TEMPO TV'DE CANLI YAYINDA EVRİM TEORİSİNİN GEÇERSİZLİĞİ ANLATILIYOR
SUNUCU: İyi akşamlar sevgili seyirciler, Tempo TV ekranlarından hepinize hayırlı geceler. Uzun bir aradan sonra Adnan Oktar'la Baş Başa programında tekrar sizlerle birlikte olmanın mutluluğunu yaşamaktayız. Bu akşam Adnan Oktar Beyefendi başka bir programda olduğu için bu akşam çok önemli iki tane konuğumuz var. İman ve evrim konusunda yurt içi ve yurt dışında uzun konferanslar veren Sayın Ali Engin Beyefendi ve Sayın Erkan Seyhan'la bu akşam birlikte olacağız.
Bu akşam ne konuşacağız? İman hakikatlerini konuşacağız, evrimi konuşacağız, Darwin’i konuşacağız. Bu akşam inanıyorum ki güzel bir program çıkaracağız. Öncelikle hoş geldiniz diyorum. Hemen size şunu soruyorum.
Sayın Adnan Oktar'ın yüklenmiş olduğu misyonla birlikte bugün Türkiye'de ve dünyada hatta dünyada evrim tartışılır hatta uzun süre tartışılır bir duruma geldi. Bunu neye bağlıyorsunuz? Önce sizden başlayalım Sevgili Ali Bey.
ALİ SADUN ENGİN: Evrim teorisiyle ilgili tartışmalar son zamanlarda alevlendi. Ama geçmişe dönüp baktığımızda Sayın Adnan Oktar evrimle ilgili olan çalışmalarına 1979 yılında başlıyor. 30 yıldır bu konuda fikri bir mücadele veriyor kendisi. Bugün sayısı 300'den fazla olan eseri var. Sadece evrim teorisiyle ilgilenen yani bu konuyla alakalı 30-35'den fazla eseri var Adnan Bey'in. Bununla ilgili hazırlanmış onlarca internet sitesi, 100'den fazladır belki de. Bununla ilgili hazırlanmış olan birçok belgesel Ve bunların hepsi de şu anda yanılmıyorsam 64'den fazla farklı lisana çevrildi. Dolayısıyla son günlerde bunun alevlenmesinin başlangıcında Adnan Bey’in yapmış olduğu ve geçmişte bu yoğun çalışmalar var.
Ve tabii ki evrim teorisi son derece çürütülmesi açısından çok önemli bir konu. Çünkü ilk olarak bunun neyi temsil ettiğini anlamak çok önemli. Müslüman olarak biz bunu çok iyi anlamamız gerekiyor gerçekten. Evrim teorisi hayatın başlangıcını ve bundan sonraki tüm gelişmeleri sözde bir gelişme sürecinde açıklıyor. Bunları da şuursuz kör tesadüflere bağlıyor. Şuursuz süreçler, doğal seleksiyon ve mutasyon adı verilen iki tane kör ve şuursuz sürecin bütün bu canlılığı, etrafımıza baktığımızda gördüğümüz çeşit çeşit hayvanlar, bitkiler, meyveler bunları ne görüyorsak şuursuz bu süreçlerin yaptığını söylüyor. Dolayısıyla bu nasıl bir noktaya getiriyor bizi? Allah'ın varlığını bu şekilde inkar etmiş oluyor ve bu ateist felsefenin sözde bilimsel dayanağı olmuş oluyor. Dolayısıyla bir Müslüman kendi Allah'a olan sevgisinden, saygısından ve bir ibadet kastıyla böyle bir teori ortaya çıktığında ve insanları bilim adı altında kandırmaya çalıştığında bir refleks olarak hemen bunu bilimsel olarak yalanlama, bunun ne kadar yanlış, ne kadar saçma bir teori olduğunu bilimsel açıdan insanlara göstermek üzerinde bu bir görev ve bir ibadet şekli olmuş oluyor.
ERKAN SEYHAN: Ben şunu eklemek istiyorum, çünkü çok sık sorulan bir soru. Niye evrim teorisi gibi bilimsel bir konuyla halk da ilgilensin veya bu konu niye bu kadar önemli ki bunun üzerinde, bu kadar duruyorsunuz diye çok kereler soruluyor. Evrim teorisi herhangi bir bilimsel teori değil. Ali Bey'in de biraz önce açıkladığı gibi, evrim teorisi bütün bu kainatın, insanlığın, canlılığın nasıl var olduğunu kendine göre açıklamaya çalışan, hayatın anlamını kendince anlatmaya çalışan bir teori. Ve bu konuyla ilgili de söylenebilecek zaten çok fazla bir söz yok. Ya evrim teorisini savunanların anlattığı gibi, insanlar diyecek ki bütün bu canlılık, kainat, evren ve bizler kör tesadüflerin sonucunda kendi kendine ortaya çıktık, ya da bütün bunların bilgisine zaten sahip olan çok yüce bir kudret bunların hepsini hiç yoktan var etti yani Allah yarattı diyecek. Bunun dışında üçüncü bir seçenek yok. Dolayısıyla aklı olan her insan hayata geldikten sonra kendine bu soruyu zaten sormalı. Ben nasıl var oldum? Ve niçin var oldum? Zaten bu soruyu sorduğu zaman ya birileri çıkıp işte evrim safsatasını kabul ettirmeye çalışacak ya da yaratılış gerçeğini kabul edecek insan. Dolayısıyla bu konu mutlaka ve mutlaka herkesin kendi bilgi çerçevesinde, illa profesör olmasına, bilim adamı olmasına, akademisyen olmasına veya çok iyi eğitimli olmasına gerek yok. Her kesimden insanın mutlaka kendisine sorup cevabını bulması gereken bir şey.
İşte bu anlamda düşünüldüğünde Adnan Bey çok uzun yıllardan beri yaratılış gerçeğini anlatmak için bunun karşısında sanki bir alternatifmiş gibi sunulmaya çalışılan, insanlara dikte edilmeye çalışılan evrim teorisinin geçersizliğini anlatmış, kitaplarında, eserlerinde, internet sitelerinde ve işte son dönemde televizyon programlarında bunun geçersizliğini de çok açık bir şekilde herkese göstermiş durumda.
SUNUCU: Sayın Adnan Oktar'ın savunduğu fikirlere sırf karşı olmak olsun diye, bunun adına başka şeyle mi söylenir, yani bunu gelirken halktan birileriyle paylaştık. Yani adı ilahiyatçı ya da başka bir isim altında, ilme ve bilime dayanmayan karşıt görüşleri maksatlı mı buluyorsunuz? Nasıl, neye bağlıyorsunuz bunu?
ALİ SADUN ENGİN: Müsaadenizle çok önemli bir noktaya değinmek istiyorum burada. Şimdi evrim teorisi, demin de bahsettiğim gibi tamamen ateist bir ideolojiyi desteklemek maksadıyla savunulan köhne bir teori. Fakat bazı kişiler İslam'ı ve evrimi uzlaştırmaya çalışıyorlar. Yani Allah evrimle de yaratmıştır, olabilir, yaratmıştır gibi izahlar yapıyorlar. Doğru, bakıldığı zaman tabii ki Allah her şeye kadir. Allah dileseydi evrim süreciyle de bütün canlıyı yaratabilirdi. Ama bu ilk başta Kuran-ı Kerim'de yok. Bu birincisi. İkincisi, bilimsel verilere baktığımızda böyle bir şeyin olmadığını görüyoruz. Yani canlılığın tarihinde, fosil kayıtlarına baktığımızda bu izlere, bu gelişimin, bu dönüşüm sürecinin izlerine rastlayamıyoruz.
