HARUN YAHYA
logo
HARUN YAHYA

  • Tüm Eserler
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • Videolar
  • Görseller
  • Sesler
  • Alıntılar
  • Diğer

Adnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun YahyaAdnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
ESERLER
KitaplarMakalelerVideolarGörsellerSeslerAlıntılarDiğer
KONULAR
VatikanSosyalizmAydınlanma çağıFransız DevrimiDönmeSabetayistJakobenizmMasonik MedyaSiyasi SiyonizmJön Türkİttihat ve TerakkiAbdülhamitAnti-NaziDünya Siyonist ÖrgütüNuremberg KanunlarıMussolini1. Dünya savaşıAdolf EichmannGoyimRothschild HanedanıThink-TankCFRRockefellerSoğuk SavaşStalinEkim DevrimiSovyetler BirliğiBilderbergVietnamAIPACLobiFuarGüneydoğuYunanistanYeni Dünya DüzeniKızıldenizJeopolitikGaziVergiGümrük2023AntilopBoğaAvrasya İslam ŞuarasıNobel Barış ödülüHastaneSosyal Güvenlik KurumuAli BabacanTurgut ÖzalSuikastGaffar OkkanMuhsin YazıcıoğluRosette NebulaAstronomiGül
Harun Yahya © 2025
Harun Yahya © 2025
  1. Videolar
  2. Göklerdeki Düzen

Göklerdeki Düzen

Harun Yahya
11584
26 Ekim, 2017
HD Belgeseller
İman Hakikatleri ve Yaratılış Mucizesi

GÖKLERDEKİ DÜZEN

 

Bulutsuz pırıl pırıl bir gecede gökyüzünü inceleyen bir insan, gecenin karanlığını delen yıldızları hayranlıkla seyreder. Ve bu güzel manzara akla kaçınılmaz bir soruyu getirir. İçinde yaşadığımız bu uçsuz bucaksız evren hangi kanunlarla işlemektedir? Nasıl var olmuştur?

 

Göklerdeki Düzen

 

Evrenin nasıl var olduğu sorusu her devirde insanların ilgisini çekmiştir. Asırlar boyu birçok bilim insanı ve düşünür, evrenin var oluşu hakkında ortak bir gerçek üzerinde birleşmişlerdir. Bu gerçek, evrenin bir başlangıcının bulunduğu yani yaratılmış olduğudur. Ancak 19. yüzyıl Avrupa'sında bazı çevreler, bu gerçeğe karşı çıkmışlardır. Bu muhalefetin kökeninde ise bazı eski Yunan felsefecileri tarafından ortaya atılmış bir dogma yatmaktadır. Yani materyalist felsefe.

Materyalist felsefe, maddeyi hiçbir bilimsel temele dayanmadan tek mutlak varlık sayar ve maddeden başka hiçbir şeyin varlığını kabul etmez. Antik Yunan'dan etkilenen 19. yüzyıl materyalistleri bu dogmayı astronomiye de uyarlamak istemişler, bu amaçla evrenin sonsuzdan beri var olduğunu ileri sürmüşlerdir. Yani evrenin bir başlangıcı olduğunu, yaratıldığını reddederek yaratıcının varlığını da inkar etmişlerdir.

Ancak antik Yunan'da doğan, sonra da 19. yüzyılın ilkel bilim düzeyi içinde yeniden yaygınlaşan bu materyalist iddia, 20. yüzyıl bilimi tarafından çürütülmüştür. Gözlem ve hesaplamalar ispatlamıştır ki, evren bundan yaklaşık 15 milyar yıl önce yokken bir anda büyük bir patlamayla yaratılmıştır. Evrenin yaratılmış olduğu gerçeği bilim dünyası tarafından kabul görmüş ve ünlü bir derginin de ifadesiyle “bilim Allah'ı bulmuştur.”

Birazdan 1900'Lü yılların başına dönecek ve büyük patlamanın keşfediliş hikayesini inceleyeceğiz.

 

BİLİM YARATILIŞI KEŞFEDİYOR

 

 1922'de Rus fizikçi Alexander Friedman, Einstein'ın genel görecelik kuramına göre evrenin duran bir yapıya sahip olmadığını ve en ufak bir etkileşimin evrenin genişlemesine veya büzüşmesine yol açacağını hesapladı. Aslında Einstein da teorik-fizik alanında yaptığı hesaplamalarla evrenin durağan olamayacağı sonucuna varmış, ne var ki statik ve sonsuz evren anlayışına karşı çıkmamak için buluşunu bir kenara koymuştu. Einstein, yıllar sonra bu durumu hayatının en büyük hatası olarak adlandıracaktı.

