Müminlerin Güzel Ahlakı – 3
Tevekkül ve kadere İman
O da birçoğumuz gibiydi. Hayatını sürdürmek için çalışıyor, dostlarıyla sohbet ediyordu. İşten arta kalan zamanlarda spor yapıyor, biraz da eğleniyordu. Yaşamı böylece akıp gidiyordu. Ta ki bir gün omuzuna keskin bir ağrı saplanana dek. Bir kalp kriziyle hayatındaki her şey bir süreliğine durdu. tatil programı, tamamlayacağı işi, arkadaşlarıyla bir sonraki hafta planları. Oysa o evinden çıkarken, döneceğine öyle emindi ki.
Her insan hayatında zor olarak tanımlayabileceği anlar yaşar. Ancak karşılaşılan herhangi bir durum ilk bakışta ne kadar olumsuz gözükse de, ne kadar nefsin hoşuna gitmese de Müslümanca bakan bir göz için güzellik ve hayır doludur. Çünkü müminler bilirler ki Allah'ın yarattığı tüm bu zorluklar aslında birer denemedir. Üstelik çoğu zaman göründüğünün aksine içinde büyük güzellikler taşıyan hayırlarla doludur. Kişi belki olan bu hayrı göremiyor olabilir ama önemli olan her şeyin hayırla yaratıldığına kesin olarak inanmak ve bu gerçeğe göre davranmaktır.
Hayırları Görebilmenin Yolu
Her insanın çocukluk yıllarından itibaren geleceğe yönelik bir takım planları vardır. Okulunu bitirmek, iyi bir iş sahibi olmak. Zengin olmak.
Ancak olaylar her zaman insanların düşündüğü ya da planladığı şekilde gelişmeyebilir. Çok sağlıklı gibi görünen bir kimse bir anda ölümcül bir hastalığa yakalanabilir. İş yerinden neşeyle çıkıp evine dönerken bir kaza geçirebilir. Ya da uzun vadede yapacağı yatırımları planlarken birdenbire tüm mal varlığını kaybedebilir.
Genellikle insanlar hayatları boyunca karşı karşıya kaldıkları bu inişler ve çıkışlar karşısında farklı tepkiler verebilirler. Olaylar istedikleri şekilde geliştiği sürece onlar için bir sorun yoktur. Menfaatlerine bir zarar gelmediği sürece olumlu tepkiler verirler. Ancak beklenmedik gelişmelerle karşılaştıklarında durum değişir. Hemen memnuniyetsiz, şikayetçi bir tavır içerisine girebilirler. Olayların önemine ve sonuçlarına göre bu isyankar tavırları daha da şiddetlenir. Neden tüm bunlar benim başıma geliyor? Bu da nereden çıktı gibi ifadeler sarf edebilirler.
Oysa insanın kendisi için çok hayırlı ve güzel olacağını sandığı bir olay aslında dünyada ve ahirette hüsrana uğramasına neden olacak olabilir. Ya da zarara uğrayacağını düşünerek kaçtığı bir olay kişiye güzellik, bereket, bolluk ve huzur getirecek olabilir. Tüm bunların bilgisi Allah katındadır. Gerek şer, gerekse hayır gibi görünen tüm olaylar Allah'ın dilemesiyle gerçekleşir. Allah, kim için neyi dilerse o olur.
Şeytandan Allah'a sığınırım:
“Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır. Ve olur ki sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 216)
İnsanın gözlerini dünyaya açtığı andan itibaren karşılaştığı iyi ya da kötü gibi görünen her olayı Allah yaratmaktadır. Yaşamı bir bütün olarak yeryüzünün tek hâkimi olan Allah kontrol etmektedir. Evrende meydana gelen büyük ya da küçük hiçbir olay asla tesadüfi olarak gelişmez.
