Kuranda Adı Geçen Canlılar
Kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim'de hayatın farklı yönlerini anlatan birçok konu yer alır. Eski toplumların durumları, peygamberlerin hayatlarından örnekler, öldükten sonraki yaşam, ibadetlerin nasıl yapılacağı bunlardan bazıları. Ayrıca bazı kişilerdeki ahlak bozuklukları ve bunların çözümleri, toplumsal düzene dair örnekler ve insana düşünmeye yöneltecek konular da Kuran'da anlatılır.
Kuran bir bilim kitabı değildir ancak kim zaman bilimsel konular ve canlılara ait özelliklerle karşımıza çıkar. Vücut yapıları, hareket kabiliyetleri ve diğer özellikleri birbirinden farklı birçok canlı türü vardır. Allah bu canlıların bedenlerinde yaşamlarını sürdürmeleri için harika özellikler yaratmıştır. Bu canlılar Rabbimizin sonsuz rahmetiyle hayranlık uyandıran işler de başarır. Tabii bunlar canlıların mevcut zekalarıyla gerçekleştiremeyecekleri ölçüde akıl, bilgi, tecrübe ve uzmanlık gerektirir. Kısa bir gözlem bile bu üstün özelliklerin canlının kendisinden kaynaklanmadığını anlamak için yeterlidir. Binlerce kilometre öteye göç eden kuşların hatasız yön bulma yetenekleri, örümceklerin mimarlık harikası ağları inşa etmesi, binlerce arının birlikte yaptıkları mühendislik harikası petekler ve buna benzer sayısız örnek.
Allah kutsal kitabımız Kuran'da bizleri doğayı incelemeye ve bu delilleri görmeye çağırır. Çünkü evrendeki canlı cansız tüm varlıklar yaratılmış olduklarını gösteren işaretlerle doldur. Ve hepsi Allah'ın gücünü, ilmini ve sanatını görmek için birer vesiledir. İşte bu belgeselde Kuran'da bahsedilen canlardan bazılarını daha yakından tanıyacaksınız.
Şeytandan Allah'a sığınırım: “Şüphesiz Allah, bir dişi sivrisineği de, ondan üstün olanı da, herhangi bir şeye örnek vermekten çekinmez.” (Bakara suresi, 26)
SİVRİSİNEK
Sivrisinek, Kuran'da adı geçen canlardan biridir. Bakara Suresi’nin 26. ayetinde Allah, sivrisinek hakkında şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allah, bir dişi sivrisineği de, ondan üstün olanı da, herhangi bir şeye örnek vermekten çekinmez. Böylece iman edenler, kuşkusuz bunun Rab'lerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. İnkâr edenler ise, Allah bu örnekle neyi amaçlamış derler. Oysa Allah, bununla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete erdirir. Ancak O, fâsıklardan başkasını saptırmaz.” (Bakara Suresi, 26)
Birçok insan tarafından sıradan görülen sivrisinek, Allah'ın Kuran'da verdiği bir örnek olması bakımından incelenmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken bir canlıdır. Allah Kuran'da sivrisineği de ondan üstün olanı da örnek vermekten çekinmeyeceğini bildirerek büyük küçük her canlının Allah'ın yaratış sanatına bir delil olduğunu haber vermiştir.
Sivrisineklerle ilgili olarak genelde bilinen sadece kan emerek beslendikleridir. Oysa sanılanın aksine bütün sivrisinekler kanla beslenmezler. Sivrisineklerin sadece dişileri kan emer. Bunun da tek nedeni taşıdıkları yumurtaların olgunlaşmak için kanda bulunan proteinleri ihtiyaç duymasıdır. Sivrisineklerin temel gıdası ise bitki özleridir. Dikkat çekici olan ayette dişi sivrisineklerden bahsedilmesidir. Kan emen ve erkeğe göre daha üstün özelliklere sahip olanlar sadece dişi sivrisineklerdir. Kuran'ın indirildiği dönemdeki teknolojik imkanlarla bu önemli ayrıntının bilinmesine imkan yoktur. Ancak Allah'ın ayette özellikle dişi sivrisineğe dikkat çekmesi elbette Kuran'ın bir mucizesidir. Bu küçük canlıyı biraz daha yakından inceleyelim.