1922 yılından önce de evrenin genişlediğine yönelik bazı ipuçları keşfedilmişti. O yıllarda evrende sadece Milky Way isimli tek bir galaksi olduğu düşünülüyordu. 1912'de ise ABD'li astronom Vesto Slipher gökyüzünde bir nebula yani galaksi parçası olduğunu gözlemledi ve bu nebulanın yaydığı dalga boyu değişimlerini kayıt altına aldı. Nebula gitgide uzaklaşıyordu. Ancak o dönemin ilkel bilim ortamında bu önemli bilgileri kimse tam olarak yorumlayamıyordu.

Takvimler 1929 yılını gösterdiğinde ise daha farklı bir durum ortaya çıktı. İşçiler o güne kadar inşa edilen en büyük endüstriyel fırının içinde dev bir ayna üretmekle meşguldüler. Üretilen dev ayna daha önceki tüm teleskoplardan çok daha büyük ve güçlü bir teleskopun içine yerleştirilecekti. Bu teleskop, Kaliforniya'da inşasına başlanan Mount Wilson gözlem evinde kullanılacak ve tarihin en büyük keşiflerinden biri burada gerçekleştirilecekti. Bu büyük keşfi yapacak olan kişi ise astronomi tarihinin büyük isimlerinden Edwin Hubble'dı.

Edwin Hubble birkaç yıl önce uzayda samanyolu dışında da galaksilerin yani yıldız takım adalarının var olduğunu keşfetmiş ve insanlığın evrene bakış açısını değiştirmişti. O yıl ise California Mount Wilson gözlem evinin yeni teleskopuyla çok büyük bir gerçeği daha açığa çıkardı. Gökyüzünü aylar boyunca sabırla incelerken, dünya dışındaki galaksilerin kırmızı renge yakın bir ışık yaydıklarını gözlemledi. Bu kırmızı renk çok önemli bir fiziksel anlam taşıyordu. Çünkü biliniyordu ki fizik kurallarına göre gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan bir ışık kaynağının tayfı giderek kırmızı renge doğru kayar. Dolayısıyla Hubble'ın yıldızlarda keşfettiği kızıl renge kayma, o güne kadar bilinmeyen bir gerçeği gösteriyordu. Uzaydaki galaksiler bizden sürekli olarak uzaklaşıyorlardı. Bu keşif bilim dünyasında adeta bomba etkisi yarattı. Bilimin çok büyük bir gerçeği doğrulamasına artık çok az bir süre kalmıştı. Hubble bu keşfinin üzerinden çok geçmeden önemli bir şey daha fark etti. Galaksiler sadece bizden değil birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Yani evrendeki gök cisimleri arasındaki mesafeler sürekli büyüyordu. Bunun tek bir anlamı vardı. Evren genişliyordu.

Peki Hubble'ın gözlemleri ve Einstein'ın az önce izlediğimiz teorik hesapları sonucunda ortaya çıkan evrendeki genişleme ne anlama geliyordu? Evrenin nasıl genişlediğini anlamak için tüm uzayı şişirilen bir balonun yüzeyi gibi düşünebiliriz. Balon şiştikçe üzerindeki noktalarda birbirlerinden uzaklaşırlar. Aynı şekilde evren genişledikçe gök cisimleri de birbirlerinden sürekli olarak uzaklaşmaktadır. Bu durumda zaman içinde geriye doğru gidildiğinde evrenin başlangıçta sadece tek bir noktadan ibaret olduğu ortaya çıkmaktadır. Fiziksel hesaplamalar bu tek noktanın sıfır hacme ve sonsuz yoğunluğa sahip olduğunu göstermiştir. Sıfır hacmindeki nokta ise bilimsel olarak yokluk demektir. Evren yok olarak kabul edilen bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştır. Bilim insanları bu patlamaya İngilizce Big Bang yani Büyük Patlama ismini vermişlerdir.

Big Bang göstermektedir ki evren yoktan var edilmiştir. Diğer bir deyişle evren yaratılmıştır. Birazdan evrenin yaratılışı hakkındaki bilimsel gerçeklerin Kuran'da nasıl açıklandığını izleyeceksiniz.

