HARUN YAHYA
logo
HARUN YAHYA

  • Tüm Eserler
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • Videolar
  • Görseller
  • Sesler
  • Alıntılar
  • Diğer

Adnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun YahyaAdnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
ESERLER
KitaplarMakalelerVideolarGörsellerSeslerAlıntılarDiğer
KONULAR
VatikanSosyalizmAydınlanma çağıFransız DevrimiDönmeSabetayistJakobenizmMasonik MedyaSiyasi SiyonizmJön Türkİttihat ve TerakkiAbdülhamitAnti-NaziDünya Siyonist ÖrgütüNuremberg KanunlarıMussolini1. Dünya savaşıAdolf EichmannGoyimRothschild HanedanıThink-TankCFRRockefellerSoğuk SavaşStalinEkim DevrimiSovyetler BirliğiBilderbergVietnamAIPACLobiFuarGüneydoğuYunanistanYeni Dünya DüzeniKızıldenizJeopolitikGaziVergiGümrük2023AntilopBoğaAvrasya İslam ŞuarasıNobel Barış ödülüHastaneSosyal Güvenlik KurumuAli BabacanTurgut ÖzalSuikastGaffar OkkanMuhsin YazıcıoğluRosette NebulaAstronomiGül
Harun Yahya © 2025
Harun Yahya © 2025
  1. Videolar
  2. Evrenin Yaratılışı

Evrenin Yaratılışı

Harun Yahya
8486
26 Oktober, 2017
HD Belgeseller
İman Hakikatleri ve Yaratılış Mucizesi

A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500

 

EVRENİN YARATILIŞI

 

İçinde bulunduğumuz uçsuz bucaksız evrenin nasıl var olduğu, nereye doğru gittiği, içindeki düzen ve dengeyi sağlayan kanunların nasıl işlediği her devirde insanların merak konusu olmuştur.

Bilim insanları ve düşünürler asırlardır bu konuyla ilgili sayısız araştırmalar yapmış, pek çok teori üretmiştir. 19. yüzyılda hakim olan ve sonradan bilimsel olarak geçersizliği ispatlanan görüş, evrenin sonsuz boyutlara sahip, sonsuzdan beri var olan ve sonsuza kadar da var olacak bir maddeler bütünü olduğu şeklindeydi. Materyalist felsefenin de temelini oluşturan bu bilim dışı anlayış, evren için bir başlangıç ya da sonun söz konusu olmadığını savunurken, bir yaratıcının varlığını da cahilce reddediyordu.

Materyalizm, maddeyi mutlak varlık sayan, maddeden başka hiçbir şeyin varlığını kabul etmeyen, bilimle çelişen bir düşünce sistemidir. Tarihi, eski Yunan'a dek uzanan ama özellikle 19. yüzyılda yaygınlaşan bu batıl düşünce sistemi, Karl Marx'ın diyalektik materyalizmiyle üne kavuştu.

Materyalistler sonsuz evren modelini ateist felsefenin en önemli dayanağı olarak görüyorlardı. Örneğin, materyalist felsefeci George Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri adlı kitabında büyük bir cehaletle evrenin yaratılmış bir şey olmadığını öne sürüyor ve “eğer yaratılmış olsaydı Allah'ın belli bir anda ve yoktan var etmiş olması gerekirdi” diye ileride bilimin verileriyle materyalizmin nasıl çökeceğinin ipucunu da veriyordu.

Politzer, evrenin yoktan var edilmediğini iddia ederken, 19. yüzyılın durağan evren modeline dayanıyor ve dolayısıyla bilimsel bir iddia ortaya attığını sanıyordu. Oysa 20. yüzyılda gelişen bilim ve teknoloji, materyalizmin bu ilkel anlayışını kökünden yıktı. Evrenin, materyalistlerin sandıkları gibi durağan olmadığı, tam tersine sürekli olarak genişlediği saptandı. Evrenin bir başlangıcı olduğu, yok iken bir anda büyük bir patlamayla yaratıldığı modern fizik tarafından pek çok deney, gözlem ve hesapla ispatlandı. Ancak materyalist çevreler, tüm bilimsel verilere rağmen evrenin yoktan var edildiği gerçeğini kabullenmeye yanaşmıyorlardı.