Hiçbir çiçek tesadüfi olarak açmaz ya da tesadüfi olarak solmaz. Ya da hiçbir insan tesadüfen doğup tesadüfen ölmez. Hiçbir insan yanlışlıkla ya da kontrolsüz olarak hastalanmaz. Her bir olay Allah tarafından özel olarak belirlenmiş ve insanın hayatındaki yerini almıştır. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
“Gaybın anahtarları O'nun katındadır. Ondan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane yaş ve kuru dışta olmamak üzere, hepsi ve her şey apaçık bir kitaptadır.” (En’am suresi, 59)
İnsanın bu önemli gerçeği anlaması son derece önemlidir. Çünkü her şeyin bir kader ile yaratıldığının şuuruna varan bir insan artık hayatının her anından hoşnut olacaktır. Bu imani kavrayış olaylara hayır gözüyle bakmasını ve olaylardaki hikmetleri fark etmesini sağlayacaktır. İnsanın başına gelen iyi ya da kötü tüm olaylar da onun Allah tarafından belirlenmiş olan kaderidir. Üstelik yaşadıkları her ne olursa olsun aslında onun için en hayırlı olandır.
Mallardan Eksiltme İle Denenme
İnsanların birçoğu için yaşamdaki en önemli amaç mal-mülk zenginliğidir. Ve bu kişiler mal sahibi olma konusunda büyük bir hırsa sahiptirler. Onlar bu hedefe ulaşabilmek için her yolu dener, hiçbir şeyden çekinmezler. Çünkü onlara göre zenginlik, üstünlüğü ifade eden son derece önemli bir güçtür. Bu insanlar malı olana saygı duyar, hürmet gösterir ve değer verirler. Bu mala bağlılık duygusu Kuran'da tutkulu şehvet olarak tanımlanır.
“Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır.” (Al-i İmran Suresi, 14)
Mal ve zenginliğe böylesine düşkün olmak beraberinde büyük korkuları da getirir. Bunların en başında da sahip olduğunu kaybetme korkusu gelir. Oysa bir insan sahip olduğu her şeyi bir depremle birkaç saniyede kaybedebilir. Ya da yıllar boyunca para biriktirip aldığı evi bir yangınla kullanılamayacak hale gelebilir. Tüm bunlar Allah'tan bir denemedir. Dünya hayatının bir deneme mekanı olduğunun ve böyle bir olayla da imtihan edindiğinin bilincinde yaşamayan insan, malı bir anda elinden alındığında neye uğradığını şaşırır, isyankar bir yapı gösterebilir. Din ahlakından uzak insanlar, mal kaybını bu bozuk bakış açısıyla değerlendirdikleri için böyle bir olayın hayırlı ve iyi bir yönü olamayacağını düşünürler. Allah, insanları mallardan eksiltme ile imtihan edeceğini Kuran'da şöyle bildirir:
“Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” (Bakara Suresi, 155)
Müminler için ise durum tamamen farklıdır. Öncelikle mal tutkusu, yığma hırsı gibi cahiliyeye özgü davranışların hiçbiri müminlerin üstün ahlakında görülmez. Çünkü mümin tüm yaşamını Allah’ın rızasını kazanmaya adamıştır. Bu sebepten dolayı malını Allah yolunda kullanır ve nefsinin bencil tutkularına asla kapılmaz. Mülklerini bir şekilde yitirmeleri durumunda da tavırları değişmez. Çünkü bunun o anda bilmedikleri pek çok hikmetleri ve hayırları bulunduğunu bilirler. Belki de Allah bu vesileyle dünya hayatının geçici heveslerine kapılmış olan kullarına bir hatırlatma yapmaktadır. Ya da o zor anda sabreden kullarına dünyada ve ahirette daha güzeliyle karşılık vererek onlar için bilmedikleri hayırlı bir gelecek belirlemiş olabilir. Bu nedenle müminler yaşadıkları bu olayı bir hatırlatma olarak algılayıp bağışlama diler ve Allah'ın yarattığı kadere kayıtsız şartsız teslimiyet gösterirler.
