. Etlerin kurtlanması da hayatın cansız maddelerden türeyebildiğine bir delil sayılıyordu. Oysa daha sonra anlaşılacaktı ki etlerin üzerindeki kurtlar kendiliklerinden oluşmuyorlar, sineklerin getirip bıraktıkları gözle görünmeyen yumurtalardan çıkıyorlardı.

Darwin'in evrim teorisini ortaya attığı dönemde ise, mikropların cansız maddelerden kolaylıkla oluşabildikleri inancı, bilim dünyasında yaygın bir kabul görüyordu. Oysa Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabının yayınlanmasından beş yıl sonra, ünlü Fransız biyolog Louis Pasteur, evrime temel oluşturan bu inancı kesin olarak çürüttü. Pasteur yaptığı uzun çalışma ve deneylerde vardığı sonucu şöyle özetlemişti: “Cansız maddelerin hayat oluşturabileceği iddiası artık kesin olarak tarihe gömülmüştür.”

 20. yüzyılda hayatın kökeni konusunu ele alan ilk evrimci, ünlü Rus biyolog Alexander Oparin oldu. Amaç, evrim teorisi tarafından tüm canlıların ortak atası olduğu iddia edilen ilk canlı hücrenin nasıl ortaya çıktığını açıklayabilmekti. Oparin, 1930'lu yıllarda ortaya attığı bir takım tezlerle canlı hücresinin cansız maddelerden kendi kendine tesadüfler sonucu oluşabileceğini savundu. Ancak bu çaba başarısızlıkla sonuçlanacak ve Oparin şu itirafı yapmak zorunda kalacaktı: “Maalesef hücrenin kökeni, evrim teorisinin tümünü içine alan en karanlık noktayı oluşturmaktadır.”

 Oparin’in yolunu izleyen evrimciler, hayatın kökeni konusuna evrimci bir açıklama getirebilmeyi amaçlayan deneyler düzenledi. Bu deneylerin en ünlüsü, Amerikalı kimyacı Stanley Miller tarafından 1953 yılında yapıldı. Miller, ilkel dünya atmosferinde olduğunu iddia ettiği gazları bir deney düzeninde reaksiyona sokarak birkaç basit organik molekül elde etti. O yıllarda evrim adına önemli bir aşama gibi tanıtılan bu deneyin gerçekleri yansıtmadığı ilerleyen yıllarda anlaşıldı. Deneyde kullanılan gazların dünyanın ilk dönemlerinde atmosferde bulunan gazlardan çok farklı olduğu daha sonra ortaya çıktı. Miller de deneyinin geçersiz olduğunu ilerleyen yıllarda itiraf edecekti.

Hayatın kökeni sorununu açıklamak için 20. yüzyıl boyunca yürütülen tüm evrimci çabalar hep başarısızlıkla sonuçlandı. Evrim teorisinin ünlü savunucularından jeokimya profesörü Jeffrey Bada, evrimci literatürün önde gelen yayınlarından Earth Dergisi’nin Şubat 1998 sayısında bu gerçeği şöyle itiraf eder: “Bugün 20. yüzyılı geride bırakırken hala 20. yüzyıla girdiğimizde sahip olduğumuz en büyük çözülmemiş problemle karşı karşıyayız. Hayat, yeryüzünde nasıl başladı?”

Evrim teorisinin en büyük açmazını, canlı hücresinin rastlantılarla açıklanması mümkün olmayan akıl almaz derecedeki kompleks yapısı oluşturur. Bütün canlılar, bir milimetrenin yalnızca yüzde biri büyüklüğünde olan bu hücrelerden meydana gelir. Bazı canlılar sadece bir tek hücreden oluşur. Ancak bu tek hücrenin bile son derece kompleks yapısı vardır. Yaşamını sürdürebilmesi için gerekli karmaşık fonksiyonlara hatta hareket etmesini sağlayan küçük motorlara sahiptir. Darwin döneminde hücrenin bu kompleks yapısı bilinmiyordu. O zamanın ilkel mikroskopları altında hücre sadece basit bir leke gibi görülüyordu. Ancak 20. yüzyılın ortalarında geliştirilen elektron mikroskopları, canlı hücresinin hiçbir şekilde tesadüflerle açıklanamayacak derecede karmaşık ve düzenli bir yapı olduğunu ortaya çıkardı.

