HARUN YAHYA
logo
HARUN YAHYA

  • Tüm Eserler
  • Kitaplar
  • Makaleler
  • Videolar
  • Görseller
  • Sesler
  • Alıntılar
  • Diğer

Adnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun YahyaAdnan Oktar'ın Hayatı ve Eserleri
Harun Yahya © 2025
  1. Videolar
  2. Bakış Açısı - 21. Bölüm - Sokak Olayları

Bakış Açısı - 21. Bölüm - Sokak Olayları

Harun Yahya
1824
02 December, 2014
Bakış Açısı
Tarih, Politika ve Strateji

Bakış Açısı - 21. Bölüm - Sokak Olayları

 

KARTAL GÖKTAN: Merhaba, Bakış Açısı'nda gündemden düşmeyen konularla yeniden sizlerleyiz.

 

Bugün uzun bir süredir ülkemizde de dahil olmak üzere dünyanın dört bir köşesinde sıkça görülen sokak olayları konusunu işleyeceğiz.

Ben Kartal Göktan, Bakış Açısı Sokak Olayları dosyası başlıyor.

Program özetimize bir göz atalım önce: Künyede, barışçıl protesto eylemleriyle şiddet içeren eylemlerin farklarından, toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanunundan bahsedeceğiz biraz.

Hemen arkasından zaman tünelinde, sokak olaylarının tarih sürecini inceleyeceğiz. Fransız ihtilali ve sanayi devriminin hem Avrupa'daki hem de Osmanlı'daki etkilerini göreceğiz. Yakın zamanda Orta Doğu'da Avrupa'da yaşanan olaylara, Arap Baharı’na ve gezi eylemlerine değineceğiz.

Güncel durum raporuna geldiğimizde, yakın zamandaki Kobani gösterilerine bakacağız. Yeni çıkan iç güvenlik yasası hakkında konuşacağız. Yurt dışındaki güncel sokak olaylarına da değineceğiz.

Perde arkasında, tüm bu olayların ardında yatan asıl nedenlere, dayandıkları ideolojiye, şiddeti temel alan felsefelere bakacağız.

Ve son olarak çözüm yollarıyla programı noktalayacağız.

Bakış açısı Künye ile başlıyor.

Barışçıl bir eylem, demokrasinin ve özgürlüğün bir gereği. Yasalara göre herkes barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahip. Barışçıl toplanma hakkı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Türkiye'nin taraf olduğu 1966 Medeni ve Siyasi Hakları İlişkin Uluslararası Sözleşme ve 1950 Avrupa İnsan Hakları ve Temel Haklar Sözleşmesi gibi birçok sözleşmede tanınıyor. Bu hak aynı zamanda Türkiye Anayasası tarafından da korunuyor.

Türkiye Anayasası'nın 34. maddesine göre herkes önceden izin almadan silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahip. Bu hak ancak milli güvenliğin ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi gibi amaçlarla ve yasayla sınırlanabilir. Yani gösterilerle ilgili hem yetkililerin hem de göstericilerin uyması gereken bazı kurallar var. İşte 201911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu bu kuralları düzenliyor.

Şimdi bu kanunun bazı maddelerine göz atalım ve barışçıl gösteriler ile şiddet eylemlerin arasındaki farklar nelermiş görelim.

Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nun 10. maddesine göre toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleyen kişilerin zamanı ve yeri konusunda yetkilileri bilgilendirmesi gerekiyor. 23. maddede toplantı ya da gösterilerin kanuna aykırı görüleceği durumların listesi mevcut. Buna göre ateşli silahların, patlayıcı maddelerin, her türlü kesici, delici veya taş, sopa gibi belirleyici araçların kullanımı, yasadışı örgütlere ait amblem taşıması, kimliği gizlemek amacıyla bez gibi unsurlarla yüzün örtülmesi, kanunların suç sayıldığı nitelik taşıyan afiş, pankart taşınması veya bu nitelikte sloganlar söylenmesi, kanuna aykırı sayılan durumlar arasında. Bir gösterinin barışçıl olabilmesi için ise uluslararası standartlara uygun bir şekilde düzenlenmesi gerekiyor. Bu konuyla ilgili bilgiler, Birleşmiş Milletler Barışçıl Toplanma ve Gösteri Yapma Özgürlüğü özel raportörünün raporlarında yer alıyor. Ayrıca Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü ve Avrupa Konseyi'nin Avrupa Hukuk yoluyla Demokrasi Komisyonu da bir kılavuz yayınlamıştı.

