Sayın Adnan Oktar’ın 9 Aralık 2017 tarihli A9 TV’deki canlı yayınından.
Bir insan tımarhaneye konulsa deli olmadığını nasıl kanıtlar?
İZLEYİCİ SORUSU: Merhabalar, ben Samsun’dan Eser. Merak ettiğim şey, insanlar kendi aklının sınırını ne zaman bulabilir ve tımarhanedeki, yani bir insan tımarhaneye sokulsa deli olmadığını nasıl kanıtlayabilir? Teşekkürler.
ADNAN OKTAR: Ah severim ben senin yakışıklılığını, güzelliğini, nurunu. Canımın içi, nur yüzlüm benim. Allah seni cennetiyle şereflendirsin, seni korusun. Kötülerden, zalimlerden seni muhafaza etsin.
Kendi aklının sınırını bulamaz çünkü akıl an an yaratılıyor. Yani böyle depolanmış bir akıl, depolanmış bir mekanizma yok. Yahut bilgisayar gibi biz kontrol edebildiğimiz bir sistem yok. Hazır bilginin dışında hiçbir şeye ulaşamıyoruz. Mesela münafık da yapacağı eylemi Allah bildiriyor, o kadarını yapar. Ama münafık zanneder ki özgür, yani alabildiğine özgür. Halbuki kelimesi kelimesinden yazacağı şeyler, konuşacağı şeyler hepsi bellidir, onun dışına çıkamaz münafık. Mümin de öyledir. Dolayısıyla sınırlar, kenarlar diye bir olay olmaz. Ama bazen Allah sevdiği kuluna çok harika bir olay yaşatabilir. Akıl sınırıyla, kendi aklını kullanmasına bunun alakası yoktur. Bir ikram-ı ilahi olarak gelir o. Dolayısıyla o konu yanlış anlaşılıyor.
Tabii bu tımarhane konusu tehlikeli. Yani Rusya'da falan, eskiden Çin'de, şurada, burada falan faili meçhul için tımarhaneler kullanılıyordu. Delilerin içine atıyorlardı insanları, orada öldürtüyorlardı delileri. Deliler cinayet işliyordu, mecburen adamı götürüyorlar, sürükleyerek götürüyorlar. Adam da delilerinin içerisinde olduğu için onlarla tartışmaya giriyor. Veyahut işte onlar durdurmaya çalışırken deliler saldırıp, normal insanlara özellikle saldırgan tutum sergileme ihtimalleri olduğu için, cinayetle sonuçlanıyordu veyahut onun hakkını kaybetmesi elde ediliyordu, sağlığını kaybetmesi elde ediliyordu. Bu soğuk savaş döneminin bir yöntemiydi. Yani fikir adamlarını, aydınları tımarhaneye atarak hizaya getirme veyahut yok etme, orada öldürme geniş çapta kullanılmıştı o Sovyet döneminde. Sonradan yavaş yavaş azalarak bu dönem kaybedildi. Ama şu an tamamen kaybedilmiş değil. Mesela Kore'de, şurada burada kullanılıyor bu. Mesela Kuzey Kore'de kullanılıyor. Adam bir şey yaptığında sen delisin diyorlar. Alıp tımarhaneye koyuyorlar. Yüksek dozda haldol vererek, akineton vererek adamı mahvediyorlar yani bedene çökertiyorlar. Legal bir görüntü olmuş oluyor. Yani adam diyor ki ben ilaç veriyorum. Yani ölse bile, çökse bile çünkü haldol ve akineton onun kas yapısını, beden yapısını mahvediyor. Kan değerlerini falan da bozuyor. Bitap hale getiriyor. Dolayısıyla legal öldürme için çok müsait bir yer oluyor tımarhane. Şiddet devletlerinde, dehşet devletlerinde bu legal uygulamaların en çok rastlandığı yerdir. Eğer bir kişinin dışarıda destekleyeni yoksa, basınla başka türlü de desteklenemeyecekse, bir demokratik tepki imkanı yoksa karanlık sistemlerde infaz kaçınılmazdır. Büyük bir ihtimalle orada o şahsı öldürebilirler. Nitekim bir Çeçen’e uyguladıklarını görmüştük, gazetede yazmıştı. Tımarhaneye koydular ve adam tımarhanede öldü. Normal kendi ailenin dışarıda olan bir adamdı. Sonra dediler ki bu aklını kaybetti dediler. Tımarhanede resmi var, küçük bir yere koymuşlar. Bir süre sonra orada öldü. Ama orada kontrol mekanizması yoktu adamın. Mesela avukatı yok, şunu yok, bunu yok, bağlantı kurulamıyor. Şimdi bu ölüm nedenini açıklar desen açıklarlar. Şimdi kan değerleri var orada, görülüyor. İşte haldol verilmiş, akineton verilmiş, bünyesi çökmüş. Buna bağlı olarak biz tedavi ettik, adam da öldü. Veyahut tımarhanede deli saldırdı, öldü diyor. Biz kasten bunu yapmadık. Yalnız tutamazdık, tabii ki delilerin içinde olacak. Orada ona saldırıp öldürmüşler. Yapacak bir şey yok gibi. Hapishanelerde nasıl adam öldürtülüyorsa, tımarhaneler daha da müsaittir adam öldürtmek için. Ama karanlık yapılanmalarda, mesela Kuzey Kore gibi yapılanmalarda hiç kurtuluşu yoktur Allah vermesin. Öyle bir şeyde bütün dünya kamuoyunun ayaklanması lazım ve olayı çok iyi takip etmesi gerekiyor. Oradaki doktorların isimleriyle falan da takip edilmesi gerekiyor. O zaman bir şey yapamazlar.
