Mucize Gezegen 1
Dünyadaki Hassas Ölçü
UZAY
Bilimin henüz sırlarını keşfedemediği uçsuz bucaksız boşluk. Milyarlarca galaksinin, bunları oluşturan yıldızların, gezegenlerin, kuyruklu yıldız ve asteroidlerin, toz ve gaz bulutlarının muhteşem bir uyum içinde hareket ettiği kusursuz bir sistem. Ve Samanyolu Galaksisi.
Güneş sistemimizin de içinde bulunduğu devasa yıldız sistemi. Birazdan bu ihtişamlı sistemi bir ucundan diğer ucuna inceleyeceğiz. Yolculuğumuz Güneş'e en uzak mesafedeki gezegenden başlayacak.
NEPTÜN
Dondurucu bir gezegen. Yüzey sıcaklığı eksi 218 derece. Hidrojen, helyum ve amonyaktan oluşan zehirli bir atmosfer. Yüksek orandaki zehirli metan gazı yüzünden atmosferi mavi renkli. Hızları saatte 2000 km'ye varan korkunç fırtınalarla çalkalanan ölümcül bir dünya.
URANÜS
Yapısında yüksek oranda kaya ve buz bulunduran ölü bir gezegen. Güneş etrafındaki yörüngesini 84 dünya yılında tamamlıyor. Hidrojen, helyum ve metan içeren atmosferi yaşam için öldürücü.
SATÜRN
Güneş sisteminin ikinci büyük gezegeni. Gaz, buz ve kaya parçalarından oluşan halkalarla tanınıyor. Kütlesinde %75 hidrojen ve %25 helyum var. Yoğunluğu suyun yoğunluğundan bile düşük.
JÜPİTER
Güneş sisteminin en büyük gezegeni. Kütlesi dünyanınkinin 318 katı olan bir gaz gezegen. Bu büyük kırmızı renkte leke, içine iki dünya alacak kadar büyük olan bir fırtına. Üzerinde hiç kara parçası yok. Delici bir soğuk. Yüzlerce yıl süren korkunç fırtınalar. Her canlıyı anında öldürecek manyetik bir alan. Korkunç ve ürpertici bir gezegen. Ve Jüpiter'in yüzeyi volkanlarla dolu uydusu IO. Jüpiter'in manyetik alanı içindeki hareketi yüzünden 400.000 volt gücünde elektrik akımı üretiyor.
MARS
Atmosferi yoğun karbondioksit içeren zehirli bir karışım. Yüzeyi büyük gök taşlarının çarpmasıyla meydana gelen dev kraterlerle ve yüzlerce kilometre uzunluğunda derin vadilerle kaplı. Şiddetli rüzgarlar ve aylarca süren kum fırtınalarının hüküm sürdüğü kızıl bir kaya parçası.
VENÜS
Diğer gezegenlerdeki dondurucu soğukların aksine yakıcı bir sıcaklığın hüküm sürdüğü dev bir fırın. Yüzey ısısı kurşunu bile eritmeye yetecek kadar yüksek. Yaklaşık 450 derece. Yoğun bir karbondioksit tabakasından oluşan ağır bir atmosferi var. Atmosfer basıncı dünyada denizin 1 km derinliğindeki basınca eşdeğer. Atmosferi kilometrelerce kalınlıkta sülfürik asit katmanlarıyla kaplı. Bu yüzden gezegen sürekli olarak öldürücü asit yağmurlarıyla yıkanıyor. Böyle bir ortamda hiçbir canlı yaşayamaz.
MERKÜR
Güneş'e en yakın gezegen. Kendi etrafında oldukça yavaş dönüyor. Gece ile gündüzün çok uzun sürmesi, gezegenin bir yüzünü kızartırken, öteki yüzünü ise donduruyor. Böyle bir ortam, kuşkusuz her canlı için ölümcüdür.
Bu kısa yolculuğun da bizlere gösterdiği gibi güneş sisteminde bilinen 8 gezegenin 7'si ve bunların 173 uydusu içinde yaşama uygun tek bir gök cismi yoktur. Her biri ölü ve sessiz birer madde yığınıdır. Ancak bu sistemin içinde yer alan ve henüz tanıtmadığımız bir gezegen diğerlerinden çok daha farkıdır. Çünkü atmosferinden yeryüzü şekillerine, ısısından manyetik alanına, elementlerinden güneşe olan mesafesine kadar her türlü özelliğiyle yaşam için en uygun şekilde yaratılmıştır. Bu gezegen içinde yaşadığımız Dünya'dır.
