"Biyomimetik teknoloji doğayı taklit ediyor" belgeselinden
Teknolojiden üstün organlar
Günümüzdeki ileri teknoloji yöntemleriyle birlikte yapay organ çalışmaları da artmıştır. Bunlardan biri yapay kalptir. Yapay kalp de gerçek kalp gibi iki karıncıktan oluşur. İki kalp arasındaki tek benzerlik de budur.
Araştırmacılar iki karıncığın arasına bir motor yerleştirmişlerdir. Bu motor her iki karıncığın iç duvarlarını iter ve kalpte kasılma meydana gelir. Yapay kalpteki pompalarda bir kap vardır. Bu kabın içindeki kanı pompalamak için ise ayrı bir sistem bulunur. Gerçek kalpte ise kabın kendisi pompa işlemi görür. Bu çok daha verimlidir.
Yapay kalp karın içine yerleştirilen bir pil ile çalışır. Bu pil daha büyük bir pil paketinden yayılan radyo dalgalarıyla sürekli şarj edinmek zorundadır. Gerçek kalp ise pompaladığı kanla beslenir ve güçlenir. Böylece hiç bakım görmeden ortalama 50-60 sene çalışabilir.
Gerçek kalp kendi kendini yenileyebilme özelliğine sahiptir. Bu nedenle kesintisiz çalışma gücünü hiçbir zaman kaybetmez. Bütün bu özellikler ise onu benzersiz yapar.
Amerika'daki büyük üniversitesinde biyomühendis olan Steven Vogel
de insan kalbinin taklit edilemeyeceğini şöyle açıklar:
“Bizim yaptığımız motorlar güçleri ve etkinlikleri ne olursa olsun o kadar eksik çalışırlar ki. Oysa kalp kası bizim teknolojik donanımımızda bulunan hiçbir şeye benzemeyen, yumuşak, ıslak, kasılabilen bir makine gibidir. İşte bir kalbi bu yüzden taklit edemezsiniz.”
Kısacası insanlar sahip oldukları tüm teknolojiye rağmen bir kalbi taklit etmeyi başaramamaktadırlar. O halde bu kalbin ve onu barındıran tüm vücudun rastlantılarla ortaya çıktığını iddia edenlerin yani Darwinistlerin çok büyük bir yanılgı içinde oldukları açık değil midir? Allah bizlere bu gibi yaratılmış delilleri üzerinde düşünmemizi ve ona şükretmemizi şöyle emreder:
“Ey İnsan! Üstün kerem sahibi olan Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan nedir? Ki O seni yarattı, sana bir düzen içinde biçim verdi ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertip etti.” (İnfitar Suresi, 6-8)
Virüsler, bilgisayar sistemleri için büyük bir tehdit oluşturur. Bunlar önce bilgisayarlara sızarlar. Sonra da kendilerini kopyalayarak çoğalırlar. Bilgisayarlardaki yazılım ve bilgilere çok ciddi hasarlar verirler. Bu nedenle pek çok firma virüslerden korunmak için bir bağışıklık sistemi oluşturmak gerektiğini düşünmüştür.
Bu alandaki çalışmalardan biri, IBM firmasının Watson Araştırma Merkezi'ndeki virüs yalıtım laboratuvarında sürmektedir. İlham kaynağı ise insan vücudunun bağışıklık sistemidir. Firma yetkililerinden biri olan Steve White şu yorumu yapmaktadır:
“İnsan ırkının varlığını devam ettirebilmesi sahip olduğu bağışıklık sistemi sayesindedir. Siber alemin devamı içinde bir bağışıklık sistemine sahip olması şarttır.”
Bilgisayar virüslerinin yapay bir yaşamı vardır. Tıpkı doğadaki biyolojik virüsler gibi içinde bulundukları sistemi kendilerini çoğaltmak için kullanırlar. Araştırmacılar bu benzerlikten yola çıkarak insanın bağışıklık sisteminin vücudu nasıl koruduğunu incelemişlerdir.
Vücut yabancı bir organizma ile karşılaştığında hemen istilacıyı tanıyıp etkisiz hale getirecek bir antikor oluşturmaya başlar. Böylece vücut ilk enfeksiyonu yatıştırır. İlerideki bir enfeksiyona daha hızlı karşılık verebilmek için de bu antikorlardan bir kısmını hazır tutar. Bilgisayar virüsleri de yazılımcısının tanınmasına imkan veren izler barındırırlar. Bilgisayardaki virüs tarayıcı program bu imzayı bulduğunda bilgisayara virüsün bulaştığına dair bir uyarı verir. Yani anti-virüs programları da bütün virüsü değil ama virüsün imzasını tanıyacak bir antikor içerirler.
Bu örnek bize bir kez daha göstermektedir. Ki insanları teknolojik alanda çaresiz bırakan konuların çözümleri doğada hatta bazen kendi bedenlerindedir. Çünkü tüm duayı ve insanı yaratmış olan Allah, sonsuz akıl ve bilgi sahibidir.
Fotoğraf makineleri ve kameralar insan gözü örnek alınarak üretilir. Teknoloji gelişip gözün sırları keşfedildikçe bu makinelerin teknik özellikleri de artmaktadır. Buna rağmen kamera teknolojisi gözün mükemmel özellikleriyle kıyaslanamayacak düzeydedir.
Fotoğraf çekilirken yapılacak ilk işlem netlik ayarıdır. Fotoğraf makinelerinde bu işlem elle, gelişmiş kameralarda ise otomatik olarak yapılır. Ama bu otomatik sistem yavaştır ve her. Zaman tam netlik sağlamaz. Oysa insan gözü bu ayarı sürekli olarak ve çok kısa bir süre içinde yapar. Nesneyi net görebilmek için yalnızca bakmak yeterlidir. Geri kalan tüm işlemler ise otomatik olarak. Göz ve beyin tarafından bir saniyenin onda birinden daha kısa bir sürede gerçekleşir.
Fotoğraf makinesiyle gündüz çekilen bir fotoğraf nettir. Ancak makine ile loş bir ortamda çekim yaparsanız çok güçlü bir flash olmadan hemen hemen hiçbir görüntü elde edemezsiniz. Oysa loş ortamda da etrafı çok net bir şekilde görebiliriz. Çünkü gözlerimiz farklı aydınlanma koşullarına ve değişik ışık şiddetlerine göre kendisini ayarlar. Bunu sağlayan ise göz bebeğinin etrafındaki kaslardır. Karanlıkta bu kaslar açılır, göz bebeği genişler ve göze daha çok ışık girer. Aydınlıkta ise kaslar kapanır, göz bebeği küçülür ve içeri giren ışık miktarı azalır. Bu sayede görüntü her zaman net olur.
Kuşkusuz, bu denli hassas ve kusursuz bir sisteme sahip olan göz, yaratıcımız olan Allah'ın biz insanlara bir nimetidir. Nitekim Allah, Kuran'da bize bu gerçek üzerinde düşünmemizi ve kendisine şükretmemizi öğütlemektedir:
“Sizi inşa eden, size kulak, gözler ve gönüller veren O'dur. Ne az şükrediyorsunuz!” (Mülk Suresi, 23)