“De ki: Allah'ın bizim için yazdıkları dışında bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamız'dır ve müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler.” (Tevbe suresi, 51)
Hastalıkların Ardındaki Gizli Hikmetler
Başımıza gelen bir hastalık ya da kaza, tüm hayatımızı tamamen değiştirebilir. Örneğin ciddi bir hastalığa yakalanmış bir insan düşünelim. Böyle bir hastalığa yakalanan insan, yaşam tarzını tümüyle değiştirmek zorunda kalır. O güne kadar enerji dolu olan, işinde sabahlara kadar çalışan bir insanın zamanının çoğunu evinde, kapalı ve temiz mekanlarda veya sakin bir ortamda geçirmesi gerekebilir. Eskisi gibi istediği yiyecekleri yemeyebilir. Bu insanın sağlıklı kişilerden farklı olarak ağrıları, mide bulantıları, halsizliği olabilir. Gücü ve enerjisi azalabilir. Ancak tüm bu olanlar aslında bazı insanların düşündüğü gibi olumsuz bir durum değildir. Aksine bu kişiye verilen çok büyük bir rahmettir.
Hastalığın ardında saklı olan güzellikleri derinlemesine düşündüğümüzde karşımıza çok farklı bir tablo çıkar. Hastalık insana aciz olduğunu ve Allah'a muhtaç olduğunu hatırlatır. Hastalık anında sapasağlam bir insan vücudu, gözle dahi göremediği virüs ve mikroplara karşı yenik düşer. Tek bir mikrop, insanın tüm faaliyetlerini engelleyebilmekte, bu kişiyi okuyamayacak, konuşamayacak, yürüyemeyecek, nefes alamayacak hale getirebilmektedir. Tüm bu düşünceler, insanın dünya hayatına olan bağlılığını bir kez daha gözden geçirmesine neden olur. Düşünen insan, böyle anlarda acizliğini ve Allah'a ne kadar muhtaç bir durumda olduğunu çok daha iyi kavrar. Böylece, sağlıklıyken büyüklüğe kapılan, kibirlenen ve sahip olduklarıyla gururlanan kişi, belki de gereği gibi düşünmediği bu gerçeğin şuuruna varabilir. Her şeyin yaratıcısı olan Rabbimizin sonsuz kudretini daha iyi takdir edebilir.
Hastayken insanın Allah'a olan duası ve yakınlığı artar. Ağır bir hastalığa yakalanan bir kişi bu sayede dünyanın geçiciliğinin farkına varır. Bu kişinin hastalığı ilerledikçe ölümü ve ahireti daha çok düşünmeye başlar. Yaşadığı amansız hastalıktan kurtulmak için de Allah'a daha sık ve içtenlikle dua eder. Bu nedenle Allah'a yakınlığı daha da artabilir.
Elbette bu kişi iyileştikten sonra da aynı samimiyetle dualarını sürdürmeli ve nankörlük etmekten kaçınmalıdır. Bu durumda yakalandığı hastalık onun için büyük bir hayra yani ihlaslı bir yaşam sürdürmesine vesile olmuş olur. Allah Kuran'da zor anlarda kendisine yönelen ancak sonrasında nankörlük eden insanlardan şöyle söz eder:
“İnsana bir zarar dokunduğunda yan yatarken, otururken ya da ayaktayken bize dua eder. zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise sanki kendisine dokunan zarara bizi hiç çağırmamış gibi döner gider. İşte ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir.” (Yunus Suresi, 12)
Hastalıkla birlikte sağlıklı olmanın Allah'ın bir lütfu olduğu daha iyi anlaşılır. Bazı insanlar günlük hayatta çoğu zaman sağlığın ne kadar büyük bir nimet olduğunu unuturlar. Uzun süre hasta olmayan, dolayısıyla bir rahatsızlık, ağrı ya da acı hissetmeyen bazı kişiler bu duruma alışırlar. Ama ani bir hastalıkla karşılaştıklarında aslında sağlıklı olmanın sadece Allah'ın bir lütfu olduğunun farkına varırlar. Çünkü birçok şeyin değeri o şey kaybedildiğinde veya ondan mahrum kalındığında çok daha iyi anlaşılır. Ünlü İslam düşünürü Said Nursi'nin de söylediği gibi:
''Soğuk olmazsa sıcaklık anlaşılmaz, zevksiz kalır. Açlık olmazsa yemek lezzet vermez. Maraz olmazsa sıhhat lezzetsizdir. Yani her şey zıttıyla anlaşılır ve kıymet kazanır.''