Ünlü materyalist fizikçi Arthur Eddington'un bir açıklaması, materyalistlerin içine düştükleri ruh halini çok net anlatmaktadır:

“Felsefi olarak doğanın şu anki düzeninin birdenbire başlamış olduğu düşüncesi bana itici geliyor.”

Oysa bir bilim insanının ortaya konan verileri değerlendirirken ölçüsü, ideolojisi değil verilerin doğruluğu veya yanlışlığı olmalıdır. Ve her ne kadar Eddington kabullenmekte zorlansa da bilim evrenin birdenbire var olduğunu yani yaratıldığını ispatlamıştır.

Materyalistlerin tepkileri bununla sınırlı kalmadı. Alman kimyacı Walter Nerst, Big Bang teorisiyle ilgili yöneltilen sorulara, “bu bulguları kabul etmenin bilime ihanet olacağı” şeklinde mantıksız cevaplar veriyordu.

MIT Üniversitesinde fizik profesörü olan Philip Morrison, meşhur İngiliz kanalında yayınlanan bir belgeselde, “Big Bang'i kabul etmenin kendisine çok zor geldiğini, onu reddetmek için büyük bir istek duyduğunu” söylüyordu.

Ancak bilim ahlakına sahip birçok bilim insanı, Big Bang'in ideolojik gerekçelerle reddedilemeyecek kadar doğru bir teori olduğunu söylüyorlardı.

The New Yorker yazarlarından Jim Holt, Big Bang Teoloji isimli yazısında, “Big Bang, bilim tarihinde Allah'ın yaratışını tasdik ettiği için kabul görmeyen tek görüştür” diyordu.

Ünlü astrofizikçi Robert Jastrow da Allah ve Astronomlar isimli kitabında materyalist fizikçileri ideolojik saplantılarla Big Bang'i reddettikleri için çarpıcı cümlelerle eleştiriyordu:

“Bu tepkiler de çok ilginç duygular rol oynamaktadır. Bilim insanının sahip olduğu inanç, bilinen fizik kurallarının geçerli olmadığı ve tanımadığı güçlerin bir ürünü olarak meydana gelen bir başlangıcın keşfiyle birlikte ihlal edilmiştir. Bu olduğunda bilim insanı kontrolünü kaybetti. Eğer bu bulguların gerçek anlamını iyice inceleseydi, tamamen travma geçirecekti. Bir travma anında olan oldu ve beyin, bulguların anlamına karşı tepki gösterdi. Bilim insanları açısından, problemin büyüklüğünü bir düşünün. Bilim, evrenin belli bir anda var olduğunu kanıtladı. Peki evrendeki madde ve enerjiyi kim ya da ne meydana getirmişti? Acaba evren yoktan mı var olmuştu? Bu durum, din adamları dışında herkes için beklenmedik, şaşırtıcı bir gelişmeydi.”

Peki materyalistlerin beklenmedik, şaşırtıcı olarak gördükleri bu süreç nasıl gelişti?

İşte bilimin, evrenin yaratılmış olduğunu ortaya koyan bulgularının tarihi.

 

BİG BANG'İN KEŞFİNE GİDEN YOL

 

Bugün evrenin bir anda patlamayla ortaya çıktığı yani yaratıldığı bütün bilim dünyası tarafından kabul edilmektedir. Bu çok önemli gerçeğin keşfedilişi ise bilimsel birer devrim niteliğindeki gözlem ve bulgular sonucunda gerçekleşmiştir.

1929 yılında California Mount Wilson gözlem evinde, Amerikalı astronom Edwin Hubble, astronomi tarihinin en büyük keşiflerinden birini yaptı. Hubble, kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge kayan bir ışık yaydıklarını saptadı. Bunun anlamı, yıldızların bizden uzaklaştıklarıydı. Bu keşif, bilim dünyasında büyük bir yankı yarattı. Çünkü bilinen fizik kurallarına göre, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kayar. Hubble'ın gözlemleri sırasında ise yıldızların ışıklarında kızıla doğru bir kayma fark edilmişti. Yani yıldızlar bizden sürekli olarak uzaklaşıyordu.