Canlı hücresi birbiriyle uyum içinde çalışan binlerce küçük parçacıktan oluşur. Hücrenin içinde bir benzetme yapmak gerekirse enerji santralleri, kompleks fabrikalar, dev bir bilgi bankası, depolama sistemleri ve gelişmiş rafineriler vardır. Hücrenin zarındaysa hücreye giriş çıkış kontrollerini yapan adeta bilinçli kapılar bulunur. Hücrenin varlığını sürdürebilmesi için bütün bu organellerin aynı anda var olması zorunludur. Bu denli iç içe geçmiş ve karmaşık bir sistemin rastlantılarla ortaya çıkması ise mümkün değildir. Bugün en ileri teknolojiye sahip laboratuvarlarda bile cansız maddeler bir araya getirilerek canlı bir hücre üretilememektedir. Öyle ki bunun imkansız olduğu görülmüş ve cansız maddeden hücre üretme çalışmaları terk edilmiştir.

Evrim teorisi ise, insanoğlunun tüm akıl, bilgi ve teknoloji birikimiyle yapmayı başaramadığı bu sistemin tesadüfler sonucu kendiliğinden oluştuğunu öne sürer. Ünlü İngiliz matematikçi ve astronom Prof. Fred Hoyle, bunun imkansızlığını şöyle bir benzetme ile açıklar: “Tesadüfler sonucu bir canlı hücresinin meydana gelmesi, bir hurda yığınına isabet eden kasırganın savurduğu parçalarla tesadüfen bir Boeing 747 uçağının oluşması kadar imkansızdır.”

 Modern biyokimya, sadece hücrenin değil, hücre çekirdeğinde bulunan DNA molekülünün de akıl almaz bir tasarıma sahip olduğunu gösterdi. DNA molekülünün bir tasarım harikası olan karmaşık yapısı, 1955 yılında James Watson ve Francis Crick adlı iki bilim adamı tarafından keşfedildi. Bu, canlılığın, daha önceden tahmin edilenlerin çok ötesinde bir kompleksliğe sahip olduğunu gösterdi. Bu buluşuyla Nobel ödülü alan Francis Crick, kendi de bir evrimci olmasına rağmen DNA gibi kompleks bir yapının kesinlikle tesadüfen ortaya çıkamayacağını kabul etmek zorunda kaldı.

DNA, her canlı hücresinin çekirdeğinde saklı duran dev bir moleküldür. Canlının sahip olduğu bütün fiziksel özellikler bu sarmal biçimindeki molekülde şifrelenmiştir. Gözümüzün renginden, iç organlarımızın yapısına, hücrelerimizin şekil ve fonksiyonlarına kadar her türlü bilgi, DNA'daki gen adı verilen bölümlerde programlanmıştır.

DNA şifresi dört farklı molekülün diziliminden oluşur. Bu dört molekülün her birine birer harfe benzetirsek, DNA'yı dört harfli bir alfabeden oluşan bir bilgi bankası olarak kabul edebiliriz. Bedenin tüm bilgisi bu bilgi bankasında depolanmıştır. DNA'daki bilgileri kağıda dökmeye kalkarsak, bu bilgiler yaklaşık 1 milyon ansiklopedi sayfası büyüklüğünde bir yer tutar. Bu, insanlığın en büyük bilgi birikimlerinden biri olan Britannica ansiklopedisinin 40 katı büyüklüğünde bir ansiklopediye eşittir. Ama bu inanılmaz bilgi, milimetrenin %1'i kadar olan hücrelerimizin ondan daha da küçük çekirdeklerinde saklanmıştır. Çay kaşığına sığabilecek boyuttaki bir DNA zincirinin, bugüne kadar dünya üzerinde basılmış, bütün kitapların bilgisini saklayabilecek kapasitede olduğu hesaplanmaktadır. Elbette ki böyle muhteşem bir yapı, kendiliğinden ve tesadüfen oluşamaz. Tüm canlılığı tesadüflere dayandırmaya çalışan evrim teorisi, DNA'nın bu inanılmaz kompleksliği karşısında tümüyle çaresiz kalmıştır. DNA'nın, hücrenin ve tüm canlılığın çok üstün ve kusursuz bir yaratılışın ürünü oldukları açıktır. Bu denli üstün bir yaratılış olduğuna göre de sonsuz bir güç, bilgi ve akla sahip bir yaratıcı vardır.

İnsan doğadaki hangi canlıyı gözlemlese, yaratıcının ne derece büyük bir kudret sahibi olduğunu görür. Doğada var olan milyonlarca tür canlının her biri, birer sanat eseridir. Ve her sanat eseri gibi gizlere kendilerini var eden sanatçıyı tanıtır. O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi olan Allah'tır.

 

2. BÖLÜM – HAYALİ EVRİM MEKANİZMALARI

 

Hayatın cansız maddelerden rastlantılar sonucu ortaya çıktığı şeklindeki evrimci senaryonun her açıdan gerçekleşeceği olduğu bugün bütün bilim dalları tarafından ortaya konmuştur. Bunun yanı sıra doğada evrim gibi hayali bir süreci gerçekleştirebilecek, tek bir hücreyi kompleks bir canlıya dönüştürecek, sonra da ondan milyonlarca farklı canlı türünü oluşturabilecek bir mekanizma da yoktur.

