Savaşların Perde Arkası
20. yüzyıl dünya tarihinin en kanlı ve karanlık devri oldu. İnsanlık âlemi bu dönemde dünya savaşı kavramıyla tanıştı ve 1. ve 2. dünya savaşları geride toplam 65 milyon ölü bıraktı. Bu rakamın yaklaşık yarısı savaşta hiçbir ilgisi olmayan sivil insanlardı. Küçük çocuklar, savunmasız kadınlar ve yaşlılar hunharca katledildi. Peki dünya nasıl oldu da bu denli büyük bir cinnete sürüklenebildi? İnsanlar nasıl oldu da göz göre göre hem kendi milletlerini hem de diğerlerini kan deryasına attılar? Bu vahşetin felsefesi neydi? Bu film size işte bu önemli sorunun cevabını anlatacak.
Savaşın tarihi insanlığın tarihiyle neredeyse yaşıttır. Siyasi ya da ekonomik çıkar çatışmaları insanları birbiriyle tarih boyunca kavgalara sürükledi. Silahlarla birlikte ordular da gelişti ve savaşlar giderek daha büyük, daha kanlı hale geldi. Ancak 20. yüzyıla kadar savaşlar hemen her zaman cephe savaşı şeklinde gerçekleşirdi. İki ordunun askerleri bir cephe üzerinde karşı karşıya gelir ve savaş bu eksen üzerinde ceryan ederdi. Bu savaşlarda sadece askerler ölürdü. 20. yüzyılda ise yeni bir savaş türü ortaya çıktı. Artık hedefte sadece askerler değil, tüm insanlık vardı. Üstelik savaş, sadece birkaç ülkeyi değil, tüm dünyayı avucunun içine almıştı. Savaşlar, tarihin birçok döneminde toplumlara büyük acılar ve kayıplar yaşatmıştı. İnsanlığa gönderilmiş pek çok peygamber ve elçi, kavimlerini yeryüzünde karışıklık ve bozgunculuk çıkarmamaları için uyarmışlardı.
Şeytandan Allah'a sığınırım:
"Medyen'e de kardeşleri şu aybı gönderdik. Böylece dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah'a kulluk edin ve ahiret gününü umut edin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın.’'' (Ankebut Suresi, 36)
“Hani sizden birbirinizin kanını dökmeyin, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın diye misak almıştık. Sonra sizler bunu onaylamıştınız. Hâlâ şahitlik ediyorsunuz.” (Bakara Suresi, 84)
1. Dünya Savaşı
19. yüzyıl Avrupa'sı sömürgecileğe dayanıyordu. İngiltere ve Fransa gibi büyük Avrupa devletleri dünyanın dört bir yanına yayılarak dev sömürge imparatorlukları kurmuşlardı. Siyasi birliğini geç sağlayan Almanya ise sonradan girdiği bu yarışta yükselmeye çalışıyordu.
Çıkar ilişkileri 20. yüzyılın başlarında Avrupa'yı iki ayrı güç blokuna ayırdı. Bir tarafta İngiltere, Fransa ve Rusya, diğer taraftaysa Almanya ve Alman Soylu Halsburg Hanedanı tarafından yönetilen Avusturya-Macaristan yer aldı.
İki güç bloku arasında giderek gerginleşen ilişkiler, 1914 yılındaki bir suikast ile bir bomba gibi patladı. Sırp milliyetçisi Gavrilo Pirinçic, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun veliahtı olan Franz Ferdinand'ı vurarak öldürdü. Bu suikast, dünya tarihinin en kanlı sayfalarından birine yazılmış ilk cümleydi. Suikastin ardından gelen karşılıklı savaş ilanları bir anda tüm Avrupa'yı savaşın içine çekti. Önce Avusturya, Macaristan, Sırbistan'a savaş ilan etti. Sırpların geleneksel müttefiki olan Rusya da buna Avusturya, Macaristan'a savaş açarak karşılık verdi. Almanya, İngiltere ve Fransa da birbiri ardına savaşa girdiler. Fitil ateşlenmişti.
