Bilim yolunda - 16 - Hayatın Başlangıcı
Hayatın Başlangıcı :
Hayat kendi kendine oluşamaz, oluşması için gerekli çok özel değerler ve çok özel hücre yapıları gerekir.
Evrimcilerin hayatın başlangıcı ile ilgili yaptıkları bilimdışı iddialara karşı verilmesi gereken gerçek bilimsel cevaplar nelerdir?
Hayatın başlangıcı ile ilgili bilim insanlarının itirafları ancak Allah’ın yoktan ve bir anda hayatı var edebileceği gerçeğini gösterir.
BİLİM YOLUNDA - 16 - HAYATIN BAŞLANGICI
ONUR YILDIZ: Merhabalar! Bu hafta konusunu etmek istediğimiz canlılığın başlangıcı. Çünkü canlılığın yani hayatın başlangıcı evrim teorisinin en karanlık noktasını oluşturuyor. Neden? Çünkü hiçbir tesadüfi reaksiyon daha doğrusu tesadüfi hiçbir şey, bir sistem, bir bütün, bir yok olan bir şeyin var olmasına yol açamaz. Ancak Allah her şeyi yoktan var eder ve canlıların bedenlerinden tutun cansız varlıklara kadar her şey Allah'ın yaratmasıyla varlık bulur, var olur inşaAllah.
Şimdi canlı vücutlarında temel olarak iki ana reaksiyon tipi vardır. Bunlar anabolizma ve katabolizmadır. Yani anabolizma, vücudun ihtiyacı olan enzimler, hormonlar, kas dokusu, kemik dokusu, gerekli olan hücre yapısı vs. Bütün bu yapıların inşa edilmesi, sentezlenmesi. Küçük yapı taşlarından büyük inşaatlar oluşması, hücreler, kaslar, kemikler, organlar vs. Buna anabolizma adı veriliyor.
Katabolizma da, besin olarak almış olduğumuz ve vücudumuzda inşaat için, inşaat için kullanacağımız o küçük yapı taşlarına aldığımız büyük moleküllerin parçalanması. Mesela bir et yiyoruz, bu yüksek derecede protein ihtiva eden bir gıdadır. Fakat biz vücudumuzda kendimize özgü proteinleri kullanacağız. O zaman ne yapmamız gerekiyor? Proteinin yapı taşı olan amino asitlere o aldığımız eti parçalamamız gerekiyor, sindirmemiz gerekiyor. İşte bu parçalama, ama rastgele bir parçalama değil, yapı taşlarına ayırma reaksiyonuna da katabolizma adı veriliyor. Tüm bu işlemler bütününe de metabolizma adı veriliyor. İşte canlılık budur.
MaşaAllah, denizin dalgaları gerçekten çok güzel bir tablo bize oluşturuyor, çok güzel bir manzara oluşturuyor. Şimdi bu dalgaların evrim teorisyenleri için gerek çok komik gerekse kendileri için belki önemli bir yeri var. O da hücrenin zarıyla alakalı.
Şimdi bakın hücre canlının en temel yaşam birimi. Hücrede az önce bahsetmiş olduğum anabolizma ve katabolizma gerçekleşiyor. Hücrede üretim tesisleri var, hücrede sindirim tesisleri var. Mesela kas, hücrelerden oluşuyor, kemik hücrelerden oluşuyor, göz hücrelerden oluşuyor. Bütün vücudu yapan hücreler. Hücrenin içerisindeki reaksiyonlar da canlılığın devam etmesini sağlıyor.
Hücreyi hücre yapan, hücrenin dış dünyayla iç dünyası arasında ona bir kalkan oluşturan kısmı da hücrenin zarı. Ve bu zar seçici geçirgen bir zardır ve bu seçici geçirgen özelliği de hücrenin üzerindeki binlerce protein kapısı sayesinde olur. Proteinler karar verir hücrenin içerisine maddenin giriş-çıkışına gerekli olup olmadığına.
Şimdi hücre zarında var olan bir diğer madde de fosfolipittir. Fosfolipit sudan korkar yani suyu iter, su geçirmez diyebiliriz o anlamda, sudan yalıtım yapabiliyor diyebiliriz o anlamda. İnsan hücresinde iki tabakalı fosfolipit tabakası vardır. Proteinlerde yani hücrenin içine girecek olan maddeleri içeri alıp-almayan, karar veren gümrük kapıları, proteinler de bu fosfolipid tabakanın içerisinde kayar vaziyette, hareket eder vaziyette durur, yaşarlar, hayatlarına öyle devam ederler.