 

KURAN'DAKİ MUCİZEVİ BİLGİLER

 

Aslında evrenin kökeniyle ilgili gerçekler, Big Bang'in keşfedilmesinden tam 14 asır önce de insanlığa haber verilmişti. İnsanların astronomi bilgisinin çok kıt olduğu o dönemde evrenin yokluktan var edildiği, Allah'ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği Kuran'da şöyle bildirilmişti:

Şeytandan Allah'a sığınırım:

“O, gökleri ve yeri yoktan var edendir.” (En’am Suresi, 101)

 Günümüzde yapılan bilimsel araştırmalar, evrenin tüm maddesinin yani evreni oluşturacak tüm cisimlerin başlangıçta tek bir noktada toplanmış olduklarını ve sonradan ayrıldıklarını göstermektedir. Big Bang teorisinin ortaya koyduğu bu gerçek de yine zamanımızdan tam 14 asır önce hiçbir insan tarafından bilinmezken Yüce Allah'ın insanları indirdiği Kuran'da şöyle bildirilmiştir:

Şeytandan Allah'a sığınırım:

“O inkar edenler görmüyorlar mı ki başlangıçta göklerle yer birbirleriyle bitişitken biz onları ayırdık.” (Enbiya Suresi, 30)

Yine bilimin keşfinden asırlar önce mucizevi bir biçimde Kuran'da haber verilen bir diğer gerçek ise evrenin genişlemekte olmuşudur. Bu konuda Kuran'da şöyle buyurulmaktadır:

Şeytandan Allah'a sığınırım:

“Biz, göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz biz onu genişleteceğiz.” (Zariyat Suresi, 47)

 Kuşkusuz bilim insanlarının 20. yüzyıldaki gözlemler sonucunda keşfedebildikleri gerçeklerin bundan 14. yüzyıl önce Kuran'da haber verilmiş olması Kuran'ın Allah sözü olduğunu insanlara bir kez daha kanıtlamaktadır.

Peki Big Bang teorisi bilimsel zaferini nasıl kazandı? Materialist felsefeyi savunanlar Big Bang karşısında nasıl bir yenilgiye uğradılar?

 

BİG BANG'İN MATERYALİZME KARŞI ZAFERİ

 

Büyük patlama evrenin yoktan var edildiğinin yani evreni Allah'ın yarattığının çok açık bir kanıtı olarak bilim dünyasının karşısına çıktı. Bu nedenle materyalist felsefeyi benimseyen bazı bilim adamları Big Bang'e karşı körü körüne bir savunmaya geçtiler.

Önde gelen materyalist fizikçilerden Arthur Eddington bu direnişin nedenini şöyle açıklıyordu:

 

“Doğanın birdenbire başlamış olduğu düşüncesi, felsefi olarak bana itici gelmektedir.”

 

Şüphesiz Eddington'un bu yorumu, ideolojik önyargılarına olan körü körüne bağlılıktan kaynaklanıyordu. Bir bilim insanının yapması gereken ise bilimin gösterdiği verileri tarafsız değerlendirmek ve sonucu kabul etmektir.

Ünlü İngiliz astronom Sir Fred Hoyle'da Big Bang teorisinden rahatsız olanların başında geliyordu. Hoyle, yüzyılın ortalarında sabit durum kuramı adında bir teori ortaya attı. Aslında bu teori, 19. yüzyılda kabul gören durağan evren anlayışından pek de farklı değildi. Sabit durum kuramı da aynı 19. yüzyıl materyalizmi gibi evrenin sonsuzdan beri süre geldiği ve sonsuz büyüklüğe sahip olduğu yanılgısını savunuyordu. Gerçek amacı materyalist felsefeyi ayakta tutmak olan bu teori, evrenin yaratılışını bilimsel olarak kanıtlayan Big Bang teorisiyle taban tabana zıttı.