Savaşın öncesinde Alman genelkurmayı bir plan yapmış ve ani bir saldırıyla Fransa'yı dize getirmeye hesaplamıştı. Almanlar bu planı uygulamak için önce Belçika'ya girdiler ve ardından sınırdan geçerek Fransa'yı işgale giriştiler. Çabuk toparlanan Fransız ordusu, Almanları Marne Nehri kıyısında durdurdu ve karşı saldırıya geçti. İki orduda ağır kayıplar vermesine rağmen cephede bir ilerleme olmadı. Her iki taraf bombardımandan korunmak için siperlere sığındı. Aylar süren karşılıklı saldırılar sonucunda Fransızlar 400 bin asker yitirdi. Almanların can kaybı ise 350 bindi.
Bu arada 1. Dünya Savaşı'nın korkunç savaş stratejisi de belirlenmiş oluyordu. Siperler. Askerler gelecek yıllar boyunca bu siperlerin içinde kalacaklardı. Siperlerde yaşam çok zordu. Askerler sürekli devam eden düşman bombardımanı altında aylarca korku ve stres içinde yaşıyorlardı. Bombardıman sırasında ölenler uzun zaman siperde kalıyorlar. Askerler arkadaşlarının parçalanmış cesetleriyle birlikte uyuyorlardı. Yağmur yağdığında ise tüm siper çamurlar doluyordu. Birinci Dünya Savaşı'na katılan 20 milyondan fazla asker 4 yıla yakın bir süre bu siperlerde acı çekti. Çoğu da burada öldü. 1914 yılındaki Alman saldırısıyla kurulan Batı cephesi ilk birkaç hafta sonra kilitlendi. Karşılıklı siperlere sığınan ordular birbirleriyle sadece birkaç yüz metre mesafede kapana kısıldılar. Bu kapanı açmak için yapılan her saldırı korkunç can kayıplarıyla sonuçlandı.
1916 yılı başında Almanlar kilitlenen Batı cephesini yarmak için yeni bir plan geliştirdiler. Fransızların gururu sayılan Verdun kentine ani bir saldırı başlatmayı düşünüyorlardı. Saldırının amacı savaşı kazanmak değil, Fransızlara çok ağır can kayıpları verdirmek ve dirençlerini kırmaktı. Alman General Wolkenheim, bir Alman askerine karşılık üç Fransız askerinin öleceğini hesaplamıştı. Saldırı 21 Şubat'ta başladı. Alman komutanlar askerlerine siperlerden dışarı emrini verdiler. Ancak siperden çıkan her asker ortalama bir dakika içinde ölüyordu. Aylar süren savaşa rağmen Almanlar Verdun’ı alamadılar. İki taraftan toplam 1 milyona yakın asker öldü. Cephe hattı ise sadece 12 kilometre geriye kaydı. 12 kilometre için 1 milyon kişi can vermişti.
Almanların Verdun saldırısına, İngilizler son muharebesiyle yanıt verdiler. Bu saldırı için İngiltere'nin tüm sanayii seferber edilerek yüz binlerce top mermisi üretildi. General Douglas Haig, İngiliz ordusunun önce bir hafta boyunca kesintisiz bombardıman yapmasını, sonra da piyadelerle saldırıya geçmesini planlamıştı. Haig’e göre sadece ilk günde 14 km ilerleme kat edilecek ve Alman hatları bir hafta içinde tamamen yarılacaktı.
Ama öyle olmadı. Saldırı 1 Haziran'da başladı. İngiliz topçuları bir hafta boyunca Alman hatlarını aralıksız dövdüler. Ve bir haftanın sonunda İngiliz subaylar askerlerine siperlerden dışarı emrini verdiler. Ancak bombardıman Alman birliklerini sanıldığı gibi yok etmemişti. Almanlar kazdıkları derin siperlerde beklemişlerdi. İngilizler ilerlerken Alman makineleri ateşe başladı. Savaşın sadece ilk birkaç saati içinde tam 20.000 İngiliz askeri öldü. Karanlık çöktüğünde iki cephe arasındaki bölge on binlerce ölüyle ve geriye sürüklenmeye çalışan yaralılarla doluydu. Son muharebesi, General Haig'in iki haftalık planının aksine tam beş ay sürdü.