Dahası var. Evrim teorisi ateistlerin yani ateist felsefeyi savunan kişilerin çok şiddetle başvurdukları bir teori ve bu ideolojiye ihtiyaçları var. Dolayısıyla böyle bir teoriye yani İslam ve inanç adına destek veriyor olmak sonuçta ateistlerin işine gelecek bir hareket olduğundan dolayı Müslümanların bundan şiddetle kaçınması gerekiyor.
Bakın, evrim teorisinin ve ateistle ilgili olan bağlantısını size gösterebilmek için Richard Dawkins adında bir zoolog var, Oxford Üniversitesi'nde. Bugün ateist felsefeyi en önde savunan liderlerden bir tanesi ve konuda zaten birçok kitabı da var. Bakın şunu söylüyor, Kör Saatçi adlı kitabında şunu söylüyor, 6. sayfasında, daha ilk girişinde bunu söylemiş:
''Darwin entelektüel anlamda tatmin olmuş bir ateist olmayı mümkün kılmıştır.”
...tatmin olmuş bir ateist olmayı mümkün kılmıştır diyor. Dünyanın en ünlü ateisti bu. Devam ediyorum. Bir filmden alıntı, kendi röportaj veriyor. Bunu film yapmışlar. Filmin adı The Expert. Şu anda Amerika'da gösterimdeydi fakat Türkiye'de gösterime girmedi.
Dawkins: “Beni bunun şahidi, bu konunun avukatı gibi görüyorlar.” Yani neyin avukatı? Ateizmin. Yani dinsizliğin ve Allah’sızlığın avukatı gibi görüyorlar. “Ve bana soruyorlar: Dr. Dawkins, evrime olan inancınız, evrim üzerine çalışmalarınız sizi ateizme mi döndürdü? diye. Buna evet demek zorundayım'' diyor. Yani “ben ateistim'' diyor. ''Benim gibi insanlar evrim lobisi için kötü haber gibidirler.'' Yani evrimi savunan kişiler için kötü haberdir diyor. Neden? ''Oysa ben bu konuda bu alanda konuşan kişilerin hepsinden çok daha açık sözlü ve dürüstüm.'' diyor. Yani diyor açık açık. Hani din ve inanç ile evrim teorisinin bir alakası yoktur çünkü evrim teorisi ateisttir diyor. Bu konuda açıkta sözlüyüm diyor. Devam ediyor. ''Özellikle oluşturulmuş bir çeşit evrimi koruma lobisi var. Bunların büyük bir çoğunluğunu ateistler oluşturuyor. Ama bu kişiler, gözü dönmüş bir şekilde, dindar insanlarla dost olmak istiyorlar.” Az önce bahsettiğimiz konu. “Ve bunu yapabilmenin tek yolu, evrimle din arasında hiçbir uyuşmazlık olmadığını söylemektir,” diyor. Ve buna da açıkça karşı olduğunu söylüyor. Zaten evrim teorisinin tamamen ateist bir konu olduğunu söylüyor.
Dolayısıyla sonuç olarak şunu tekrar altına çizmek lazım. Dinle evrim teorisini uzlaştırmak gibi bir şey söz konusu olamaz. Yani evrim teorisi kesinlikle Allah'ın varlığını inkar eden bir felsefe. Ve Müslüman olan, ben inanıyorum diyen her Müslümanın şiddetle karşısında durması ve yanlışlığını bilimsel olarak göstermesi gereken bir teori.
SUNUCU: Sevgili seyircilerimiz, hafta boyu içerisinde gelen sorularla yolumuza devam edeceğiz Erkan Bey. Bir seyircimizin bize göndermiş olduğu bir soru var. “İyi akşamlar. Hayırlı Ramazanlar.” Bu arada değerli seyircilerimizin mübarek Ramazan ayında Müslüman kardeşlerimizin mutluluğunu da yaşıyoruz. Allah’ın bereketi, rahmeti ve mağfireti hepimizin, herkesin üzerine olsun. İnşaAllah.
“Hayırlı Ramazanlar. Evrimciler kendilerinden evrimi kanıtlayan bir ara geçiş formuna ait fosil göstermeleri istendiğinde nedense laf kalabalığı yapıp onun ötesinde çok fazla bilimsel bir gerçeğe yaklaşmamaktalar. Şayet söyledikleri gibiyse, bu hayali canlıların fosillerini biz niye göremiyoruz?” Onların iddia ettiği gibi ise diyor seyircimiz. Biz niye göremiyoruz?
ERKAN SEYHAN: Kimse de göremiyor zaten. Görene de 10 trilyon var zaten.
SUNUCU: “Eğer her yer bu fosillerle doluysa neden acaba evrimciler kendi elleriyle 500 yıllık insan kafatasına orangutan çene kemiği monte edip buna eski görünümü kazandırmak için potasyum dikromat sürmüş ve buna Piltdown adını vererek 43 sene boyunca utanmadan sözde insanın atası diye bu sahte kafatasını sergilemişlerdir. Bu konuda çaresiz olmasalar böyle bir sahtekarlığa başvurmaya niçin ihtiyaç duysunlar” diyor Saadettin Tekyol, Beşiktaş'tan bir izleyicimiz.
ERKAN SEYHAN: Şimdi zaten Saadettin Bey maşaAllah cevabını da vermiş. Halkımız da zaten bu konuda çok ciddi anlamda bilinçlendi. Bu da çok sevindirici bir şey. Onun da dediği gibi ama ekleyelim bir takım şeyleri.
Biraz önceki sorunuz da aslında bağlantılı bir şey bu. Yani hani işte bir takım dindar insanlar da işte evrim teorisi neden olmasın, hani böyle mi yaratıldı gibi ortalamaya çalışıyorlar ya.
Şimdi Ali Bey'in de söylediği gibi, şimdi evrim teorisinin iki bacağı var gibi düşünmek lazım. Asıl evrim teorisini savunanların ana anlattığı şey bütün canlılık tesadüfen kendi kendine oluştu diyorlar. Yani haşa bir yaratıcı yok diyorlar. Zaten evrim teorisinin özü bu. Bir kere bu kökünden reddedilip yanlışlığı anlatılan anlatılması gereken konu bu. Sonra birileri kalkıp sonradan diyorlar ki tamam, bu olamaz, çünkü o kadar akıl dışı, mantık dışı, bilim dışı bir şey ki. Yani Allah yaratmıştır ama niye evrimsel bir süreç içinde yaratmış olmasın diyorlar.
Şimdi bu Allah dileseydi olabilecek bir şey ama eğer Allah bu şekilde yaratmış olsaydı biz mutlaka bunun delillerini görürdük. İşte orada da beyefendinin sorduğu soru devreye giriyor. Yani biz canlıların bu şekilde yaratılmış olduğuna dair fosil kayıtlarını bulurduk, bulmamız gerekirdi. Eğer biz o ara geçiş formlarının fosillerini bulsaydık, o zaman zaten bunun yine yaratılışla çelişmezdi. Eğer Allah o şekilde yaratmış olsaydı, bu ara geçiş canlılarının fosilleri bulunurdu. O canlıların türlerin birbirine değişmesini sağlayan mekanizmalar bilinirdi. Zaten bizim kitabımızda da yaratılışın böyle olduğu anlatılırdı. Biz de bunları görürdük, derdik ki Allah'ın yaratması bu şekilde gerçekleşmiştir. Ama böyle olmamış.
Kuran-ı Kerim'e bakıyoruz, Allah hiç yoktan var ettiğini anlatıyor. Bu inananları ilgilendiren bir kaynak ve delil. Öbür tarafa geçiyoruz, tamamıyla bilimsel. Herkesin anlayabileceği, Hristiyan'ın, Musevi'nin, Müslüman'ın hatta ateist olanın da asla inkar edemeyeceği delillerden bahsediyoruz. Bunlar da fosiller.
