HARUN YAHYA
logo
HARUN YAHYA

  • Tüm Eserler
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • Videolar
  • Görseller
  • Sesler
  • Alıntılar
  • Diğer

Adnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun YahyaAdnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
ESERLER
KitaplarMakalelerVideolarGörsellerSeslerAlıntılarDiğer
KONULAR
VatikanSosyalizmAydınlanma çağıFransız DevrimiDönmeSabetayistJakobenizmMasonik MedyaSiyasi SiyonizmJön Türkİttihat ve TerakkiAbdülhamitAnti-NaziDünya Siyonist ÖrgütüNuremberg KanunlarıMussolini1. Dünya savaşıAdolf EichmannGoyimRothschild HanedanıThink-TankCFRRockefellerSoğuk SavaşStalinEkim DevrimiSovyetler BirliğiBilderbergVietnamAIPACLobiFuarGüneydoğuYunanistanYeni Dünya DüzeniKızıldenizJeopolitikGaziVergiGümrük2023AntilopBoğaAvrasya İslam ŞuarasıNobel Barış ödülüHastaneSosyal Güvenlik KurumuAli BabacanTurgut ÖzalSuikastGaffar OkkanMuhsin YazıcıoğluRosette NebulaAstronomiGül
Harun Yahya © 2025
Harun Yahya © 2025
  1. Videolar
  2. Hayatın kökeni

Hayatın kökeni

Harun Yahya
2028
02 Şubat, 2016
Belgesellerden Seçme Bölümler
Evrim Teorisinin Çöküşü

"Evrim Teorisinin Çöküşü: Yaratılış Gerçeği - 1" belgeselinden.


Evrim Teorisinin Çöküşü: Yaratılış Gerçeği – 1

 

Hayatın kökeni

 

Yaşadığı evreni inceleyen insan, her biri içlerinde ortalama 300 milyar yıldızı bulunduran 250 milyarı aşkın galaksi ile karşılaşır. Bu muhteşem sistemlerin her biri, belirli kurallara göre ve belirli bir düzen içerisinde mevcudiyetini devam ettirir. Evrenin her parçasında ince bir düzen ve denge vardır. Bu dev evrende, çok küçük bir yer tutan dünya ise son derece kompleks ve hassas dengeler üzerine kurulmuş, mükemmel bir sistemdir.

Bilinen tüm diğer gök cisimlerinin aksine yaşama elverişli bir atmosfere ve yüzeye sahiptir. Dünya yüzeyinin büyük bölümünü kaplayan su, yaşamın temel şartlarından birini oluşturur. Dünyanın ısısı, yörüngesi ve yüzeyi de bu gezegenin yaşam için özel olarak var edildiğini göstermektedir. Bu özel gezegende son derece kapsamlı bir canlı çeşitliliği vardır. Milyonlarca farklı bitki ve hayvan türü dünya üzerinde kusursuz bir uyum içinde yaşarlar. Bu öyle sağlam bir uyumdur ki insanın müdahalesi olmadıkça hiçbir bozulmaya uğramadan kesintisiz devam eder. Peki bu sistemler ve bu canlılar nasıl var olmuştur?

Dünya üzerindeki canlılara bakıldığında hepsinin üstün bir akınla var edildiği gözlemlenir. Hepsi yaptıkları işi en iyi biçimde yerine getirmelerini sağlayacak son derece kompleks sistemlerle donatılmıştır. Canlılık tüm detaylarıyla en iyi şekilde düzenlenmiş olduğuna göre de mutlaka bir yaratıcısı olması gerekir. Nitekim o yaratıcı tarihin başından bu yana insanlara kendini tanıtmıştır. O gökleri ve yeri yoktan var eden, tüm canlıları da yaratıp şekillendiren Allah'tır.

19. yüzyılda ortaya atılmış olan evrim teorisi ise bu apaçık yaratılış gerçeğini hiçbir bilimsel dayanağı olmadığı halde reddeder. Teori, yeryüzündeki canlı türlerini Allah'ın yaratmadığını, canlıların tesadüflere dayalı bir süreç sonucunda oluştuklarını cahilce öne sürer.