Genereller askerlerini ısrarla ve defalarca ölüme gönderdiler. Savaşın bilançosu korkunçtu. Her iki taraftan toplam 900.000 kişi ölmüştü. Cepheyse sadece 11 kilometre kaydı. 11 kilometre için 900.000 ölüm. Savaş boyunca her iki taraf daha pek çok saldırı düzenledi. Bunların hepsi tek bir sonuca ulaşıyordu. Katliam. Belçika'nın Baarle adlı kasabasında üç kez üst üste savaş yapıldı. Sadece üçüncüsünün bilançosu 500.000 ölüydü.
Hiçbir haklı ve meşru nedene dayanmayan bu korkunç savaş boyunca sayısız masum insan katledildi. Bir o kadar insan da evinden, barkından ve ailesinden oldu. Yakınlarını kaybetti. Belli ideolojik çevrelerin siyasi ihtirasları ve çıkar arayışları bu kitlesel felaketin ve bozgunun en önemli nedeniydi. İnkar edenlerin dünya hırsından kaynaklanan bozgunculuk, Allah'ın Kuran'da insanları men ettiği çok büyük bir zulümdür. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak Kuran ayetlerinde şöyle yasaklanmaktadır:
“Düzene konulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın. Ona korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah'ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır.” (Araf suresi, 56)
Savaşın Dehşeti
1.Dünya Savaşı pek çok ilke sahne oldu. Bunların biri, silahların sadece ordular değil, sivilleri de hedef almasıydı.
Dünyada sivil yerleşim birimlerine yönelik ilk bombardıman, Alman zeplinlerinin 1915 yılında İngiltere'ye saldırmasıyla başladı. Almanlar tam 111 zeplinle Paris ve Londra'yı günlerce bombaladılar. Gökyüzünden bırakılan bombalar binlerce masum insanın hayatına mal oldu. Öte yandan da U-Boat adı verilen Alman denizaltıları Atlantik okyanusundaki sivil gemileri vurmaya başladı. O dönemde dünyanın en büyük transatlantiği olan Lusitania gemisi 7 Mayıs 1915 günü İrlanda açıklarında bir U-Boat saldırısıyla batırıldı. Üzerindeki 2000'e yakın yolcudan 1195'i boğuldu.
Savaşın getirdiği bir başka felaket kimyasal silahlardı. 1915'te önce Fransızlar, sonra da Almanlar tarafından kullanılmaya başlanan iperit, klor, hardal, gözyaşı gibi zehirli gazlar binlerce askerin korkunç acılar çekerek ölmesine neden oldu. Pek çok asker de gazın etkisiyle kör oldu. Ordular, zehirli gaza karşı önlem olarak gaz maskeleri kullanmaya başladılar. Gaz maskeleri sadece askerlere değil, sivillere de veriliyordu. Çünkü zehirli gazlar sadece askerleri değil, sivilleri tehdit ediyordu. Küçük çocukları bile.
1. Dünya Savaşı'nın en kanlı cephelerinden biri de Çanakkale'de yaşandı. İngiliz ve Fransız donanmaları Osmanlı savunma hatlarını yararak Karadeniz'e varmak için saldırıya geçtiler. Ancak dünyanın bu en büyük donanması Türk topçusu karşısında boyun eğmek zorunda kaldı. Deniz Savaşı'nın yenilgiyle sona ermesinin üzerine İngilizler Gelibolu Yarımadası'na çıkarma yaptılar. Ancak efsanevi bir cesaret ve kahramanlıkla savaşan Türk ordusu bu saldırıyı da püskürttü. Aylar süren çatışmaların ardından İngilizler Çanakkale'den çekilmek zorunda kaldı. 250.000 Türk askeri şehit olmuştu. Bir o kadar da İngiliz ve Anzak askeri ölmüştü.