Mesela ben tımanhanedeyken, Bakırköy'deyken Yıldırım Aktuna geldi adamlar, beni götürdüler. Hademeler, doktorlar. Seni dediler Yıldırım Aktuna çağırıyor dediler. Oranın hastane başhekimi, odasına götürdüler, böyle üst katta bir yer yerler, kırmızı halılar falan serilmiş. Çıktık. Adamın karşısına bizi diktiler. Adamlar da sağımda solumda. Ya dedi, sen dedi, ben konuyu sana anlatamadım dedi. Sen bu faaliyetleri son vereceksin dedi. Yani bu dini anlatma konusunu durduracaksın dedi. Ben dedi, buranın başıyım, başhekimiyim. Benim seni buradan ömür boyu çıkartmama yetkim var dedi. Ömür boyu burada tutarım ben seni dedi. Bu doğru mu dedi? Adamlar doğru dediler oradakiler de. O zaman dedi sen bu konuyu bırakacaksın, vazgeçeceksin dedi. Ben dedim öyle bir şey yapamam dedim yani faaliyete devam ederim ben dedim. Öyle bir konu olmaz yani sizin demenizle ben vazgeçmem dedim. Açıkça söyleyeyim dedim. Sen bilirsin dedi. Bizi yeniden yine gönderdi tımarhanedeki kaldığımız kovuşa gönderdi. Sonra doktorlarla görüşmemi yasaklattı arkasından. O yazı var ya, yayınlasana yazıyı. Ne yazıyor?
ASLI HANTAL: Adnan Oktar isimli hastanın Mediha Oktar annesi, Kenan Oktar kardeşi, Vehbi Kahveci avukatı haricinde kesinlikle ziyareti ve telefon görüşmesi yasaktır. Ayrıca kesinlikle dışarı çıkarılmayacaktır.
ADNAN OKTAR: Evet, dışarı çıkarmayacak. Bak telefon görüşmesi.. Şimdi bak, bir kere hiçbir akıl hastasını hiçbir zaman uygulanmamış bir uygulama bu. Bahçeye çıkmama hiç uygulanmamış bir şey. Çünkü zaten tımarhanenin bahçesi. Bakın, en vahimi doktorlarla görüşmeme. Seni tedavi etmeye götürmedi mi adamı? Deli diyorsun. Doktorla görüşmeyecek diyorsun. Allah Allah. Evet, doktorla görüşmeyeceksin. Orada beni psikoloğa da götürdüler, ayrı olarak söylüyorum. Böyle binası var psikolog hanım. Otur dedi. Oturdum. Anlat dedi yani nedir bu olaylar dedi. Ben anlattım. O arada tebliğ yapmaya başladım. Ben dedi şimdi sen beni etkilemeye başladın dedi. Ama güzel bir kızdı. Çok güzeldi bayan. Bak beni etkilemeye başladın dedi. Onun için dedi artık görüşmeyelim dedi. Ya psikologsun etme çatma, gelmiş gariban hasta, tedavi et. Bak beni etkiliyorsun dedi. Çok net ifadeyle bunu söyledi. Bak etkin altına girdim dedi. Ve bir daha görüşmek istemiyorum dedi. Çok ısrar ettim. Bak görüşelim dedim. Hayır dedi görüşmeyeceğiz dedi. İsmini de verebilirim resmini. Duruyor yani o hanımefendi halen çalışıyor. E doktor? Doktorla görüşmen kesinlikle yasak diyor doktor. Allah Allah ya şifa için gelmedik mi? Doktor?