Hubble çok geçmeden önemli bir şey daha keşfetti. Yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil birbirlerinden de uzaklaşıyordu. Her şeyin birbirinden uzaklaştığı bir evren karşısında varılabilecek tek sonuç ise evrenin her an genişlemekte olduğuydu.

Konuyu daha iyi anlamak için evrene şişirilen bir balonun yüzeyi gibi düşünmek mümkündür. Balonun yüzeyindeki noktaların balon şiştikçe birbirinden uzaklaşmaları gibi evrendeki cisimlerde evren genişledikçe birbirlerinden uzaklaşır. Aslında bu gerçek daha önceden teorik olarak keşfedilmişti. Yüzyılın en büyük bilim adamı sayılan Albert Einstein, teorik-fizik alanında yaptığı hesaplamalarla evrenin durağan olamayacağı sonucuna varmıştı. Fakat o devrin genel kabul gören durağan evren modeliyle ters düşmemek için bu buluşunu bir kenara bırakmıştı. Einstein, bu davranışını daha sonra kariyerinin en büyük hatası olarak adlandıracaktı.

Peki evrenin genişliyor olması ne anlama geliyordu?

Evren genişlediğine göre zaman içinde geriye doğru gidildiğinde evrenin tek bir noktadan başladığı ortaya çıkıyordu. Yapılan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu tek noktanın sıfır hacme ve sonsuz yoğunluğa sahip olduğunu gösterdi. Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı.

Evrenin başlangıcı olan bu büyük patlamaya İngilizce karşılığı olan Big Bang ismi verildi ve bu teori de aynı isimle anılmaya başlandı.

Aslında sıfır hacim bu konunun teorik bir ifade biçimidir. Bilim, insan aklının kavrama sınırlarını aşan yokluk kavramını ancak sıfır hacimdeki nokta ifadesiyle tarif edebilir. Gerçekte ise sıfır hacimdeki bir nokta yokluk anlamına gelir. Evren de yokluktan var olmuştur. Diğer bir deyimle yaratılmıştır.

Modern fiziğin ancak bu yüzyılın sonlarına doğru ulaştığı bu büyük gerçek, Kuran'da bize on dört yüz yıl önceden şöyle haber verilir:

Şeytandan Allah'a sığınırım:

 “O Allah gökleri ve yeri yoktan var edendir.” (En’am Suresi, 101)

Big Bang teorisi başlangıçta evrendeki tüm cisimlerin bir arada olduğunu ve sonradan ayrıldığını göstermiştir. Big Bang teorisinin ortaya koyduğu bu gerçek de zamanımızdan tam 14 asır önce insanların evren hakkındaki bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu bir dönemde yine Kuran'da şöyle bildirilmiştir:

Şeytandan Allah'a sığınırım:

“O inkâr edenler görmüyorlar mı ki başlangıçta göklerle yer, birbiriyle bitişik iken biz onları ayırdık?” (Enbiya Suresi, 30)

Yani tüm madde tek bir noktadayken büyük patlamayla yaratılmış ve birbirinden ayrılarak evrenin bugünkü şeklini meydana getirmiştir. Evrenin genişlemesi büyük patlamanın yani evrenin yoktan var edildiğinin en önemli kanıtlarından biridir. Evren yaratıldığından beri var olan bu gerçek, modern bilim tarafından ancak bu yüzyılda keşfedildiği halde Kuran bu gerçeği yine bundan 14 asır önce haber vermiştir:

Şeytandan Allah'a sığınırım:

“Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz biz onu genişleteceğiz.” (Zariyat Suresi, 47)

Büyük patlama, evrenin yoktan var edildiğinin, evreni Allah'ın yarattığının açık bir göstergesiydi. Bu nedenle materyalist felsefeyi benimseyen astronomlar, Big Bang'e karşı direnmeye ve sonsuz evren düşüncesini ayakta tutmaya çalıştılar. Bu çabanın nedeni, önde gelen materyalist fizikçilerden Arthur Eddington'un, “felsefi olarak doğanın birdenbire başlamış olduğu düşüncesi bana itici gelmektedir” sözünden anlaşılıyordu.