1. Dünya Savaşı, İngiliz, Fransız ve Alman ordularının 4 yıl boyunca süren umutsuz saldırılarının ardından 1918 yılında sona erdi. Ancak 11. ayın 11. gününde saat 11'de ilan edilen barış hiç kimseye kalıcı bir mutluluk getirmeyecekti. Savaşın asıl plançosu geriye kalanlar da görülecekti. Yüz binlerce asker sakat kaldı. Dahası çamur, pislik ve ölüm dolu siperlerde 4 yıl boyunca kalmış olan askerlerin çoğu savaşın psikolojik etkisinden kurtulamadı. Bomba şoku denen ve savaş gazileri arasında çok yaygın görülen bir travma hastaların şiddetli korku ve titreme nöbetleri geçirmesine sebep oluyordu. 4 yıl boyunca her gün yaşadıkları bomba korkusu belleklerine silinmeyecek biçimde kazınmıştı. Bazı hastalar için sadece bomba kelimesinin söylenmesi bile korkuya kapılıp saklanmalarına yeterli oluyordu. Bazı askerler ise savaştan yıllar sonra bile bir üniforma gördüklerinde dehşete kapılıyorlardı.
Savaşın izi bazı askerlerin sadece ruhuna değil, vücuduna da işlemişti. On binlerce asker kollarını ve bacaklarını savaş meydanında yitirdi. Gözü, burnu veya çenesi parçalanan o kadar çok asker vardı ki Avrupa kentlerinde bu insanların kullanımı için özel maskeler üretilmeye başlandı.
1. Dünya Savaşı'nın korkunç acıları sanata da yansıdı. Savaş sonrası dönemdeki sanat eserlerinde korku, acı ve cinnet temaları hakimdi. Bu eserler sadece onları çizen sanatçıların değil tüm bir jenerasyonun ruh halini yansıtıyordu. Savaşın ardından Avrupa edebiyatı bile savaş öncesi ve savaş sonrası diye ikiye ayrılacaktı. Bu acıları en derinden yaşayan jenerasyona kayıp nesil adı verildi.
Buraya kadar izlediğimiz gibi savaş, kişilere ve toplumlara hiçbir fayda ve kazanç sağlamayan dev bir zulüm sektörüdür. İnsanlara maddi ve manevi büyük acılar ve sıkıntılar yaşatan, kapanması zor, derin yaralar açan, sosyal bir felakettir. Allah'ın insanlara emri ise yeryüzünde savaşı değil, barışı hakim kılmalarıdır. İyilik yapanlar ve bozgunculuk yapmaktan kaçınanlar ise Kuran'da şöyle müjdelenirler:
“İşte ahiret yurdu. Biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere kılarız. Sonuç takva sahiplerinindir." (Kasas Suresi, 83)
“Yoksa biz iman edip salih amellerde bulunanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar gibi mi tutacağız? Ya da muttakileri facirler gibi mi tutacağız?” (Sad Suresi, 28)
Neden?
Peki tüm Avrupa'yı kan gölüne çeviren böyle bir felaket neden yaşanmıştı? Büyük ülkelerin liderleri kendi milletlerini böylesine anlamsız ve kör bir ölüm kuyusuna niçin atmışlardı? Bu vahşetin nedeni savaş öncesi Avrupa'da pek çok insanın büyük bir cehaletle savaşın son derece yararlı ve hatta gerekli görmesiydi. Savaş ilan edildiğinde hemen her ülkede kitleler bunu sevinç ve coşkuyla karşılamıştı. Liderler askerlerini cepheye sürmekten gurur duymuştu. Bu büyük yanılgılarının en önemli nedeni ise sosyal Darwinizm denilen yanılgıya inanmalarıydı. Amerikalı tarihçi Thomas Knapp bu konuyu şöyle açıklar:
“Savaş bir sürpriz değildi. 1914 öncesinde Avrupa'da geniş çevrelerce savaş isteniyor ve bekleniyordu. İkna edici sayıda delil göstermektedir ki her taraftan pek çok Avrupalı savaşı neşeyle karşılamıştır. Savaşın arındırıcı, heyecanlı, gençleştirici olduğu düşünülmüştür. Çoğu Avrupa ülkesindeki eğitim sistemi bir tür sosyal Darwinist rekabet mantığına kapılmış ve bu mantıkla savaş canlandırıcı ve onurlandırıcı olarak görülmüştür.”