Ancak demokratik barışçıl eylemlerin çoğu zaman provoke edildiğine şahit oluyoruz. Kitle hareketi olduğu için işin içine kontrol edilemeyen unsurlar girebiliyor. Protesto çok kısa zamanda terörize edilebiliyor ve şiddet baş gösterebiliyor. İş uzayınca da olaylarda uluslararası kuruluşlar, yabancı ve yanlı basın, marjinal gruplar ve yasa dışı grupların etkisi görülüyor. Böylece barışçıl bir protesto gösterisi olarak başlayan bir eylem bile kısa sürede şiddet içeren bir eyleme dönüşebiliyor.

Elbette bu şiddet ve suç unsurları önceden planlanmadığı için barışçıl toplanma hakkı engellenemez. Ancak tabii ki şiddet içeren eylemlere de izin verilemez. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü'nün kılavuzunda da bu gibi durumlarda müdahale edilebileceği belirtilmiş. Öyle ki barışçıl olan bir gösteride gerekli görüldüğünde tüm eylem dağıtılabilir. Protestolarla ilgili genel izlenimlere de dikkat edelim. Eğer bir ülkede protestoya izin verilmezse hemen o ülkede demokrasi yok diye eleştirilerin başladığını görüyoruz. Protestolar serbest bırakıldığında ise belli durumlarda şiddet ve provokatörler devreye girebiliyor. Ülkedeki huzur ve istikrar hatta ekonomi bozulabiliyor. Güvenlik sorunları açığa çıkabiliyor.

İsterseniz şimdi zaman tünelinde kısa bir tarihi yolculuğa çıkalım. Demokrasi ve özgürlük olarak başlayan eylem ve protestoların provoke edilerek nelere yol açtığına bir bakalım.

Dünya tarihinin dönüm noktalarından biri Fransız ihtilaliydi. Fransa'da 1789 yılında halk ve burjuva ya da ahali denilen orta tabakanın krala, asillere ve ruhbanlara ayaklanmasıyla başladı. İhtilalin sebeplerinin başında krallığın uyguladığı baskı rejimi nedeniyle özgürlük ve eşitlik ortamının kalkması geliyordu.

Şimdi dilerseniz Fransız İhtilali tarihine daha yakından bir bakalım.

Devlet yönetiminde soylular geniş ayrıcalıklara sahipti. Gelişen sanayi ile birlikte büyük burjuva zenginleşmiş ve onlar da hak talep etmeye başlamıştı. Bu sosyal dengesizlik, ekonomik dengesizliğe de yol açmıştı. Krallık ve soylular refah içinde yaşarken, halk ağır vergiler altında ezilip açlık ve sefalet içinde yaşıyordu. Gerek bu eşitsizlik, gerekse vergi toplayan aracıların haksız muameleleri köylüleri tedirgin ediyordu. Bunun üzerine vergi ödeyen ahali sınıfının temsilcileri 17 Haziran 1789'da kendilerini Milli Meclis ilan ettiler.

O dönemde kral olan 16. Louis, milli meclisin ilanına razı olmadı ve meclisin dağılması emrini verdi. Ancak bu emir yerine getirilmedi ve Temmuz'da kurucu meclis haline çevrildi. Kralın meclisi dağıtma isteği üzerine galeyana gelen halk Paris'te isyan etti.

14 Temmuz 1789'da siyasi mahkumların bulunduğu Bastille Kalesi ele geçirildi. Mahkumlar serbest bırakıldı. Fransa'daki bütün manastırlar ve şatolar yakılıp yıkıldı. Kral bir anda tüm yetkilerini kaybetti. Asiller ülkeden kaçmaya başladılar. Meclis karışıklıkları önlemek için derebeylik sistemini kaldırdı. 28 Ağustos'ta bütün vatandaşların hukukça eşit olduklarını bildiren İnsan Hakları Beyannamesi'ni yayınladı. 1792'de ise Cumhuriyet ilan edildi. Vatan haini olarak suçlanan kral da 1793'te idam edildi.

