A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500
Kavimlerin Helakı 2
SEBE HALKI VE ARİM SELİ
Güney Arabistan'da M.Ö. 11. yüzyılda hüküm sürmüş kadim uygarlıklardan biri. Kuran-ı Kerim'de Sebe Melikesi ve Hz. Süleyman (as) kıssası kapsamlı olarak anlatılır. Ancak Kuran'da bu kavimle ilgili bir başka kıssa daha vardır ki burada şiddetli bir helak olayı karşımıza çıkar.
Sebe kavminden bahseden en eski kaynaklar, Asur Kralı 2. Sargon'un zamanından kalma savaş yıllıklarıdır. Bu yazıtlara göre Sargon, kendisine vergi ödeyen devletler arasında Sebe'den de bahsetmektedir. Bu kayıt, Sebe Devleti hakkında bilgi veren en eski yazılı kaynak olarak bilinir. Sebe kavmini anlatan tarihi vesikalar, Sebelilerin, Finikeliler gibi yoğun ticari faaliyetlerde bulunan bir devletin mensupları olduğunu söylerler. Buna göre Kuzey Arabistan ticaret yollarının önemli bir kısmı bu uygarlığın elindeydi.
Sebeliler, tarihte medeni bir kavim olarak tanınmıştır. Sebe hükümdarlarının yazıtlarında onarma, vakfetme, inşa etme gibi kelimeler ağırlıktadır. Kalıntıları bugüne kadar ulaşmış olan Mağrip Barajı da Sebe teknolojisinin önemli göstergelerindendir. Baraj vesilesiyle çölün ortasında yemyeşil bir dünya kurulmuştur. Ülkenin başkenti, bölgesel coğrafyanın avantajlı konumu sebebiyle oldukça zenginleşmiş olan Mağrip'ti.
Mağrip bölgedeki Adhana ırmağının çok yakınındaydı. Bundan yararlanan Sebeliler de daha uygarlıklarını kurma aşamasındayken buraya bir baraj inşa etmişler ve sulama teknolojisine sahip olmuşlardı. Tarım çok gelişmiş ve böylece yüksek bir refah seviyesine kavuşmuşlardı. Başkent Mağrip o dönemin en güzel şehirlerinden biriydi. Bölgeyi gezen ve bu diyarı oldukça öven Yunanlı yazar Pliny, eserlerinde buranın ne kadar yeşil olduğundan bahsetmektedir.
Mağrib'deki barajın yüksekliği 16 metre, genişliği 60 metre ve uzunluğu da 620 metreydi. Hesaplara göre baraj aracılığıyla başkentin iki yanındaki çok geniş alanlar sulanabiliyordu. Bu alanlar Sebe kitabelerinde bazen Mağrib ve İki Ova diye anılır. İşte Kuran'da Sebe ülkesiyle ilgili kullanılan sağdan ve soldan iki bahçe ifadesi muhtemelen bu iki vadideki gösterişli bağ ve bahçelere işaret eder. Bu baraj ve sulama tesisleri sayesinde bölge, Yemen'in en iyi sulanan ve en verimli kesimi olarak ün yapmıştı.
Buraya kadar karşımıza çıkan tarihsel gerçekler ışığında, Kuran ayetlerini incelediğimiz zaman ortada çok somut bir uyum olduğunu görürüz. Arkeolojik bulgular ve tarihsel gerçekler, Kuran'da yazılanla uyum içerisindedir. Kendilerine gönderilen peygamberlerin uyarılarını dinlemeyen ve Allah'ın nimetine nankörlük eden halk, bu kötü tavırlarından vazgeçmedikleri için sonunda korkunç bir felaketle cezalandırılmıştır.