 

Sabit Durum Teorisinin Yıkılışı

 

Big Bang teorisinden rahatsız olanların başında İngiliz astronom Sir Fred Hoyle geliyordu. Hoyle, yüzyılın ortalarında Sabit Durum Teorisi adında 19. yüzyılda durağan evren anlayışına benzer bir teori ortaya attı.

Sabit durum teorisi, evrenin boyut ve zaman açısından sonsuz olduğunu iddia ediyordu. Gerçek amacı, materyalist felsefeyi ayakta tutmak olan bu teori, evrenin bir başlangıcı olduğunu ortaya koyan Big Bang teorisiyle taban tabana zıttı.

Sabit durum teorisini savunanlar, uzunca bir süre Big Bang'e karşı direndi. Ama bilim, aleyhlerine işliyordu. 1948 yılında George Gamow, Big Bang'e bağlı olarak yeni bir iddia ortaya sürdü. Buna göre evrenin büyük patlamayla oluşması durumunda evrende bu patlamadan arta kalan bir radyasyonun olması gerekiyordu. Üstelik bu radyasyon evrenin her yanında eşit olmalıydı. Olması gereken bu kanıt çok geçmeden bulundu. 1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı bu dalgaları yaptıkları bir gözlem sırasında keşfetti. Kozmik Fon radyasyonu adı verilen bu radyasyon, yerel kökenli değil, evrenin tümüne dağılmış bir radyasyondu. Böylece bu radyasyonun, Big Bang'in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Penzias ve Wilson bu bulgularından ötürü Nobel ödülü kazandılar.

1989 yılına gelindiğinde ise Amerikan Uzay Araştırmaları Dairesi NASA, kozmik fon radyasyonunu araştırmak üzere uzaya bir uydu gönderdi. COBE adındaki bu gelişmiş uyduya yerleştirilen hassas tarayıcıların, Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini doğrulaması yalnızca 8 dakika sürdü. COBE, evrenin başlangıcındaki büyük patlamanın kalıntılarını bulmuştu. Bütün zamanların en büyük astronomik keşfe olarak adlandırılan bu bulgu, Big Bang teorisinin açık bir ispatıydı. Big Bang'in diğer bir önemli delili ise uzaydaki hidrojen ve helyum gazlarının miktarı oldu. Yapılan ölçümlerle anlaşıldı ki, evrendeki hidrojen-helyum oranı, bu gazların teorik olarak Big Bang'den günümüze kadar geçen süre içinde ulaşmaları gereken orana uyuyordu. Ayrıca eğer evrenin bir başlangıcı olmayıp, sonsuzdan beri var olsaydı, içindeki hidrojen tamamen yanarak helyuma dönüşmüş olurdu. Tüm bu açık deliller, Big Bang teorisinin bilim dünyasında kesin bir kabul görmesine yol açtı. Big Bang modeli, bilimin, evrenin oluşumu ve başlangıcı hakkında ulaştığı son noktaydı.

Fred Hoyle'la birlikte uzun yıllar sabit durum teorisini savunan Dennis Scıama ard arda gelen ve Big Bang'i ispatlayan tüm bu deliller karşısında içine düştükleri durumu şöyle anlatır:

“Gerçekliğine inandığım için değil, gerçek olmasını istediğim için sabit durum teorisini savunuyordum. Ama kanıtlar biriktikçe artık oyunun bittiği ve sabit durum teorisinin bir kenara bırakılması gerektiği gerçeği ortaya çıkıyordu.”