Fransız ihtilali özgürlük gibi taleplerle bir halk ayaklanması olarak başlamıştı. Ancak ihtilal boyunca çok kan döküldü. İhtilalciler tarafından 1 milyondan fazla insan cumhuriyet düşmanı diye öldürüldü. Hatta 200 binden fazla insanın öldürüldüğü Vendee Bölgesindeki toplu kıyım Avrupa'daki tarihindeki ilk soykırım olarak bilinir. Öte yandan ihtilalin getirdiği özgürlük, eşitlik, milliyetçilik gibi siyasal kavramlar tüm dünyayı etkiledi. Büyük kitlesel gösterilerin önünü açtı. 1830 yılında isyanlar özgürlükçü talepler nedeniyle başlamıştı. Ne var ki 1848'e gelindiğinde sosyalist-komünist bir anlayış meydanlara hakim oldu ve gösteriler kısa sürede sınıf çalışmasına dönüştü.

Şimdi dilerseniz sosyalizm ve komünizmin kitle hareketlerini nasıl etkilediğine daha detaylı bir bakalım.

19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Avrupa'da sanayi devrimi büyük ölçüde tamamlanmıştı. Sanayicilerin ve şirketlerin gelirlerinde büyük bir artış görüldü. Ancak köylerde ve kentlerde yaşayan fakir halk, bu zenginlikten nasibini alamadı. Fabrikalar ve diğer sanayi işletmeleri, sosyal Darwinist ve vahşi kapitalist ahlakın en şiddetli uygulamalarının gerçekleştiği yerler oldu. Bu sapkın ahlaka sahip işverenler işçilerinin hayatını çok değersiz görüyorlardı. İşçiler günde 13 ila 15 saat çalışıyorlardı. Sağlıksız ve kirli konutlarda oldukça zor koşullarda yaşıyorlardı. Köylerde artan nüfus işsizliğe ve toprak yetersizliğine yol açtı.

Tüm bunlar işçileri haklarını aramaya etti. Ve böylece işçi sınıf hakları ile ilgili olarak sosyalizm görüşü ortaya çıktı. Bu görüş önceleri Ütopik Sosyalizm olarak gelişti. Daha sonra Karl Marx ve Friedrich Engels sosyalizmi geliştirerek sözde bilimsel sosyalizmi ortaya koydular. Birlikte yazdıkları Komünist Manifesto 1 Şubat 1848 tarihinde yayınlandı. Özel mülkiyeti bir devrimle ortadan kaldırmak istiyor, sınıfsız ve devletsiz bir toplum düzeninin gerekli olduğunu iddia ediyorlardı. Ve sonuç olarak sosyalizm komünist topluma geçiş için bir araç olarak kabul edildi. Bu koşullar altında devrim düşüncesi toplumun çeşitli kesimlerinde çok sayıda taraftar buldu. 1848 yılında bu devrimler bütün şiddetiyle patlak verdi.

Özellikle İtalya, Almanya, Fransa, Avusturya, Polonya, Romanya ve Macaristan bu dönemde büyük sarsıntılar geçirdi. Hükümetler değişti. Fransa'da 1848-52 yılları arasında 4 yıl süren bir cumhuriyet yönetimi başladı. Viyana'da 1848 yılı boyunca 4 defa hükümet değişikliği yaşandı. Budapeşte’de kurulan hükümet Avusturya'dan bağımsızlığını ilan etti.

Komünist Manifesto sonrası ilk başarıya ulaşan Marksist Komünist Devrim denemesinden de bahsedelim. Paris'te 1871 baharı boyunca iki ay iktidarda kalan Paris Komünü.

Fransa-Prusya savaşı nedeniyle Fransız halkı arasındaki gelir dengesizliği artmıştı. Komünist bir devrim planlayan darbeci güçler halkın yönetime olan tepkisini kullandılar. Halkın maruz kaldığı haksızlıklar üzerinden başlayan protestoları kısa sürede komünistler kontrol etmeye başladı. Ayaklanma ve terör dalgası şehirde yayılınca Paris'teki devlet görevlileri geri çekildi. 28 Mart 1871'de Paris Commune ilan edildi.