Evrimciler şunu söylüyor: “Deniz dalgalarında hücre zarı oluşmuş olabilir. Her ne kadar bu komik ve inandırıcı olmasa da biz bunun böyle olduğunu düşünüyoruz” diyorlar. Hakikaten kitaplarında böyle yazıyorlar. Bu tabii çok komik bir iddia. Kendileri de buna inanmıyorlar. Ama bu iddianın bilimsel hiçbir tarafı yok. Kendileri de buna inanmadıkları gibi bilimsel bir delili bir desteklenmiş bir deneyi bir tezi de yok ama bunu laf olsun beri gelsin diye hep söylerler. Halbuki hücre zırhının tesadüfen doğada kendi kendine denizin dalgalarında veya başka bir yerde oluşma ihtimali yoktur.
Bakın, periyodik cetvelde 115 tane element vardır. Bu 115 elementin 92'si özel element, geri kalanı da onların izotopu halindedir ve 115 element olarak kabul edilir. Örneğin insan vücudunda 60 element var. Bu elementler her birisi özel bir miktarda olması gerekiyor. Hücrelerimizde katrilyonlarca hücrenin içerisinde dağılımının en uygun hassasiyeti yapılmış olması gerekiyor.
Mesela vücudumuzun %65'ini oksijen oluşturuyor. Yine çok büyük bir çoğunluğunu karbon, hidrojen ve oksijen oluşturuyor. Ama dişimizin oluşturan o sağlamlığını katan maddelerden birisi de flor. Flor yalnızca vücudumuzun milyonda 37'si oranında bulunuyor. Peki bu kadar hassas bir oranı, milyonda 37 oranını kim ayarlıyor? Tabii ki Allah ayarlıyor.
Kendi kendine yaşamın olmaması, yani kendi kendine hayatın olması mümkün değil. Kendi kendine yaşamın olmadığı çok rahat bir şekilde ortada olduğu gibi, yaşamın devam etmesi için, hayatın devam etmesi için, bütün bu hassas moleküler oranlarının sağlanması için de hep denetleme mekanizmaları olması gerekiyor.
Mesela vücudumuzda az önce anlattığım hücre zarının üzerindeki proteinden yapılmış olan gümrük kapılarına bir örnek. Mesela kalsiyum oranını denetleyen, kalsiyumun hücre içerisine giriş-çıkışını denetleyen bir mekanizma var. Bu da Bestrophin hormonları sayesinde oluyor. Ve bestrophin denen protein eğer hücrenin zarında yeterli miktarda ve o anda, o zamanda bulunmuyorsa o zaman kalsiyumun giriş çıkışında problem oluyor. Bu da çok ciddi kas rahatsızlıklarına, doku bozukluğu, o bölgenin bozulmasına tamamen yol açabiliyor.
Şimdi bu kadar detaylı, ince oranların ayarlanması, denetlenmesi kendi başına da tesadüfen olabilecek bir şey değil. Bunu Allah bizim DNA'mıza en ince hassaslıktan nerede gerekeceğini bilginin ve konunun bilerek bizim ihtiyacımıza uygun şekilde yaratıyor ve koyuyor. Bütün canlarda öyle. Sadece denizlerde yüz binlerce farklı tür yaşıyor. Her bir türün kendi içerisinde ideal kalsiyum oranlarını, magnezyum oranlarını, gerekli solunum için oksijen oranlarının nasıl ayarlanacağı onları DNA'larında var.
Şimdi bakın, size canlılığının devam etmesi için denizdeki ekosistemdeki bir ayardan bahsedeceğim. Bu ayarı yapan canlının adı Pelagibacter ubique. Bu bakteri denizlerde yaşayan bakteri nüfusunun neredeyse dörtte birini oluşturuyor. Ve dünyanın en küçük genoma sahip bakterisi. Üzerindeki gen adedi 1.308.759 çift harf sayısı. Şimdi bu harf sayısıyla vücut için gerekli, yani kendi vücudu bir hücreden oluşuyor. İnsan vücudu trilyonlarca hücreden oluşuyor. Diğer çok hücreli canlılar da çok hücreden oluşuyor. Ama bu sayı çok önemli değil. Çünkü hücre bazında hayatın devam ediyor olması esas. Yani maksat ve amaç bu. Şimdi Pelagibacter ubique’nun özelliği, dünyanın en küçük genine sahip bakteri olması. Ve hayatının devam etmesi için gerekli olan temel işlerin tamamını yapıyor. Örneğin 20 amino asit tamamını salgılıyor. Denizin 3000 metre altında yaşayabiliyor, oradaki hayvanlara gıda oluşturuyor. Çünkü denizdeki çözülmüş karbonu enerji olarak kullanıyor, ışığı da kullanıyor. Tam olarak fotosentez yapıyor denemeyebilir, öyle bir bilgiye direkt rastlamadım. Ama ışığı da kendisi enerji üretmek için kullanabiliyor. Işığı vücudundaki reaksiyonların katalizlenmesi için etmen olarak, bir yardımcı kuvvet olarak kullanabilme kabiliyetine sahip. Çünkü ışığı kullanan rodopsin türevli proteinleri de üretebiliyor.