Kaliforniya Üniversitesi'nden Prof. George Abel da Big Bang'in kesin zaferini şu sözleriyle kabul eder:

“Bugünkü mevcut deliller, evrenin milyarlarca yıl önce Big Bang ile başladığını gösteriyor. Big Bang teorisini kabul etmekten başka çaremiz yok.”

Big Bang'in bu bilimsel zaferiyle birlikte materyalist felsefenin temeli olan sonsuz madde kavramı da tarihe karışmış oldu. Peki o zaman Big Bang'den önce ne vardı ve yok olan evreni bu büyük patlamayla var hale getiren güç neydi?

 

Big Bang ve Yaratılış

 

Bu sorunun cevabı bir yaratıcının varlığını göstermektedir. Ömrünün büyük kısmını ateist olarak geçiren, ancak ilerleyen yaşlarda Allah'ın varlığına inandığını açıklayan felsefeci Anthony Flew bu konuda şunları söyler:

“İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım. Big Bang modeli bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir düşünceyi ispat etmiştir. Evrenin bir başlangıcı olduğu düşüncesini.”

Kendini ateist olmak için körü körüne şartlandırmayan pek çok bilim insanı, evrenin yaratılışında sonsuz güç sahibi bir yaratıcının varlığını kabul etmiş durumdadır. Bu yaratıcı hem maddeyi hem zamanı yaratmış olan yani her ikisinden de münezzeh olmalıdır. Ünlü Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross bu gerçeği şöyle açıklar:

“Eğer zaman ve madde patlamayla birlikte ortaya çıkmışsa, o zaman evreni meydana getiren nedenin evrendeki zaman ve mekandan tamamen bağımsız olması gerekir. Bu, bize yaratıcının evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu gösterir.”

Evet. Maddeyi ve zamanı tüm bu kavramlardan münezzeh olan sonsuz güç sahibi bir yaratıcı var etmiştir. O yaratıcı göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'tır.

Gerçekte Big Bang'in, materyalistler açısından oluşturduğu sorun, Anthony Flew'un itiraf ettiğinden çok daha büyüktür. Çünkü Big Bang, evrenin yalnızca yoktan var edildiğini değil, aynı zamanda çok düzenli ve kontrollü bir biçimde var edildiğini göstermektedir. Büyük patlama, evrenin tüm maddesini ve enerjisini barındıran noktanın patlaması ve büyük bir hızla yayılmasıyla gerçekleşmiştir. Ancak korkunç bir hızla her tarafa dağılan maddeden galaksiler, yıldızlar, güneş, dünya ve tüm gök cisimlerini içine alan çok büyük bir denge çıkmıştır. Dahası insanların fizik kuralları olarak adlandırdığı evrenin her yerinde aynı olan kanunlar oluşmuştur. Büyük patlamayla ortaya çıkan bu fizik kuralları aradan geçen 15 milyar yıllık zamanda hiç değişikliğe uğramamıştır. Üstelik bu kurallar öyle ince hesaplar üzerine kuruludurlar ki, bugünkü değerlerinden milimetrik sapmalar bile tüm evrendeki yapıyı ve düzeni ortadan kaldırabilecek hassasiyettedir. Tüm bunlar, büyük patlamanın ardından büyük bir düzen ortaya çıktığını göstermektedir.

Oysa patlamalar düzen oluşturmaz. Gözlemlediğimiz tüm patlamalar, var olan düzeni bozar, parçalar ve yok eder. Ne tür patlama incelenirse incelensin, etkilerinin hep yıkıcı olduğu görülür. Eğer bir patlamanın ardından karşımıza çok detaylı bir tasarım çıkarsa, o durumda bu patlamanın ardında doğaüstü bir müdahale olduğunu, patlamayla birlikte dağılan tüm parçacıkların gerçekte çok kontrollü bir biçimde hareket ettirildikleri sonucuna varırız.