Hastalığı öncesinde Allah'a tam olarak teslim olmamış bir kişi belki hastalığı sayesinde bu güzel özellikleri kazanabilir. Zorluklara karşı sabrettiği, Allah'a tevekkül ettiği güzel bir tavır gösterdiği için bu hastalık ahirette büyük bir ecir almasına vesile olabilir. Tüm bunları düşünen bir insan hastalandığında hiçbir zaman halinden şikayet etmez. Allah'ı yüceltir ve Allah'ın merhametini ve bu hastalığın Allah'ın rahmetinin bir eseri olduğunu düşünür. Sabreder. Hz. İbrahim (as)’ın hastalık karşısındaki samimi duası müminler için güzel bir örnektir:
“Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur. Bana yediren ve içiren O'dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur. Din günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur. Rabbim, bana hüküm ve hikmet bağışla ve beni salih olanlara kat.” (Şuara Suresi, 78-83)
Peygamberlerin ve Salih Müminlerin Örnek Tevekkülü
İnkârcıların sözlü saldırıları, alay ve iftira gibi yöntemleri, hatta fiili saldırılar. Peygamberlerin ve yanlarındaki salih Müslümanların hayatlarını incelediğimizde, bu kutlu insanların yaşamlarının inkar edenlerle mücadele içerisinde geçtiğini görürüz. İşte bu noktada peygamberlerin ve onlara uyan müminlerin en dikkat çekici özelliklerinden biri karşımıza çıkar. Koşullar ne derece zorlu olursa olsun, karşılaştıkları olayların Allah'tan geldiğini bilmenin huzuru ve tevekkülü içindeki olgun tavırları. Allah'a olan derin imanlarından kaynaklanan bu üstün özellikleri her dönemde inkârcıların, peygamberlere ve salih müminlere rahatsızlık vermek, onları yıldırmak ve batıl dinlerine geri döndürmek için izledikleri taktikler olmuştur. Ama müminler bu çirkin saldırıların her zaman hayırlarına döneceğinden ve sonunda doğruluklarının ortaya çıkacağından emin bir şekilde davranmışlardır.
Kuran'da inananların aleyhinde gibi görünen yalan ve iftiraların onlar için aslında bir şer değil, aksine bir hayır olduğu vurgulanmıştır. Bir ayette Peygamberimiz (sav)’in döneminde yaşanan bir olay örnek verilerek bu durum şöyle açıklanmıştır:
“Doğrusu uydurulmuş bir yalanla gelenler, sizin içinizden birlikte davranan bir topluluktur. Siz onu kendiniz için bir şer saymayın, aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her bir kişiye kazandığı günahtan bir ceza vardır. Onlardan iftiranın büyüğünü yüklenene ise büyük bir azap vardır.” (Nur Suresi, 11)
İnkarcı topluluklar, tarih boyunca iman edenlerin Allah yolunda olmalarını, dini yaşamalarını ve tebliğ yapmalarını kendi batıl dinleri açısından bir tehlike olarak görmüşlerdir. Bu nedenle de çoğu zaman inananları yıpratmak için az önce bahsettiğimiz gibi alay ve iftira gibi yöntemlere başvurmuşlardır. Bunların yetersiz kaldığını gördüklerinde ise tehdit, hapsetme, işkence etme ve yurtlarından zorla çıkarma gibi çeşit çeşit yollar denemişlerdir.
Müminlerin bu insanlarla yaptıkları mücadelede zaman zaman gördükleri kötü muameleler, inkârcı topluluğun azgınlığının bir göstergesidir. Buna karşın müminler, karşılaştıkları bu tarz tepki ve uygulamaları her zaman hayır gözüyle değerlendirmişlerdir. Peygamber Efendimiz (sav) döneminde yaşanan bir olayın anlatıldığı bir kısadan bu konuda hikmetler çıkarabiliriz.