Şimdi bu denizlerdeki biliyorsunuz planktonlar var. En büyük besin kaynağıdır. Balinalar mesela bununla beslenir. O planktonların dörtte birini oluşturuyor. Bütün bakterinin dörtte birini oluşturuyor. Çözünmüş karbonu kullanabiliyor. Üç bin metrede yaşayabiliyor. Bin metrede yaşayabiliyor. Yüzeye yaklaştıkça sayısı daha da artıyor. Temel enerji metabolizması için gerekli bütün enzimler vücudunda var. Ve bilinen kendi başına hayatta kalabilme kabiliyetine sahip en küçük canlıyı oluşturuyor.
Şimdi evrim teorisyenleri burada ne diyecekler? Biz buradan şunu anlıyoruz çünkü; eğer 1.308.759 tane gen yoksa bir canlıda minimum, o zaman o canlının kendi başına hayatta kalması mümkün değil. O halde mesela 1.308.759 değil de 758 olsa bu canlı hayatta kalamıyor. 750 olsa bu canlı hayatta kalamıyor. Demek ki 1.308.759'un tamamının aynı anda aynı yerde, hücre içerisinde, hücre zarının içerisinde, hücrenin bütün gerekli proteinlerinin içerisinde, stoplazmasının içerisinde orada olması gerekiyor. Çünkü ancak öyle bir ortamda hayatta kalabiliyor. O halde kendi kendine hayatın başlaması mümkün değil. En küçük yaşam birimi bu canlıda. Ve bu canlılığa sahip olduğu genlerin adedi bu. Bu kadar adette gen aynı anda aynı yerde yoksa o zaman hayatta yok. Dolayısıyla evrimin iddia ettiği gibi kademe kademe yavaş yavaş kendi kendine tesadüfen okyanusun köpüklerinde vs. tarzda bir şekilde hayatın oluşması mümkün değil.
Bu haftaki programımıza dört ünlü bilim insanının hayatın başlangıcıyla ilgili yapmış oldukları itiraf ile son vermek istiyorum müsaadenizle.
Şimdi bunlardan birincisi Türk bilim insanı Prof. Dr. Ali Demirsoy tanınmış bir sima Türkiye'de. Diyor ki: “Karmaşık hücreler hiçbir zaman ilkel hücrelerden evrimsel süreç içerisinde gelişerek meydana gelmemiştir.”
İlkel hücre diye addedilen hiçbir hücre yok. Adına öyle diyorlar ama ilkel ve basit hiçbir canlı yok dünyada. Tek bir hücrenin, bırakın hücreyi, hiçbir kısmının, hücrenin en başta zarının veya DNA'nın kendi kendine veya proteinin en başta, bir proteinin, yani canlıyı yapan temel maddedir protein her canlıda, tesadüfen doğada olması mümkün değil. Çünkü proteinin oluşum aşamasında en az 100 tane zaten proteinin hücre içerisinde olması gerekiyor. Bunu Ali Demirsoy bildiği için ilk hücrenin varoluşunu söylememiş. “O hücreden sonra başka hücrelerin o hücreden evrimleşmiş olması mümkün değil” diyor.
Harold Urey diyor ki, ünlü Miller deneyinin iki kişi yapan Miller ve Urey her ikisi de, Harold Urey ve Stanley Miller dünyada hayatın başlangıcı ile ilgili bir deney yapmışlardır ve bu deney daha önceki programlarda anlattığım gibi tamamen bir hile ürünüdür. Ki nitekim yıllar sonra Harold Urey diyor ki: “Yaşamın kökeni konusunda araştıran bizler, bu konuyu ne kadar çok incelersek inceleyelim, hayatın herhangi bir yerde evrimleşmiş olamayacak kadar kompleks olduğu sonucuna varıyoruz. Ancak hepimiz bir inanç ifadesi olarak,” inanç ifadesi olarak, “yaşamın bu gezegenin üzerinde ölü maddeden evrimleştiğine inanıyoruz. Fakat kompleksliği o kadar büyük ki nasıl evrimleştiğini hayal etmek bile bizim için zor” diyor.