Big Bang teorisine uzun yıllar karşı çıkan ama sonuçta teoriyi kabul etmek durumunda kalan Sir Fred Hoyle, bu gerçeği şöyle ifade eder:

“Big Bang teorisi, evrenin tek ve büyük bir patlamayla başladığını kabul eder. Ama bildiğimiz gibi patlamalar maddeyi dağıtır ve düzensizleştirir. Oysa Big Bang, çok gizemli bir biçimde bunun tam aksi bir etki meydana getirmiştir. Maddeyi birbiriyle birleşecek ve galaksileri oluşturacak hale getirmiştir.”

Kuşkusuz eğer patlamayla birlikte ortaya çok büyük bir düzen çıkmışsa, o zaman bu patlamanın her anının üstün bir aklın sanatı, yani Allah'ın eseri olduğunun kabul edilmesi gereklidir.

Big Bang'in ardından evrende oluşan bu olağanüstü düzenin bir başka yönü ise, yaşamaya elverişli bir gezegenin meydana gelmesidir. Yaşama imkân tanıyacak bir gezegenin oluşabilmesi için gerçekleşmesi gereken şartlar o kadar fazladır ki tüm bunların rastlantısal olarak gerçekleştiğini düşünmek imkânsızdır.

Ünlü teorik fizik profesörü Paul Davies, evrenin genişleme hızı üzerinde yaptığı hesaplamalar sonucunda bu hızın akıl almaz derecede hassas bir değere sahip olduğunu belirlemiştir. Davies şöyle demektedir:

“Hesaplamalar, evrenin genişleme hızının çok kritik bir noktada seyrettiğini göstermektedir. Eğer evren biraz daha yavaş genişlese, çekim gücü nedeniyle içine çökecek, biraz daha hızlı genişlese, kozmik materyal tamamen dağılıp gidecekti. Bu nedenle, Big Bang herhangi bir patlama değil, her yönüyle çok iyi hesaplanmış ve düzenlenmiş bir oluşumdur.”

Ünlü fizikçi profesör Stephen Hawking de, Zamanın Kısa Tarihi isimli kitabında evrendeki dengelerin aslında kavrayabildiğimizden çok daha ince hesaplar ve dengeler üzerine kurulduğunu belirtmektedir. Hawking, evrenin genişleme hızıyla ilgili şunları söyler:

“Evrenin genişleme hızı o kadar kritik bir noktadadır ki, Big Bang'den sonraki birinci saniyede bu oran eğer yüz bin milyon kere milyonda bir daha küçük olsaydı, evren şimdiki durumuna gelmeden içine çökerdi.”

Paul Davies de bu müthiş incelikteki denge ve hesaplardan varılması gereken kaçınılmaz sonucu şöyle açıklar:

“Çok küçük sayısal değişikliklere hassas olan evrenin, şu andaki yapısını çok dikkatli bir bilincin ortaya çıkardığına karşı çıkmak çok zordur. Doğanın en temel dengelerindeki hassas sayısal ayarlar, kozmik bir tasarımın varlığını kabul etmek için oldukça güçlü bir delildir.”

Aynı gerçek karşısında Amerikalı astronomi profesörü George Greenstein'de The Symbiotic Universe adlı kitabında şöyle yazar:

“Kanıtları inceledikçe ısrarla önemli bir gerçekle karşı karşıya geliriz. Evrenin oluşumunda bir doğaüstü akıl devreye girmiş olmalıdır.”

 

Bilim, Big Bang'i Desteklemeye Devam Ediyor

 

Bilim insanlarının Big Bang teorisiyle ilgili elde ettiği bulgular, 90'lı yılların sonlarında yapılan çalışmalarla daha da pekişti. 1998 yılında uzaya gönderilen Boomerang isimli gözlem balonu, 2000 yılında ilk verilerini ulaştırdı. Antartika üzerinde 37.000 metre yükseklikten seyreden balon, Big Bang teorisinin temel dayanaklarından olan kozmik fon radyasyonuyla ilgili çarpıcı bilgiler veriyordu. Bu bilgileri analiz eden Chicago Üniversitesi'nden Michael Turner şunları söylemiştir:

“Big Bang teorisi ve Einstein'ın genel izafiyet kuramı çok büyük bir testten başarıyla geçti.”