Fosiller nedir? Hani hiç bilmeyenler için söylemek gerekirse, geçmişte yaşamış canlıların bir şekilde bu aniden kayalaşmış olabiliyorlar. Bazen işte volkanik bir patlamanın sonucunda bir canlı ölüyor ve o anda kayalaştığı için içinde hiç bozulmadan milyonlarca, milyarlarca yıl durabiliyor. Ve biz bunları bulduğumuz zaman o zamanki o canlının bütün özelliklerinin iskelet yapısını, büyüklüğünü işte çene yapısını bunların hepsini görebiliyoruz. Ve şu anda dünyada bulunmuş olan böyle milyonlarca fosil var. Ve bu fosillerin tamamı bildiğimiz mükemmel canlılara ait. Hiçbiri evrimcilerin iddia ettiği gibi bir türden diğer türe geçen ara geçiş canlısına ait değil. Örneğin mesela burada evet bunu gösterebilirsek şöyle tutalım.
Burada üstündeki bilgileri de okuyalım. 30 milyon yıllık Oligosen döneminden kalan bir kurbağa fosili. İspanya'dan çıkartılmış bu fosil. Bakın 30 milyon yıl boyunca hiçbir değişiklik yok. Hiçbir değişikliğe uymamış. Şimdiki kurbağanın aynısı. Hiçbir değişiklik yok.
Şimdi bu şekilde milyonlarca fosil var. Şimdi evrimciler de diyorlar ki canlılar birbirine geçti. Dolayısıyla ne olması lazım? Bir türün diğer türe değişirken arada onlarca, yüzlerce, binlerce ikisi arasında biraz ona, biraz öbürüne benzeyen canlılar olması lazım. Mesela balık sudan çıkacak, sürüngen olacak. Şimdi balığın bacakları yok, kuyruğu var, yüzgeçleri var. İşte solungaçları var. Akciğeri yok. Ama sürüngenin bacakları var, akciğeri var. Farklı bir deri yapısı var.
SUNUCU: Pardon Erkan Bey. Canlıların evrim geçirmediğine dair bir VTR’miz var. Onu gösterirsek konuşmamızı daha sağlıklı bir şekilde götürsünüz.
VTR-
Kazılarda elde edilen fosillerin tümü, canlıların hiçbir evrimsel ataya sahip olmadan, tarihin her döneminde mükemmel ve kusursuz bir biçimde yaratıldıklarını gözler önüne sermiştir.
Yaklaşık 600 milyon yıllık Kambriyen devri katmanlarında bulunan fosiller, pek çok kompleks canlı türünün yeryüzünde hiçbir ataya sahip olmadan bir anda belirdiklerini, diğer bir deyimle yaratıldıklarını bir kez daha ispatlamıştır. Fosil kayıtları canlılığın kökenini anlamak için yeterince zengindir ve bizlere şu gerçeği göstermektedir; Canlılar tarihin hiçbir döneminde ilk elden gelişmişe doğru bir süreç yaşamamışlardır. Tam aksine bugünkü aynı kompleks yapı ve özellikleriyle yeryüzünde bir anda ortaya çıkmışlardır.
150 yılı aşkın bir süredir teorilerine kendilerince kanıt bulabilmek umuduyla yeryüzünün bütün katmanlarını altüst eden evrimciler teorilerinin geçersiz olduğunu, yaratılışınsa tartışılmaz bir gerçek olduğunu gözler önüne seren kanıtları kendi elleriyle çıkarmışlardır.
Gazete ve dergilerde zaman zaman şöyle haberler yer alır; “200 milyon yıllık sivrisinek fosili bulundu. 30 milyon yıllık kertenkele fosiline rastlandı.”
Bu tarz haberleri okuyanlar, bu durumun özel bir durum olduğunu, bu fosillerin eşine ender rastlanan türden olduğunu düşünebilirler. Fakat gerçek böyle değildir. Yeryüzü katmanlarının büyük bir kısmı günümüz canlılarının milyonlarca yıl önce yaşamış olan fosillerinin örnekleriyle doludur. Bunların çok büyük bir bölümü çıkartılıp ülkelerin müzelerinde koruma altına alınmıştır. Ancak halen dahi yapılan kazılarda bu fosil örneklerine rastlanmaktadır.
Milyonlarca yıllık örümcek, karınca, sinek, akrep, yengeç, kurbağa ve daha pek çok soyu tükenmiş veya tükenmemiş canlı fosil örneklerinin binlerce hatta yüz binlercesi müzelerde saklanmaktadır. Ancak bunların sayıca çokluğu kitaplara ve gazetelere pek yansıtılmaz. Bilimsel dergi, forum ve söyleşilere konu olmazlar. Peki bunun nedeni nedir?
Bunun nedeni, bulunan her fosilin tek başına evrimi yıkan bir delil olmasıdır. Bulunan her bir fosil örneği, Darwinistlerin yaşamlarını adadıkları sahte teoriyi yok edecek güçtedir. Bu nedenle, söz konusu fosillerin bir kısmı evrimcilerce gizli tutulmaya çalışılmıştır. Evrimcilerin delilleri gizleme ve örtbas etme yöntemleri günümüzde de hala devam etmektedir. Ele geçirilen yaşayan fosillerin en önemli örnekleri büyük bir sessizlik içinde gizlenmektedir. Müzelerin mahzenlerinde saklanan bu fosillerin tamamı insanların bilgisine sunulsa gerçekler çok açık biçimde gün ışığına çıkacaktır. Ancak çoğu bilim adamı evrim teorisini temelden ortadan kaldıracak böyle bir girişime cesaret edememektedir.
Bilimsel delilleri gizleyen, bilimselliği sahtekarlık ve aldatmacayla sağlamaya çalışan bir teori, zaten kendi geçersizliğini ilan etmiş demektir.
Evrimciler de açıkça bilmektedirler ki, ele geçen tüm bilimsel deliller, evrim süreci iddiasının yalnızca bir masaldan ibaret olduğunu göstermiştir.
Yaşayan fosiller bu canlıları milyonlarca yıl önce yaratmış ve günümüze kadar en mükemmel şekilleriyle korumuş tüm varlıkların yaratıcısı ve hakimi olan Allah'ın eseridirler. Tarih boyunca Darwinistlerin tüm korkuları bu açık gerçeğin gözler önüne serilmesi olmuştur. Ama artık bu açık ve tartışmasız gerçek tam anlamıyla gözler önündedir ve Darwinistlerin buna karşı gösterdikleri tüm çabalar boşa çıkmıştır. Hak olan karşısında batıl tamamen ortadan kalkmış, alemlerin Rabbi olan Allah büyüklüğünü ve yüce kudretini bir kez daha en mükemmel şekliyle sergilemiştir.
“Biz, bir oyun ve oyalanma konusu olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık. Eğer bir oyun ve oyalanma edinmek isteseydik, bunu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık böyle yapardık. Hayır, biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o yok olup gitmiştir. Allah'a karşı nitelendire geldiklerinizden dolayı eyvahlar size!” (Enbiya Suresi, 16-18)
SUNUCU: Sevgili seyircilerimiz, işte gördünüz, söze ne hacet var? Hem VTR hakkındaki hem de devam eden konumuzda fosillerle ilgili sizlerin görüşleri var.
ERKAN SEYHAN: Zaten VTR'de çok net, açık bir şekilde konu anlatıldı. Çok çok da fazla üstüne söyleyecek bir şey yok. Ama burada şunu eklemek istiyorum ben, kaldığımız yerden devam edersek. Eğer ara geçiş formu diye bir şey olsa ve bunların fosilleri olmuş olsaydı öyle bir tane, üç tane, beş tane olmazdı. Milyonlarca olması gerekirdi. Yani işte hani balıktan eğer sürüngene bir geçiş olmuş olsa burada arada o kadar çok canlı türü olacak ki yani biraz balığa biraz sürüngene benzeyecek. Bu ilk başta daha çok balığa benzeyecek, daha az sürüngene benzeyecek. Sonra gittikçe sürüngene benzemeye başlayacak, balıktan uzaklaşacak. Düşünün ki arada yüzlerce farklı çeşit de canlı olacak ve bu milyonlarca yıl sürecek. Dolayısıyla bunlar öldükçe bunların da fosilleri olacak.