Kovulmuş şeytandan Allah'ım sana sığınırım:
“Andolsun Sebe halkının oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. Evleri sağdan ve soldan iki bahçeliydi. Onlara demiştik ki, Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabbiniz var. Ancak onlar yüz çevirdiler. Böylece biz de onlara Arim selini gönderdik ve onların iki bahçesini buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şeyde sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük. Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz, nimete nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız?” (Sebe Suresi, 15-17)
Sebe halkı, estetik yönüyle çarpıcı, bereketli bağ ve bahçeleri olan bir coğrafyada yaşıyordu. Ticaret yolları üzerinde bulunan ve bu nedenle de refah düzeyi oldukça yüksek olan Sebe Ülkesi, dönemin en gözde beldelerinden biriydi. Hayat şartlarının ve ortamın böylesine refah olduğu bir ülkede, Sebe halkının yapması gereken, sahip olduğu nimetlerin Allah'ın lütfu olduğunu unutmamak ve Rabbimize şükür etmekti. Ama öyle yapmadılar. Ayette bildirildiği üzere çirkin bir ahlak gösterip Allah'tan yüz çevirdiler. Ve içinde bulundukları refahtan şımarmaları nedeniyle kayba uğrayanlardan oldular. Muazzam bir sel bütün ülkeyi yerle bir etti. Sebe halkının bağ ve bahçeleri bir anda sular altında kaldı. Kuran'da Sebe kavmine gönderilen azaptan, “seylül-arîm” yani “arim seli” olarak bahsedilmektedir. Kuran'da geçen bu ifade aynı zamanda bu selin meydana geliş şeklini göstermektedir. Zira arim kelimesinin anlamı baraj ya da settir. Seylül Arim kelimesi de setin yıkılması sonucunda meydana gelen bir seli anlatmaktadır. Kutsal Kitap Doğruyu Söyledi kitabının yazarı arkeolog Werner Keller da, Arim selinin Kuran'a uygun olarak gerçekleştiğini kabul ederek şöyle yazar:
“Böyle bir barajın olması ve yıkılarak şehri tamamen harap etmesi, Kuran'daki bahçe sahipleriyle ilgili verilen örneğin gerçekten de meydana geldiğini kanıtlıyor.”
Sebe'nin zenginlik ve refahının en önemli kaynağı sayılabilecek baraj, Allah'ın bildirdiği ahlaka uymayan ve uyarılmış olmalarına rağmen nankörlük eden halkın yok olmasına sebep olmuştu. Arim seli ile beraber gelen felaketten sonra bölgede çölleşme başlamış ve tarım alanlarının yok olmasıyla Sebe kavminin en önemli gelir kaynağı da ellerinden alınmıştı. Allah'ın kendilerini iman etmeye ve şükretmeye çağırmasını dinlemeyen, yaptıkları yanlıştan vazgeçmeyen Sebe halkı böyle bir felaketle karşılık buldu. Sel'in verdiği büyük tahribattan sonra kavim çözülme sürecine girdi. Halk evlerini terk etti ve büyük kısmı Kuzey Arabistan'a, Mekke'ye ya da Suriye'ye göç etti. Sebe halkının yaşadığı ve artık tümüyle ıssız bir harabe konumuna gelmiş olan mağrip, şüphesiz düşünen herkes için büyük bir ibrettir.
SULARA GÖMÜLEN FİRAVUN
Medeniyetler tarihinin en köklü uygarlıklarından biri eski Mısır'dır. M.Ö. 3000'ler civarında yazıyı bulup kullanmaları, Nil Nehri'nden faydalanmaları ve yeryüzü şekilleri sayesinde saldırılara karşı korunmuş olmaları bu medeniyetin ilerlemesine büyük katkıda bulunmuştur.
Mısır uygarlığının temelinde dünyanın Nil Nehri vardır. Afrika kıtasını boydan boya kat eden bu nehrin vesile olduğu bereket sebebiyle Mısırlılar yağmur mevsimlerine bağımlı kalmadan tarım yapabilmişlerdi. Tarihçi Ernst Gombrich bu konuda şunları söyler:
“Afrika sıcaktır. Aylarca yağmur yağmaz. Bundan dolayı bu büyük kıtanın pek çok yeri kuraktır. Ülkenin o bölümleri çöllerle kaplıdır. İşte Mısır'ın sağ ve solu da bu durumdadır. Aslında çok az yağmur yağar ama orada yağmura pek ihtiyaç yoktur. Çünkü Nil Irmağı, boydan boya ülkenin ortasından akar gider.”
Bu büyük stratejik önemi nedeniyle Nil nehrini kontrolü altında tutan aynı zamanda Mısır'ın en önemli ticaret ve tarım kaynağını da kontrol ederdi. Eski Mısır'ın hükümdarları da işte bu yolla büyük bir hakimiyet kurmuşlardı. Sonradan onlara Firavun denilecekti.
Eski Mısırlıların inançları çok tanrılı sapkın bir inanıştı. Koyu bir taassup sebebiyle bu sapkın inanışlara sıkı sıkıya bağlanmışlardı.
Eski Mısır kavmi doğal çevre şartlarından etkilenmişti. Mısır'ın coğrafyası ülkeyi dış saldırılara karşı çok iyi koruyordu. Mısır'ın dört bir yanı çöllerle, dağlık arazilerle ve denizlerle çevriliydi. Ülkeye yapılabilecek saldırıların iki geçiş yolu bulunuyordu ve bu yolları da savunmak Mısır orduları için son derece kolaydı.