Sivrisinekler son derece hassas ısı alıcılarına sahiptir. Etrafındaki varlıkları sıcaklıklarına göre algılayabilirler. Sivrisineklerin sıcaklık algısı ışığa bağlı olmadığından karanlık bir odada bile sıcakkan damarlarını rahatlıkla bulabilirler. Sivrisineğin ısı algılayıcıları, binde bir derecelik sıcaklık değişimlerini bile fark edecek hassasiyettedir. Ön ayaklarında ısıyı algılamasına yarayan tarsi adı verilen bir organ bulunur. Kan damarları diğer dokulardan daha sıcaktır. Bu yüzden sivrisinek, ısı algılayıcısı sayesinde derinin altında kanın yoğun olduğu bölgeleri kolaylıkla bulur. Sivrisinek, ısının yanı sıra gaz, nem ve koku dedektörleriyle yüklü bir savaş uçağı gibidir. Avını kolaylıkla bulmasını sağlayan özel sistemlere sahiptir. Bu sistem, gaz, nem ve bazı kimyasal maddelere duyarlı çeşitli algılayıcılardan oluşur. Bu sayede sivrisinek, 30 metreden avının yerini karanlıkta bile tespit edebilir.
Sivrisineği çeken bir başka unsur da karbondioksit gazıdır. Nefes verdikçe açığa çıkan karbondioksit, sivrisinekler için oldukça çekicidir ve avını bulmasına yarayan önemli bir ipucudur. Isı, gaz, nem ve kimyasal salgı uyarılarından birini algılayan sivrisinek hemen avına yönelir. Sivrisinek avının üzerine o kadar yumuşak konar ki bu, çoğu zaman hissedilmez bile. Daha sonra ağız bölgesinde bulunan bir çift alet yardımıyla deriyi delmek için en uygun olan noktayı bulur. İlk delme işlemi alt ve üst çene tarafından yapılır. Sivrisineğin hortumunun içinde ise altı bıçaktan oluşan bir kesme mekanizması vardır. Dört bıçak deriyi derinlemesine keserken diğer iki bıçak birleşerek içi boş bir tüp meydana getirir. Sivrisinek açtığı delikten içeri uzattığı tüp yardımıyla kanı emer. Bu tüp sayesinde küçük bir kan damarına girip kanı doğrudan buradan içebilir. Ya da deriyi kestiğinde çevredeki dokularda biriken kanı emer. Çoğu kez delici iğneler deriye dikine saplanır. Sivrisineğin iğnesinin en önemli özelliği, belirli bir derinlikte eğilebilmesidir. Bu muhteşem özelliği sayesinde, iğne deri altında kolaylıkla hareket eder. Hatta derinin yüzeyine paralel uzanacak hale bile gelebilir. Böylece sivrisinek iğnesini damar bakımından en zengin bölgede tutar.
Ancak burada sivrisineği bekleyen önemli bir sorun vardır. Sivrisinek bir insanı ısırdığı anda insan vücudunda bulunan bir tür savunma sistemi devreye girer. Yara bölgesinde salgılanmaya başlayan bu enzim kanın pıhtılaşmasını sağlar. Ancak sivrisinek için bu sorun tamamen ortadan kaldırılmıştır. Sivrisinek pıhtılaşma olacağını biliyormuş gibi kesici bıçaklarından birisinin içinden yaraya bir salgı enjekte eder. Bu salgı pıhtılaşmayı engelleyen bir enzim içerir. Böylece kandaki enzim etkisiz hale getirilir ve pıhtılaşma durur. Dahası bu salgı sayesinde sivrisinek kan emdiği bölgeye lokal anestezi yaparak o bölgeyi uyuşturur. Böylece insan derisinin kesildiğinin ve kanının emildiğinin farkına bile varmaz. Deride kaşınmaya neden olan da işte bu salgıdır. Küçücük bir sivrisineğin, insanı aciz bırakacak özelliklere sahip olması, şüphesiz üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. İnsana düşen görev, Allah'ın dış alemlerde yarattığı delilleri görmeye çalışmak, Rabbimizin gücünü hakkıyla takdir etmektir. Kuran'da şöyle buyurulmaktadır:
“Ey insanlar! Size bir örnek verildi. Şimdi onu dinleyin. Sizin Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız, hepsi bunun için bir araya gelseler dahi, gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, azizdir.” Hac Suresi, 73-74)
“Bakmıyorlar mı o deveye, nasıl yaratıldı? (Gaşiye Suresi, 17)
DEVE
Vücudundaki her bir ayrıntı, bir yaratılış mucizesi olan deve, Kuran'da adı geçen bir diğer canlıdır. Yüce Allah'ın Kuran'da, şeytandan Allah'a sığınırım, “bakmıyorlar mı o deveye nasıl yaratıldı” ayetiyle dikkat çektiği deve, Rabbimizin mükemmel yaratma sanatını gözler önüne serer. Deveyi özel bir canlı yapan, en ağır şartlardan bile etkilenmeyen vücut yapısıdır. Bu öyle bir vücuttur ki, kum fırtınalarına, açlığa ve susuzluğa günlerce dayanır. Günler boyu sırtında yüzlerce kilo ağırlıkla yol kat edebilir. İşte bu muhteşem canlının özelliklerinden bazıları.