E biz şimdi balık fosillerini milyonlarca buluyoruz. Ya da yüz binlerce buluyoruz. Sürüngen fosillerini on binlerce yüz binlerce buluyoruz. E ama arada bunların geçişine dair bir tane bile fosil bulamıyoruz. Bir tane. Yani işte gidip onu bunu çekiştirip bücüştürüp burasını benzetmeye çalışarak hani sürekli bir şeyler iddia ediliyor ama bunların da sonradan ya sahte olduğu ya aslında yaşayan bir canlıya ait bir fosil olduğu, yine sonuçta mükemmel bir canlının fosil olduğu ortaya çıkıyor.
Aslında o tip o tek tek fosiller üzerinde tartışmak gerçekten anlamsız. Çünkü dediğim gibi eğer böyle bir süreç yaşansa zaten biz nereyi kassak ara geçiş formu fosili bulmamız gerekirdi. Nereden fosil çıkıyorsa bir tane tam canlı, bir tane öbür uçtaki tam canlı çıktıysa arada 100 tane de ara geçiş formunun fosil olurdu. Ama dediğim gibi herkesin dediği gibi, evrim savunucularının da kendilerinin de kabul ettiği gibi bu şekilde herhangi bir ara geçiş formuna rastlayamıyoruz. Bu da şunu çok açıkça ortaya koymuş oluyor. Buradan hani Allah yaratmıştır ama niye evrimsel bir süreçte yaratmış olmasın diyenlere de en güzel cevap bu. Böyle bir süreç yaşanmamış. Yani bu bir inanç konusu değil. Bu çok bilimsel, çok teknik, herkesin mutlaka kabul etmesi gereken bir gerçek. Böyle bir süreç dünya tarihinde yaşanmamış. Bütün canlılar şimdiki halleriyle bir anda mükemmel şekilleriyle ortaya çıkmışlar. Bu da zaten tek bir şeyle olabilir. O da Allah'ın yaratmasıyla.
SUNUCU: İlave edeceğiniz bir şey var mı?
ALİ SADUN ENGİN: Evet, müsaadenizle şöyle bir ilavede bulunmak istiyorum. Bu bizim söylediklerimizin dışında zaten evrim teorisinin savunucuları tarafından itiraf edilen bir konu bu. Biz diyor bulamıyoruz diyorlar zaten. Yani evrimci bilim adamları diyor. Ömrü boyunca adam evrim teorisini savunmuş. Ömrü boyunca kazma-kürek elinde dağ-bayır fosil aramış. Otuz yılın, kırk yılın sonunda demiş ki kardeşim biz bunu bulamıyoruz. Böyle bir ara geçişi var mı? Yok diyor. Kim diyor bunu? Bakın bir iki örnek vereyim. Darwinist paleontolog Niles Eldridge diyor ki, uzunca bir şeyi kısaca okumaya çalışacağım:
“Aradan geçen 120 yılı aşkın süre boyunca yürütülen tüm paleontolojik araştırmalar sonucunda” 120 yıl boyunca kazdık diyor, “fosil kayıtlarının Darwin'in bu kehanetini” yani ileride buluruz gibi bir temennisi vardı onun zamanında. “Bu kehanetini doğrulayamayacağını açıkça görülür hale getirmiştir. Bu fosil kayıtlarının yetersizliğinden kaynaklanan bir sorun değildir. Fosil kayıtları açıkça söz konusu kehanetin yanlış olduğunu göstermektedir.” Yanlış diyor.
Devam ediyor. Bakın Ali Demirsoy. Türkiye'deki en önde, yani bu profesördür kendisi Ali Demirsoy ve evrim teorisinin ateşli bir savunucusudur. Bakın şunu diyor: ''Evrimde açıklanması en zor olan kademelerden biri de, bu ilkel canlılardan nasıl olup da organelli ve karmaşık hücrelerin meydana geldiğini bilimsel olarak açıklamaktır.'' Devam ediyor. ''Esasında bu iki form arasında gerçek bir geçiş formu da bulunamamıştır'' diyor. Bakın bunu Ali Demirsoy söylüyor.
ERKAN SEYHAN: Yani yoktur diyorlar aslında. Böyle bir teori doğru değildir diyorlar.
ALİ SADUN ENGİN: Bakın yani elimde şu anda 3-4 sayfa daha var. Bunları böyle dakikalarca bu itirafları bir program bunu okuyabilirim.
En azından isimlerini söyleyeyim. John Hopkins Üniversitesi'nden evrimci ateist Stanley. Stanley diye bilim atamı. Science Dergisi yazmış bunu. Science Dergisi kendisi söylüyor. Diyor ki, Neville George var mesela, paleontolog, Glasgow Üniversitesi'nden. Ondan sonra Jeffrey Schwartz var, antropolog bu.
ERKAN SEYHAN: Bunların hepsini itiraf ediyorlar. Yani evrim savunucusu olmalarına rağmen böyle bir sürecin olmadığını bir şekilde yazdıkları yazılarda, konuşmalarında, kitaplarında itiraf ediyorlar.
SUNUCU: İnanıyorum ki Allah-u Teala'nın ikrarından şey yapan bir hadisedir.
ERKAN SEYHAN: Tabii, aynen öyle. Başka hiçbir sebebi yok.
SUNUCU: Yine bir sorumuz var. “İyi akşamlar. Ramazan'ın bu ilk akşama hepimize hayırlı olsun.” Teşekkür ediyoruz seyircimize. “Evrim teorisinin doğru olmadığını ispatında fosillerin önemli bir yeri olduğunu söylemedi Hocamız Sayın Adnan Oktar Beyefendi. Evrimin geçersiz olduğunu bu fosillerden nasıl anlıyorsunuz?” Hayri Boztepe.
ERKAN SEYHAN: Aslında cevabını verdik şu ana kadar.
SUNUCU: Bu soruyu atlayalım izninizle.
“Merhaba, ben İzmir'de okuyan bir üniversite öğrencisiyim. Evrimcilerin yaptıkları sahte ilkel insan çizimlerini hangi kanıta dayanarak yaptıklarını merak ediyorum.” Akın Seçkin. Böyle bir soru yönlendirmiş.
ERKAN SEYHAN: Çok güzel bir soru. Yani şöyle; hiçbir şeye dayandırmıyorlar. Yani tamamıyla hayal güçlerini kullanıyorlar. Çünkü bu zaten hakikaten bilimsel bir rezalettir de aynı zamanda. Çünkü bütün bilim adamlarının ittifak halinde kabul ettiği gerçek şudur ki; hiçbir zaman yumuşak dokular fosillerde bir iz bırakmaz. Siz bir canlının iskeletini bulduğunuz zaman yani o iskelete bakarak ona öyle kaş-göz, burun, ağız falan yapamazsınız. Ama evrimciler kaş-göz, ağız, burun yapmayı bırakın mesela maymuna benzeyen bir canlıya insansı bakan gözler ekliyorlar. Bunu da böyle hani bütün bilindik gazeteler, sözde çok bilimsel dergiler sanki gerçek bir şeymiş gibi yansıtıyorlar. İşte neymiş o? Bir tane, şu kadar bir kemik buluyorlar. Mesela bir diş bulup insan resmi çizdiler o dişe bakarak. Sonra o diş bir domuz dişi çıktı. Nebraska adamı diye ara geçiş formu olduğunu iddia ettikleri yani ilk insanın işte hani maymundan geçerken gibi canlı olduğunu iddia ettikleri şeyler çizdiler. Bunu ailesiyle beraber çizdiler. Yani o kemiğe bakıyorlar, bir tane adam çiziyorlar, böyle hani maymuna benziyor ama bakışlar aynı insan, yanında eşi var, çocuklar falan böyle dolaşıyorlar. Ne o? O diş kanıtları. Sonradan da anlaşılıyor ki o diş bir domuza ait. Yani onun için bunu hiçbir şeye dayandırmıyorlar. Bu tamamıyla bir propaganda yöntemi. Biliyorlar ki gazetelerde çıkan haberlerde insanların çoğu sadece resme bakıyor, resmin altındaki birkaç satırı okuyor, devamını çok dikkatli incelemiyor. Siz oraya saçları, yüz ifadesi, genel hatları maymuna benzeyip de insan gibi bir şey koyduğunuz zaman ona bakan diyor ki demek ki böyle canlılar varmış. Altına da işte ‘ara geçiş formu, ilk insana ait şey bulundu’ diyor. Oraya da bir kemik resmi. Bir sürü insan bu propagandadan etkileniyor. Yıllarca da böyle maalesef toplumları uyutmaya çalışmışlar ama artık geçti, geçmiş olsun.