Sosyal Darwinizm, Darwin'in evrim teorisinin toplumlara uyarlanmasıydı. Darwin, sonradan pek çok delille çürüyecek olan teorisinde doğadaki tüm canlıların amansız bir yaşam mücadelesi sürdüklerini iddia etmişti. Hiçbir bilimsel dayanağı olmadığı halde insanın da gelişmiş bir hayvan türü olduğunu ve çatışma yoluyla ilerlediğini savunmuştu. O devrin ilkel bilim düzeyi içinde çoğu insana bilimsel bir gerçek gibi görünen bu yanlış teori, diğer pek çok toplumsal felaket gibi 1. Dünya Savaşı'nın da ideolojik zeminini oluşturdu.
Dünya Savaşı'nı çıkaran Avrupa liderlerinin günlüklerine ve özel yazışmalarına bakıldığında sosyal Darwinizmin etkisi daha da açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu liderler Allah'ın insanlara emrettiği, getirdiği şefkat ve merhamete dayalı güzel ahlakı reddetmiş ve bunun yerine sosyal Darwinizm yanılgısını benimsemiştir. Örneğin Avusturya Macaristan'ın başkomutanı General Franz Conrad von Hötzendorf savaştan sonraki anılarında şöyle yazmıştır:
“İnsan sevgisini ön plana çıkaran dinler bazen insanoğlunun yaşam mücadelesini zayıflatabilirler. Ama bu mücadele dünyanın itici gücüdür. Dünya Savaşı'nın büyük felaketi, bu büyük prensiple tam bir uyum içinde gerçekleşmiştir. Savaş, doğanın bir kuralıdır.”
Dünya Savaşı generallerinden Frederick von Berhardi ise savaşla doğadaki sözde evrim yasaları arasında bağlantıyı şöyle kuruyordu:
“Savaş, biyolojik bir gereksinmedir. Doğadaki canlıların çatışması kadar gereklidir. Biyolojik yönden yerinde sonuçlar verir çünkü bu sonuçlar varlıkların temel özellikleriyle ilgilidir.”
Kısacası 1. Dünya Savaşı, savaşmayı, kan dökmeyi, acı çekmeyi ve çektirmeyi doğa kanunu sanan Avrupalı yöneticilerin yüzünden çıkmıştır. Tüm bu kuşağı yanlış fikirlerle yıkıma sürükleyen ideolojik kaynak ise Darwin'in evrim teorisidir. Savaşın perde arkası aralandığında Darwin'in karanlık portresi görünmektedir. Oysa gerçekte insan, Darwinizmin öne sürdüğü gibi çatışmak için yaşayan bir hayvan türü değildir. Kuran'da Allah'ın yeryüzünde savaş ve bozgunculuk çıkaranlar hakkındaki hükmü ise şöyle açıklanmaktadır:
“Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez." (Maide Suresi, 64)
İnsanı Allah yaratmış, ona tüm canlılardan ayrı bir ruh vermiş ve güzel ahlakı emretmiştir. Allah'ın insanlar için seçtiği bu ahlak, sevgiyi, kardeşliği, merhameti ve barışı gerektirir. İnsanlar ancak bu çağrıya uydukları takdirde dünyaya barış ve huzur gelebilir. Bir Kuran ayetinde tüm insanlığı barış ve kurtuluşa eriştirecek olan bu ilahi emir şöyle açıklanır:
“Allah'ın sana iyilikte bulunduğu gibi sen de iyilikte bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah bozgunculuk yapanları sevmez.” (Kasas Suresi, 77)
Yeni Bir Savaşın Tohumları
1.Dünya Savaşı, çatışmayı ve kan dökmeyi doğanın vazgeçilmez yasası zanneden sapkın bir felsefenin ürünüydü. Savaş bitti ama bu felsefe yaşamaya devam etti. Yaşadığı için de savaşın hemen ardından daha da büyük ve korkunç bir savaşın ağlarını örmeye başladı. Yeni tehlikenin merkezi ise bu kez Almanya'ydı.