Sabit durum teorisini savunanlar uzunca bir süre Big Bang'e karşı direndiler fakat bilim aleyhlerine işliyordu. 1948 yılında Amerikalı teorik fizik profesörü George Gamow, Big Bang'le ilgili önemli bir saptamada bulundu. Gamow'un hesaplarına göre eğer Big Bang doğruysa, evrende bu dev patlamadan arda kalan bir radyasyon olmalıydı. Ve bu radyasyon, evrenin her yanına eşit dağılmalıydı. Olması gereken bu kanıt çok geçmeden bulundu. 1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı yaptıkları bir gözlem sırasında bu radyasyonu keşfettiler. Kozmik fon radyasyonu adını verdikleri bu radyasyon aynen Gamow'un saptadığı gibi evrenin tümüne eşit olarak dağılmıştı. Böylece bu radyasyonun Big Bang'in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Bu çığır açıcı buluş, Penzias ve Wilson'a Nobel ödülünü getirdi. Arno Penzias, keşfettiği gerçeğin anlamını yıllar sonra şöyle özetleyecekti:

 

“Astronomi, bizleri çok olağanüstü bir olaya götürmektedir. Hiç yoktan yaratılmış bir evrene.”

 

 1989 yılında ise Amerikan Uzay Araştırmaları Dairesi NASA, kozmik fon radyasyonunu araştırmak üzere uzaya bir uydu gönderdi. COBE adındaki bu gelişmiş uyduya yerleştirilen hassas tarayıcıların, Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini doğrulaması yalnızca 8 dakika sürdü. COBE, evrenin başlangıcındaki büyük patlamanın kalıntılarını bulmuştu. Bütün zamanların en büyük astronomik keşfi olarak adlandırılan bu bulgu, Big Bang teorisinin açık ispatıydı. Big Bang'in ispatı dünya medyasında da büyük yankı uyandı.

COBE'nin elde ettiği veriler sonradan yapılan başka çalışmalarla da teyit edildi. Bu çalışmalardan biri 1998 yılında havalanan Boomerang isimli gözlem balonundan aktarılan ve 2000 yılında netleşen verilerdi.

Antarktika kıtası üzerinde 37 bin metre yükseklikte uçan ve son teknolojiyle donatılmış teleskoplara sahip Boomerang balonu, kozmik fon radyasyonuyla ilgili detaylı ve açık bilgilere ulaşılmasını sağladı. Boomerang'tan elde edilen verilerin Big Bang'i doğruladığını, sonuçları değerlendiren bilim insanlarından olan Chicago Üniversitesi'nden Michael Turner şöyle ifade ediyordu:

 

“Big Bang teorisi ve Einstein'ın genel izafiyet kuramı çok büyük bir testten başarıyla geçti.”

 

 2001 yılında uzaya fırlatılan WMAP uydusu da 2003 yılında geçtiği verilerde boomerang balonundan elde edilen bilgilerle örtüşen çok önemli detayları görüntüledi. Evrenin genişlemesi ve kozmik fon radyasyonu gibi deninlerin yanı sıra, Big Bang'in diğer bir önemli kanıtı ise uzaydaki hidrojen ve helyum gazlarının miktarı oldu. Yapılan ölçümlerle anlaşıldı ki evrendeki hidrojen-helyum oranı, bu gazların Big Bang'den günümüze kadar geçen süre içinde teorik olarak ulaşmaları gereken orana tam tamına uyuyordu.

Öte yandan, evrendeki yıldızlarda henüz yanmakta olan büyük miktarlarda hidrojen bulunması da Big Bang'i doğrulayan bir diğer kanıt oldu. Çünkü eğer evrenin bir başlangıcı olmasa ve evren, materyalistlerin iddia ettiği gibi sonsuzdan beri var olsaydı, içindeki hidrojen tamamen yanarak çoktan Helium'a dönüşmüş olurdu. Tüm bu açık deliller, Big Bang teorisinin bilim dünyasında kesin bir kabul görmesine yol açtı. Böylece bilim evrenin yoktan yaratıldığı gerçeğini keşfetmiş oluyordu.

Fred Hoyle'la birlikte uzun yıllar sabit durum teorisini savunan Dennis Sciama ard arda gelen ve Big Bang'i ispatlayan tüm deliller karşısında içine düştükleri durumu şöyle anlatır:

 

“Sabit durum teorisini gerçek olduğu için değil, gerçek olmasını istediğim için savunuyordum. Ama kanıtlar biriktikçe artık oyunun bittiği ve sabit durum teorisini bir kenara bırakmak gerektiği ortaya çıkıyordu.”

 

 Big Bang'in bilimsel zaferiyle birlikte sonsuzdan beri var olan madde dogması da tarihe karıştı. Bilim, maddenin bir başlangıcı olduğunu ve yoktan var edildiğini yani maddeyi Allah'ın yarattığını kanıtladı. Elbette bu durum, materyalistlerin kabullenmek istemedikleri gerçeği yani yaratıcının varlığını göstermektedir.