Develerin gözleri çöl şartlarından nasıl etkilenmez?
Uçsuz bucaksız çöl kumu. Aniden başlayan kum fırtınalarında gözleri açmak imkansız. Develer için ise hayat normal akışında devam ediyor. Çünkü develerin gözleri kum fırtınalarından korunmak için üç ayrı kapağa sahiptir ve bu göz kapakları şeffaftır. Şeffaf göz kapakları tıpkı bir Canlının gözlerini hem kum tanelerinden korur hem de gözleri kapalı iken bile etrafı görebilmesini sağlar. Devenin gözleri iki kat kirpiklidir. Uzun ve sık olarak yaratılan kirpikler kapan gibi iç içe geçerek gözü şiddetli kum fırtınalarına karşı tam bir korumaya alır. Ayrıca gözlerin etrafındaki sert kemikler darbelere karşı koruma sağlamalarının yanı sıra güneş ışınlarından gözlerini muhafaza ederler. Develer ayrıca burun deliklerini de kum girmesini engellemek için kapatabilirler.
Develer çöl şartlarına nasıl dayanır?
Develer çöl sıcaklıklarında uzun süre susuz yaşayabilirler. Develerin bedenlerinde suyu tutan birden fazla sistem vardır. İlk koruma deride başlar. Bütün vücudunu kaplayan sık tüyler çölün yakıcı güneşinin hayvanın derisine ulaşmasına engel olur. Bunlar aynı zamanda soğukta da hayvanın ısınmasını sağlar. Çöl develeri 70 derecelik sıcaklıktan etkilenmezken, çift hörgüçlü develer sıfırın altında 52 derecelik soğuklarda bile yaşayabilirler. Develer terlemez. Vücut sıcaklığını artırarak bedenlerindeki suyu uzun süre saklayıp sudan maksimum derecede faydalanırlar. 15 dakikadan kısa bir süre içinde 130 litre su içebilen develer, günler süren yolculuklarında ihtiyaçları olan sıvıyı vücutlarında depolayabilirler. Devenin kan ve hücre yapısı da çöl şartlarında uzun süre susuz yaşayabilmesini sağlayabilecek özelliktedir. Kandaki su miktarı aşırı ölçüde değişmesine rağmen devenin hayatı tehlikeye girmez. Çünkü kan yapısı, vücudundaki su minimuma indiğinde bile kan akışında bir ağırlaşma olmayacak şekilde yaratılmıştır. Develer bu kadar çok su içerek kanlarının hacimlerini %30 oranında seyreltirler. Başka bir canlının dolaşım sistemi buna dayanamaz. Develerin kanlarındaki su miktarını yüksek oranda artırmalarına rağmen hücrelerin patlamasını engelleyen, hücrelerin oval yapıda olması ve hücreleri çevreleyen özel bir protein tabakasına sahip olmalarıdır. Bu tabaka şişen hücrelerin duvarlarındaki basıncı karşılayarak hücrelerin parçalanmasını engeller. Hücre duvarları da hücrelerinin fazla su kaybetmesini engelleyecek bir yapıdadır. Ayrıca kanında susuzluğa dayanıklılığı artıran albümin enzimi de diğer canlılardan daha fazla miktarda bulunur. Develerde vücuttaki kanı temizlemekle görevli olan böbrekler de birer yaratılış harikasıdır.