Paris komünü ile ülkemizde Taksim Gezi Parkı'nda yaşananlar arasında şaşırtıcı benzerlikler mevcut. Bunu birazdan deneyeceğiz.

Ama önce sanayi devriminin Osmanlı Devleti üzerindeki etkileriyle devam edelim.

Osmanlı Devleti 19. yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa mallarının istilasına uğradı. Dışarıya ham madde satan ve dışarıdan ürün alan bir ülke haline geldi. Sanayi devriminin sonunda Avrupalı devletlerin sömürge ve pazar arayışları da artmıştı. Bunun üzerine Osmanlı Devleti toprakları üzerinde çıkar çatışmaları başladı. Avrupalı devletler 19. yüzyılda azınlık haklarını ve kapitülasyonları bahane ettiler. Osmanlı devletinin iç işlerine karışmaya başladılar. Fransız devriminin bir sonucu olarak milliyetçilik akımı Osmanlı devletinin Avrupa'daki eyaletlerini de etkiledi. Bu da beraberinde ayaklanmaları ve bölünme taleplerini getirdi.

Şimdi de yakın tarihteki sokak hareketlerine bakalım isterseniz.

2010 yılında dünya Arap Baharı adı verilen olaylarla tanıştı. Sokak protesto olayıyla başlayan olaylar kısa bir süre içinde bütün Arap yarımadasına sıçradı ve Arap dünyasında yaşanan en büyük hareket haline geldi. Arap Baharı, Arap halklarının demokrasi, özgürlük ve insan hakları taleplerinden ortaya çıkmıştı. Ancak kısa süre içinde bölgesel ve toplumsal bir siyasi ve silahlı harekete dönüştü. Protestolar, mitingler, gösteriler ve iç çatışmalar yaşandı. Hükümetler ve liderler devrildi. Protestolar, işsizlik, gıda enflasyonu, siyasi yozlaşma, ifade özgürlüğü, usulsüzlükler ve kötü yaşam koşulları gibi pek çok sorun sonucunda ortaya çıkmıştı. İlk olarak 18 Aralık 2010 tarihinde Tunus'ta Muhammed Bouazizi adlı kişinin kendini yakmasıyla başlamıştı olaylar. Ardından benzer sorunlar yaşayan ülkelerde domino etkisi göstererek yayıldı. Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn, Cezayir, Ürdün ve Yemen'de büyük çapta, Moritanya, Suudi Arabistan, Uman, Irak, Lübnan ve Fas’ta da küçük çapta hareketler baş gösterdi. Ülke çapında protestolar, kamu alanlarının işgali, devlet ve polis binalarının yakılması, hapishane baskınları şeklinde bu olaylar gerçekleşti. Binlerce insan bu mitingler, protestolar, halk ayaklanmaları ve silahlı çatışmalar sonucu hayatını kaybetti.

Şimdi dilerseniz bu ayaklanmalar nasıl sonuçlanmıştı hep birlikte hatırlayalım.

Tunus'ta 23 yıldır yönetimde olan Zeynel Abidin Bin Ali ile Mısır'da 30 yıldır yönetimde olan Hüsnü Mübarek görevlerini bıraktı. Mısır ordusu hükümeti darbeyle devirdi ve ordu halka iki kez silahlı saldırı düzenledi. Çok sayıda kişi hayatını kaybetti. Libya'daki olaylar sonucu Libya'nın devrik lideri Muammer Kaddafi yakalanarak öldürüldü. En büyük insan kaybı ise Libya ve Suriye'de yaşandı. Yüz binlerce insan çatışmalar sonucu hayatını kaybetti. Milyonlarca insan Suriye'yi terk etti ve birçoğu mülteci olarak ülkemize sığındı. Türkiye'deki toplam Suriyeli sayısı en son 1.600.000 olarak açıklandı. Bildiğiniz gibi Suriye'de Esad yönetimindeki hükümetle muhalif güçler arasındaki iç savaş halen devam ediyor.

Arap Baharı sadece Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Yakın Doğu'yu etkisi altına almadı. Diğer birçok ülkedeki halk yönetimi bu bahardan ilham olarak protesto etti. Bunun sonucunda Arap Baharı'nın etkisi Avrupa, Kuzey Amerika, Güney Amerika, Afrika ve Asya kıtasında da yayıldı.