Güneş sistemindeki tüm komşularının aksine Dünya yaşam dolu bir gezegendir. Gökyüzünde, karada ve denizlerde son derece uyumlu bir yaşam dengesi vardır. Birbirlerinden çok farklı yapılara, renklere ve özelliklere sahip milyonlarca hayvan, bitki, böcek veya deniz canlısı bu özel gezegenin üzerinde hep birlikte yaşam sürer. Yeryüzündeki bu büyük denge ve üzerindeki tüm canlılar, Allah'ın varlığının ve yaratma sanatının kanıtlarıdır. Bir Kuran ayetinde insan bu gerçek üzerinde düşünmeye şöyle davet edilir:
Şeytandan Allah'a sığınırım:
“O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır. Bunu görmektesiniz. Arzda da sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiften bir bitki bitirdik. Bu Allah'ın yaratmasıdır." (Lokman Suresi, 10-11)
Dünya üzerindeki canlılığın yaratılışı kadar devamlılığının sağlanması da büyük bir mucizedir. Bu devamlılık, yaşam için ayarlanmış çok özel koşullarla sağlanmıştır. Bu özel koşullardaki çok küçük değişiklikler bile dünyada büyük felaketlere yol açabilir. Fakat dışarıdan bir müdahale olmadığı takdirde böyle bir felaket hiçbir zaman yaşanmaz. Mavi gezegen mucizevi bir biçimde, üzerinde var olan tüm canlılığı koruyup gözetecek hassaslıkta sayılamayacak kadar çok özellikle yaratılmıştır. Bu özellikler sayesinde tüm komşularının aksine olağanüstü güzel bir yaşam alanı sunar. İlerleyen dakikalarda mavi gezegenin mucizevi özelliklerinden bazılarını görecek, bu mucizelerin materyalizmin öne sürdüğü tesadüf iddiasını nasıl çürüttüğünü inceleyeceğiz. Ve Allah'ın dünyayı ne denli büyük bir bilgi ve kudretle yarattığına tanık olacağız.
YERKÜRENİN SICAKLIĞI
Dünyanın yaşam için uygun olan en temel şartları sıcaklığı ve atmosferidir. Mavi gezegen, tüm canlıların yaşayabileceği bir sıcaklık değerine ve soluyabileceği özel bir atmosfere sahiptir. Ancak bu iki etken de sayısız değişkenin en ideal değerlerde belirlenmesiyle gerçekleşebilmektedir. Bunlardan biri, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığıdır. Dünya, Güneş'e Venüs kadar yakın ya da Satürn kadar uzak olsaydı, yaşama imkan verecek bir sıcaklık diğerine sahip olamazdı.
Tüm evren göz önüne alındığında ise, hayat için gerekli olan bu sıcaklık diğerinin şans eseri belirlenmesinin imkansız olduğunu görürüz. Çünkü evrenin içindeki sıcaklıklar, en sıcak yıldızın içindeki milyarlarca derecelik çok yüksek sıcaklıklardan mutlak sıfır noktası olan eksi 273 dereceye kadar değişebilmektedir. Bu dev sıcaklık yelpazesi içinde canlı yaşamına izin veren sıcaklık aralığı çok dar bir aralıktır. İşte dünyamız tam bu sıcaklık aralığı içinde yer alır.
Amerikalı jeologlar Frank Press ve Raymond Siever bu özel ayarlamaya şöyle dikkat çeker:
“Yaşam sadece çok sınırlı bir sıcaklık aralığında mümkündür. Bu sıcaklık aralığı, güneşin sıcaklığıyla mutlak sıfır arasındaki muhtemel sıcaklıkların yaklaşık yüzde birlik bir bölümünü oluşturmaktadır. Dünyanın sıcaklığı tam bu dar aralıkta bulunmaktadır.”