Develerin böbrekleri çöl şartlarına uygun olarak az miktarda sıvıyla çalışabilirler. Ayrıca özel böbrekleri sayesinde rahatlıkla tuzlu deniz suyu dahi içebilirler. Allah develerin sindirim sistemini de çöldeki besin çeşitliliğinin azlığına uygun olarak yaratmıştır. Develer yiyecek bulamadıkları takdirde yiyecek sınıfına girmeyen kauçuk veya diken gibi maddeleri yiyebilirler. Güçlü dişleri, yarık şeklindeki üst dudakları ve özel ağız yapıları sayesinde yerken hiç zorlanmazlar. Elbette her şeyi öğütebilecek kadar güçlü mideleri de en büyük yardımcılarıdır. Salgılarının çözücü etkisiyle en sert maddeleri bile kolaylıkla hazmederler. Diğer memelilerde tek bir odadan oluşan mide, develerde 800 odadan oluşur. Besinler ve su bu odacıklarda saklanır. Develer ayrıca midelerindeki sindirimi sağlayan bakteriler yoluyla diğer birçok canlının sindiremediği selüloz maddesini kolaylıkla sindirirler.
Rabbimizin yarattığı bu üstün özellikler sayesinde develer normal şartlarda günde 30 ila 50 kilo besin alabilirken, zor şartlarda günde sadece 2 kilogram kuru otla bile bir ay boyunca yaşayabilirler.
Develerin bacaklarına oranına son derece büyük olan ayakları da kuma batmadan yürüyebilecek şekilde geniş ve yaygındır. Ayak tabanlarındaki özel kalın deri ise kızgın çöl kumlarında rahatlıkla yürüyebilmelerini sağlar.
Develerdeki yaratılış harikaları için verdiğimiz birkaç örnekte de görüldüğü gibi, develerin vücutlarında, yeryüzünde var olan diğer bütün canlılar gibi Allah'ın üstün yaratma sanatının pek çok tecellisi bulunur. Allah bu durumu bir Kuran ayetinde şöyle bildirir:
“Sizin yaratılışınızda ve türetip yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır.” (Casiye Suresi, 4)
“Rabbin bal arısına vahyetti. Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin.” (Nâl Sûresi 68-69)
ARI
20 bin türe sahip olan arılar, hayvanlar dünyasındaki en çarpıcı mühendislik ve mimarlık bilgisine sahip canlılardandır. Sosyal hayatları ve aralarındaki iletişim ile insanı hayrete düşüren arılara, Kuran'da Arapça'da balarısı anlamına gelen Nahl Suresi’nde şu şekilde dikkat çekilmiştir:
“Rabbin bal arısına vahyetti. Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye. Böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü, uç. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar. Onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır.” (Nahl Suresi, 68-69)
Arı kovanındaki hayatın her aşamasında bir düzen vardır. Petek inşasından besin bulunmasına, larvaların bakımından kovanın genel ihtiyaçlarının teminine kadar her görev hiç aksamadan yerine getirilir. Bu düzenin en belirgin örneklerinden biri kovandaki yavruların bakımı sırasında ortaya çıkar. Arıların en hayret verici özelliklerinden biri yaptıkları düzgün altıgen petekleridir. Kalabalık bir arı grubu petek inşa ederken seyredildiğinde birbirinden bağımsız hareketler yapıyor gibi görünen bu canlıların son derece düzenli yapılar meydana getirebildiklerine pek ihtimal verilmeyebilir. Oysa dışarıdan görülenin aksine petek ören arılar kusursuz bir uyum içinde ve son derece düzenli bir şekilde çalışırlar. Öyle ki her biri farklı yerlerden başlamalarına rağmen tümü aynı büyüklükte altıgen hücreler üretebilirler. Ve bu altıgenleri ortada birleştirdiklerinde hiçbir şekilde birleşme yerleri belli olmaz. Herhangi bir boşluk kalmaz ve altıgenlerin açılarında herhangi bir kayma da olmaz. Altıgen peteklerin iç açıları her zaman 120 derecedir. Eğimleri ise 13 derecedir. Bu eğim balın peteklerinden dökülmesini önler.