Evet, Amerika'da Arap bağrından etkilendi dedik. Dilerseniz 2011 yılında Amerika'da gerçekleşen sokak hareketleriyle devam edelim.

Occupy Wall Street yani Wall Street'i işgal et sloganıyla başlatılan protesto gösterilerine. Olaylar 17 Eylül 2011'de New York'ta Amerika'nın finansal kalbi sayılan Wall Street'e komşu Zuccotti Park'ta başladı. Hareketi başlatanlar ise kendilerini aktivist grup olarak nitelendiren komünizm özentisi Ed Buster’dı. Gelir dağılımındaki adaletsizliğin protesto edildiği olaylar Dünya gündeminde uzun süre yer tuttu. Occupy Wall Street protestolarının sosyoekonomik boyutlarını bir kenara bırakarak sosyal medya sürecinin nasıl işlediğine bir göz atalım isterseniz.

Eylemler barışçıl olarak başladı ve eylemcilerin çoğunluğunu da eğitimli gençler oluşturuyordu. Amacı sosyal eşitsizliği ve şirketlerin Amerika Birleşik Devletleri yönetimi üzerindeki nüfuzunu protesto etmekti. Eylemler kısa sürede tüm Amerika'ya yayıldı. Eylem çok büyüktü ama büyük medya kuruluşlarında fazla yer almadı. Bunun üzerine haberleşme büyük oranda Twitter üzerinden devam etti. Tarih 9 Ekim olduğunda protestolar 82 ülkede 951'i aşkın şehre yayılmıştı. Son birkaç yılda Kahire Adeviye Meydanı'ndan Kiev'deki bağımsızlık meydanına, Londra sokaklarından Kuzey Afrika ülkelerine, Avustralya'daki şehirlerden uzak doğuya kadar birçok yerde benzer gösteriler düzenlendi.

Şimdi biraz ülkemize dönelim. Ülkemizde de sokak olayları yaklaşık bir sene önce Gezi Parkı ile gündeme geldi. İstanbul Taksim'de bulunan Gezi Parkı'nın yapılması düşünülen bir çevre düzenlemesi, çalışmaların halkla ilişkiler boyutundaki kopukluklar, uygulanması düşünülen projenin şehir halkının onayına tam sunulmamış olması ve yapılanların kimi vatandaşlarımızca uygun görülmemesi gibi sebeplerle bir protesto eylemine yol açmıştı. Çevreci gençler Gezi Parkı'nın yıkılıp yerine alışveriş merkezi yapılacağı endişesini taşıyorlardı. Ancak bu durum kaynağı daha sonra anlaşılan odaklarca müthiş bir şekilde ajite edildi. Polisin parkta nöbet tutan eylemcileri dağıtmak için müdahalede bulunması, biber gazı atılması, çadırların yıkılması gibi olaylar gerginliği arttırdı. Kısa sürede eylemin çapı genişledi. Gezi Parkı, Taksim, İstanbul, İzmir, Ankara derken yurt genelinde insanlar tepkilerini sokağa döktüler. İstanbul 6. İdare Mahkemesi Gezi Parkı inşaatıyla ilgili yürütmeyi durdurma kararı verdi. Mahkeme kararının ardından herkesin umduğu ve olması gereken insanların artık evlerine dönmesiydi. Ancak öyle olmadı. İllegal terör örgütleri, çevreci gençlerin özgürce demokratik protesto haklarını kullandığı bu durumu fırsat bildiler. Ve devlete karşı isyan görünümü verdirmek istediler. Tıpkı Occupy Wall Street hareketinde olduğu gibi bu süreçte de sosyal medya yoğun olarak kullanıldı. Doğru olmayan haberler halkı kışkırtmaya yönelik söylemlerle aralıksız bir provokasyon çalışması yapıldı. 1000’e yakın araç yakıldı. Yüzlerce dükkana saldırıldı. Binalar ateşe verildi. Sokaklar adeta savaş alanına döndü. Binlerce insan ve polis yaralandı. Böylece masum ve haklı bir nedenle başlayan çevreci protestolar kimi gruplar tarafından bir terör organizasyonuna dönüşmüş oldu. Amaç komünist bir devrimdi. Önce Gezi Parkı'nda sembolik bir komün kuruldu. “Komünist devrim istiyoruz, Taksim komününe çıkar” gibi pankartlar açıldı. Demokrasi karşıtı Marksist, Leninist, Komünist, Sosyalist sloganlar atıldı. Hatta sözde Taksim ayaklanmasının manifestosu bile vardı. Tamamen Lenin'in düşünce ve eylemlerini yansıtıyordu bu manifesto. Modern, esprili, hayat dolu çevireci gençler ise bu komünist kalkışmada figüran olduklarının farkına bile varamadılar. Şu bir gerçek ki komünizmin kanlı tarihinden de habersizlerdi. Komünist rejimler 20. yüzyılda 120 milyon insanın hayatını kaybetmesine yol açmıştı.