Bu aralığın korunması elbette Güneş'le Dünya arasındaki mesafe kadar Güneş'in yaydığı ısı enerjisiyle de yakından ilişkilidir. Hesaplara göre Dünya'ya ulaşan Güneş enerjisi %10 azalsa, yeryüzü metrelerce kalınlıkta bir buzul tabakasıyla örtülecektir. Enerjinin biraz artması halinde ise tüm canlılar kavrularak ölecektir. Dünyanın ideal olan sıcaklığının gezegen içinde dengeli olarak dağılması da hayati önem taşır. Bu dengenin sağlanması için çok özel bazı ayarlar vardır. Dünyanın ekseninin 23 derece 27 dakikalık eğimi, kutuplarla ekvator arasında oluşabilecek yüksek sıcaklık farklarını önler. Eğer bu eğim olmasaydı, kutup bölgeleriyle ekvator arasındaki sıcaklık farkı çok daha artacak ve yaşanabilir bir atmosferin varlığı imkansızlaşacaktı.
Dünyanın kendi etrafındaki yüksek dönüş hızı da sıcaklığın dengeli dağılımına yardımcı olur. Dünya sadece 24 saatlik bir süre içinde kendi etrafına dolaşır ve bu sayede geceler ve gündüzler kısa sürer. Böylece gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı çok az olur.
Bunun önemini Merkür'ü incelediğimizde daha iyi anlayabiliriz. Merkür kendi etrafında çok yavaş döner. Bu yüzden bir günü bir yıldan daha uzun sürer. Bu sebepten ötürü gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı 1000 dereceyi bulur. Bu yüksek fark hiçbir canlı yaşamına izin vermez. Yeryüzü şekilleri de sıcaklığın dengeli dağılımına yardımcı olur. Dünyanın ekvatoruyla kutupları arasında yaklaşık 100 derecelik bir sıcaklık farkı vardır. Eğer böyle bir sıcaklık farkı fazla engebesi olmayan bir yüzeyde gerçekleşmiş olsaydı, hızı saatte bin kilometreye varan fırtınalar dünyayı allak bullak ederdi. Oysaki yeryüzü, sıcaklık farklarından dolayı ortaya çıkabilecek şiddetli hava akımlarını durduran engebelerle donatılmıştır. Sıra dağlarla.
Dahası, dünyanın atmosferinde sıcaklığı sürekli dengeleyen bazı özel otomatik sistemler bulunur. Örneğin bir bölge çok fazla ısındığında su buharlaşması artar ve bulutlar çoğalır. Bu bulutlar ise hem güneşten gelen ışınların bir kısmını geri yansıtır hem de yağmurun yağmasını sağlar. Böylece aşağıdaki havanın ve yüzeyin daha fazla ısınması engellenir.
DÜNYANIN KÜTLESİ VE KORUYUCU KALKANI
Dünyanın güneşi olan mesafesi, dönüş hızı ya da yeryüzü şekilleri kadar büyüklüğü de yaşam açısından çok büyük önem taşır. Ufak bir karşılaştırma yaptığımızda gezegenlerin çok farklı kütlelere sahip olduklarını görürüz. Örneğin Merkür dünyanın kütlesinin sadece %8'ine sahiptir. Öte yandan Jüpiter'in kütlesi dünyanın kütlesinin tam 318 kat fazlasıdır. Peki acaba bu kadar farklı büyüklükteki gezegenler içinde dünyamızın büyüklüğü tesadüfen mi belirlenmiştir? Hayır. Yerküre'nin özelliklerini incelediğimizde üzerinde yaşadığımız bu gök cisminin tam olması gerektiği büyüklükte olduğunu görürüz. Amerikalı jeologlar Press ve Siever, dünyanın bu yönden uygunluğu hakkında şu bilgileri verirler:
“Dünyanın büyüklüğü tam olması gerektiği kadardır. Daha küçük olsa yerçekimi çok zayıflayacak ve atmosferi dünyanın etrafında tutamayacaktı. Daha büyük olsaydı bu kez de yerçekimi çok artacak ve bazı zehirli gazları da tutarak atmosferi öldürücü hale getirecekti.”