Bir insanın elinde cetvel, gönye gibi aletler ya da teknolojik cihazlar olmadan düzgün geometrik şekiller çizmesi son derece zordur. Arıların inşa ettiği gibi kusursuz hücrelerini yapabilmesi imkânsızdır. Değişik uçlardan başlanarak inşa edilen petek dilimleri o kadar düzgündür ki yüzlerce hücre ve açı barındırmasına rağmen ortada tek bir parça yapı çıkar. Bu da arıların işe rastgele koyulmadıklarını, başlangıç ve birleşme noktaları arasındaki uzaklıkları önceden hesapladıklarını ortaya koyar.
Bal arılarının ürettikleri petek gözlerinin genişliği de standarttır. Bir petek hücresine üstten bakıldığında tabanın 3 adet eşkenar dörtgenin birleşmesiyle yapıldığı görülür. Arıların petek yapımlarındaki kusursuz tasarımı inceleyen bilim adamları, 3 petek hücresinin tabanlarının karşı taraftaki tek bir peteğin tabanı olacak şekilde örüldüğünü görmüşlerdir. Bu sırada yapılan hayret uyandırıcı matematik hesaplamaları karşısında ise şaşkınlıklarını gizleyememişlerdir. Ünlü matematikçi Samuel Coney'in yaptığı hesaba göre, en kusursuz yapı için tabandaki bu açıların tam 109 derece 26 dakika ve 70 derece 34 dakika olması gerekmektedir. Peki arıların kullandıkları açılar nedir?
Yapılan ölçümlerde arıların petek inşa ederken tamı tamına 109 derece 28 dakika ve 70 derece 32 dakikalık iki açı kullandıkları ve bu hesapta hiçbir zaman en ufak bir sapma olmadığı görülmüştür. Bu elbette ki inanılmaz bir durumdur. Arılar inanılmazı başarmakta ancak matematik dehalarının çözebileceği bir hesabı başarıyla gerçekleştirmektedirler.
Arılar ördükleri petek hücrelerinin genişliğini ve kalınlığını hassas algılayıcı tüyleri sayesinde ölçerler. Bu ölçümü yaparken son derece titiz hareket ederler. Bu hücreye bal mumu ekleyen arı, hücrelerin duvarını sürekli olarak hafif hafif iter. Duvarda oluşan harekete göre hücrenin elastikiyetini ve kalınlığını anlar. Bütün bu işlemlerin sonucunda ortaya yine mucizevi bir durum çıkar. Bütün arıların bal mumundan ürettikleri petek duvarlarının kalınlığı tam olarak 0,07 milimetredir. Bu ölçü ancak 0,002 milimetre yani milimetrenin binde ikisi kadar bir sapma gösterebilir.
Arı petekleri her yönden bir mimarlık harikasıdır. Bilim adamları arıların petekleri neden gelişigüzel şekillerde veya sekizgen, beşgen, üçgen olarak değil de her zaman altıgen olarak inşa ettikleri konusu üzerinde oldukça detaylı araştırmalar yapmışlardır. Sonuç olarak altıgen şeklin en çok miktarda bal depolarken inşası için en az bal mumu gerektiren şekil olduğunu görmüşlerdir. Yani arı en uygun şekli kullanmaktadır.
Arıların altı köşeli hücreleri kullanışlı bir tasarımdır. Birbirine uygun inşa edilen hücrelerin duvarları ortaktır. Aynı zamanda bu hücreler çok dayanıklıdır. Kendi ağırlıklarının birkaç katını taşıyabilirler. Arılar sadece kovanda ihtiyaç olduğu zamanda petek örerler. Bu petekleri barınmak, yiyecek stoklamak ve larvalarını büyütmek için inşa ederler.