Günümüze geldiğimizde de hem ülkemizde hem de dünyanın diğer ülkelerinde bazı sokak olayları yaşanıyor.

Şimdi hep birlikte bu olayları güncel durum raporunda hatırlayalım.

Ülkemiz son zamanlarda Kobani protestoları adı altında illegal gösterilere şahit oldu.

Bu olaylarda IŞİD'in Suriye'nin Türkiye sınırındaki Kürt kenti Kobani'yi işgal etmesini bahane ettiler. 6-7 Ekim tarihlerinde ülkemizde PKK'nın provokasyonuyla terör eylemine dönüşen protestolar başlamış oldu. Çeşitli illerde toplanan PKK yandaşları çöp konteynerlarını, araçları, banka ATM'lerini ateşe verdiler. Polise havai fişek, molotof kokteyli ve taşlarla saldırdılar. Olaylar sonucu hayatını kaybedenlerin sayısı 40’ı geçti.

Bu noktada Kobani olaylarını barışçı sokak eylemleriyle bir tutmamız asla mümkün değil. Kobani eylemleri vandalizmden başka bir şey değildi. Çünkü vandalizm bilerek ve isteyerek kişiye ya da kamuya ait bir mala, araca ya da ürüne zarar verme eylemidir. Kobani bahane gösterilerek başlatılan olaylarda da biz buna şahit olduk. Eylemciler bilerek ve tamamen isteyerek başkasının ya da kamunun malına zarar verdi. Bilerek ve isteyerek insanların hatta önceden belirledikleri kişilerin canına kastettiler ve hatta öldürdüler. Bu nedenle hükümet çıkan bu olayların ardından bir güvenlik paketi hazırlamaya karar verdi. Toplumsal olaylarda polisin müdahale yetkilerini arttıracağı duyulan paketin ayrıntılarını Başbakan Ahmet Davutoğlu açıkladı. Söz konusu reformla Avrupa Birliği ve dünya standartlarında önlemler getirileceği belirtildi.

Almanya örneğine öncelik verilerek oluşturan paketin içeriğine bakacak, olursak Molotov bomba sayılacak, gösterilerde maskeyle yüzünü kapatanlar anında gözaltına alınacak. Polis savcılık izni olmadan makul şüphe gördüğü durumlarda arama yapabilecek.

Şimdi ülkemizdeki olaylardan dünya gündemine geçelim. Kısaca Brezilya ve Hong Kong'da yaşanan protestoları hatırlayalım.

Brezilya'da Haziran ayındaki FIFA Konfederasyonlar Kupası sırasında milyonlarca kişi, Dünya Kupası'na harcanan paraların ülkede eğitim, sağlık, güvenlik, toplu ulaşım ve altyapı hizmetleri için kullanılması talebiyle protestolar düzenlemişti. ABD'deki Occupy Wall Street hareketlerinin bir benzeri de Hong Kong'da yaşanmıştı. Gösterilerin nedeni ise Hong Kong'da 2017'de yapılacak liderlik seçimi öncesinde Çin hükümetinin adayları inceleme ve seçimlere kısıtlama getirme planlarıydı. 26 Eylül 2014 akşamı yüzlerce demokrasi yanlısı protestocu hükümet binasını işgal etmişti.