1. Dünya Savaşı'na son veren Versay Barışı, Almanya'ya çok ağır bir ekonomik tazminat dayatmıştı. Zaten savaşın yıkıntıları içinde olan Almanya, kendisini büyük bir ekonomik krizin içinde buldu. Almanya, savaş öncesinde elinde bulundurduğu toprakların %13,5'ini kaybetti. Demir kaynakları açısından çok önemli olan Loren bölgesi elinden alındı. Bu, demir-çelik endüstrisi için ağır bir kayıp oldu. Versay Barışı'nın ardından Almanya'ya fatura edilen tazminat tam 269 milyar altın marktı. Bu rakamın ödenmesi imkânsızdı. Nitekim ödenemedi.
Almanya hiperenflasyonla tanıştı. Öyle bir zaman geldi ki Almanya'da fiyatlar üç günde bir ikiye katlanmaya başladı. Bir taraftan da farklı siyasi gruplar arasında kanlı çatışmalar yaşanıyordu. Bu karmaşa ortamı içinde fanatik bir siyasi akım giderek yükseldi. Dünya tarihinin bir dönemine kanlı damgasını vuracak bu akım Adolf Hitler'in önderliğindeki Nazi partisiydi. Nazizm, gerçekte sosyal Darwinizmin bir yorumundan başka bir şey değildi.
Hitler, Darwin'in teorisinin temeli olan, ırklar arasında yaşam mücadelesinin yanılgısını aynen benimsemişti. Hitler'e göre Almanların mensup olduğu ari ırk, sözde evrim sürecinin en üst basamağındaydı ve diğer ırkları yönetme hakkına sahipti. Bunu gerçekleştirilmesinin de tek yolu yine bir savaştı. Almanya'nın tüm dünyaya hakim olmasıyla sonuçlanacak olan bir savaş. Hitler'in kurmayları ve yakınları da kendisiyle aynı fikirleri paylaşıyorlardı. Zalimdiler, gözlerine iktidar bürümüştü ve hepsi koyu birer Darwinistti. İnkarcı ve zalim yöneticilerin durumu Kuran'da şöyle açıklanmaktadır:
“O iş başına geçti mi, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise bozgunculuğu sevmez." (Bakara Suresi, 205)
“Demek iş başına gelip yönetimi ele alırsanız hemen yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparıp parçalayacaksınız öyle mi?” (Muhammed Suresi, 22)
İşgal ve Savaş
Hitler önderliğindeki Nazi partisi 1939 yılında yeni bir dünya savaşını başlattı. Alman orduları ani bir saldırıyla Polonya'yı işgale girişti. Almanya sadece 3 hafta içinde Polonya'yı dize getirdi. Başkent Varşova, Alman uçakları tarafından acımasızca bombalanırken pek çok sivil can verdi.
Tüm dünya bir sonraki hedefin ne olacağını bekliyordu. Alman genelkurmayı ise yeni bir saldırının planını yapıyordu. Bu arada dünyanın başka bir köşesinden bir başka totaliter güç savaşa adım attı. Stalin'in kanlı diktasıyla yönetilen Sovyetler Birliği…
Ağustos 1939'da Stalin, Hitler'le saldırmazlık paktı imzaladı. Polonya'yı paylaşmak için anlaştılar. Bu anlaşma savaş tarihinin en büyük toplu katliamlarından birine neden oldu. Polonya toprakları içerisinde kalan Katyn Ormanı'nda tam 26.000 Polonya vatandaşı, Sovyet gizli polisi NKVD tarafından kafalarına kurşun sıkılarak infaz edildi ve ormana gömüldü. Katledilenlerin tamamı avukat, mühendis, öğretmen ve rahip gibi toplumun aydın kesimlerindendi. Ancak Stalin bununla yetinmedi. Kızıl ordu ani bir saldırıyla Latviya, Estonya ve Litvanya'yı işgal etti. Sonra da kuzeye yönelerek Finlandiya'yı işgale başladı. Bu işgal 270.000 kişinin hayatına mal oldu.