Peteklerin her yönden düzenli bir yapıları vardır. Arı petekleri çift yüzlüdür. Her iki yüzde de yüzlerce hatta binlerce göz bulunur. Bu gözlerin bal, polen ve yumurtayla doldurulmaları da yine belli bir düzen içinde gerçekleşir. Bir sıralama yapılacak olunursa, bir arı peteğinde en üstten başlamak üzere orta bölüme kadar bal bulunur. Ara bölümde polenler, en altta da larva odaları yer alır. Bal depoları kovanın yan tarafında da devam eder. Ancak işçi arılar larva odalarıyla bal odaları arasında mutlaka birkaç sıra polen depo ederler. Bu şekilde bal, larvalar ve polen birbirine karışmamış olur. Petek içinde bal ve larvaların birbirine karışmaması en çok bizlerin işine yarar. Aksi takdirde petekten bir bölümü ayırmak isteyen arıcılar, bal almaya çalışırken arı kolonisinin yeni bireylerine istemeden zarar vermiş olurlardı. Ayrıca larvalara karışacağı için bal yemek de oldukça zorlaşırdı.
Bal arıları, diğer bütün canlılar gibi kendi türlerine özgü davranışlara sahiptirler. Bu davranışlar da evrimciler açısından soru işaretleriyle doludur. Evrimciler, bal arılarının yaptıkları petekler, aralarındaki iletişim gibi pek çok özellikleri hakkındaki sorulara verecek cevap bulamamaktadırlar. Çünkü evrim mekanizmalarıyla arıların sosyal yaşantılarına ve özelliklerinin açıklanması imkansızdır. Evrim teorisinin kurucusu Charles Darwin, arıların davranışlarını kendi teorisinin mekanizmalarıyla açıklamakta zorlandığını pek çok kez itiraf etmiştir. Türlerin kökeni adlı kitabında sorduğu bir soru ile Darwin, evrim teorisinin içgüdüler konusunda içine düştüğü çelişkiyi şöyle vurgulamıştır:
“İçgüdüler doğal seçmeyle kazanılabilir veya değişikliğe uğrayabilir mi? Arıyı, büyük matematikçilerin buluşlarından çok önceden petek gözlerini yapmaya yönelten içgüdü için ne diyeceğiz?”
Arılar danslarıyla ne anlatıyorlar?
Arılar çoğu zaman yiyecek bulmak için uzaklara giderek geniş alanları taramak zorunda kalırlar. Bir besin kaynağı bulduktan sonra ise arı, koloninin diğer üyelerine haber vermek üzere hemen kovana geri döner. Kısa bir süre sonra koloninin diğer üyeleri de besin kaynağına ulaşıp etrafında uçmaya başlar. Arılar sağırdırlar ve bu nedenle birbirleriyle sesli bir iletişim kuramazlar. Buna rağmen yiyecek kaynağının yerini koloninin diğer üyelerine hiç şaşırmadan bulacakları şekilde tarif edebilirler. Arıların besin kaynağını tarif yöntemleri alışılmışın dışındadır. Bu konuyu araştıran bilim adamları son derece şaşırtıcı bir durumla karşılaşmışlar. Yiyecek kaynağını keşfeden arı kovana döner ve diğer arıların dikkatini çekecek şekilde sürekli olarak belli hareketleri tekrarlamaya başlar. Arılar tarif etmek istedikleri yeri bir bakıma dans ederek diğerlerini anlatırlar. Yiyecek kaynağının bulunabilmesi için kaynağın kovana uzaklığı, doğrultusu, besinin zenginliği gibi gerekli olabilecek her türlü bilgi bu dansta gizlidir. Bu bilgilere göre dansın şekli değişir. Arılar tariflerini karanlık bir kovanda, peteklerin üzerinde yaparlar. Bu, aralarında kusursuz bir iletişim olan arıların yeteneklerinin daha iyi anlaşılması bakımından önemlidir. Peteklerin üzerinde yaptıkları hareketler, ortam karanlık olmasına rağmen diğer arılar tarafından doğru olarak algılanır ve hemen uygulamaya geçirilir. Arıların genel davranışlarından da yiyecek kaynağı ile ilgili tüm bilgiler elde edilebilir. Örneğin polen toplamış olan bir arı, kovana döndüğünde sadece yükünü arkadaşlarına devredip geri uçarsa bu, arıların faydalandığı kaynak bilinen bir kaynaktır veya verimsizdir anlamına gelmektedir. Suyun kısıtlı olduğu zamanlardaysa bu dans su kaynağının yerini göstermek için de kullanılır. Bir insan akıl ve bilinç sahibi olmasına rağmen böylesine ince hesapları, teknik ölçüm aletleri olmadan yapabilecek bir yeteneğe sahip değildir. Burada sadece çok kısa bir bölümünü anlattığımız arıların bu davranışları ancak Allah'ın bu küçücük canlılara ilhamıyla gerçekleşebilir.