Evrim teorisini ortaya atan kişi, amatör bir doğa bilimci olan Charles Darwin'di. Darwin teorisini 1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabında açıklamıştı. Kitap kısa sürede popüler oldu. Bunun nedeni ise kitabın bilimsel değeri değil, ideolojik anlamıydı. Darwin ortaya hiçbir somut bilimsel bulgu koymadığı halde, Allah'ın varlığını inkar eden materyalist felsefeye sözde önemli bir destek sağlamıştı ve bu felsefenin bağlıları onu hararetle destekledi.

Diyalektik materyalizmin kurucusu olan Karl Marx, ünlü kitabı Das Kapital'i Darwin'e ithaf etmiş ve ona yolladığı nüshaya da şöyle bir not düşmüştü: “Charles Darwin'e ateşli bir hayranından.”

 Darwin'in bilim dışı teorisine göre canlılar, hayali ortak bir atadan geliyordu ve uzun bir süre içinde küçük küçük değişimlere uğrayarak farklılaşmışlardı. Ancak şöyle bir sıkıntı vardı. Darwin bu iddiasını ispatlayan hiçbir somut bulgu ortaya koyamıyordu. Hatta teorisini geçersiz kılan pek çok gerçeğin de farkındaydı. Bunları, kitabını eklediği Teorinin Zorlukları başlıklı bölümde kabul etmek zorunda kalmıştı. Darwin, bilimin gelişmesiyle birlikte bu zorlukların ortadan kalkacağını umuyordu. Oysa tam aksine gelişen bilim, Darwin'in iddialarını birbiri ardına çürütecekti.

Darwin tüm canlıların sözde tek bir ortak atadan geldiklerini ve birbirlerinden türeyip evrimleştiklerini savunmuştu. Peki ama ilk canlı nasıl ortaya çıkmıştı? Darwin kitabında bu konudan hiç söz etmemişti. Üstelik bunun teorisi için büyük bir sorun olduğunun farkında değildi. Yaşadığı dönemdeki ilkel bilim anlayışı, canlılığın çok basit bir yapıya sahip olduğunu varsayıyordu. Ortaçağ'dan beri inanılan Spontane Jenerasyon adlı teoriye göre canlı varlıkların kolaylıkla cansız maddelerden oluşabileceği sanılıyordu. Bu dönemde kurbağaların çamurdan, böceklerin yemek artıklarından oluştuğu cehaleti yaygın bir düşünceydi. Bu komik fikri ispatlamak için de ilginç deneyler yapılmıştı. Kirli bir paçavranın üzerine biraz buğday konmuş ve biraz beklendiğinde bu karışımdan farelerin oluşacağı sanılmıştı.

Etlerin kurutulması da hayatın cansız maddelerden türeyebildiğine bir delil sayılıyordu. Oysa daha sonra anlaşılacaktı ki etlerin üzerindeki kurtlar, kendiliklerinden oluşmuyorlar, sineklerin getirip bıraktıkları gözle görülmeyen yumurtalardan çıkıyorlardı. Darwin'in evrim teorisini ortaya attığı dönemde ise mikropların cansız maddelerden kolaylıkla oluşabildikleri cehaleti bilim dünyasında yaygın bir kabul görüyordu. Oysa Darwin'in Tüllerin Kökeni adlı kitabının yayınlanmasından beş yıl sonra, ünlü Fransız biyolog Louis Pasteur, evrime temel oluşturan bu inancı kesin olarak çürüttü. Pastor, yaptığı uzun çalışma ve deneylerde vardığı sonucu şöyle özetlemişti:

“Cansız maddelerin hayat oluşturabileceği iddiası artık kesin olarak tarihe gömülmüştür.”

 

Darwin’in yaşadığı dönemin ilkel bilimsel şartları, hiçbir şeyin kendi kendisine oluşamayacağına ilişkin iddiaları inceleyemeyecek kadar kötüydü. Günümüzde ise bu saçma teoriler tarihin çöp sepetine atılmış durumdalardır.

Mesela proteinleri ele alalım. Proteinler enzimler tarafından oluşturulurlar. Ancak enzimler de birer proteindir. Tek bir proteinin oluşabilmesi için 60 ayrı enzim aynı anda var olmalıdır. Bu enzimleri DNA üretir. DNA'nın klonlanabilmesi için de protein gereklidir. Yani proteinin oluşabilmesi için DNA'nın hali hazırda zaten var olması lazımdır.