Peki Fransız iktidarı ile başlayan bu halk hareketlerinin nedenleri neydi? Haklı bir amaca mı hizmet ediyordu yoksa kitleleri harekete geçiren başka faktörler var mıydı? Şimdi perde arkasında bu sorulara yanıt arayalım.

Fransa ihtilalinden günümüze dek barışçıl olarak başlayan tüm sokak eylemlerinde ortak bir nokta var aslında.

Programımız boyunca bahsettiğimiz eylemleri hatırlarsak, halkı protestoları iten belli başlı faktörler vardı.

Hükümetlerin halkın farklı kesimleri arasında ayrımcılık uygulaması,

Halkın sahip olduğu hakların ihlal edilmesi,

Halka uygulanan baskı ve zulüm, işte barışçıl gösteriler tüm bu haksızlıklara tepki olarak başlamıştır.

Olayların fitilini bu haklı sebepler ateşlese de büyük kitlesel hareketlerin içine kirli amaçları olan odaklarının girmesi de kaçınılmaz oluyor. Bu odakların provokasyon için başvurdukları yöntemlerden biri ve belki de en etkilisi sosyal medya. Halkı galeyana getirmek için doğru olmayan ve kışkırtıcı haberlerin paylaşılması, bunların en kısa sürede herkese ulaştırılabilmesi, paylaşımların engellenemez, yasaklanamaz oluşu sosyal medyayı bu odakların gözünde vazgeçilmez kılıyor. Sosyal medya demişken basının kışkırtıcı tavrından da bahsetmemiz gerekir. Gerek yanlı görüşleri olan yerel medya kaynaklarının gerekse yabancı medya kuruluşlarının olaylar üzerindeki körükleyici gücü azımsanamaz. Masum ve haklı taleplerle başlayan gösteriler yaşanan olumlu gelişmeler üzerine bitecekken hem sosyal medyada hem de yerli ve yabancı basında yapılan kışkırtmalar sonucu olayların giderek daha büyüdüğüne çoğu kez şahit olduk.

Kitlesel protestolarda gördüğümüz önemli bir diğer detay ise komünist Marxist örgütlerin olaylara katılımı ve provokasyonu. Bu örgütler tarafından Lenin'in ve Stalin'in yalan haber ve propaganda taktiklerinin yoğun bir şekilde kullanıldığını görüyoruz. Tıpkı Wall Street olaylarını komünizmi savunan Ed Buster'ın başlatması, Taksim Gezi Parkı'ndaki komünist grupların yoğun propagandası, Kobani olaylarında komünist PKK'nın kışkırtması gibi.

Aslında Lenin döneminden beri hep aynı tarz manipülasyonlar kullanılıyor. Ve hepsi demagojiye dayalı ve komünist yoldaşlarına, devletin askerine, polisine karşı nasıl terör eylemleri yapmaları gerektiğini şöyle anlatmıştı:

“Polisleri, askerleri, devlet memurlarını öldürmek, devlet kurumlarında yangınlar çıkartmak, devletin hazinelerinden paraları almak, devrimci komünist güçler yenilmez silahlı bir güç olarak ortaya çıkmalı, insanları öldürerek, bombalayarak, binaları havaya uçurarak korku yaymak ve bu şekilde toplumun üzerinde komünist diktatörlüğü teşkil etmek iktidara ulaşmamızın en önemli unsurlarındandır.”

Demokrasi, ulusal huzurun bir teminatı. Ama demokrasinin gereği olan protesto hakkı, bazı odaklar tarafından huzursuzluk kaynağı haline getirilebiliyor. Barışıl protestolar demokrasilerde elbette ki olmalı. Vatandaşlar, vahşete ve şiddete başvurmadan barışlı olarak haklarını savunmalı, görüşlerini dile getirmeli. Demokrasi içinde haklı talepler içeren yasal gösterilere herkes hoşgörüyle bakar. Ancak halkın canına, malına zarar vermeye yönelik, devletin birliğini ve bütünlüğünü bozmaya yönelik şiddet içeren eylemlere müdahale de elbette ki zorunludur.

Peki bu olaylar nasıl çözülür? Hükümetler protestolar karşısında neler yapmalıdır? Bunlardan da biraz bahsedelim.

