"Allah'ın renk sanatı" belgeselinden.
Işık, yaşam ve renk
Renklerin oluşması için gerekli olan ilk koşul ışığın varlığıdır. Yeryüzüne ulaşabilen tek ışık ise güneşten gelen ışıktır. Allah Kuran'da güneşe ve güneşin yaydığı ışığa şöyle dikkat çeker:
Şeytandan Allah’a sığınırım:
“Güneşe ve onun parıltısına and olsun.” (Şems Suresi, 1)
Güneş ışığını incelediğimizde evrendeki her şey gibi insan yaşamına imkan sağlayacak şekilde çok hassas bir denge ile yaratılmış olduğunu görürüz. Evrende bulunan yıldızlar ve diğer ışık kaynakları çeşitli ışınlar yayar. Bu ışınların sınıflandırılması dalga boylarına ve frekanslarına göre yapılır.
Evrendeki dalga boyları 10 üzeri 25 birimlik bir genişliğe sahiptir. Bu yelpazenin içinde güneşin yaydığı ışınların tümü bir birimlik, çok dar bir bölüme sıkıştırılmıştır. 10 üzeri 25 sayısının ne kadar büyük bir değer olduğunu anlamak için birinin yanına 25 tane sıfır koymak gerekir. Bu sayı insanın hayal gücünü aşan bir değerdir. Ve evrende işte bu kadar sayıda farklı ışık türü bulunmaktadır.
İnsanın hayatta kalabilmesini ve renkleri görebilmesini ise bu kadar ışık türü içinde yalnızca bir tanesi sağlar. Ve güneş de tam olarak bu ışığı yayar. Bu gerçek dünyayı, insanları, renkleri ve güneşi Allah'ın bir uyum içinde yarattığının delillerindendir. Allah bir Kuran ayetinde şöyle buyurur:
“Allah güneşi ve ayı emre amade kılmıştır. Her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedir. İşte bunları yaratıp düzene koyan Allah sizin Rabbinizdir.” (Fatır Suresi, 13)
Görülebilir ışığın hemen altındaki ve üstündeki aralıkta yer alan ışınlar da yeryüzüne kızıl ötesi ve ultraviyole ışınlar olarak ulaşır. Kızıl ötesi ışınlar, dünyayı canlıların yaşaması için elverişli hale getirecek ısıyı sağlar. Morötesi ışınlarınsa bir kısmı atmosferden geçebilir. Bu miktar, canlıların ihtiyacı olan enerjinin sağlanması için gereklidir.
Güneş ışınlarının bazıları canlılar için zararlıdır. Bu zararlı etkinin yok edilebilmesi için dünyamız adeta dev bir süzgeçle sarılmıştır. Bu süzgeç atmosferdir. Atmosfer sadece canlı yaşamı için gerekli olan görülebilir ve yakın kızıl ötesi ışınları geçirir, yaşam için öldürücü olan diğer ışınları geçirmez. Michael Denton bu gerçeği şöyle ifade eder:
“Atmosfer gazları görülebilir ışığın ve yakın kızılötesinin hemen dışında kalan tüm diğer ışınları çok güçlü bir biçimde yutar. Dikkat edilirse atmosferin elektromanyetik yelpazenin çok geniş alternatifleri içinde geçişine izin verdiği yegane ışınlar görülebilir ışık ve yakın kızılötesini kapsayan daracık alandır. Neredeyse hiç gama, morötesi ve mikrodalga ışını dünya yüzeyine ulaşmaz."
Atmosferi geçerek saniyede 300 bin kilometrelik müthiş bir hızla yeryüzüne ulaşan ışık, yeryüzündeki maddelere çarpar ve renkleri oluşturacak dalga boylarına ayrılır. Böylece cisimler renklerini yansıtabilirler. Bu renklerin yansımasını sağlayan moleküller pigmentlerdir.
Örneğin yeşil bir elmanın rengi bu elmayı oluşturan pigment moleküllerine bağlıdır. Bu pigmentlere gelen ışınlardan sadece yeşil yansır, diğer renkleri ise pigmentler yutar. Yeşil ışık yansıdığı için biz elmayı yeşil görürüz.
Bu aşamadan sonra cisimlerin yansıttığı ışınların renk olarak algılanması için göze ulaşması gerekir. Göze gelen ışık ışınları önce korneadan, sonra göz bebeğinden, ardından da mercekten geçerek retinaya ulaşır. Rengin algılanması retinadaki koni hücrelerinde başlar. Işığın belli renklerine reaksiyon veren üç ana koni hücre grubu vardır. Bunlar mavi, yeşil ve kırmızı koniler olarak sınıflandırılır. Koni hücreleri algıladıkları bu renk bilgilerini sahip oldukları pigmentler sayesinde elektrik sinyallerine dönüştürürler. Bu hücrelere bağlı olan sinir hücreleri de elektrik sinyallerini beyindeki özel bir bölgeye iletirler. Hayatımız boyunca gördüğümüz renk ya renk dünyamızın oluştuğu yer beynimizdeki bu birkaç santimetreküplük bölgedir.
Beyin bir et parçasıdır ve içi karanlıktır. İçi kapkaranlık olan beynimizde cisimlerden gelen elektrik sinyalleri deşifre edilmekte, cisimlerin renkleri ve diğer bütün özellikleri algılar şeklinde oluşmaktadır.
Elektrik sinyallerinin görme sinirleri yoluyla beyne nasıl iletildiği ve beyinde ne gibi fizyolojik etkiler yarattığı sorularına renk bilimciler henüz cevap verememektedirler. Bu konuda bilinen sadece renklerin algılanmasının beynimizdeki görme merkezinde olduğudur. Oysa beyin, insan ilk var olduğundan beri bütün fonksiyonlarını aynı bugünkü gibi eksiksiz bir şekilde yerine getirir. İnsanların yaklaşık bir kilogramlık ağırlığa sahip, karanlık kafatasında korunan bir et parçasının içinde renkleriyle, şekilleriyle, sesleriyle, kokularıyla ve tatlarıyla üç boyutlu bir dünya yaşaması Allah'ın kusursuz yaratışı sayesindedir.
Şimdi renkleri görebilmemiz için neler gerektiğini bir kez daha düşünelim. Güneş, renkli bir dünyayı oluşturacak ışınları yollar. Atmosfer, yalnızca yaşam için gerekli olan ışınları geçirir. Cisimler, güneş ışınlarını belirli bir plan dahilinde renkleri oluşturacak şekilde yansıtır. Göz, kendisine gelen ışınları elektrik sinyallerine çevirir ve bu elektrik sinyalleri beynin karanlık bir bölgesine gönderilir. Ve bu karanlık et parçasının içinde her an rengarenk bir dünya izleriz.
Her insan doğduğunda bu benzersiz yaratılış mucizesini hazır olarak bulur. Saydığımız bu aşamaların ortaya çıkmasında ya da bunların devam etmesinde insanın bir denetimi söz konusu değildir.
Yeryüzündeki tüm renkleri yaratan ve insanı da bu rengarenk dünyada yaşatan Allah'tır. Allah bir Kuran ayetinde bu gerçeği bize şöyle bildirir:
“Allah'ın gökyüzünden su indirdiğini görmedin mi? Böylece biz onunla renkleri değişik olan meyveler çıkardık. Dağlardan beyaz, kırmızı, renkleri değişik ve siyah yollar kıldık. İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da renkleri böyle değişik olanlar vardır. Kulları içinde ise Allah'tan ancak âlim olanlar içleri titreyerek korkar. Şüphesiz Allah üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır.” (Fatır Suresi, 27-28)