Ünlü felsefeci Anthony Flew da bu kaçınılmaz gerçek karşısında şu itirafı yapmak zorunda kalmıştır:

 

“İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım. Big Bang modeli bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir düşünceyi ispat etmiştir, evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını.”

 

Big Bang sadece maddenin değil, zamanın da bir başlangıcı olduğunu kanıtlamaktadır. Big Bang ile birlikte zaman da yoktan yaratılmıştır. Çünkü zaman maddeye bağlı bir kavramdır ve madde olmadan zamandan söz etmek mümkün değil. Bu gerçek, bilim insanlarına göstermiştir ki, maddeyi ve zamanı yoktan bahreden Allah, tüm bu kavramlardan münezzehtir ve hepsine hakimdir. The Creator and the Cosmos yani Yaratıcı ve Evren adlı kitabın yazarı olan Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross bu gerçeği şöyle ifade eder:

 

“Eğer zaman ve madde patlamayla birlikte ortaya çıkmışsa, o zaman evreni meydana getiren nedenin, evrendeki zaman ve mekandan tamamen bağımsız olması gerekir. Bu, bize yaratıcının evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu gösterir.”

 

 Bilimsel kanıtları önyargısız olarak inceleyen diğer pek çok bilim insanı da evrenin yaratılışında sonsuz güç sahibi olan Allah'ın varlığını kabul etmiş durumdadır. Peki bilim insanları evrendeki ince ayarı nasıl keşfetti? Evrendeki mucize denge nasıl kuruldu?

 

EVRENDEKİ MUCİZE DENGE

 

Çağdaş bilim, sadece evrenin yoktan yaratıldığını ispatlamakla kalmamış, aynı zamanda evrenin her detayının çok hassas bir biçimde düzenlendiğini de ortaya koymuştur. Bugün bilimsel bulgular göstermektedir ki, evren, materyalistlerin iddia ettiği gibi tesadüfen şekillenmemiştir. Aksine, Allah tüm evreni kusursuzca var etmiştir. Evrendeki bu ilahi dengenin amaçlarından biri, insan yaşamına en uygun ortamın sağlanmasıdır. Astrofizik gözlem ve araştırmalar göstermektedir ki, evrenin genişleme hızı, dünyanın samanyolu galaksisindeki konumu, güneşin yaydığı ışığın frekansı, suyun akışkanlık değeri, ayın dünyaya olan uzaklığı veya atmosferdeki gazların oranı gibi sayısız faktör, insan yaşamı için olabilecek en ideal ölçülerde var edilmiştir. Öyle ki, bu ayarların birindeki ufak bir sapma dahi dünyamızda yaşamın asla var olmaması anlamına gelecektir. Dünya ölü bir gezegen olacaktır.

Son yıllarda bu konu üzerinde yoğunlaşan astronomlar ve teorik fizikçiler, evrendeki bu şaşırtıcı dengeye ince ayar, İngilizce karşılığıyla fine tuning adını vermişlerdir. Ve her geçen gün evrendeki bu ince ayarın yeni kanıtları bulunmaktadır. Bu gerçek karşısında pek çok bilim insanı, hatta materyalist ön yargılarla yola çıkanlar bile evrende büyük bir düzen ve denge bulunduğunu ve bunun yaratılışı ispat ettiğini kabul etmektedir.

Örneğin İngiliz astrofizikçi Prof. George Ellis evrendeki ayarlamanın ancak mucizeyle yani ilahi bir var edilişle açıklanabileceğini şöyle ifade eder:

 

“Evrendeki kompleksliği meydana getiren kanunlarda hayret verici bir ince ayar görünmektedir. Evrende var olan bu komplekslik karşısında mucize kelimesini kullanmamak çok güçtür.”

 

 NASA'da astronomi uzmanı olan Profesör John O'Keefe şöyle demektedir:

 

“Eğer evren şu anki çok hassas kesinliğinde yapılmış olmasaydı, bizler hiçbir zaman var olamazdık. Mevcut şartlar, evrenin içinde insanın yaşaması için özel olarak yaratıldığını gösteriyor.”

 

 Sonuçta asırlar süren materyalist aldanışlardan sonra bugün artık bilim dünyası Allah'ın varlığı gerçeğini açıkça görmüştür. Bir sonraki bölümde büyük patlamanın muhteşem dengesi, patlama sonrası meydana gelen büyük düzen.