SUNUCU: Ama Sayın Adnan Hoca'nın sayesinde inanılmaz bir gençliğinde çalışmış.
ERKAN SEYHAN: Adnan Bey'in vesile olmasıyla. Sorular falan zaten çok profesyonel, çok akılcı, bu işe gerçekten belli ki herkes artık hakim olmuş. Onun için onların hepsine geçmiş olsun diyoruz buradan, Ramazan münasebetiyle de.
SUNUCU: “İyi yayınlar. Ben evrim teorisiyle ilgili Carlos Darwin'in itiraflarını harunyahya.org sitesinde okudum ve çok şaşırdım. Darwin'in kendisi bile ara fosil bulamaması sebebiyle evrimin geçersizliğinin ortaya çıkacağını anlamışken neden hala bilim adamları evrim teorisine ısrarla desteklemektedir” diyor Ali Bey. Halil Selamet Giresun'dan bir izleyicimiz.
ALİ SADUN ENGİN: Evrim teorisini ısrarla desteklemek zorundalar. Kendi ideolojilerini devam ettirmek için. Bunu Dawson söylüyor. Kendisi materyalist bir bilim adamı, diyor ki 1950'lerde şunu söylüyor:
“Ben bu teoriyi desteklenebilir kanıtlarla, bilimsel kanıtlarla ispatlayabildiğim için değil, yalnızca diğer açıklamanın yani yaratılışın tamamen kabul edilemez olmasından dolayı destekliyorum” diyor.
Yani özetle şunu demek istiyor; Ben yaratılışı kabul edemeyeceğim için bu ön kabulü, bu ideolojiyi, bu şekilde, bu evrim teorisini desteklemek zorundayım diyor. Gerçekten de bunu desteklemezlerse eğer, bakın, bu böyle bir bina gibi, yani bu bir ateist diktatörlük gibi, Darwinist diktatörlük bu. Bunun temeli bu. Bunu böyle çektiğiniz zaman bütün bina yıkılıyor. Çünkü Tarihte Hitler gibi, Mao gibi, Stalin gibi bütün diktatörler ve 20. yüzyılı kana boğmuş diktatörler, terörle masum insanların canını alarak insanlığı kan gölüne çevirmiş olan bu diktatörlerin dayandığı bütün noktalar işte bu evrim teorisi. Hitler diyor ki: “Benim ırkım Alman ırkı gelişmiştir diğer ırklara karşı” diyor. Mesela bu bir ırkçılık görüşü ve bunu da evrim teorisine dayandırıyor. Diyor ki: ''Yeryüzünden Almanları toplayın geriye kalan bir maymun dansıdır'' diyor.
Ondan sonra Marx var, biliyorsunuz komünist felsefenin kurucularından. Kendisi şunu diyor: “Bu bizim görüşlerimizi destekleyen” evrim teorisi için, Engels'e yazdığı bir mektubunda, “bu bizim görüşlerimizi destekleyen teoridir” diyor. Açık açık söylüyor. Mao da yine Çin komünizminin kurucularından diyor ki: “Bütün öğrencilerimize bu evrim teorisini öğretmemiz gerekiyor” diyor.
Dolayısıyla ne oluyor? Eğer siz bu teoriyi çekerseniz yani bilimsel anlamda yıkarsanız bütün komünizm, faşizm, materyalizm, terörizm bütün bunların bilimsel dayanağını altından aldığınızda, ortada bir canlının hayatta kalmak için diğerini öldürmeye kalkması, bu karşılıklı zıtlıkların üzerine kurulu bu kavga mantığı da ortadan kalkmış oluyor.
ERKAN SEYHAN: Fikir sistemleri çöküyor. Yani zaten şöyle düşünün; hani programın en başında söyledik ya, bir insan diyelim dünyaya geldi, belli bir yaşa geldi artık aklı başında, kendine bunu soracak, diyecek ki yani ben nereden geldim buraya? Niçin varım? Nasıl var oldum? Niçin varım ve ne olacağım? Bakacak ki herkes ölüyor. Yani belli bir süre için hayatta ve bu hayatında bir başı da var. Şimdi bu soruya eğer evrimcilerin iddia ettiği şey eğer cevap değilse, ki değil, o zaman geriye tek bir şey kalıyor. Yani tesadüfen kendi kendine var olmadıysa bütün bu canlılık, insan, o zaman yaratıldı. O zaman işte o diğer bütün o felsefeden hiçbir anlamı kalmıyor. Eğer yaratıldıysak o zaman yapacağımız tek bir şey var. Bizi yaratan niçin yaratmış? O zaman biz bunun cevabını arayacağız. O zaman ne yapacağız? Döneceğiz, kutsal kitaplara bakacağız, değil mi? Yani hiç bilmeyen bir insan için düşünün. O zaman işte gidecek Tevrat'ı okuyacak, İncil'i okuyacak, Kuran'ı Kerim'i okuyacak. Bakacak ki işte Tevrat'ta, İncil'de ciddi anlamda daha sonradan yapılmış tahrifatlar var. Kuran'ı Kerim'e bakacak. Allah'tan indiği şekliyle çok şükür elimizde, elhamdülillah. Ve o zaman oturacak, oradan ne yapması gerektiğini okuyacak. Ve o zaman kalkıp da hiç kimse bunun karşısında bir fikir sistemiyle ortaya çıkamayacak. Neye göre iddia edebilir ki? Yani birisi kalkıp nasıl komünist olacak? Nasıl faşist olacak? Yani bunu neye dayandırarak savunacak? Nasıl başka bir şey.. Çünkü onun karşısında o zaman herkes ne diyecek? Çok açık ve net bir şekilde. Sen bunların hepsini boş ver. Yaratıldık, öleceğiz ve hesap vereceğiz. O zaman bizi yaratan ne istediyse doğrusu budur. Ben niçin yaşamam gerektiğini, ne yapmam gerektiğini o zaman ona buna sormayacağım.
SUNUCU: Erkan Bey, söz Kuran'a gelmişken, Kuran mucizeleriyle ilgili bir videomuz var.
Anne karnındaki bu bir mucizeyi anlatıyor. Bunu seyredelim, seyircilerimizle birlikte bunu paylaşalım. Ondan sonra yine sohbetimize izninizle devam edelim.
VTR-
“Sizi, annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra, bir başka yaratılışa dönüştürüp yaratmaktadır. İşte, Rabbiniz olan Allah budur. Mülk O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz? ” (Zumer Suresi, 6)
Üç karanlık
Modern biyoloji bebeğin embriyolojik gelişiminin tıpkı ayette bildirildiği şekilde gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Ayetteki “üç karanlık içinde” ifadesi embriyonun gelişimi sırasında bulunduğu üç karanlık bölgeye işaret eder. Batın karanlığı, rahim karanlığı, döl yatağı karanlığı. Ayrıca ayette insanın anne karnında üç ayrı evrede meydana geldiği vurgulanmıştır. Bu bilgi, embriyoloji hakkında temel başvuru kitaplarından biri olan “Temel İnsan Embriyolojisi” isimli kitapta da şöyle yer alır:
“Rahimdeki hayat, üç evreden oluşur. Preembriyonik, ilk iki buçuk hafta. Embriyonik, sekizinci haftanın sonuna kadar. Ve fetal, sekizinci haftadan doğuma kadar.”