Ünlü Nobel ödüllü Fransız zoolog yani hayvan bilimci Jacques Monod diyor ki: “Şifre yani DNA veya RNA'daki bilgi aktarılmadıkça anlamsızdır.” Yani mesela diyorlar ki: “Tesadüfen DNA oluştu veya RNA oluştu. E o halde bu DNA bir sonraki nesle aktarılamıyorsa eğer, yani kendini kopyalayamıyorsa, çoğaltamıyorsa bir anlamı yoktur. O var olan hücre zaten yok olacaktır. Dolayısıyla bu şekilde hayatın var olmasını veya hayatın başlangıcını bu şekilde açıklamak yersizdir” diyor. Doğru söylüyor. “Günümüz hücresindeki şifre aktarma mekanizması en az 50 makromoleküler parçadan oluşmaktadır ki” yani söylediği şu; bir proteinin sentezinde en az 50 tane protein zaten olması gerekiyor. Yani protein olmadan önce 50 tane zaten proteinin var olması gerekiyor. Bir protein olmadan önce zaten onlarca hatta bugünkü rakam 4950 adet proteindir. 4950 adet protein sadece bir proteinin var olması için zaten olması gerekiyorsa, önden zaten hazır olması gerekiyorsa o halde biz tek bir proteinin tesadüfen doğada oluşabilmesine inanamayız.
Ancak her şeye kudreti yeten, gücü yeten sonsuz bilgi sahibi Allah, canlının her parçasını tam ve eksiksiz bir biçimde bir anda yaratmıştır ve o şekilde hayat devam etmiştir. Nitekim Jacques Monod da bu sistemin bilimsel olarak delillerini gördüğü için bu şekilde söylüyor. Ve “şifre yani DNA bu birimler olmadan aktarılamaz. Bu döngünün kapanması ne zaman ve nasıl gerçekleşti? Bunun hayali bile aşırı derecede zordur.” Yani bunun oluşması kendi kendine ne zaman, nasıl oldu diye soruyor. Hiçbir şekil olmadığı ortada.
Fransız zoolog Field For Gracie'de şunu söylüyor: “Herhangi bir canlı organizma inanılmaz derecede büyük bir akıl içerir. Bu insanların en büyük mimari eserleri olan katedralleri inşa etmek için kullandıklarından çok daha büyük bir akıldır. Bugün bu akla bilgi yani enformasyon diyoruz. Ama anlam hala aynıdır. Bu bilgi bir bilgisayara programlanmamıştır.” Yani var olan bir bilgisayar canlılığı işlemiyor, onu yönetmiyor. Bu bilgi bir yerde kayıtlı değil. Evrimcilerin iddia ettiği yokluk dünyasında hiçbir canlı yokken bilgi de yok. Hiçbir şey yok. Ama “bilgisayardan çok daha dar bir yere, DNA, kromozoma, hücrenin içerisine sıkıştırılmıştır” diyor. “Bu akıl hayatın olmazsa olmaz şartıdır. Peki ama bunun kaynağı nedir?” diyor.
İşte Pierre-Paul Grasse'de bilginin, yani hücreyi ve canlıyı ayakta tutacak, hayatta yaşama ona için gerekli olan bilgiyi verecek olan DNA ve kromozomdaki genlerin içerdiği bilginin anlamının önemine dikkat etmiş.
Son olarak Prof. Charles Carter diyor ki, bakın: “İlkel dünya olarak adlandırdıkları, RNA dünyası olarak adlandırdıkları, ilkellik hücreler veya hücre öncüsü maddeler olarak adlandırdıkları dünyada evrimci görüşe göre, dünyanın başlangıcı hikayesinin kanıtlayacak hiçbir kanıt bulunamamıştır.” Yani 3,5 milyar yıl önce biz ilk canlı hücresinin fosilini buluyoruz. “Dünyanın yaşı 4,5 milyar yıl. 4,5 milyar yıl önce dünya var oluyor, 1 milyar yıl cansız bir hayat devam ediyor. Bu 1 milyar yıla ait boş kaya parçaları, cansız maddelerin fosilleri, yani o döneme ait kayalar var. Ama içerisine hiçbir RNA parçası, hiçbir ribozom parçası, hiçbir hücre parçası yok” diyor. “Biz ilk hücreye 3,5 milyar yıl önce tas tamam ve eksiksiz bir biçimde rastlıyoruz” diyor. “Canılık ilkelden komplekse gitti. İlkel RNA çorbası vardı. RNA'lar sadece dünyada vardı. Hücre öncüsü proteinler, hücre öncüsü maddeler vardı hipotezini” veya hayalini diyebiliriz, “destekleyecek hiçbir buluş, hiçbir bulgun, hiçbir kanıt yoktur” diyor Prof. Charles Carter.
Gördüğünüz gibi yaşamın tesadüfen olması mümkün değil. Yalnızca Allah'ın dilemesiyle hayat var oluyor. Bu bilimin ulaşmış olduğu son aşamada söylenmiş en büyük hakikattir, inşaAllah.
Bu hafta programımızda hayatın başlangıcını konu ettik. Yeni programlarda görüşmek üzere, hoşça kalın.
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500