 

PATLAMADAKİ MUHTEŞEM DENGE

 

Daha önce de gördüğümüz gibi içinde yaşadığımız evren yaklaşık 15 milyar yıl önce tek bir noktada meydana gelen büyük bir patlamayla ortaya çıkmış ve genişleyerek bugünkü şeklini almıştır. Uzay boşluğu, galaksiler, gezegenler, güneş, dünya… Kısaca evreni oluşturan tüm gök cisimleri bu patlamanın sonucunda meydana gelmiştir. Fakat ortada çok büyük bir hakikat vardır. Big Bang, evrenin tüm maddesini içeren muazzam bir patlamadır. Eğer bu rastgele bir patlama olsaydı, oluşan madde evrene rastgele dağılırdı. Fakat öyle olmamıştır. Big Bang'de uzay boşluğuna dağılan madde, evrenin belirli noktalarında belli bir plan üzerine galaksileri, yıldızları ve yıldız sistemlerini oluşturmuştur. Sonuçta ortaya son derece sistemli ve düzenli bir evren çıkmıştır. Bilim insanlarının da fark ettiği gibi bu son derece şaşırtıcı bir durumdur. Çünkü bilinen bütün patlamalar var olan düzeni bozar, parçalar ve yok ederler. Her patlamanın etkisi mutlaka yıkıcıdır. Dolayısıyla Big Bang gibi muazzam bir patlamadan sonra bu derece hassas dengeler üzerine kurulu bir düzenin oluşması ancak mucize tanımıyla açıklanabilir.

Astrofizikçi Allen Sandage bu gerçeği şöyle dile getirir:

 

“Böyle bir düzenin kaostan gelmiş olmasını oldukça imkansız buluyorum. Tanrı'nın varlığı, varlık mucizesinin tek açıklamasıdır.”

 

 Gerçekten bir patlamayla birlikte atomların en uygun şekillerde bir araya gelmeleri, olağanüstü düzenlilikteki evreni, milyarlarca galaksiyi, trilyonlarca yıldız ve gök cismi arasındaki kusursuz dengeyi ve planı oluşturması büyük bir mucizedir. Bu mucizeyi gerçekleştiren ve bizlere gösteren ise sonsuz bilim ve kudret sahibi olan Yüce Allah'tır. Bir Kuran ayetinde şöyle buyrulur:

Şeytandan Allah'a sığınırım:

“Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O'na mülkünde ortak yoktur. Her şeyi yaratmış, O'na bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir." (Furkan suresi, 2

 Evrenin başlangıcı olan büyük patlama gerçekleştiğinde ortaya çıkan maddeler olağanüstü bir hızla birbirlerinden uzaklaşmaya başladılar. Eğer bu uzaklaşma biraz bile daha yavaş olsaydı, büyük boyutlardaki yer çekimi nedeniyle bütün maddeler daha yıldız sistemleri tam anlamıyla düzenlenmeden tekrar içine çökmüş olacaktı. Öte yandan, eğer evren biraz bile hızlı genişliyor olsaydı, bu kez de maddeler ne galaksileri ne de yıldızları bir daha asla oluşturamayacak biçimde boşlukta dağılıp gidecekti. Her iki durumda da evrende bizler dahi hiçbir canlı var olamayacaktır. Ancak her iki tehlikede gerçekleşmemiş, evrenin genişleme hızının son derece hassas dengesi sayesinde şimdiki düzenli evren ortaya çıkmıştır. Peki bu denge ne kadar hassastır?

Çağımızın önde gelen teorik fizikçilerinden Prof. Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi isimli kitabında evrenin genişleme hızıyla ilgili şu tespitte bulunuyor:

 

“Evrenin genişleme hızı o kadar kritik bir noktadadır ki, Big Bang'den sonraki birinci saniyede bu oran eğer milyar kere milyarda bir daha küçük olsaydı, evren şimdiki durumuna gelmeden içine çökerdi.”

 

 Ünlü bilim dergisi, evrenin başlangıcındaki bu kusursuz dengeyi, bir kalemin sivri ucunu bir milyar yıl sonra da durabilecek biçimde yerleştirmeye benzetmektedir. Bu denge, insan aklının kavrama sınırlarının ötesindedir. Peki bu denli olağanüstü denge neyi göstermektedir? Elbette böyle hassas bir denge tesadüfle açıklanamaz ve bilinçli bir oluşumu ispat eder.