Anne rahmindeki gelişimle ilgili bu bilgiler, ancak modern teknolojik aletlerle yapılan gözlemler sonucunda elde edilmiştir. Ancak bu bilgiler diğer pek çok bilimsel gerçek gibi mucizevi bir biçimde Kuran ayetlerinde yer almıştır. Üstelik insanlığın tıbbi konularda hiçbir detaylı bilgiye sahip olmadığı bir devirde bu derece ayrıntılı ve doğru şekilde. Bu, Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun çok açık bir delilidir.
İnsanın anne rahminde gelişim sırası
İnsanın anne karnındaki gelişimi mucizelerle doludur. Daha hamileliğin 22. gününde yani anne karnındaki çocuk fetus halindeyken kulaklar gelişmeye başlar. Hamileliğin 4. ayında da kulak tam olarak fonksiyonel hale gelir. Fetus bundan sonra annenin karnındaki sesleri duyabilir. Dolayısıyla yeni doğan bir bebek için işitme duyusu, diğer yaşamsal fonksiyonlardan çok daha önce oluşur. Kuran ayetlerindeki öncelik sırası ise bu bakımdan çok dikkat çekicidir.
“O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir. Ne az şükrediyorsunuz! Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme duyularını ve gönüller verdi.” (Nahl Suresi, 78)
Dikkat edilirse, Kuran'da Allah'ın insana bahşettiği duyulardan hep belli bir sırayla bahsedilmektedir. Duyma, görme ve anlama. Bir bebeğin duyuları da işte tam bu sırayla gelişiyor. Kısacası modern bilimin keşiflerinden biri olan insan organlarındaki gelişimin sırası Kuran'da açıkça ifade edilmektedir.
SUNUCU: Evet sevgili seyircilerimiz, insanların etkilenmemesi mümkün değil. Hemen bir başka soruya geçiyorum. “Carl Stauber'ın evrim teorisini ortaya koyan kişi olarak ciddi bir bilgiye sahip değil” diyor seyircimiz. Bir kere kendisi bilim adamı değil, bu konularda detaylı araştırması, incelemesi yok. Ayrıca istese bile yaşadığı dönemin teknolojik imkanları ne canlılar ne hücre hakkında doğru ve detaylı bilgi edinilmesine olanak tanımıyor. Öyleyse Darwin neye dayanarak bu teoriyi ortaya atmış? Bilimsel yönden ispatlanamadığı halde niçin ona bu kadar çok destek olan ya da uyan çıkmış?” diyor Tekinkarlı Rize'den bir izleyicimiz.
ALİ SADUN ENGİN: Kısmen az önce yanıtladığımız Erkan Bey'in verdiği cevap da bunu kapsıyor aslında. Ateistler kendi ideolojilerini desteklemek maksadıyla yaratılış inancının alternatifi olarak bir açıklama getirmek zorundaydılar. Yani canlılık nasıl oldu, biz nasıl var olduk sorusunun cevabına, Allah bizi yarattı. Bu bir hakikat. Bunun yerine ne koyabiliriz? Sorusunun cevabını evrim teorisinde buldular. Evrim teorisi dedi ki insanlara, siz ve bütün canlılar ortak bir atadan geliyorsunuz, tek hücreli bir canlıdan. Tesadüfen yıldırımın çakmasıyla, yağmurun yağmasıyla böyle bir balçığın içerisinde tesadüfen bir tane hücre oluştu diyor ki zaten hücre çok müthiş kompleks bir yapı, tesadüfen olaşması mümkün değil. Onun üzeri 950'de bir ihtimal. Bunun sonucunda da diyor, bunu devamen de diyor, tüm canlılar diyor, yavaş ve küçük gelişmelerle, yavaş yavaş, böyle basamakları tırmanır gibi, daha iyi kademelere geçerek evrimleşti diyor.
İşte bu, ateistlerin ihtiyacı olan bir açıklama. Ve bunu da, bu imkanı da Charles Darwin, bu teoriyi ortaya atarak, onlara sağlamış oldum. Aslında bakın Erasmus Darwin'den alıyor aslında Charles Darwin'in dedesi Erasmus Darwin, kendisi bir masondur. Yüksek derece bir mason. Ondan alıyor. Yani evrim teorisini ilk ortaya atan kişi Charles Darwin değil. Yani eski zamanlara, eski Yunan'a kadar gidiyor bu. Yani Firavun dönemine kadar gidiyor. Firavun döneminde de mesela Firavun insanlara canlıların, bütün insanların Nil kenarındaki işte o, yine o çamur benzeri varken insanların ve canlıların yavaş yavaş türemiş olduğunu anlatıyordu. Tarihi kaynaklardan bunu görebiliyoruz. Dolayısıyla şeytanın sisteminde, ateist sistemde Allah'ı inkar etmek için, Allah'ın varlığını inkar etmek için her zaman bir alternatif açıklama ihtiyacı oluyor. Zaman zaman tarih içerisinde de bunu farklı bir şekillerde ortaya çıktığını görüyoruz. 19. yüzyılın ikinci yarısında da bu açıklamayı Charles Darwin'in insanlara evrim teorisine veriyor.
SUNUCU: Diğer bir sorumuza geçiyoruz. “Neden yaratılış ve bilim birbirlerine zıt bir şeymiş gibi tanıtılıyor? Oysa bu yanlış” diyor seyircimiz. “Allah'a inanan birçok bilim adamı var. Bu kişileri pek çok şeyi keşfetmişler. Örneğin, tüm zamanların en büyük bilim adamı olarak nitelendirilen Isaac Newton'un evrene bakış açısını şu şekilde belirtmiştir: ‘Güneş sisteminin, gezegenlerin, kuyruklu yıldızların, hareket sistemleri yalnızca akıllı ve güçlü bir varlığın kudretiyle sürebilir. Bu varlık yalnızca dünyanın ruhunu değil, her şeyi yönetir. O yöneten Allah'tır.’ Bu durumda yaratılış ve bilim çatışması söz konusu olabilir mi?” Galip Uslu Kayseri'den.
ERKAN SEYHAN: Şimdi zaten öyle bir şey mümkün değil. Zaten o kadar çok dindar bilim adamı var ki dünya tarihinde yaşamış. Hem Müslümanlar var, Müslüman olmayan ama Allah'a inanan dindar birçok zaten bilim adamı var. Zaten onun dışında özüne baktığımız zaman için Kuran-ı Kerim'de Allah insanlara sürekli düşünmelerini, araştırmalarını, yaratılan şeylere bakmalarını, Allah'ın delillerini görmelerini emrediyor. Zaten bilim dediğimiz şey bu. Ateistler kendilerine göre bir bilim tanımı yapıyorlar. Sonra da diyorlar ki, bu tanıma göre din ve bilim uyuşmaz. Çünkü onların bilim diye ortaya attıkları şey tamamıyla dinsizlik üzerine kurulu, ateizm üzerine kurulu, işte evrim teorisi üzerine kurulu. Onların uydurdukları bilim tanımına göre bir çelişki çıkarsa çıkabilir. Oysa gerçek anlamda bilim demek, zaten çevremizde gördüğümüz her şeyi nasıl var olduğunu, nasıl işlediğini, sistemlerin nasıl çalıştığını bunları araştırmanın adı. Bu işte canlılarda biyolojik anlamda yapılan araştırmalar bir dal, fiziksel anlamda yapılan araştırmalar bir dal, bütün maddelerin kimyasal yapılarını araştırmak bir dal, işte fosilleri araştırmak bir dal, bunların hiçbiri dinle çelişmediği gibi bir insanın dindar olması bu araştırmaları yapmasına asla engel değildir. Tam aksine gerçekten dindar olan bir bilim adamı, bir bilim insanı mutlaka zaten bunları araştırmak isteyecektir. Ama bunları araştırırken Allah'ın yaratılışının delillerini bulduğunu bilecektir. Ve onun heyecanını, şevkini artıracaktır. Bu ateistlerin dediği gibi dindar olmak demek, bütün bunlara kapılarını kapatmak değil, tam aksine daha güçlü tefekkür edebilmek için, daha derin bir imana sahip olabilmek için bunları araştırmak anlamına gelir. Dindarlık zaten ilimde insanın ne kadar derin olmasıyla dindarlığı da artan bir şeydir. “Allah'tan en çok ilim sahipleri korkar” buyuruyor Kuran-ı Kerim'de. İşte bu ilim sahibi ancak Allah'ın yarattıklarını inceleyerek, onların detaylarını görüp Allah'ın kudretini, azametini gereği gibi takdir ederek olunur. Ve bu da insan Allah korkusunu, Allah'a bağlılığını, dine bağlılığını artırır. O yüzden tamamıyla yanlış bir iddia.