Dünyanın içi çekirdeğine kadar uzanan çeşitli özellikler de tabakalardan oluşur. Hareket halindeki bu tabakalar özel bir manyetik alan oluştururlar. Pusulalarla yön tayini yapabilmemiz için ya da göç ederken kuşların yollarını bulabilmelerini sağlayan da işte bu manyetik alandır. Bunun da ötesinde atmosferin dışına kadar ulaşan bu manyetik alan, uzaydan gelebilecek olan tehlikelere karşı dünyaya koruma kalkanı olur.
Uzayda dolaşan öldürücü kozmik ışınlar ve meteorların çoğu, dünyanın etrafındaki bu koruyucu kalkanı geçemezler. Güneş patlamalarıyla dünyaya ulaşan plazma bulutlarının çok büyük bir bölümü de bu manyetik alanla uzaklaştırılır. Geriye kalan çok az bir miktar ise zaten yaşama pek elverişli olmayan kutup bölgelerine doğru yönlendirilir. Bu bölgelerde atmosfere çarpan parçacıklar gökyüzünde muhteşem bir ışık gösterisi sergiler.
Eğer dünyanın bu manyetik kalkanı olmasa, yeryüzündeki yaşam öldürücü ışınlarla tahrip edilecek ve hiç var olmayacaktı. Ama yerküre çekirdeğinin oluşturduğu manyetik alan sayesinde dünya muhteşem bir savunma kalkanına sahiptir. Allah bu gerçeği Kuran-ı Kerim'de insanlara şöyle hatırlatmıştır:
“Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık. Onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar.” Enbiya Suresi, 32)
ATMOSFERDEKİ ÖLÇÜ
Dünyamız hem yaşam için gerekli sıcaklığa hem gerekli kütleye hem de yaşamı koruyan özel kalkanlara sahiptir. Ama bunlar dünya üzerinde canlının var olması için yeterli değildir. Çok önemli bir başka şart atmosferin yapısıdır. Bilim kurgu filmleri insanları kim zaman yanlış yönlendirir. Bunun bir örneği bu filmlerde sık sık rastlanan uygun atmosfer şartlarıdır. Uzay gemisiyle uzak bir gezegene yaklaşan astronotlar, gezegene inmeden önce atmosferin solunumu olup olmadığına bakarlar. Gemi bilgisayarları “uygundur” sonucunu verince de hiçbir koruma önlemine gerek kalmaz. Bu senaryolar insanoğlunun kolaylıkla ve tesadüfen uygun atmosferler bulabileceği gibi bir izlenim vermektedir. Oysa eğer gerçekten uzay gemileriyle evrenin derinliklerinde gezinseydik, dünya dışındaki bir başka gezegende solunabilir bir bir atmosfer bulmak imkansız olurdu. Çünkü dünyanın atmosferi yaşam için gerekli son derece özel şartlara sahiptir. Bu atmosferin biraz dışında bile koruyucu giysiler olmadan hayatta kalmak olmaksızdır.
Dünya atmosferi %77 azot, %21 oksijen ve %1 oranında karbondioksit ve argon gibi gazların karışımından oluşur. Bu gazların en önemlisi oksijendir. İnsan gibi kompleks bedenlere sahip canlılar enerji elde etmek için oksijen kullanır ve bu sayede hücresel reaksiyonlar gerçekleştirilir. İşte bizim için bu denli hayati olan oksijenin havadaki oranı tam olması gerektiği kadardır. Ünlü mikrobioloji profesörü Michael Denton, bilim dünyasında büyük yankı uyandıran ''Doğanın Kaderi, Biyoloji Kanunları Evrendeki Amacı Nasıl Gösteriyor?'' isimli kitabında bu konuda şunları yazar:
“Atmosferimiz daha fazla oksijen içerebilir ve buna rağmen hayatı destekleyebilir miydi? Hayır. Oksijen çok reaktif bir elementtir. Şu anda atmosferde bulunan oksijenin oranı yani yüzde 21 yaşamın güvenliği için aşılmaması gereken sınırların tam ideal noktasındadır. Yüzde 21'in üzerine artan her yüzde 1'lik oksijen oranı bir yıldırımın orman yangını başlatma olasılığını yüzde 70 artıracaktır.”