2001 yılında uzaya fırlatılan WMAP uydusu da 2003 yılında geçtiği verilerde boomerang balonundan elde edilen bilgilerle örtüşen çok önemli detayları görüntüledi. Bilim çevrelerince 2000'li yılların ilk en önemli bilim olayı olarak görülen WMAP'nin doğruladığı bazı bilgiler şunlardır:

“Evren 13.7 milyar yaşındadır. Bunda hata payı %1 dolayındadır. Uzayın yaşı bundan önce 15-20 milyar olarak tahmin ediliyordu. İlk yıldızlar, Big Bang'den 200 milyon yıl sonra parlamaya başlamıştır. Bu, bilim adamlarını şaşırtan çok erken bir tarihtir. Evrenin oluşumunda %4 atom yani sıradan madde, %23 bilinmeyen kara madde, %73 bilinmeyen kara enerji meydana getirmektedir. Bu yeni ölçümler bir tür antiçekim görevi üstlenen kara enerjinin yapısı hakkında da önemli bilgiler edinilmesini sağlayacaktır.”

 İngiliz, Avustralyalı ve Amerikalı bilim adamlarından meydana gelen iki ayrı çalışma grubu ise, yıllar süren araştırmalarında toplamda yaklaşık 266 bin galaksiyi üç boyutlu olarak konumlandırıp haritalandırdılar. Galaksi dağılımı hakkında topladıkları verileri, evrenin her yerinde yayılan kozmik fon radyasyonu verileriyle karşılaştıran bilim adamları, galaksilerin kökenine dair önemli bulgular elde ettiler. Çalışmaları yorumlayan araştırmacılar, galaksilerin Big Bang'den 350 bin yıl sonra oluşan, maddenin nisbi olarak kümelendiği bölgelerde oluştuğunu ve yerçekimi kuvvetinin etkisiyle şekillendikleri sonucuna vardılar. Söz konusu bulgular, Big Bang teorisine yeni bir kanıt daha sunmuş oldu.

Söz konusu çalışmalarda elde edilen bulgular, Big Bang teorisini daha da güçlendirdi. Dr. Cannon bu desteği şu sözlerle vurguladı:

“Araştırma, evrenin kökeni konusunda Big Bang teorisine ciddi destek sağladı. Uzun zamandır evreni açıklamada en iyi teorinin Big Bang olduğunu, evrenin son derece küçük bir noktada devasa bir patlamayla başladığını ve patlamadan bu yana sürekli olarak genişlediğini biliyorduk. Şu anda çok daha güvenle söyleyebiliriz ki bu temel fikir doğru ve buna göre her şey kolaylıkla yerli yerine oturuyor.”

Kısacası evrendeki muhteşem sistemi incelediğimizde, evrenin varoluşu ve işleyişinin tesadüfi nedenlerle açıklanamayacak kadar karmaşık bir düzen ve hassas dengelere dayandığı gerçeğiyle karşılaşırız. Açıkça anlaşılacağı gibi bu hassas denge ve düzenin muazzam bir patlamanın sonrasında kendi kendine ve tesadüfen gerçekleşmesi kesinlikle imkânsızdır. Big Bang gibi bir patlamanın ardından böyle bir düzenin meydana gelmesi ancak doğaüstü bir yaratılış sonucunda gerçekleşebilir. Evrendeki bu eşsiz plan ve düzen, maddeyi yoktan bar eden ve onun her anını kontrolü ve hakimiyeti altında bulunduran, sonsuz bir bilgi, güç ve akıl sahibi bir yaratıcının varlığını göstermektedir. O yaratıcı, tüm âlemlerin Rabbi olan Allah'tır.

PAYLAŞ
logo
logo
logo
logo
logo
İNDİRMELER
mp3
mp4
mp4
mp4
zip
zip
Astronomi
Big bang
Bilim
Bilim Adamı
Doğa
Dünya
Evren
Evrenin Yaratılışı
Galaksi
Gezegen
Kara Enerji
Karl Marx
Samanyolu Galaksisi
Teleskop
Yıldız
youtube