Protein oluşumu, hücrenin tüm birleşenleriyle var olmasına bağlıdır. Ancak hücre içerisindeki belirli ısı ve pH derecelerine göre sentezlenebilirler. Canlılığın meydana gelebilmesi için DNA ve proteinler aynı anda bir arada olmalıdır. Birinin diğerinden önce var olması, bilimsel açıdan mümkün değildir. Tüm bu bilgiler, proteinin tesadüfen kendi kendine uzun zaman dilimleri içerisinde oluştuğu düşüncesini yerle bir etmektedir. Tek bir proteinin dahi tesadüfen oluşmasının imkânsız olması, evrim teorisinin daha çıkış noktasında çökmesi demektir.

20. yüzyılda hayatın kökeni konusunu ele alan ilk evrimci, ünlü Rus biyolog Aleksandr Oparin oldu. Amaç evrim teorisi tarafından tüm canlıların ortak atası olduğu iddia edilen ilk canlı hücrenin nasıl ortaya çıktığını açıklayabilmekti. Ancak bu girişim büyük bir hüsranla sonuçlanacaktı. Oparin, 1930'lu yıllarda ortaya attığı bir takım tezlerle canlı hücresinin cansız maddelerden kendi kendine tesadüfler sonucu oluşabileceğini savundu. Bu çaba başarısızlıkla sonuçlandı ve Oparin şu itirafı yapmak zorunda kaldı:

“Maalesef hücrenin kökeni, evrim teorisinin tümünü içine alan en karanlık noktayı oluşturmaktadır.”

 

Oparin'in yolunu izleyen evrimciler, hayatın kökeni konusunda evrimci bir açıklama getirebilmeyi amaçlayan deneyler düzenlediler. Bu deneylerin en ünlüsü, Amerikalı kimyacı Stanley Miller tarafından 1953 yılında yapıldı. Miller, ilkel dünya atmosferinde olduğunu iddia ettiği gazları bir deney düzeneğinde reaksiyona sokarak birkaç basit organik molekül elde etti. O yıllarda, evrim adına önemli bir aşama gibi tanıtılan bu deneyin gerçekleri yansıtmadığı ilerleyen yıllarda anlaşıldı. Deneyde kullanılan gazların dünyanın ilk dönemlerinde atmosferde bulunan gazlardan çok farklı olduğu daha sonra ortaya çıktı. Miller de deneyinin geçersiz olduğunu ilerleyen yıllarda itiraf edecekti.

Hayatın kökeni sorununu açıklamak için 20. yüzyıl boyunca yürütülen tüm evrimci çabalar hep başarısızlıkla sonuçlandı. Evrim teorisinin ünlü savunucularından jeokimya profesörü Jeffrey Budd'a bu gerçeği şöyle itiraf eder:

“Bugün 20. yüzyılı geride bırakırken, hala 20. yüzyıla girdiğimizde sahip olduğumuz en büyük çözülmemiş problemle karşı karşıyayız. Hayat yeryüzünde nasıl başladı?”

 

Evrim teorisinin en büyük açmazlarından birini, canlı hücresinin tesadüflerle açıklanması mümkün olmayan akıl almaz derecedeki kompleks yapısı oluşturur. Bütün canlılar, 1 mm'nin yalnızca %1'i büyüklüğünde olan bu hücrelerden meydana gelir. Bazı canlılar sadece bir tek hücreden oluşur. Ancak bu tek hücrenin bile son derece kompleks yapısı vardır. Yaşamını sürdürebilmesi için gerekli kompleks fonksiyonlara, hatta hareket etmesini sağlayan küçük motorlara sahiptir. Darwin döneminde hücrenin bu kompleks yapısı bilinmiyordu. O zamanın ilkel mikroskopları altında hücre sadece basit bir leke gibi görülüyordu. Ancak 20. yüzyılın ortalarında geliştirilen elektron mikroskopları, canlı hücresinin hiçbir şekilde tesadüflerle açıklanamayacak derecede kompleks ve düzenli bir yapı olduğunu ortaya çıkardı.