Atmosferdeki oksijen oranının sabit kalması da mükemmel bir geri dönüşüm sistemi sayesinde gerçekleşir. Hayvanlar devamlı olarak oksijen tüketirler ve bu sırada kendileri için zehirli olan karbondioksidi üretirler. Bitkiler ise bu işlemin tam tersini gerçekleştirir. Karbondioksidi oksijene çevirerek canlılığın devamını sağlarlar.
Her gün bitkiler tarafından milyarlarca ton oksijen bu şekilde üretilerek atmosfere salınır. Bu iki canlı grubu, yani bitkiler ve hayvanlar, eğer aynı reaksiyonu gerçekleştirselerdi, dünya çok kısa sürede yaşanılmaz bir gezegene dönüşürdü.
Örneğin hem hayvanlar hem de bitkiler oksijen üretselerdi, atmosfer kısa sürede yanıcı bir özellik kazanır ve en ufak bir kıvılcım dev yangınlar çıkarırdı. Öte yandan eğer hem bitkiler hem de hayvanlar karbondioksit üretselerdi, bu kez atmosferdeki oksijen hızla tükenir ve bir süre sonra canlılar, nefes almalarına rağmen boğularak toplu halde ölmeye başlarlardı.
Canlılığın dengesi öylesine mükemmel kurulmuştur ki atmosferdeki oksijen canlılık için her zaman en ideal oranda durmaktadır. Mükemmel tasarlanmış ve her an mükemmelce devam eden böyle bir denge bizlere bu dengenin yaratıcısının sonsuz bir bilgi ve gücünü bir kez daha göstermektedir. Tüm evrenin hakimi olan o yaratıcı göklerin ve yerin Rabbi olan Yüce Allah'tır. Bir Kuran ayetinde insanlar bu gerçek üzerini düşünmeye şöyle çağrılırlar:
“Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli sizin üzerinizdeki nimetlerini genişletip tamamlamıştır.” (Lokman Suresi, 20)
SOLUNUMDAKİ ÖLÇÜ
Hayatımızın her dakikasında nefes alırız. Sürekli olarak ciğerlerimizde hava çeker ve hemen sonra da aynı havaya geri veririz. Bunu o kadar çok yaparız ki normal bir işlem olduğunu düşünürüz. Oysa gerçekten nefes almak çok karmaşık bir iştir.
Vücut sistemimiz öyle bir biçimde ayarlanmıştır ki nefes alırken bu işi düşünmemize gerek bile kalmaz. Havayı içimize çektiğimiz anda alyuvarlar aracılığıyla akciğerlerimizde bulunan yaklaşık 300 milyon küçük odacıya oksijen yaşanır. Bu odacıkların duvarlarını kaplayan kılcal damarlar hemen bu oksijeni çeker ve aynı anda da atık madde olan karbondioksidi bırakırlar. Yarım saniye bile sürmeyen bu işlem sayesinde içimize çektiğimiz temiz havayı dışarıya kirli hava olarak veririz. Akciğerlerimizde 300 milyon odacık bulunmasındaki amaç ise, ciğerlerin havayla temas eden alanını maksimuma çıkarmaktır. Burada bir noktaya dikkat edelim. Akciğerlerin içindeki odacıkların ve dolayısıyla bu odacıklara giren kanalların bu kadar dar olması, oksijen solunumunu artırmak için yapılmış harika bir tasarımdır. Ama bu tasarım bir başka şartın yerine gelmesine bağlıdır. Havanın yoğunluğunun, akışkanlığının ve basıncının, bu kadar dar kanallar içinde rahatlıkla hareket edebilecek değerlerde olmasına. Bunu bir örnekle daha iyi açıklayabiliriz. Bir enjektörün iğnesinden su çekmek kolaydır ama aynı iğneyle bal çekmeye çalışırsak çok zorlanırız. Çünkü bal, sudan daha az akışkanlığa ve daha yüksek bir yoğunluğa sahiptir. İşte eğer atmosferin yoğunluk, akışkanlık ve basınç gibi değerleri biraz farklılaşsa, nefes almak canlılar için bir enjektöre bal çekmek gibi zorlaşacaktır. Oysa biz farkında bile olmadan büyük bir rahatlıkla nefes alır ve veririz. Bu rahatlığı sağlayan faktörler de atmosferin özellikleri ve rakamsal değerleridir.