Böylece Mısırlılar, Allah'ın yarattığı bu doğal koşullar sayesinde dış dünyadan soyutlanmış bir hayat sürdüler. Geçen yüzyıllar boyunca bu soyutlanma koyu bir taassuba dönüştü. Yöneticiler ve halk gelişmelere ve yeniliklere kapalı, batıl inanışları konusunda ise son derece tutucu ve katı bir görünüm kazandılar.
Ölümden sonraki hayat Mısır inançlarının en önemli bölümünü oluşturuyordu. Beden öldükten sonra ruhun yaşamaya devam ettiğine inanılıyordu. Onlara göre ölünün ruhu hesaba çekiliyordu. Ortaya bir tartı konuyor ve şahitler toplanıyor, ruhun iyilikleri ve kötülükleri tartılıyordu. İyilikleri ağır gelenler sonsuza kadar mutluluk içinde yaşıyor, kötülükleri ağır gelenler ise sonsuza kadar acı çekiyordu. Mısırlıların ahiret hakkındaki bu inanışlarının tevhid inancıyla ve hak dinle bir paralellik gösterdiğini fark etmemek mümkün değildir. Bu durum eski Mısır medeniyetine de hak dinin ve tebliğin ulaşmış olduğunu göstermektedir. Bu din sonradan insanların tahrifatı nedeniyle bozulmaya uğramış, bir olan Allah'a iman inancı da bu bozulmayla birlikte sapkın bir şekilde çok tanrılı inanca dönüşmüştür.
Dönem dönem insanları Allah'ın birliğine ve ona kul olmaya çağıran elçilerin eski Mısır'a da gönderildiği bilinmektedir. Bunlardan biri, hayatı Kuran'da detaylıca anlatılan Hz. Yusuf (as)’dır. İsrailoğulları, Hz. Yusuf (as)'la birlikte Mısır'a göç etmiş ve burada yerleşmiştir. Hz. Yusuf (as)’ın ölümünün ardından, İsrailoğulları için kölelik dönemi başlamıştır. Bu dönem, Hz. Musa (as)’ın elçi olarak Mısır'a gönderilmesi ve İsrailoğulları ile birlikte Mısır'dan ayrılmasıyla son bulacaktır.
Mısır firavunları zorba, baskıcı, savaşçı ve acımasız kişilerdir. Bu firavunların ortak özellikleri, Mısır'ın çok tanrılı sapkın anlayışı içinde kendilerini haşa ulu bir varlık olarak görmeleri ve göz kırpmadan kan dökmeleridir. Ancak Mısır tarihinde bir firavun vardır ki diğerlerinden çok farklıdır. Bu firavun tek bir yaratıcıya inanılması gerektiğini savunmuştur. Sırf bu yüzden güç sahibi Amon Rahipleri tarafından büyük bir baskıya maruz kalmış, sonunda da öldürülmüştür.
Bu firavun, M.Ö. 14. yüzyılda başa geçmiş olan 4. Amenofis'tir. 4. Amenofis, M.Ö. 1375'te tahta çıktığında, yüzyılların getirdiği bir tutuculukla karşılaştı ve büyük bir baskıya maruz kaldı. Bu baskının sebebi, sapkın çok tanrılı Mısır dinini değiştirecek, bir olan Allah'a iman inancını savunmuş olması ve her alanda köklü değişikliklere girişmesiydi. Ancak başkent Teb'in önde gelenleri, Amenofis'le büyük bir mücadele başlattılar. 4. Amenofis ve ona tabi olanlar, Teb şehrinden uzaklaşarak başka bir bölgeye göç ettiler. Burada 4. Amenofis adını akhenaton yani atona boyun eğen olarak değiştirdi. Aton, Amenofis'e göre göklerin ve yerin yaratıcısıydı ki bu onun tek olarak Allah'a iman ettiğine dair bir işarettir.
Akhenaton'dan sonra başa yine zorba firavunlar geçti. Bunlar eski sapkın çok tanrılı dini yeniden yaygınlaştırdılar ve eskiye dönüş için önemli bir çaba harcadılar. Yaklaşık 1 yüzyıl sonra da Mısır tarihinin en uzun süre hükümdarlık yapacak firavunu, 2. Ramses başa geçti. Ramses, birçok tarihçiye göre İsrailoğullarına eziyet eden ve Hz. Musa (as) ile mücadeleye girişen Firavundu. Eski Mısırlılar, koyu bağnazlıkları sebebiyle batıl putperest inançlarından vazgeçmiyorlardı. Tek bir Allah'a ibadet edilmesi gerektiğini anlatan uyarıcılar gelmişti ama Firavunun kavmi hep eski sapkın inanışlara geri dönmüştü. Allah Hz. Musa (as)’ı böyle bir ortamda ve İsrailoğullarının köleleştirilmiş olduğu bir dönemde elçi olarak gönderdi. Hz. Musa (as) hem Mısır'ı hak dine davet etmek hem de İsrailoğullarını kölelikten kurtararak doğru yola iletmekle görevlendirilmişti.