Arıların ölçüm ve hesap yapma gibi matematiksel işlemleri kendi kendilerine yapamayacakları çok açık bir gerçektir. Arılar bu davranışları diğer arılardan da öğrenmezler. Yaşamlarında böyle bir eğitim dönemi yoktur. Onlar tüm bunları zaten bilerek zamanı geldiğinde uygulayabilecek şekilde yaratılırlar. Ve bu durum yeryüzünün her yerinde milyonlarca yıldır yaşayan tüm bal arıları için geçerlidir. Tüm canlıların yaratıcısı olan Allah, bal arılarını da kusursuzca var etmiş ve onlara böylesine bilinçli davranışları öğretmiştir. Allah arılara sahip oldukları tüm yetenekleri verendir. Bal arıları Rabbimizin kendilerine ilhamıyla hareket etmektedirler. Yeryüzündeki her şey Allah'ın kontrolü altındadır ve eksiksiz olarak yaratılmıştır. Bu gerçeği kavramak ve tüm yaşamını buna göre ayarlamak her insanın kendi faydasına olacak bir davranıştır. Çünkü insanın dünyadaki görevi Allah'ın ihtişamlı yaratışını görmek ve bu yaratılış karşısında Allah'ın sonsuz gücünü ve ilmini takdir edebilmektir.
“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın. Onun karar yerleşik yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. Bunların tümü apaçık bir kitapta yazılıdır.” (Hud Suresi, 6)
“Ey karınca topluluğu! Kendi yuvalarınıza gidin, Süleyman ve orduları, farkında olmaksızın sizi kırıp geçmesin.” ( Neml Suresi, 18)
KARINCA
Kolonide olağan bir gün. Her karınca üzerinde düşen görevi biliyor ve eksiksizce yerine getiriyor. İş paylaşımı, plan ve zamanlamadaki mükemmellik kusursuz işliyor.
Karıncalar üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar, bu küçük hayvanların çok organize bir sosyal yaşantıları olduğunu göstermiştir. Bu organizasyonun gereği olarak aralarında çok kompleks bir iletişim ağının var olduğunu da ortaya koymuştur. Yeryüzünde en kalabalık nüfusa sahip canlılar olan karıncalar, son derece iyi örgütlenmiş bir düzen içinde koloniler denen topluluklar halinde yaşarlar. Örgütlenmeleri öyle gelişmiş bir düzen içindedir ki, bu açıdan insanlarınkine benzer uygarlığa sahip oldukları bile söylenebilir.
Karıncalar besinlerini üretip depolarken yuvalarını gözetir, kolonilerini korur ve savaşırlar. Hatta terzilik yapıp, tarımla uğraşan, hayvan yetiştiren karınca türleri bile var. Aralarında çok güçlü bir iletişim ağı bulunan karıncalar, toplumsal örgütlenme ve uzmanlaşma açısından bakıldığında hiçbir canlıyla kıyaslanamayacak üstünlüktedir. Bu küçük canlılar başlarındaki duyu organlarıyla milyonlarca hatta daha fazla kimyasal ve görsel sinyali yakalayabilirler. Antenleri insandaki burun ve parmak uçları gibi hareket eder. Ağızlarının altındaki projeksiyonlar ise tadı algılar.
Karıncalar hassas duyu organları sayesinde oldukça farklı iletişim yöntemleri kullanırlar. Avlarını bulmaktan birbirlerini takip etmeye, yuvalarını kurmaktan savaşmaya kadar hayatlarının her anında bu duyu organlarından faydalanırlar. 2-3 milimetrelik vücutlarının içine sığdırılmış 500 bin sinir hücresiyle insanları hayrete düşürecek bir iletişim sistemine sahiptirler.