Nisan 1940'ta Hitler'in birlikleri yeni bir saldırı başlattılar ve sırasıyla Danimarka, Norveç, Belçika ve Hollanda'yı işgal ettiler. Mayıs 1940'ta Belçika üzerinden Fransa'ya girdiler. On binlerce sivil insan Nazi vahşetinden korkarak kaçmaya başladı. 13 Haziran'da Alman orduları Paris sokaklarına varmıştı. Hitler Eyfel Kulesi'nin önünde kameralara poz verdi. Almanya ilerleyen aylarda Bulgaristan, Yugoslavya ve Yunanistan'ı da işgal etti. Tüm Avrupa, Hitler ve müttefikinin çizmesi altındaydı. Almanya'nın en büyük işgal planı ise Rusya'ya karşıydı.
Barbarossa Operasyonu adı verilen bu işgal, 22 Haziran 1941'deki ani bir saldırıyla başladı. Hızla ilerleyen Alman ordusu 12 haftada Kiev'i ele geçirdi. Bir ay sonra ise Moskova yakınlarına kadar ilerledi. Bundan sonraki 3 yılda Nazi Almanyası ile Sovyetler Birliği arasında korkunç bir savaş yaşandı. Sadece Stalingrad önlerinde Sovyet ve Alman askerlerinden, sivillerinden yaklaşık 1.150.000 kişi hayatını kaybetti.
Tarihin en kanlı savaşı olan 2. Dünya Savaşı, 30 milyondan fazla insanın yaşamına mal oldu. Ve bu savaşın her iki tarafı yani Nazizm ve Komünizm, insanlığa karşı korkunç suçlar işledi. Sonuç olarak savaşta çarpışan ideolojiler hiçbir ahlaki ve insani ilke tanımadan sırf kendi dünyevi çıkar ve beklentilerini gerçekleştirmeyi amaçlıyordu. Bu uğurda milyonlarca insanın katledilmesine de acımasızca göz yumuyorlardı. Böyle hiçbir sınır tanımadan her türlü zulüm ve bozgunculuğu meşru görenlere yandaş ve destekçi olmak, onlara tabi olmak Kuran'da kesin olarak yasaklanmıştır.
“Ve ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin. Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor ve dirlik düzenlik kurmuyorlar." (Şuara Suresi, 151-152)
Nazi Vahşeti
Nazilerin katliam için kurdukları özel SS birlikleri, tüm işgal bölgelerinde başta Yahudiler olmak üzere hedef alınan grupları bulup öldürmeye başladılar. Nazilerin işgal ettiği her bölge, acımasızca katledilmiş masumların cesetleri ve onlar için gözyaşı döken zavallı insanlarla doldu. Din adamları ve ibadethaneler, Nazilerin başlıca hedefleri arasındaydı. Geçtikleri her yerde kiliseleri yakıp yıktılar, dindar insanları katlettiler.
Nazi vahşetinin asıl uygulama alanı isetoplama kampları oldu. İşgal edilen bölgelerde kurulan 24 toplama kampında Yahudiler, Çingeneler, savaş esirleri, Katolik din adamları katledildi. İnsanları topluca katletmek için özel olarak dizaynedilen sistemlerle milyonlarca masum erkek, kadın ve çocuk vahşice öldürüldü.
Savaşın sonlarında bu kampları kurtaran müttefikler, on binlerce ceset ve neredeyse ceset haline gelmiş zavallı tutsaklarla karşılaştılar. Nazi toplama kamplarında toplam 11 milyon suçsuz insan öldürüldü.
Nazilerin savaşı kaybedeceği 1943 yılından itibaren belli oldu. Sovyet birlikleri Hitler'in ordularını Stalingrad'da büyük bir bozguna uğrattı. Almanlar Stalingrad'ın ardından Kursk bölgesinde yaşanan ve tarihin en büyük tank savaşı olarak bilinen muharebeyi de kaybettiler. Artık çöküş kaçınılmazdı. Ancak Naziler geriye çekilirken kan dökmeye devam ettiler. Hitler'in emri üzerine çekildikleri her yeri yakıp yıktılar ve sivilleri katliamdan geçirdiler. Alman ordularının ardında bir hiç uğruna katledilmiş milyonlarca insan ve bu insanlar için ağlayan gözü yaşlı kadınlar ve çocuklar kaldı.