Söz konusu vakıada, inkar edenler tarafından her yönden kuşatılan müminlerin sınandıkları ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsıntıya uğratıldıkları bildirilmiştir. Böylesine zorlu bir imtihan ortamında ise, münafıklar çeşitli bahanelerle kaçarak kendilerini belli etmişlerdir. İşte böyle bir zorluk ânı sayesinde mümin topluluğun içinde uzun zamandır gizlenen, kalplerinde hastalık bulunan kişilerle münafıklar ortaya çıkmıştır. Bu olayda, müminler karşılaştıkları zorlukta büyük hayırlar olduğunu görmüş, Allah'ın âyetlerini yaşadıkları için imanları güçlenmiş ve Allah'a olan bağlılıkları artmıştır.
“Mü'minler düşman birliklerini gördükleri zaman ise korkuya kapılmadan dediler ki: ‘Bu Allah'ın ve Resûlü'nün bize vaat ettiği şeydir. Allah ve Resûlü doğru söylemiştir.’ Ve bu yalnızca onların imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı.” (Ahzap Suresi, 22)
Âlemlere bir rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), tüm diğer peygamberler gibi hayatı boyunca pek çok zorlukla karşılaşmıştır. Bu gibi durumlarda gösterdiği sabır ve tevekkülle Müslümanlara çok güzel bir örnek olmuştur.
Peygamberimiz (sav) Mekke'den çıktığında müşrikler onu öldürmek amacıyla takip etmişlerdi. Peygamber Efendimiz (sav) onlardan saklanmak için bir mağaraya sığınmıştı. Ancak müşrikler Resûlullah (sav)’in sığındığı mağaranın kapısına kadar geldiler. Böyle zorlu bir anda Peygamberimiz (sav) yanındaki mümin arkadaşına hüzne kapılmamasını söylemiş ve ona Allah'a tevekkül etmesi gerektiğini hatırlatmıştır.
“Siz ona yardım etmezseniz Allah ona yardım etmiştir. Hani kâfirler ikiden biri olarak onu Mekke'den çıkarmışlardı. İkisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: ‘Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir.’..” (Tevbe Suresi, 40)
Hiç kuşku yok ki Peygamber Efendimiz (sav)'in hayatı tehlikedeyken korkuya ve hüzne kapılmamasının, endişe duymamasının tek sebebi Allah'a olan güveni ve O'nun kaderde yarattığı her olayın hayır ve güzellik dolu olduğunu bilmesidir.
Hz. Musa (as)'ın Firavun'la olan mücadelesi de müminlerin aleyhine gibi görünen bir durumun Allah'ın dilemesiyle nasıl bir anda tersine döndüğünü çok açık olarak gösterir. Firavun ve ordusu Mısır'dan kaçan Hz. Musa (as)'ı ve yanındaki inananları yakalamak için yola çıkmışlardır. Firavun tarafından fark edildikleri sırada inananların önüne deniz çıkmıştır. İşte bu noktada Hz. Musa (as)’ın sözleri son derece dikkat çekicidir. Hz. Musa (as), önünde deniz, arkasındaysa Firavun ordusu olduğu halde Allah'ın yardımının geleceğine güvenerek hareket etmiş ve bu şekilde üstün ahlakını ortaya koymuştur.
“Böylece Firavun ve ordusu Güneş'in doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları ‘gerçekten yakalandık’ dediler. Musa ‘hayır’ dedi. ‘Şüphesiz Rabbim benimle beraberdir. Bana yol gösterecektir.’” (Şuara Suresi, 60-62)
Mü'minler için şer gibi görünen olayların hayra dönüşmesiyle ilgili Kuran'da verilen en güzel örneklerden biri de Hz. Yusuf (as)'ın yaşamıdır.
Yusuf Peygamber, küçük yaşta kendisini kuyuya atıp kaçan kardeşleri, evinde kaldığı vezirin karısı tarafından uğradığı iftira ve bu nedenle uzun süre zindanda kalması gibi birçok zorlukla imtihan olmuştur. Ancak o, karşılaştığı tüm olayların hikmetlerini, hayırlarını çözmeye, anlamaya gayret etmiştir. Hz. Yusuf (as), yaşamı boyunca gösterdiği sabır, tebekkül ve her şeyi hayra yormanın karşılığını hem dünyada hem de ahirette en güzel şekilde görmüştür. Allah birçok olayı sebep kılarak Hz. Yusuf (as)’a dünyada çok büyük bir mülk ve hükümdarlık vermiştir. Hz. Yusuf (as)’ın tüm bu yaşadığı olayları hayırla yorumlaması, Allah'a olan tevekkülü Kuran'da şöyle haber verilmektedir.