Avustralya'daki Adelaide Üniversitesi'nden ünlü teorik fizik profesörü Paul Davis, gerçekte materyalist yaklaşımı benimseyen bir fizikçi olmasına karşın bu gerçeği şöyle kabul etmektedir:

 

“Doğanın en temel dengelerindeki hassas sayısal değerler, kozmik bir tasarımın varlığını kabul etmek için oldukça güçlü bir denildir.”

 

 Davis'in açıkça söylemekten, ideolojisi nedeniyle çekindiği ve kozmik bir tasarım olarak ifade ettiği şey, yaratılıştır. Görüldüğü gibi bilimin ortaya koyduğu kesin sonuçlar, her ne kadar materyalist de olsa, Davis'i evrenin bilinçli bir şekilde düzenlenmiş, yani yaratılmış olduğu gerçeğini kabul etmeye yöneltmiştir. Aynı gerçek karşısında, Amerikalı astronomi profesörü George Greenstein da, Simbiyotik Evren adlı kitabında şöyle yazar:

 

“Kanıtları inceledikçe ısrarla önemli bir gerçekle karşı karşıya geliriz. Evrenin oluşumunda doğaüstü bir akıl devreye girmiş olmalıdır.”

 

 Kısacası evrendeki bu eşsiz plan ve düzen, maddeyi yoktan var eden ve onun her anını hakimiyeti altında bulunduran, sonsuz bir bilgi, güç ve akıl sahibi yaratıcının varlığını göstermektedir. O yaratıcı, tüm alemlerin Rabbi olan Yüce Allah'tır.

Şimdi uzaydaki dev boşlukların amacı nedir? Eğer evren daha dar olsaydı neler olurdu?

 

UZAYDAKİ DEV BOŞLUKLAR

 

Dünyada alışık olduğumuz mesafe ölçüleriyle karşılaştırıldığında uzaydaki gök cisimlerinin aralarındaki uzaklıklar olağanüstü boyutlardadır. Dünyada bulunduğumuz yerden gidebileceğimiz en uzak nokta yaklaşık 15.000 km mesafededir. Her gün kendimize çok yakın hissettiğimiz Güneş ise bu mesafeden 10.000 kat daha uzaktadır. Çünkü güneşle dünya arasındaki mesafe 150 milyon kilometredir. Bundan daha uzak mesafeler, ışık yılı adı verilen uzaklık ölçüsüyle ifade edilir. Bu, ışığın bir yıl içinde gittiği mesafedir ve tam 9 trilyon, 460 milyar kilometre gibi büyük bir uzaklığa karşılık gelmektedir. Bize en yakın galaksi olan Andromeda Galaksisi ise güneş sistemimizden tam 2 milyon ışık yılı uzaklıktadır. Evrende Andromeda gibi yaklaşık 100 milyar daha galaksi olduğu da hesaba katılırsa anlaşılır ki uzaydaki dev mesafeler insan aklının kavrama sınırlarının çok ötesindedir.

Peki evren neden bu kadar geniştir? Bu sorunun cevabını araştıran bilim insanları evrenin genişliğinin de özel bir dengeye sahip olduğunu ortaya çıkarmışlardır. Gök cisimleri arasındaki dev mesafeler, gezegenlerin yörüngelerinin istikrarlı olmasını sağlamaktadır. Hesaplamalar göstermektedir ki eğer uzaydaki bu mesafeler biraz daha az olsaydı, yıldızlar arası çekim güçleri gezegenlerin görüngelerini kararsız hale getirecek ve sapmalara neden olacaktı. Eğer uzaydaki mesafeler biraz daha fazla olsaydı, bu kez de süpernova patlamalarıyla uzaya fırlatılan ağır elementlerin diğer yıldızlara ve gezegenlere düşmeleri çok seyrek olacaktı. Bu yüzden de dünya, yaşam için zorunlu olan hayati elementlerden yoksun kalacaktı.

Sonuçta bu konuda yapılan hesaplamalar çok ilginç bir gerçeği ortaya koymuştur. Yıldızlar arasında şu an var olan mesafeler, bizimki gibi bir gezegen sisteminin var olabilmesi için en ideal mesafelerdir. Prof. George Greenstein, The Symbiotic Universe yani Simbiyotik Evren adlı kitabında evrendeki boşlukların önemini şöyle anlatır:

 

“Eğer yıldızlar birbirlerine biraz daha yakın olsalar, astrofizik çok da farklı olmazdı. Tek fark, gece çimler üzerine uzanıp da izlediğim gökyüzünde çok daha fazla sayıda yıldız bulunması olurdu. Ancak tek bir önemli fark olurdu. Bu manzarayı seyredecek olan ben var olmazdım. Uzaydaki bu devasa boşluk bizim varlığımızın bir ön şartıdır.”

