Adnan Oktar'ın 12 Ekim 2017 tarihli A9 TV röportajından
Çile insanı eğitir mi yoksa asi mi yapar?
İZLEYİCİ SORUSU: Yoksulluk bir çile midir? Sizce çile insanı eğitir mi? Yoksa asi mi yapar?
ADNAN OKTAR: Ben çocukluğumda köye gittiğimizde biz yoksulduk. Yoksul yaşıyorduk. Yere bez seriyorduk. Bu baskı olan bir şey var. Tahta sofra vardı onu yere koyuyorduk. Yer şey topraktı. Toprağın üstü de beyaz çamurla kaplıydı. Üstünde hasır vardı. Hasırın üstünde kilim vardı. Kilim, ocak yanıyordu. Öyle tüp, gaz bilmem ne falan öyle hiçbir şey yoktu. Anneannem işte etli patates yemeği yapardı. Yoğurtlu çorba. Taze maydanoz falan her şey vardı bahçede. Ondan salata yapardı. Köy ekmeği kardeşim, ekşi oluyordu tadı böyle, simsiyah böyle. Ye babam ye, yani öyle ağzı boz değil şuurumuz kapanıyordu böyle. Baya güzel yemeği yiyorduk. Oturuyorduk, dedem radyoyu açıyordu, pilli radyo vardı. İşte bu fakir hayat işte bu, gayet güzel. Bütün köy kapkaranlık oluyor gece. O lambalar vardı, anneannem onların içine sopayla bezi sokardı böyle. İnce bir sopası vardı, ondan temizlerdi lambanın içini. Bir de hohlardı falan daha da temiz olsun iyisinden. Sopayla karıştırarak. Ondan sonra biz de yakardık, kibritinden falan yakardık. Tepesine o lambayı geçirdik. Önce alev çok kontrolsüz yanıyor. Lambayı geçirdiğinde şak, camı geçirdiğinde şak düzgünleşiyor böyle güzel. Evin içi gaz yağı kokardı hafiften de böyle. Duman sürekli şey yapıyordu. Rahatsız olmuyorduk, aslında rahatsız edici bir şey ama. Kedi vardı evde, yavruları falan da vardı. Hep beraber yaşıyorduk.
Dedemin sediri vardı böyle, yüksek ahşap sediri, oraya çıkıyordu. Biz daha yerde aşağıda dururduk, yerde minder, yani pamuktan yapılmış minderler vardı böyle geniş, yastıklar. Köylüler geliyordu ziyarete. Akşam sohbet ediyorlardı. Acayip zevkliydi, baya güzeldi. Biz mesela yatmak için iç odaya gidiyorduk. Böyle yüksek bir yer vardı ahşaptan. Sütunlar vardı böyle işlemeli falan. Orada da dolap vardı. Dolabın içini açıyorduk. Yatakları falan biz güreşçi gibi girip çıkarıyorduk böyle yatakları. Döşekler falan yayıyorduk. Kısa sürede kuruyorduk yatağı. Yatak soğuk oluyordu. Doluşup falan böyle hemen... Anneannem orada yatıyordu, ben orada yatıyordum, abim orada yatıyordu falan. Bir süre sonra ısınıyorduk tabii haliyle yatağın içinde falan. Sabaha kadar kesintisiz uyuyorduk, uyanma falan diye bir olay olmuyordu. Şahane yatıyorduk yani.
Sabah güneşle beraber kalkıyorduk. Ben hemen havlumu alıyordum, köy çeşmesine gidiyordum. Tavuklar, mavuklar kaçışıyor falan böyle bayağı zevkli. Su, kapanan bir su değil sürekli akıyor köy çeşmesi. Elimi yüzümü yıkıyordum falan, havluyla da kurulanıp geliyordum. Sabah kahvaltısı. Kardeşim, tavalar simsiyahtı hepsi zaten isten. Ocağa odun koyuyorduk çatır çutur şöyle meşe, gürgen falan. Tavayı da koyduk. Tereyağını böyle bolca, kaşıkla koyduk. Yarım kilo falan koyduk, abartmıyorum. Foşur foşur kabarıyordu. Yumurtaları çat, çat, çat, çat. Yumurta yıkama falan da yoktu. Kibarlık yeni çıktı, öyle bir şey yoktu. Kırıyorduk, şöyle hafiften bir karıştırıyorduk. Gerisini anlatamayacağım. Ekmekle beraber... Şahane oluyordu. Mesela aslan dayıyı çağırıyordular dedem şey yaptığında anneannem tavuk pişiriyordu pilav falan. Efendim çağırın aslanı diyordu dedem. Hemen çağırıyorduk. Dedem nargileciydi böyle. Öksürürdü, zoruna ne oldu onu niye yapardı anlayamadım. İki saat tömbekiyi yıkardı. Onları hazırlardı. Meşe kabuğunu yakardı, onun üstüne koyardı. Boş yere kendini zehirliyordu. Biz de duman altı oluyorduk tabii orada. O kötüydü tabii ama yine kapı-pencere açıyorduk. Ama iyi yani çok güzel bir hayat. Mesela sofra altını sofrayı aşağı bir silkeliyorduk. Horoz kudurmuş gibi bağırıyordu. Bütün tavuklar deliler gibi giriyordu. Yemek artıyordu. Fındık fındık diye bir bağırıyorduk. Komşunun fındıklığın köpeği vardı böyle ufak. Kuyruğunu sallayarak kudurmuş gibi koşarak giriyordu. Tabağı anında temizliyordu böyle, yemek artığı diye bir şey sıfır hiç olmuyordu. Her şey tertemiz olurdu beş dakikanın içinde. Zayi olan hiçbir ekmek kabuğu, şu bu falan. Tavuklar darmaduman ediyorlardı.
Fakir hayatının en alasıydı yani. Fakir hayatıydı bu. İşte inekler geliyor, boynuzlarıyla açıyorlardı ahırı içeri gidiyorlardı. Fakirlik güzeldir aslında. O da bir güzelliktir. Zenginlik, illa zenginlik, güzel diye bir şey yok. Mesela gecekonduya giderdik biz. Teyzemlerin gecekondusu vardı. Ben bayağı severdim orayı. Üzüm ekmişlerdi, çardak yapmışlardı, Ayrancıda. Ben bayılıyordum oraya gitmeye. Tek katlı gecekonduydu. Gittikçe, Tekin'i evlendirdiler, bir ilave yaptılar. Metin'i evlendirdiler, bir ilave yaptılar. Gittikçe ev hacim oluyordu, çok hoş oluyor. Onlar da çok fakirdiler. Güzel oluyor fakir. Ama tabii kapalı evler falan kötü. Boğuk evler. Zeminde apartman daireleri, bunlar çok korkunç Allah vermesin. Allah kolaylık gelsin. Yoksa o tip bir fakirlik güzel. Gecekondularda püfür püfür güneşi tam alıyorsun yüksek.
Karşıda şey vardı böyle. Herhalde hem cephanelik olarak kullanılan hem de sığınak olarak kullanılan bir yer vardı. Hala duruyor mu bilmiyorum. Orada düğün yapılıyordu. Darbuka sesi tam oraya giriyordu. Yaklaşık bir buçuk kilometre falan güm, güm, güm. Çok acayip hoşuma gidiyordu. Ha nereden aklıma geliyor? İşte kafa böyle dolu böyle şeylerle.