“Rabbim, Sen bana mülkten bir pay ve onu yönetme imkanını verdin. Sözlerin yorumundan bir bilgi öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına kat." (Yusuf Suresi, 101)
İbrahim Peygamber (as) da inkâr edenlerin kurdukları tuzak karşısındaki dirayetiyle, cesaretiyle ve tevekkülüyle müminlere örnektir. Hz. İbrahim (as)’a şiddetle ve baskıyla karşılık vermeyi kararlaştıran inkârcılar, onu ateşe atarak yakmak gibi büyük bir zalimliğe başvurmuşlardır. İlk bakışta, Hz. İbrahim (as)’ın çok sayıda inkârcılar tarafından yakılarak öldürüleceği zannedilmektedir. Fakat ölüm ancak Allah'ın dilemesiyle olduğu gibi, ateşte ancak Allah'ın dilemesiyle yakma özelliğine sahip olmaktadır. Her şeyi yaratan Allah, o an ateşe, Hz. İbrahim (as)’a karşı soğuk ve esenlik olmasını emretmiş, inkâr edenlerin tuzaklarını başlarına geçirmiştir.
“Biz de dedik ki: Ey ateş! İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol. Ona bir düzen kurmak istediler. Fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık.” (Enbiya Suresi, 69-70)
Müminler de ayetlerde güzel ahlakları ile övülen peygamberleri kendilerine örnek alarak, zorluklar karşısında her zaman Allah'a güçlü bir tevekkül göstermelidirler. Nitekim ilk anda zarar getireceği düşünülen olayların tümü aslında birer imtihan olarak ve yine müminlerin hayrına gerçekleşmektedir.
Kaderde Olan Her Şey En Güzeldir, En Hayırlıdır
Film boyunca örnek verdiğimiz olaylar, bu olaylara karşı müminlerin bakış açıları ve peygamberlerin hayatlarından örnekler çok önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır. Her insan aslında kendi planladıklarını, yaşadığını düşünse de gerçekte Allah'ın kendisi için çizdiği kaderi yaşıyordur.
Şöyle geçmişe doğru bir bakıp bugüne kadar yaşadıklarınızı kısaca gözden geçirecek olsanız, yaşınız kaç olursa olsun on yıllara sığan olayların aslında dakikaları aşmadığını görürsünüz. Sizin için bir zamanlar çok önemli olduğunu düşündüğünüz şeylerden geriye kalan sadece hafızanızdaki kalıntılardan ibarettir. Ancak tüm bu zaman dilimi içerisinde sarf etmiş olduğunuz her söz, göstermiş olduğunuz her tavır, aklınızdan geçirdiğiniz her düşünce, Allah katında sizin adınıza saklanmış durumdadır.
Her insanın mutlak olarak karşılaşacağı ölüm gerçeğiyle birlikte bu bilgiler eksiksizce önümüze dökülecektir. Ölümle birlikte insanın karşı karşıya kalabileceği sadece iki ihtimal vardır. Eğer bir kişi ömrünü Allah'ın istediği ahlakı yaşayarak geçirmişse sonsuz bir kurtuluşla karşılık bulacaktır. Aksinde ise sonsuz bir azapla.
Allah'ın istediği ahlak ise, insanın her şeyin Rabbimizden geldiğini bilerek, her an, her şart ve durumda kendisine şükredilmesidir. Vicdan sahibi her insana düşen görev, tüm hayatını her olayda bir hayır olduğuna iman ederek yaşamaktır. Allah, iman eden ve sabreden kullarına şöyle müjde vermiştir:
“İman edip salih amellerde bulunanlar, onları içinde ebedi kalıcılar olarak altından ırmaklar akan cennetin yüksek köşklerine muhakkak geliştireceğiz. Salih amellerde bulunanların ecri ne güzeldir ki onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.” (Ankebut Suresi, 58-59)
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500