 

 Evrendeki gök cisimlerinin arasındaki büyük boşlukların bir diğer faydası ise, dünyanın uzay boşluğunda gezinen dev gök cisimleriyle çarpışmasını engellemesidir. Eğer evren daha dar olsaydı, uzayda gezinen dev meteorlar dünyaya kolaylıkla çarpabilir ve dünya üzerindeki yaşam yok olabilirdi.

 

KARA DELİKLER

 

Karadelik kavramı bilim literatürüne 18. yüzyılın ortalarında girdi. İngiliz bilim insanı John Mitchell tarafından ortaya atılan teorinin adını Amerikan fizikçi John Baylor 1969 yılında koydu. Bir kütlenin ışığın dahi sızamayacağı kadar küçük bir alanda toplanması karadelikleri ortaya çıkartıyordu. İlkel bilim şartlarında fizikçiler tüm yıldızları gözlemleyebildiğimizi savunuyorlardı. Ancak yıllar ilerledikçe ve bilimsel teknoloji geliştikçe uzay boşluğunda ışıklarını göremediğimiz yıldızlarında var oldukları anlaşıldı. Bu yıldızlar görülemiyorlardı. Çünkü ışıkları yok olmuştu.

Karadelik, şiddetli bir çekim alanına sahiptir. Bu alan en hızlı hareket eden parçacıkları dahi alanına hapsedebilir. Güneşin 3 misli büyüklüğünde bir yıldızın patlaması sonucu 20 kilometrelik bir kara delik ortaya çıkar. Kara delikleri doğrudan gözlemlemek mümkün değildir. Diğer gök cisimlerine uyguladıkları çekim kuvvetiyle kendilerini belli ederler. Kuran'da kara deliklerin varlığına ise şöyle dikkat çekilmiştir:

Şeytandan Allah'a sığınırım:

“Yıldızlar örtülüp, ışıkları silindiği zaman…” (Mürselat Suresi, 8)

 Tüm bu hayret verici yapılar ve hassas dengeler göstermektedir ki evrendeki gök cisimlerinin dağılımı insanın yaşamı için tam olması gereken ölçülerdedir. Dev boşluklar rastgele ortaya çıkmamıştır. Allah bu boşlukları belirli bir amaçla yaratmıştır.

Şeytandan Allah'a sığınırım:

“O, biri diğeriyle tam bir uyum içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman'ın yaratmasında hiçbir çelişki ve uygunsuzluk göremesin. İşte gözünü çevirip gezdir. Herhangi bir çatlaklık görüyor musun?” (Mülk suresi, 3)

Bu film boyunca incelediğimiz bilgiler, bizlere önemli gerçekleri göstermektedir. Allah'ın varlığını inkâr eden ve evrenin yaratılmadığını iddia eden materyalist felsefe, çağdaş fizik ve astronomi karşısında çökmüştür. Bilim, evreni Allah'ın yoktan yarattığını ispatlamaktadır. Dahası, yoktan yaratılan bu evrenin her detayında ilahi bir düzen ve denge vardır. Allah, biz insanlar için en ideal olan dengeleri kurmuştur. Tüm evreni sonsuz bir bilgi, güç ve akıl sahibi olan yüce Allah yaratmıştır. Ve biz insanlara düşen görev de Allah'ın bu ihtişamlı yaratışını gereği gibi takdir etmektir. Allah Kuran'da biz insanlara şöyle seslenir:

Şeytandan Allah'a sığınırım:

“Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istifa eden Allah'tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, güneşe, aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de O'nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!” (A’raf Suresi, 54)

 

A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500

PAYLAŞ
logo
logo
logo
logo
logo
İNDİRMELER
mp3
mp4
mp4
mp4
zip
zip
Anthony Flew
Astronomi
Big bang
Denge
Eski Yunan
Evren
Evrenin Yaratılışı
Evrim Felsefesi
Gezegen
Göktaşı
Gökyüzü
Helyum
Kara Delik
Sıfır hacim
Yokluk
Yıldız
hidrojen
youtube