“Mümin olan bir kavim için hak olmak üzere, Musa ve Firavun'un haberinden sana okuyacağız. Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde büyüklenmiş ve oranın halkını bir takım fırkalara ayırıp bölmüştü. Onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp, kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. Biz ise yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz. Ve onları yeryüzünde iktidar sahipleri olarak yerleşik kılalım. Firavun'a, Haman'a ve askerlerine onlardan sakındıkları şeyi gösterelim.” (Kasas Suresi, 3-6)
Hz. Musa (as) ve kardeşi Hz. Harun (as), Allah'ın emri doğrultusunda Firavun'a gittiler ve ona Allah'ın emirlerini anlattılar. İstekleri artık Firavun'un İsrail oğullarına eziyet etmemesi ve onları serbest bırakmasıydı. Ancak Firavun bu hak çağrıya kibirle karşılık verdi. Çünkü Hz. Musa (as)’ın anlattığı din Firavun'un gücünü elinden alıyor, onun diğer insanlarla aynı mertebede olduğunu gösteriyordu. Ayrıca İsrailoğullarını serbest bırakırsa elindeki iş gücünün önemli bir kısmını da kaybedecekti.
Tüm bu sebeplerden dolayı Firavun, Hz. Musa (as)’ın anlattıklarını dinlemedi. Onu ve Hz. Harun (as)’ı kendi düşük aklınca düzeni bozmaya çalışan kişiler olarak gösterip suçlu çıkarmaya çalıştı. Sonuç olarak Firavun da, kavmin önde gelenleri de Hz. Musa (as) ve Hz. Harun (as)’ın anlattıklarını dinlemediler. Allah'ın tebliğine itaat etmediler. Atalarının batıl dininden vazgeçmeye hiç niyetleri yoktu.
Bunun üzerine Allah, kavmin üzerine doğruyu görüp anlamalarına vesile olması için çeşitli felaketler gönderdi. Firavun ve yakın çevresi, kendi sapkın çok tanrılı sistemlerine, putperest inanışlarına yani atalarının batıl dinine öylesine koyu bir taassupla bağlanmışlardı ki hiçbir şekilde bundan dönmeyi göze almıyorlardı. Hz. Musa (as)’ın Allah'ın takdiriyle göstermiş olduğu mucizeler bile onları batıl inançlarından döndürememişti. Üstelik bunu büyük bir cehalet ve kibirle açıkça ifade ediyorlardı. Araf Suresi 132. ayette bildirildiği üzere şöyle demişlerdi:
“Bizi büyülemek için mucize olarak her ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak değiliz." (A’raf Suresi, 132)
Bu çirkin tutumlarının karşılığında Allah, onlara öğüt alıp düşünmeleri ve kötülükten vazgeçmeleri için çeşitli felaketler yolladı. Bunlardan ilki kuraklık ve dolayısıyla elde edilen ürünlerin azalmasıydı.
“Andolsun biz de Firavun ailesini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık." (A’raf Suresi, 130)
Mısırlılar tarım sistemlerini Nil Nehrine dayandırmışlardı ve bu sayede doğal şartların değişimi onları etkilemiyordu. Ancak Firavun ve yakın çevresinin cehaletle Allah'a karşı büyüklenmesi ve Allah'ın peygamberlerini tanımaması sebebiyle kendilerine beklenmedik bir felaket gelmişti. Nil’in seviyesinde büyük bir düşüş yaşanmış ve nehirden çıkan sulama kanalları yeterli miktarda suyu tarım arazilerine taşıyamamıştı. Aşırı sıcaklar da ürünlerin kurumasına sebep olmuştu. Böylece Firavun ve önde gelenler hiç beklemedikleri bir yönden, çok güvendikleri Nil Nehrinden kaynaklanan bir felaketle karşılaştılar. Zuhruf Suresi 51. ayette bildirildiği gibi bu kuraklık kendi kavmine:
“Ey kavmim! Mısır'ın mülkü ve şu altında akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?” (Zuhruf Suresi, 51)
diye seslenen Firavun'u da en güzel biçimde yalanlıyordu.
