Tarih boyunca adalet, bütün medeniyetlerin ulaşmayı hedeflediği en temel değerlerden biri olmuştur. İnsanlar hangi inançtan, kültürden veya toplumdan olursa olsun, adaletin hakim olduğu bir dünyada yaşamak ister. Ancak adaleti ilke olarak benimsemek ile onu her şart altında uygulayabilmek aynı şey değildir. Kişisel çıkarlar, önyargılar, öfke ve menfaatler devreye girdiğinde adalet çoğu zaman zedelenmekte, böylece birçok toplumda arzu edilen bir ideal olmaktan öteye geçememektedir.

Bu nedenle zulüm, ayrımcılık ve hak ihlalleri hiçbir toplumda tamamen ortadan kaldırılamamıştır. Çünkü adalet yalnızca hukuki bir mesele değil, aynı zamanda ahlaki bir meseledir. İnsan kendi çıkarını hakkın önüne geçirdiği sürece, en gelişmiş hukuk düzenleri bile gerçek adaleti tesis etmekte yetersiz kalacaktır.
Gerçek adaletin sağlanabilmesi için kanunların varlığı tek başına yeterli olmaz. Kanunları uygulayan ve onlara uyan insanların da güçlü bir ahlaka sahip olmaları gerekir. İnsanı kendi menfaatinden vazgeçirebilecek, gerektiğinde kendi aleyhine bile olsa hakkı savunmasını sağlayabilecek en sağlam ölçü ise Allah'ın Kuran'da bildirdiği güzel ahlaktır.
Kuran'ın tarif ettiği adalet anlayışı, insanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeden hükmetmeyi, hakkı titizlikle korumayı, zulme asla rıza göstermemeyi ve mazlumun yanında yer almayı gerektirir. Kuran aynı zamanda ihtiyaç sahiplerine yardım etmeyi, dürüstlüğü, merhameti, şefkati ve hakkaniyeti hayatın ayrılmaz bir parçası haline getirmeyi öğütler. Adalet, yalnızca hukuki kararlardan ibaret değildir; insanın günlük hayatındaki bütün davranışlarını kapsayan bir ahlak anlayışıdır.
Adil bir karar verebilmek için olayları bütün yönleriyle değerlendirmek, önyargısız olmak ve duyguların etkisinde kalmamak gerekir. Öfke, sevgi, akrabalık bağları, maddi çıkarlar veya toplumsal baskılar insanı kolaylıkla yanlış bir hükme sürükleyebilir. Oysa Kuran ahlakını yaşayan bir insan, kendi duygu ve düşüncelerini bir kenara bırakır, hak kimden yanaysa onun yanında yer alır. Gerektiğinde kendi aleyhine, yakınlarının aleyhine veya menfaatine aykırı olsa bile, adaletten taviz vermez. Allah, Kuran'da müminlere şöyle buyurmaktadır:
Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun. Bu, takvaya daha yakındır... (Maide Suresi, 8)
Bu ayet, adaletin insanların davranışlarına göre değişen bir tutum değil, Allah'ın emri olduğunu göstermektedir. İnsan sevdiği veya sevmediği kişilere göre farklı ölçüler uygulayamaz. Şartlar değişse de değişmeyen bir ilke olan gerçek adaletin ölçüsü Nisa Suresi'nde şöyle bildirilmiştir:
Ey iman edenler! Kendinizin, anne ve babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için adaleti titizlikle ayakta tutan şahitler olun... (Nisa Suresi, 135)
İnsan için en güç imtihanlardan biri, kendi çıkarıyla hakikat arasında tercih yapmak zorunda kalmasıdır. Kuran müminin böyle bir durumda yalnızca hakkı gözetmesini emretmektedir. Allah Katında önemli olan, insanın hakkın yanında yer alıp almadığıdır.

Adaletin önündeki en büyük engellerden biri de insanlar arasında yapılan ayrımlardır. Tarih boyunca ırk, renk, soy, makam, servet veya siyasi güç gibi ölçüler, birçok toplumda adaletin önüne geçmiştir. Güçlü olan korunmuş, zayıf olan ise çoğu zaman hakkını arayamaz hale gelmiştir. Oysa Allah Katında insanların üstünlüğü ne soylarına ne de sahip oldukları imkanlara bağlıdır. Allah bu gerçeği Hucurat Suresi'nde şöyle bildirmektedir:
Ey insanlar! Şüphesiz Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi halklara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. (Hucurat Suresi, 13)
Farklı milletlerin, dillerin ve kültürlerin varlığı üstünlük veya ayrımcılık sebebi değil, Allah'ın yarattığı zenginliğin bir yansımasıdır. Bu çeşitlilik insanların birbirlerini tanımaları, anlamaları ve barış içinde bir arada yaşamaları için yaratılmıştır. Bu nedenle adalet, ten rengine, milliyete, etnik kökene veya sosyal statüye göre değil, yalnızca hak ve hakkaniyet ölçüsüne göre uygulanmalıdır.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav) de hayatı boyunca bu ilkeyi uygulamış, insanlar arasında soy, kabile veya servet ayrımı yapmamıştır. Peygamberimiz cahiliye döneminden kalan ırk üstünlüğü anlayışını reddetmiş, insanların ancak takvalarıyla değer kazanacağını bildirmiştir. Peygamberimizin Veda Hutbesi'nde dile getirdiği "Arap'ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap'a üstün olmadığı" yönündeki ifadeleri de, İslam'ın evrensel adalet anlayışını en açık şekilde ortaya koymaktadır.
Aynı şekilde zenginlik veya fakirlik de adalet ölçüsünü değiştiremez. Dünyanın birçok yerinde maddi güce sahip olanların hukuki süreçlerde avantaj elde ettiği, yoksulların ise haklarını korumakta zorlandığı görülmektedir. Oysa Kuran'a göre servet de yoksulluk da dünya hayatının geçici imtihanlarıdır. Bunlar insana bir üstünlük kazandırmadığı gibi, başkalarının hakkını çiğneme yetkisi de vermez.
Adaletin gerçekten hakim olduğu bir toplumda insanlar makamlarına, servetlerine, kimliklerine veya mensup oldukları çevrelere göre değil, haklı olup olmadıklarına göre değerlendirilir. Böyle bir toplumda güven duygusu güçlenir, insanlar birbirlerine daha fazla saygı duyar ve toplumsal barış kalıcı hale gelir.
İnsanlığın bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, kanunların sayılarını artırmak değil, o kanunları adaletle uygulayacak vicdanlı insanlar yetiştirmektir. Çünkü vicdanın olmadığı yerde kanunlar da çoğu zaman amacına ulaşamaz. Kuran ahlakı ise insana, her an Allah'ın kendisini gördüğünü ve yaptıklarının tamamından ahirette sorgulanacağını hatırlatır. İşte bu bilinç, insanı kimsenin görmediği yerde de adil davranmaya yönelten en güçlü güvencedir.
Gerçek adalet ancak insanın Allah'ın rızasını her türlü çıkarın üzerinde tutmasıyla mümkün olur. Böyle insanların çoğaldığı bir toplumda güven, huzur ve barış kendiliğinden güçlenecek, adalet ise hayatın her alanına yön veren temel bir değer haline gelecektir.