Son başlığımız çözüm yolları.

Evet, çözüm yollarıyla devam ediyoruz. Sokak olaylarında halk ile hükümetler arasında diyalog kapısının açık olması son derece önemli. Talepleri olan kesimleri muhatap almak da çok önemli. İnsanların kendi inançlarında özgür olmaları bir güzelliktir. Kimse hiçbir görüşü kabul etmek zorunda değildir. Herkes özgür olmalıdır. Hakları kısıtlayarak, ezerek, yokmuş gibi davranarak hareket edildiğinde tepkiler daha da büyür. Halkın bir kesimini görmezden gelmek, taleplerini, rahatsız oldukları konuları göz ardı etmek sadece tepki, öfke ve nefret doğurur.

Demokrasiler muhalif seslerinde var olmasını gerektirir. Muhalif sesler demokrasilerin güçlenmesi ve gelişmesi için gereklidir. Hükümetlerin de eleştirilmesi, protestolarla yüzleşmeleri gerekir. Bu çok sesliliğin göstergesi. Çok seslilik ise daima toplumlara fayda getirir. Fakat hükümetlere yönelik muhalif hareketler eğer kirli planlar, kanlı ihtilaller veya ürkütücü darbelerini özleme içindelerse, kirli emellerini bir düşmanlık politikasıyla yaygınlaştırmaya hedefliyorlarsa daima başarısız olurlar.

Aslında hükümetlerin bu kadar eleştirilmesi insanların güvenilir bir sistem ya da yönetici bulamamasından kaynaklanıyor. Bunun nedeni ise dünyada din ahlakının olması gerektiği gibi yaşanmaması. Dolayısıyla en güvenilir, en işler gözüken sistemler bile beklentileri karşılayamıyor. Bir takım siyasi ya da polisiye yöntemlerle çözüm üretilmeye çalışılıyor. Tabii ki yeterli olmuyor.

Halbuki demokrasi, Allah'ın insan ruhunda yarattığı özgürlük özleminin en güzel biçimde yaşandığı bir ortam. Şeytandan Allah'a sığınırım: “Dinde zorlama yoktur” ayeti, dinin en gelişmiş demokrasi anlayışını öngördüğünü gösteriyor. Dolayısıyla herkes demokrasiyi korumalı, tüm meseleler Kuran'da bildirildiği şekilde demokratik yollarla çözülmeli.

Diğer yandan her türlü ayrımcılığın engellenmesine hassasiyet gösterilmesi gerekiyor. Ülkemiz üzerinden düşünürsek, başı açık-kapalı, Türk-Kürt, Laz-Çerkez, dindar-ateist, Müslüman-Müslüman değil gibi ayrımcı-bölücü her türlü nitelendirme terk edilmeli. Bu ülkede yaşayan her vatandaşın aynı haklara ve özgürlüklere sahip olduğu asla unutulmamalı.

Özellikle Kürt kardeşlerimizi bizden ayırmaya çalışanlara karşı da bir olduğumuzu ve bütün olduğumuzu göstermeliyiz. Türk-Kürt ayrımcılığı fitnesine karşı tek çözüm güçlü bir eğitim verilmesi ve bu şekilde bir birlik sağlanması.

Halkımıza şu gerçeği çok iyi anlatmak gerekiyor; PKK, materyalist, komünist, Marxist, Leninist ve Stalinist bir terör örgütü. Bu ideolojilerin kaynağı ise Darwinizm. Bu yüzden devletimiz, şiddet ve terör eylemlerinin ününe geçmek için anti-materyalist, anti-Darwinist bilimsel bir çalışma yürütmeli.

Evet, bir Bakış Açısı programının daha böylece sonuna geldik. Yeni bir konuyla tekrar görüşmek üzere. Hoşça kalın.

 

 

A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500

PAYLAŞ
logo
logo
logo
logo
logo
İNDİRMELER
flv
mp3
mp4
mp4
youtube
Arap baharı
Bakış açısı
Fransız Devrimi
Gezi Parkı
Gezi Parkı olayları
Kartal Göktan
Kobani
Ortadoğu
Sanayi Devrimi
Sokak Olayları
sokak gösterileri
terörün çözümü
İç Güvenlik Yasası
Şiddet