Ancak başlarına gelenler bununla sınırlı değildi. Bu daha bir başlangıçtı. Kuraklığı ve ürün kıtlığını bir seri başka felaket izledi. Bu felaketler Kuran'da bildirildiği üzere tufan, çekirge, buğday güvesi, kurbağa ve kandı.
Tüm başlarına gelenlere rağmen Firavun ve Kavmi, olanlardan öğüt alarak Allah'a tevbe etmediler. Yine zalimce büyüklenmeye devam ettiler. Ama bu durum çok uzun sürmeyecekti. Firavun, tüm başına gelenlere rağmen Allah'ın apaçık olan kudretini cahilce kabul etmeyince, Hz. Musa (as)’a İsrailoğullarını Mısır'dan çıkartması vahyedildi. Hz. Musa (as), kendisine itaat eden İsrail oğulları ile birlikte Mısır'dan ayrılmak üzere yola koyuldu. Ancak Firavun, kendi izni olmadan yapılan bu çıkışı hazmedememişti. Bu yüzden ordusunu toplayarak İsrailoğullarını takip etmeye başladı. İsrailoğulları deniz kıyısına geldiklerinde Firavun ve ordusu onlara yetişti. İsrailoğullarından imanı zayıf olan bazıları bunu görünce Hz. Musa (as)’a cahilce isyan etmeye başladı. Tevrat'ta anlatıldığına göre Hz. Musa (as)’a “bizi niçin yurdumuzdan çıkardın? Orada köleydik ancak yaşıyorduk, şimdi ise öleceğiz” dediler. Gösterdikleri bu imani zafiyet, Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
“İki topluluk birbirlerini gördükleri zaman Musa'nın adamları gerçekten yakalandık dediler.” (Şuara Suresi, 61)
Kavminden bazı insanlar yakalanmış olmaktan korkarlarken, şuara suresi 62. ayette bildirildiği gibi Hz. Musa (as) şöyle demişti:
“Hayır, şüphesiz Rabbim benimle beraberdir. Bana yol gösterecektir.” (Şuara Suresi, 62)
Bunun üzerine Allah, Hz. Musa (as)’a olan desteğini bir kez daha göstermiştir. Gelişen olaylar Kuran'da şöyle anlatılır:
“Bunun üzerine Musa'ya, asan ile denize vur diye vahyettik. Deniz hemencecik yarılı verdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa'yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. Şüphesiz bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve şüphesiz senin Rabbin güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir." (Şuara Suresi, 63-68)
Allah'ın bir mucizesi olarak Firavun ve adamları ikiye ayrılan denizden geçmeye başladıkları zaman sular bir anda üstlerine kapandı. Firavun'un artık ölmek üzere olduğunu anladığı an Allah'a iman ettiğini söylemesi Kuran'da şöyle bildirilir:
“Sular onu boğacak düzeye erişince Firavun: ‘İsrailoğullarının kendisine inandığı ilahtan başka ilah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım’ dedi.” (Yunus Suresi, 90)
Fakat Firavun'un son anda iman etmesini, bağışlanma dilemesini Allah kabul etmemiş, o ve ordusu sular altında kalarak ölmekten kurtulamamışlardır. Bu gerçek bazı ayetlerde şöyle haber verilir:
“Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın. Bugün ise senden sonrakilere bir ayet olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız. Gerçekten insanlardan çoğu bizim ayetlerimizden habersizdirler.” (Yunus Suresi, 91)
Allah onlardan intikam almış ve ayetleri yalanlamaları, bunlardan habersizmiş gibi davranmaları nedeniyle onları suda boğmuştu. Firavunun bu dehşetli ölümünün ardından İsrailoğulları, Allah'ın kendilerine vaat ettiği topraklara doğru yola çıktılar.
“Kendisine bereketler kıldığımız yerin doğusuna da, batısına da o hor kılınıp zayıf bırakılanları mirasçılar kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına olan o güzel sözü sabretmeleri dolayısıyla tamamlandı.” (A’raf Suresi, 137)
Buraya kadar gördüğümüz gibi Kuran'da haberleri aktarılan kavimlerle ilgili tarihsel ve arkeolojik bulgular, Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. İnsana düşen ise bu kavimlerin başına gelenlerden öğüt almak ve kendisini Allah'a yakınlaştıracak vesileler aramaktır. Ancak bu yolla ahirette kurtuluşa ulaşanlardan olmayı umut edebilir.