ALİ SADUN ENGİN: Bir de şöyle bir nokta var. Bu gerçekten çok önemli. Tam söylediklerinin aslında tam aksi. Evrim teorisi bilimin önünü tıkayan, bilimin gelişmesini engelleyen bir teori. Çünkü niye biliyor musunuz? Az önce bahsettiğimiz bir film vardı Amerika'da gösterilen. Orada Amerika'daki Evrim teorisine karşı olan bilim adamlarının nasıl meslekten atıldıklarını gösteren bir film bu. Hepsi çıkıyorlar diyor ki: “Ben evrim teorisine karşı çıktım, bu yüzden dolayı mesleğimden oldum. Beni üniversite hocalıktan attılar” diyor.
Şimdi bu bir diktatörlük yani bu bir zorlama rejimi. Bunun karşısında olan hiçbir fikri kabul etmiyorlar. Dolayısıyla yaratılış inancına sahip, Allah'ın varlığına inanan bir bilim adamının da bulabileceği, yapacağı keşiflerden ve çalışmalardan insanlık mahrum kalıyor. Bakın kanser var, AIDS var, çözüm olmayan birçok şey var. Ve inşaAllah ahir zamanda, Hz. Mehdi (as) döneminde inşaAllah bu çözümü olmayan hastalıkların hepsinin şifası bulunacak Allah'ın izniyle, Allah'ın dilemesiyle.
Bakın bir bilim adamının nasıl iman sahibi, nasıl yaratılışa inancı olabileceğini az önce siz soruda da okudunuz. Arkadaşımız çok güzel soruyu sorarken belirtmiş. Ben mesela bu yüzünü en zeki insan olarak anılan bilim adamı Albert Einstein'ı size bir tane kendi kitabında yazdığını okuyorum: “Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum. Bu durum şöyle ifade edilebilir; Dinsiz bir bilim topaldır.” Çok açık söylemiş.
Bunun gibi daha birçok alıntı var ama süremiz kısıtlı olduğu için girmiyorum. Ama özünde şunu söylemek istiyorum, dindar bir bilim adamıyla, yaratılışa Allah'a inanan bir bilim adamıyla, ateist bir bilim adamı arasındaki fark şudur; Dindar, yaratılışa inanan bir bilim adamı, bütün çalışmalarında Allah'a teslim olur. Allah'a dua eder. ''Ya Rabbi.'' Bununla ilgili duaları da var bilim adamların. Diyorlar ki: ''Yapacağım çalışmalarda bana ilminin kapılarını aç. İlminin sınırlarını bana genişlet. Bana yapacağım buluşlarda, keşiflerde bana ilham et. En güzeline, en doğrusunu. İnsanlara en faydalı olabilecek şekilde bana ilmini bağışla'' diye çalışmalarında dua ediyorlar. Ve bakın bu duayla işte, Allah iman eden bilim adamlarının yaptığı çalışmalarda bereket kılıyor. Öteki türlü diğer mesela bu ateist bilim adamları hem diğer bilim adamlarının yolunu tıkıyorlar ve bir de kendi saçma teorilerini ispatlamak uğruna milyarlarca dolar israf ediyorlar. Ve milyarlarca dolar israf ediyorlar. Bunu mesela yaratılışa inanan, ima eden bilim adamlarına bu kaynakları aktarsalar Allah'ın dilemesiyle tabii ki Allah büyük bir bereket açar. Ve bütün bu çaresi bulunamamış hastalıkların da çaresi bulunur. Allah'ın dilemesiyle bu da gerçekleşecek hepimiz göreceğiz Allah'ın izniyle.
SUNUCU: “Evrimciler ilk canlıyı laboratuvar ortamında elde ettikleri iddiasında bulunuyorlar. Bu doğru mu? Benim Evrim Aldatmacası kitabından öğrendiğime göre ilk canlılığın ortaya çıkışı ile ilgili olarak Harold Urey ve Stanley Miller'in yaptığı deneyin tamamen geçersiz olduğu ispatlanmıştır değil mi?" diyor seyircimiz. Sizden ikrar bekliyorum. Doğru mudur, değil midir diyor. Mete Zor, Trabzon.
ERKAN SEYHAN: Doğru. Yani geçersizliği tamamıyla ortaya çıktı, onu da yani birçok sahte düzenekler kuruldu, bir takım bilgilerin saklandığı, dolayısıyla o bahsettikleri gibi bir amino asidin oluşamadığı ortaya çıktı. Cold Track diye yani bir soğutucu sistem koymuşlar. Tabii böyle bir soğutucu sistem canlılığın onların iddia ettiğine göre ilk oluştuğu dönemde böyle bir şey yok. Onlar bir yandan ısıttıkları o malzemeleri işte sonuçta atomları, elementleri daha sonra yakalayabilmek için onları aniden soğuttukları bir mekanizma oraya yerleştiriyorlar. Bunu yaptıkları durumda da elde ettikleri şey canlılığın başlangıcı olabilecek bir şey mi? Asla ve kesinlikle değil. Zaten proteinin oluşumunda kullanılacak bir aminoasit de elde edemiyorlar. Artı aminoasit dediğimiz şey proteinin o kadar küçük bir parçası ki, onun gibi onlarca yüzlerce farklı çeşit aminoasit binlercesi bir arada olması gerektiği gibi dizilecek ve bütün bunların sonucunda tek bir protein ortaya çıkacak. Sonra o proteinler bir araya gelecekler hücreyi oluşturacaklar. Bunlar yani masal anlatmak gibi akıl almayacak şeyler.
Mesela biraz önce adı geçti Ali Demirsoy işte Türkiye'de evrim teorisinin en önde gelen savunucularından biri. Böyle bir proteinin kendi kendine oluşma ihtimalini, evrimci olmasına rağmen, bir maymunun rastgele daktilonun tuşlarına basarak insanlık tarihini yazmasına benzetiyor. Diyor ki, yani bu ihtimal bunun kadardır diyor. Yani protein kendi kendine oluşabiliyorsa bir maymun da rastgele daktilonun tuşlarına basacak ve insanlık tarihini yazacak. Bu diyor pratikte sıfırdır. Kendi de kabul ediyor. Ama diyor bu sıfırdır ama bunun alternatifi yaratılışı kabul etmek olduğuna göre, ben de diyor bunu kabul edemeyeceğime göre o zaman tekrar başa dönüyoruz diyor. Ve evrimi savunmaya devam ediyor. Yani böyle akıl almaz bir durum söz konusu.