Darwin, evrim mekanizması olarak tek bir kavram öne sürmüştü, doğal seleksiyon. Bu mekanizmaya verdiği önem, kitabının adından da açıkça anlaşılıyordu. Türlerin Kökeni, doğal seleksiyon yoluyla.

Doğal seleksiyon doğal seçme demektir. Güçlü ve içinde bulunduğu doğal şartlara uygun olan canlıların hayatta kalacağı düşüncesine dayanır. Örneğin yırtıcı hayvanlar tarafından tehdit edilen bir geyik sürüsünde daha hızlı koşabilen geyikler hayatta kalacaktır. Böylece geyik sürüsü, bir süre sonra hızlı ve güçlü bireylerden oluşacaktır. Ama elbette bu mekanizma, geyikleri evrimleştirmez, onları başka bir canlı türüne, örneğin atlara dönüştüremez. Doğal seleksiyon yalnızca zayıf, sakat ve hastalıklı bireyleri eleyerek türün devamını ve sağlıklı kalmasını sağlar. Dolayısıyla doğal seleksiyon evrimleştirici bir mekanizma değildir. Darwin de bu problemin farkındaydı. Bu yüzden Türlerin Kökeni kitabında, “faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz” itirafında bulunmuştu.

Faydalı özelliklerin ortaya çıkışı konusunda Darwin, çağdaşı Fransız biyolog Lamarck'tan etkilenmişti. Lamarck, canlıların hayatları boyunca kazandıkları fiziksel özellikleri gelecek nesillere aktardıklarını düşünüyordu. Lamarck'a göre aktarılan bu özellikler nesilden nesile birikiyordu. Bunların faydalı olanlar ise seçilerek sonuçta ortaya yeni türler çıkıyordu. Örneğin Lamarck'a göre zürafalar ceylanlardan türemişti. Ağaçların yüksek yapraklarını yiyebilmek için çabalarken nesilden nesile boyunları uzamıştı. Yine Lamarck'a göre bir ailenin kartlarının babadan oğula birkaç nesil boyunca kolları kesilse belli bir zaman sonra doğacak çocuklar kolsuz olarak dünyaya gelecekti. Bu örneklerden etkilenen Darwin ise çok daha iddialı bir örnek ortaya atmıştı. Türlerin Kökeni adlı kitabında bazı ayıların suda avlanmaya çabalarken zamanla balinalara dönüştüklerini öne sürmüştü.

Oysa gerek Lamarck gerekse Darwin yanılıyordu. Çünkü ortaya attıkları iddialar en temel biyoloji kanunlarına aykırıydı. O dönemde genetik, mikrobiyoloji, biyokimya gibi bilim dallarının hiçbiri ortada yoktu. Kalıtım kanunları bilinmiyordu. Öyle ki Lamarck ve Darwin kalıtsal özelliklerin kan yoluyla aktarıldığına inanıyordu. Dönemin bu ilkel bilim düzeyi nedeniyle evrim teorisinin zengin hayal gücüne dayalı gerçek dışı senaryoları hiç yadırganmadı. Darwin'in tezleri bilim çevrelerinde oldukça geniş yankı uyandırdı. Ancak Darwin endişeliydi. Ortaya attığı teorinin oldukça çürük temellere dayandığının farkındaydı. Kitabının Teorinin Zorlukları başlıklı bölümünde şöyle yazmıştı: “Eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır.”

 Darwin'in korkuları ölümünden kısa bir süre sonra gerçek olmaya başladı. Avusturyalı botanikçi Gregor Mender tarafından keşfedilen kalıtım kanunları, Lamarck'ın ve Darwin'in iddialarını kesin bir biçimde çökertti. 20. yüzyılın başında gelişen genetik bilimi, kazanılan fiziksel özelliklerin değil, sadece genlerin bir sonraki nesle aktarıldığını ispatladı. Bu durumda yaşam boyunca kazanılan özelliklerin nesilden nesile birikerek farklı canlı türleri oluşturması gibi bir senaryonun imkansız olduğu anlaşılmış oluyordu. Dolayısıyla Darwin'in çok önemli bir mekanizma gibi öne sürdüğü doğal seleksiyonun seçebileceği bir farklılaşma da oluşamıyordu. Yani doğal seleksiyonun hiçbir evrimleştirici gücü yoktu. Böylece Darwin'in öne sürdüğü evrim teorisi henüz 20. Yüzyılın başında yıkılmış oluyordu.