Moleküler biyolog Prof. Michael Dandon bu konu hakkında şu yorumu yapar:
“Eğer havanın yoğunluğu ya da durgunluğu biraz daha fazla olsaydı hava direnci çok büyük oranlara çıkacaktı ve bir solunum sistemi tasarlamak imkansız hale gelecekti. Muhtemel atmosfer basınçlarıyla muhtemel oksijen oranlarını karşılaştırarak hayat için uygun bir rakamsal değer aradığımızda çok sınırlı bir aralıkla karşılaşırız. Hayat için gerekli olan çok fazla şartın hepsinin bu küçük aralıkta gerçekleşmesi ve atmosferin de bu aralıkta olması elbette ki çok olağanüstü bir uyumdur.”
Atmosferin rakamsal değerleri sadece bizim solunumumuz için değil, mavi gezegenin mavi olarak kalması için de önemlidir. Eğer atmosfer basıncı şu anki değerinden beşte bir kadar azalsa denizlerdeki buharlaşma oranı çok fazla yükselecektir. Atmosferde çok yüksek oranlara varacak olan su buharı, tüm dünya üzerinde bir sera etkisi oluşturarak, gezegenin sıcaklığını aşırı derecede yükseltecektir. Eğer atmosfer basıncı şu anki değerinden bir kat daha fazla olsa, bu kez de atmosferdeki su buharı oranı büyük ölçüde azalacak ve dünya üzerindeki karaların tamamına yakını çölleşecektir.
AKLA DAVET
Bu film boyunca gördüğümüz örnekler dünyanın tüm özelliklerinin canlılık için özel olarak yaratıldığını göstermektedir. Buraya kadar değindiklerimiz dünyadaki kusursuz dengelerin sadece bir kısmıdır. Yer küreyi incelediğimizde mavi gezegenlerdeki diğer pek çok mucizevi özelliği daha sıralayabiliriz. Ünlü Amerikalı astronom Hugh Ross, Yaratıcı ve Evren adlı kitabında dünyadaki diğer bazı dengeleri şöyle sıralamaktadır:
“Yerçekimi; Eğer daha güçlü olsaydı, dünya atmosferi çok fazla amonyak ve metan biriktirir, bu da yaşam için çok olumsuz olurdu. Eğer daha zayıf olsaydı, dünya atmosferi çok fazla su kaybeder, canlılık mümkün olmazdı.
Yer kabuğunun kalınlığı; Eğer daha kalın olsaydı, atmosferden yer kabuğuna çok fazla miktarda oksijen transfer edilirdi. Eğer daha ince olsaydı, hayatı imkansız kılacak kadar fazla sayıda volkanik hareket olurdu.
Dünyanın kendi çevresindeki dönme hızı; Eğer daha yavaş olsaydı, gece gündüz arası ısı farkları çok yüksek olurdu. Eğer daha hızlı olsaydı, atmosfer rüzgarları çok çok büyük hızlara ulaşır, kasırgalar ve tufanlar hayatı imkansızlaştırırdı.
Ozon tabakasının kalınlığı; Eğer daha fazla olsaydı, yeryüzü ısısı çok düşerdi. Eğer daha az olsaydı, yeryüzü aşırı ısınır, güneşten gelen zararlı ultraviole ışınlarına karşı bir koruma kalmazdı.
Sismik Hareketler; Eğer daha fazla olsaydı, canlılar için sürekli bir yıkım olurdu. Eğer daha az olsaydı, okyanus zeminindeki besinler suya karışmaz, okyanus ve deniz yaşamı dolayısıyla bütün dünya canlıları olumsuz etkilenirdi.”
Sadece bazı örneklerini saydığımız bu dengeler bize bir kez daha göstermektedir ki evrenin tesadüfen var olduğunu iddia eden materyalizm çok büyük bir yanılgıdır. Bilimin ortaya koyduğu kanıtlar da göstermektedir ki tüm evreni ve canları Allah yaratmıştır. İnsana düşen ise bu gerçek üzerini düşünmek ve tüm evreni ve kendisinin yaratıcısı olan Allah'a şükretmektir. Bir Kuran ayetinde Allah biz insanlara şöyle seslenir:
“Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı, sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel bir biçim ve incelikte kıldı ve size güzel ve temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir.” (Mümin Suresi, 64)
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500