Müttefik orduları Berlin'e ulaştıklarında Nazizmin çöküşü de belgelenmiş oluyordu. Ancak Berlin'e ulaşan Kızılordu birlikleri bir başka vahşet ideolojisinin temsilcisi oldular. Nitekim Stalin'in ve Kızılordu'nun zulüm konusunda Hitler'in gerisinde kalmadığını ilerleyen yıllarda ortaya çıktı. Stalin'in toplama kamplarında da en az Hitler'in kamplarındaki kadar masum insan öldü. Stalin'in işgal ettiği bölgelerde de Hitler'inkine benzer katliamlar gerçekleştirildi. Ve 2. Dünya Savaşı denen cinnet, tam 55 milyon insanın hayatına mal oldu. Yeryüzü bir kez daha şeytani bir kan dökme ayinine sahne oldu. Oysa Allah insanlara şeytanın yolunu değil, barış ve güvenliğin yolunu izlemeyi emretmektedir.
“Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o size apaçık bir düşmandır.” (Bakara Suresi, 208)
Savaşın İdeolojisi
Geçtiğimiz yüzyılda yaşanan iki büyük dünya savaşı insanlık için önemli dersler barındırmaktadır. Her iki trajedi de göstermektedir ki savaş sadece ülkeler arasındaki çıkar çatışmalarının bir sonucu değildir. Çünkü çıkar çatışmaları diplomasi yoluyla da çözülebilir. Savaşı başlatan asıl neden buna karar veren insanların ideolojisidir. Savaşmayı, kan dökmeyi ve acı çektirmeyi insanın doğasının bir parçası olarak gören bir ideoloji vardır ve bu vahşetin asıl kaynağı da budur. Bu ideoloji sosyal Darwinizmdir. Yani insanların tesadüfen ortaya çıkmış olan bir hayvan türü olduğunu ve ancak çatışarak gelişeceklerine inanan batıl bir inançtır.
1. Dünya Savaşı, sosyal Darwinist fikirlerini açıkça ifade eden Avrupa liderlerinin eseridir. 2. Dünya Savaşı'nın en büyük sorumluları da yine koyu birer sosyal Darwinisttir.
Hitler hem ırkçı ideolojisini hem de çatışmaya olan sapkın inancını Darwinizmden almıştı. Kavgam adlı ünlü kitabının ismi Darwin'in yaşam kavgası kavramından devşirmeydi.
Mussolini, gazetecilik yaptığı gençlik yıllarında Darwin için 19. yüzyılın en büyük düşünürü diyecek kadar koyu bir evrimciydi. Diktatörlüğü döneminde ise aynı ideolojiyi korumuş ve savaşın sözde bir evrim yasası olduğunu savunmuştu.
Stalin, çocukluğunda rahiplik eğitimi almasına rağmen Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabını okuyarak ateist olmuştu. Darwin'in ve hatta ondan bile daha ilkel bir evrimci olan Lamarck'ın teorilerini Rusya'ya empoze etti.
İnsanları evrim teorisi uyarınca hayvan sürüleri olarak gören bu diktatörler için kan dökmek adeta doğal bir biyolojik işlemdi. Cinayetlerinin ardında sosyal Darwinizme olan körü körüne inançları yatıyordu.
Sosyal Darwinizm yaşandığı sürece insanlık huzur bulamayacaktır. Bu ideoloji bireyleri, toplumları, milletleri hatta medeniyetleri sürekli çatışmaya davet etmektedir. Sosyal Darwinizm yanılgılarına göre zaten insanların var olma amacı da budur. Oysa gerçek çok farklıdır. İnsan çatışmak için değil, Allah'a kulluk etmek için ve onun öğrettiği ahlaka göre yaşamak için vardır. Bu ahlak ise sevgiyi, merhameti, bağışlanmayı ve barışı gerektirir.
“Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip iletir." (Yunus Suresi, 25)
“İnkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk olur.” (Enfal Suresi, 73)
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500