Karınca grupları arasındaki bilgi alışverişi nasıl gerçekleşir?
Yeni keşfedilen bir besin kaynağı. Öncü karıncalar kaynağa ulaşmış. Feromen denen iç salgı bezlerinde salgılanan bir sıvı sayesinde diğer karıncaları da çağırıyorlar. Feromenler, karınca topluluklarının organizasyonunda en önemli rolü oynar. Bir karınca sinyal olarak bu sıvıyı salgıladığında, diğerleri koku ve tat alma yoluyla mesajı alır ve cevap verirler. Karınca feromenleri üzerinde yapılan araştırmalar, tüm sinyallerin koloninin ihtiyaçlarına göre salgılandığını ortaya çıkarmıştır. Hatta karıncaların salgıladığı feromenin yoğunluğu, içinde bulundukları durumun aciliyetine göre de değişir. Yiyeceğin üzerindeki kitle kalabalıklaşınca işçilere yine bu feromen salgısı vasıtasıyla bir sınır konur. Bulunan besin çok küçük veya uzakta ise öncüler sinyal vererek besine ulaşmaya çalışan karıncaların sayısında ayarlama yaparlar. Eğer güzel bir besin bulunmuşsa daha çok iz bırakılır. Böylece yuvadan daha fazla karınca avcılara yardım etmeye gelir.
Her ne olursa olsun, besinin kullanılıp yuvaya taşınmasında hiçbir aksaklık çıkmaz. Çünkü karıncalarda kapsamlı bir kimya bilgisi, kusursuz bir haberleşme ağı ve tam bir ekip çalışması vardır. Kuran'da Hz. Süleyman (as)’ın ordularından bahsedilirken, karıncaların arasındaki bu haberleşme sistemine de şu şekilde işaret edilmektedir:
“Nihayet karınca vadisine geldiklerinde, bir dişi karınca dedi ki: Ey karınca topluluğu, kendi yuvalarınıza girin. Süleyman ve orduları, farkında olmaksızın, sizi kırıp-geçmesinler.” (Nem Suresi, 18)
14 asır öncesinde, karıncalar hakkında böylesine ayrıntılı bilgi olmadığı bir dönemde, karıncaların iletişimine dikkat çekilmesi, Kuran'ın bilimsel mucizelerinden biridir.
Bir kere daha düşünmeye davet
Kuran'da adı geçen daha birçok canlı ve cansız varlık vardır. Allah'ın varlığını ve sonsuz kudretini gözler önüne seren deliller sadece Kuran'da değil yaşadığımız her ortamdadır. İster cama konan bir kuş, ister bahçede gördüğümüz bir çiçek, isterse de gökyüzündeki bir yıldız olsun yaşadığımız sürece karşımıza çıkan her şey Allah'ın gücünü benzersiz yaratma sanatını gösterir.
Kuran'daki: “Ellerimizin yaptıklarından kendileri için nice hayvanları yarattığımızı görmüyorlar mı? Böylece bunlara malik oluyorlar” (Yasin Suresi, 71)
ayeti, Allah'ın mükemmel yaratma kudretini en güzel şekilde açıklamaktadır. İnsanın bu yaratma sanatı üzerinde düşünmesi ve yaratılış delillerine tanık olması gerekir.
Bizler Allah'ın zatını göremeyiz ancak onun varlığını, kudretini ve bazı sıfatlarını yaratmış olduğu bu varlıklara bakarak anlayabiliriz. Nitekim Allah Kuran'da deve, sivrisinek, arı, karınca, örümcek gibi çeşitli hayvanları, bitkileri, ağaçları, dağları, yerleri, gökleri birer iman hakikati yani yaratılış mucizesi olarak örnek vererek insanları düşünmeye davet etmiştir. İman hakikatleri karşısında vicdanın sesini dinleyen kişinin ilk aklına gelen bunların tesadüfen veya kendiliğinden meydana gelemeyeceği olacaktır. Tüm bunları yaratan üstün güç sahibi Allah'ın varlığını anlayacak ve O'na iman edecektir.
“Göklerin ve yerin yaratılmasıyla onlarda her canlıdan türetip yayması O'nun ayetlerindendir.” (Şura Suresi, 29)