Canlı hücresi birbiriyle uyum içinde çalışan binlerce küçük parçacıktan oluşur. Hücrenin içinde bir benzetme yapmak gerekirse enerji santralleri, kompleks fabrikalar, dev bir bilgi bankası, depolama sistemleri ve genişmiş rafineriler vardır. Hücrenin zarındaysa hücreye giriş-çıkış kontrollerini yapan adeta bilinçli kapılar bulunur. Hücrenin varlığını sürdürebilmesi için bütün bu organellerin aynı anda var olması zorunludur. Bu denli iç içe geçmiş ve kompleks bir sistemin rastlantılarla ortaya çıkması ise mümkün değildir. Bugün en ileri teknolojiye sahip laboratuvarlarda bile cansız maddeler bir araya getirilerek canlı bir hücre üretilememektedir. Öyle ki bunun imkansız olduğu görülmüş ve cansız maddeden hücre üretme çalışmaları terk edilmiştir. Evrim teorisi ise insanoğlunun tüm akıl, bilgi ve teknoloji birikimiyle yapmayı başaramadığı bu sistemin tesadüfler sonucu kendiliğinden oluştuğunu öne sürer. Ünlü İngiliz matematikçi ve astronom Prof. Fred Hoyle, bunun imkansızlığını şöyle bir benzetmeyle açıklar:

“Tesadüfler sonucu bir canlı hücresinin meydana gelmesi, bir hurda yığınına isabet eden kasırganın savurduğu parçalarla tesadüfen bir Boeing 747 uçağının oluşması kadar imkansızdır.”

 

Modern biyokimya sadece hücrenin değil, hücre çekirdeğinde bulunan DNA molekülünün de hayret uyandıracak bir yapıya sahip olduğunu gösterdi. DNA molekülünün bir yaratılış harikası olan kompleks yapısı, 1955 yılında James Watson ve Francis Crick adlı iki bilim adamı tarafından keşfedildi. Bu, canlılığın daha önceden tahmin edilenlerin çok ötesinde bir kompleksliğe sahip olduğunu gösterdi. Bu buluşuyla Nobel ödülü alan Francis Crick, kendi de bir evrimci olmasına rağmen DNA gibi kompleks bir yapının kesinlikle tesadüfen ortaya çıkamayacağını kabul etmek zorunda kaldı.

DNA, her canlı hücresinin çekirdeğinde saklı duran dev bir moleküldür. Canlının sahip olduğu bütün fiziksel özellikler bu sarmal biçimindeki molekülde şifrelenmiştir. Gözümüzün renginden, iç organlarımızın yapısına, hücrelerimizin şekil ve fonksiyonlarına kadar her türlü bilgi DNA'daki gen adı verilen bölümlerde programlanmıştır.

DNA şifresi dört farklı molekülün diziliminden oluşur. Bu dört molekülün her birini birer harfe benzetirsek, DNA'yı dört harfli bir alfabeden oluşan bir bilgi bankası olarak kabul edebiliriz. Bedenin tüm bilgisi bu bilgi bankasında depolanmıştır.

DNA'daki bilgileri kağıda dökmeye kalkarsak bu bilgiler yaklaşık 1 milyon ansiklopedi sayfası büyüklüğünde bir yer tutar. Ama bu inanılmaz bilgi, milimetrenin yüzde biri kadar olan hücrelerimizin ondan daha da küçük çekirdeklerinde saklanmıştır. Çay kaşığına sağabilecek boyuttaki bir DNA zincirinin, bugüne kadar dünya üzerinde basılmış bütün kitapların bilgisini saklayabilecek kapasitede olduğu hesaplanmaktadır. Elbette ki böyle muhteşem bir yapı, kendiliğinden ve tesadüfen oluşamaz.

Tüm canlılığı tesadüflere dayandırmaya çalışan evrim teorisi, DNA'nın bu hayranlık uyandıran yapısı karşısında tümüyle çaresiz kalmıştır. DNA'nın, hücrenin ve tüm canlılığın çok üstün ve kusursuz bir yaratılışın ürünü oldukları açıktır. Bu denli üstün bir yaratılış olduğuna göre de sonsuz bir güç, bilgi ve akla sahip bir yaratıcı vardır.

İnsan, doğadaki hangi canlıyı gözlemlese, Rabbimizin ne derece büyük bir kudret sahibi olduğunu görür. Doğada var olan milyonlarca tür canlının her biri, birer sanat eseridir. Ve her sanat eseri gibi, bizlere kendilerini var eden sanatçıyı tanıtır. O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi olan Allah'tır.

PAYLAŞ
logo
logo
logo
logo
logo
İNDİRMELER
mp3
mp4
mp4
mp4
youtube
Canlı
Canlılığın Kökeni
Evrim teorisinin çöküşü
Hayatın Gerçek Kökeni
Hücre
Stanley Miller
Yaratılış
İlkel Atmosfer