Allah Allah. Hastanede ne işi var çıkar o zaman. Hemşire de görüşmeyecek diyor. Doktor da görüşmeyecek diyor. E kiminle görüşeceğim? Yok dedi, akıl hastalığıyla görüşeceksin diyor. Şimdi Allah esirgesin, mesela bir gaddar rejim olmuş olsaydı, bittik yani Allah esirgesin. Ama yine bir şey olduğu için yani sürekli basına yansıyordu o aralar, bu olaylar. Ben her an orada mesela pastaneye gitsem basında çıkıyordu Milliyet gazetesi, işte dışarıdan.. Çok nadir beni bıraktıkları oluyordu. Hasta bakıcılarının. Onu hemen Milliyet haber yapıyordu. Ondan sonra beni yeniden içeri alıyorlardı. Akut servisi alıyorlardı bu sefer. Akut servisi. Yani yeni delirmiş hastaların olduğu bölüme. Ya böyle bir sistem var mı kardeşim? Bak normal tedavi edilen hastalar var, tedavi ediliyor ondan sonra onları bırakıyorlar, normal yaşıyor. Yeniden akut servise alıyorlardı. Üç kapıdan geçiliyor, çelik kapılardan. Akut servisi. Yani artık burada adam öldürmeler var, hemşirelere saldırıyorlar, hemşireler ciyak ciyak bağırarak kaçışıyorlar, doktorlara saldırıyorlar. Öyle bir yere alıyorlardı. Birisi de kapı kırdı benim bulunduğum yerin kapısını kırmıştı. Böyle garip olaylar.
Mesela yine orada ben faaliyetlere devam edince kızdılar bu sefer bana, cinayet işlemiş, kendine de zarar veren akıl hastalarının olduğu bölüm aldılar. Bak cinayet işlemiş, kendine zarar verenler var bir de. Yani kafasını mesela duvara falan vuranlar var. Onların olduğu bölüm aldılar. Ama gazeteciler geldi oraya. Basında yayınlandı o. O zaman korktular Allahualem çekindiler. O zaman yeniden aldılar öbür kapalı bölüm aldılar. Yine kapalı bölüm aldılar. Baktılar baş edemiyorlar dediler artık sen git dediler. Sen de kurtul, biz de kurtulalım dediler yani. On ay tuttuktan sonra bıraktılar.
--Bir de buraya almalarının sebebi de sizin söylediğiniz çok güzel, tek bir cümle ve hiçbir suç unsuru olmayan..
ADNAN OKTAR: Bak, Türk kavmindenim, İslam milletindenim dedim diye.
--Sonra beraat ettiniz.
ADNAN OKTAR: Kardeşim bak, ben onu getireyim belgesinden bir görün çok ilginç. Aynı savcı aynı savcı. Önce yirmi dört yıl istiyor, ikinci kere savcıya çıktığımızda savcı da mütalaa istedi mahkemenin sonuçlandıracak. Bu konuşmada diyor hiçbir suç unsuru olmadığı için sanığın beraatine diyor savcı. Ya mübarek, peki bizim 19 ayı niye tutuyordun o zaman? Zoruna ne oldu? 19 ay. O da çok manidardır 19 ay. Bak önce diyor bu suçu işlemiştir diyor savcı. 19 ay sonra diyor hiçbir suç unsur olmadığı için beraatini talep ediyorum diyor. Şimdi bu da tahliyede, bu başhekim Yıldırım Aktuna’nın odasına götürdüler, dediler ki elini öpeceksin dediler. Ben dedim el öpmem dedim. Olmaz dedi gazeteciler, hepsi birden. Yok dedim ben öpmem. Zorla elini kaldırdı, benim kafam dimdik. Tarihte böyle ilk defa el öptürme vardır böyle. Ta kafa hizasını, bak sakalımı kenarına değdiriyor, görüyor musunuz? Ben kafamı büktüm, kenara büktüm. Sakalıma elini değdirdi. Yani şu el ayasının dışını şöyle sakalıma değdirdi. Ben şöyle yüzümü kenara çektim. Güya el öptürmüş oluyorlar, hani hizaya getirmiş oluyorlar. Kendini kandırıyorsun. Bu benim için şereftir.
--Ortamın tehlikesi açısından bu dönemde öldürülenler olduğunu anlatmıştınız akıl hastanesinin içinde.
ADNAN OKTAR: Efendim?
--Cinayetler öldürülenler olduğunu anlatmıştınız akıl hastanesinin içinde direk delilerin..
ADNAN OKTAR: Ha yedi kişiyi öldürdüler benim dönemde. Yedi kişiyi. Bu çelik tepsiyle kafasına vura vura vura öldürdüler adamları. Yani sabah kalkıyorduk diyorlar falancayı öldürmüşler. Ertesi gün sabah kalkıyoruz falancayı öldürmüşler. Benim odamın kapısını kırdı deli. Oraları darmadağın etti. Ya dedim bak bu çok tehlikeli. Böyle kafayı taktı. Bu bana zarar verebilir dedim. Yani öldürmeye kalkabilir, yaralamaya kalkabilir. Ben deli ne yapayım buna dedim, şimdi yapacak bir şey de yok. Bizim de yapacağımız bir şey yok dediler. O zaman alın buradan dedim götürün. Yok alamayız dediler. Alamayız. Sonra işte anlattım ya bir hasta, zayıfça bir hasta bunu komaya soktu, akıl almaz dövdü. O saldıran deli, o da baya iri yarı bir deliydi. Mucize bu. Hastanelik olunca mecburen aldılar hastaneye kaldırdılar. O kadar sopa yiyince.
--Akıl hastanesinden bazı video görüntüleri var.