Evrimcilerin 20. yüzyıl boyunca harcadığı tüm çabalarda doğa seleksiyonun evrimleştirici bir gücü olmadığını ispatlamaktan başka bir şeye yaramadı. Ünlü bir evrimci olan İngiliz paleontolog Colin Patterson bu gerçeği şöyle itiraf etmektedir: “Hiç kimse doğal seleksiyon mekanizmalarıyla yeni bir tür üretememiştir. Hiç kimse böyle bir şeyin yakınına bile yaklaşamamıştır. Bugün neo-Darwinizmin en çok tartışılan konusu da budur.”

 20. yüzyıl bilimi ayrıca canlılarda iç içe geçmiş, son derece karmaşık mekanizmalarda çalışan sistem ve organlar olduğunu ortaya çıkardı. Bu sistem ve organlar bir tek parçaları dahi eksik olsa hiçbir işlev göremez. İndirgenemez komplekslik denen bu özellik, bu yapıların bir anda ve eksiksiz biçimde ortaya çıktıklarını göstermektedir. Bu gerçek, canlıların kademeli bir şekilde, küçük değişikliklerle zaman içinde geliştiklerini iddia eden evrim teorisini kesinlikle yıkmıştır.

Darwin'in öne sürdüğü doğal seleksiyon mekanizmasının hiçbir evrimleştirici güce sahip olmadığının anlaşılmasıyla evrimciler teoride köklü bir değişim yapmak zorunda kaldılar. Doğal seleksiyon kavramının yanına bir de mutasyon adlı ikinci bir mekanizma eklediler. Mutasyonlar, canlıların DNA'larında radyasyon, kimyasal etkenler gibi dış etkiler sonucunda oluşan değişiklik ve bozulmalardır. Evrim teorisi ise, canlıların mutasyonlar yoluyla birbirlerinden farklılaştıklarını ve geliştiklerini öne sürer. Oysa mutasyonlar, DNA'daki bilgiyi tahrip eder ve dolayısıyla bir canlıya sadece zarar verirler.

Şimdiye kadar doğada ya da laboratuvarlarda gözlemlenmiş tek bir yararlı mutasyon örneği yoktur. Mutasyon yoluyla canlıların yeni organlar kazanmaları, örneğin bir sürüngene kanat eklenmesi ya da gözü olmayan bir canlının göz edinmesi ise kesinlikle imkansızdır.

Evrimciler, faydalı mutasyonlar eriyebilmek için farklı canlı türlerini on yıllar boyu radyasyon gibi etkilere maruz bırakmışlar ama her zaman sakat, eksik, kısır canlılar ortaya çıkmıştır. Meyve sinekleri üzerinde yapılan sayısız deney, mutasyonların geliştirici değil, tahrip edici ya da öldürücü etkisi olduğunu ortaya koymuştur. Mutasyonlar, bir canlının mükemmel ve kusursuz DNA şifresini bozar ve onu bir hilkat garibesine çevirir.

Tüm bu nedenlerden dolayı, evrim teorisinin günümüzdeki savunucularının en ünlüsü olan Prof. Richard Dawkins, canlıların genetik yapısını geliştiren herhangi bir gözlemlenmiş mutasyon ya da evrimsel süreç örneği olup olmadığı şeklindeki soru karşısında şöyle bocalamaktadır:

-- Prof. Dawkins, genetik mutasyon veya evrimsel süreç örneği olup olmadığı bir örnek verebilir misiniz?

(Dawkins, bu soru karşısında 17 dk. düşünüyor ve kameranın kapanmasını istiyor)

Aslında gerçek çok açıktır. Canlılık, kesinlikle tesadüfen ortaya çıkamayacak kadar kompleks bir düzene ve tasarıma sahiptir.

Mekanik bir saat, çarkları tesadüfen bir araya gelmesiyle oluşamaz ve kendini dizayn eden bilinçli bir saatçinin varlığını gösterir. Aynı şekilde canlılık da çok üstün bir tasarıma sahiptir ve kendini yoktan var eden bir yaratıcının varlığını ispatlar.

Tüm evren, kusursuz bir yaratılışın ürünüdür. Yaratıcının üstün aklı, gücü ve bilgisi yarattığı her şeyde kendini gösterir. İnsanın sadece kendi yaratılışı dahi, evrim teorisinin gözlerden kaçırmak istediği bu gerçeği apaçık ortaya koyan bir mucizedir.

Belgesel
Bilim
Biyokimya
Darwinizm
Evrim
Genetik
Hayatın Gerçek Kökeni
Kimyasal
Molekül
Yaratılış
biyoloji
PAYLAŞ
logo
logo
logo
logo
logo
İNDİRMELER
flv
flv
mp4
mp4
wmv
youtube