Çünkü yani sizin o proteinlerin birleşip de olacağını iddia ettiğiniz hücrenin kompleksliği bir şehir gibi. İçinde enerji üreten santraller var. İçinde ait olduğu bütün o canlının bütün özelliklerini depoladığı bir şifreleme sistemi yani bir bilgisayar merkezi var. Artık maddeleri toplayan işte hani çöp arabaları gibi diyelim şeyleri var, bunları yok ettiği yerler var. Hücrenin geçici, seçici geçirgen zarı var. Düşünebiliyor musunuz? Yani zaten ismi akıl almaz bir şey. Seçici geçirgen. Yani bir zardan bahsediyoruz. Bu zar hücreye faydalı olan şeyleri içeri alıyor, faydalı olmayanları almıyor. Burada bile bir şuur var. Yani siz bunların atomların, hiçbir şuuru aklı olmayan atomların kendi kendine kör tesadüflerle bir araya gelip yaptığını iddia edeceksiniz. Yani bunu iddia etmek yine bu da zaten geçmişte yaşamış bir bilim adamının örneği. Böyle hani metaller şunlar bunlar dururken bir fırtına esip oradan bir uçak çıkmasını iddia etmek gibi bir şey. Yani onlar diyorlar ki aslında işin sonucunda işte bunun ham maddesi tamam, hepsi var. İşte toprakta, şurada, burada, e tamam. Uçağın da ham maddesi zaten her yerde var. Ham maddesinden de vazgeçtik. Bir uçağa ait bütün parçaları biz hepsini dolduralım. Böyle bir hangar gibi bir yere koyalım. Sonra orada fırtınalar essin, şimşekler çaksın, yani işte o doğal şartlar dedikleri her şey olsun. O parçalar birleşip kendi kendine uçak olur mu? Böyle bir şeyin mantığı var mı? Bırakın öyle uçak gibi kompleks bir şeyi, şu elimdeki basit kalem bile, hiç kimse, aklı olan hiç kimse şunun kendi kendine olacağını iddia etmez. Sonuçta bu da plastik. O zaman biz diyelim ki plastiği buraya koysak, çok uzun zaman geçse tesadüfler sonucunda bu birleşip kalem olabilir. Bu mesela ne kadar komik, bunu herkes kabul ediyor. Onlar yani, bunun milyonlarca kat akıl almazını iddia ediyorlar.
Diyorlar ki cansız atomlar kendi kendine birleşti, günün birinde bir hücre oldu, o hücre çoğaldı, iki oldu, dört oldu. Bunun bir kolu gitti insan oldu, öbür kolu gitti kabak oldu, fasulye oldu. Yani sadece hayvanlar alemi değil bir de bitkiler falan var. Sebzeler var, meyveler var yani onların iddiasına göre hepsi ilk bir canlı hücreden ayrılarak bu hale geldi. Aslında çok ciddiye alınacak bir iddia değil ama madem iddia ediyorlar cevap vermek gerekiyor.
ALİ SADUN ENGİN: Amino asitler konusu Urey-Miller deneyindeki. Erkan Bey soğuk tuzaktan bahsetti. Bunun dışında ilkel atmosfer şartlarında demir oksit bugün o zamanlara ait demir oksit kalıntılarına rastlandı. Demir oksit kalıntıların varlığı oksijenin varlığını gösteriyor. Böylesine bir ortamda oluşsa bile, tesadüfen oluşsa bile aminoasitler protein sentezlenmesi mümkün değil. Suyun içinde protein sentezlenemiyor. Ayrıca ozon tabakası olmadığından dolayı ultraviyole ışınları herhangi bir şey sentezlense bile bunun ultraviyole ışınları anında bunların ölmesine ve ortadan kaybolmasına sebep oluyor. Bu işin bakın bilimsel kısmı, yani zaten bunun çıkar bir tarafı yok, bilimsel olarak bir açıklaması yok. Ama gerçekten mantıklı olarak düşündüğümüz Erkan Bey'in de izah ettiği gibi bir kere amino asitler proteinin yapı taşı. Protein dediğimiz, yani bunları şöyle benzetme yaparsak. Amino asitler böyle bir binanın çimentosu, demiri gibi düşünelim. Proteini de tuğlalar gibi düşünelim. Ve bir bakıyoruz ortada kocaman bir gökdelen var. Şimdi biz yani bahçeye böyle yaysak demirleri, çimentosu yaysak, bütün tuğlaları koysak, beklesek de milyonlarca yıl bunlar kendi aralarında oluşup da yağmurun yağması, şimşeğin çakmasıyla ortaya bir tane gökdelen çıkar mı? Mümkünatı yok. Gerçekten de böylesine bir şeyin ortaya çıktığını bile farz etsek bakın. Yani Urey-Miller deneyinin sonucunu kabul bile etsek, oradan çıkan aminoasitleri koyun bir kaba. Onunla da yetinmeyin. Proteini de koyun bir kaba. Gidin eczaneden bugün protein tozları var biliyorsunuz. Vücut çalışanlar onu böyle içiyorlar. Yani onları alın, onu da bir kaba koyun. İstediğinizi yapın. İster ısıtın, ister elektrik verin. Milyonlarca yıl bekleyin. Onun içinden canlılık çıkmaz. Bu mümkün değil. İşin aslında özünü de bu var.
SUNUCU: Bir VTR’miz var. Mekke'nin fethiyle ilgili. İzin verirseniz ona bir şey yapalım. Kuran'da bir mucize var bununla ilgili. Bir VTR hazırlamış arkadaşlarımız. Onu izleyebilir miyiz? Yönetmen arkadaşımdan rica etsin.
VTR-
Mekke’nin Fethi – Kuran Mucizeleri
Peygamberimiz Hazreti Muhammed (sav) Medine'deyken bir rüya görür. Müminler güven içinde Mescid-i Haram'a girmişlerdir ve Kabe'yi tavaf ediyorlardır. Bunun üzerine Allah, Peygamberimiz (sav)’e katından bir yardım ve destek olarak Fetih Suresi’nin 27. ayetini vahyetmiştir. Rüyasının doğru olduğunu, eğer Allah dilerse müminlerin Mekke'ye girebileceklerini bildirmiştir.
“Andolsun Allah, elçisinin gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram'a güven içinde, saçlarınızı tıraş etmiş, kiminizle kısaltmış olarak ve korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih nasip kıldı.” (Fetih Suresi, 27)
Oysa Peygamber Efendimiz (sav), müminlere bu müjdeleri verdiğinde, mevcut durum buna elverişli değildi. Mekke'den Medine'ye hicret eden müminler, o zamandan beri Mekke'ye gidemiyorlardı. Üstelik müşrikler, müminleri Mekke'ye sokmamakta son derecede kararlı görünüyordu.
Ancak bir süre sonra bu durum tamamen değişti. Önce Hudeybiye barışı gerçekleşti ardından da Mekke fethedildi. Müslümanlar, tıpkı ayette belirtildiği gibi güven içinde Mescid-i Haram'a girdiler. Böylece Allah, Peygamber Efendimiz (sav)'e ilham ettiği müjdenin gerçek olduğunu göstermiştir. Mekke'nin fethinin müjdelendiği diğer ayetlerde de şöyle bildirilir:
“Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyle ki Allah senin geçmiş ve gelecek her günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola yöneltsin. Ve Allah sana üstün ve onurlu bir zaferle yardım etsin.” (Fetih Suresi, 1-3)
Kuran Allah’ın Sözüdür – Kuran Mucizeleri
Kuran-ı Kerim, her şeyi yoktan var eden ve ilmiyle tüm varlıkları kuşatan yüce Allah'ın sözüdür. Bunun sonsuz kanıtlarından biri, bilimsel konularda, geçmişten ve gelecekten verilen haberlerde hiçbir insan tarafından bilinemeyecek gerçeklerin ayetlerde haber verilmesidir. Üstelik tam 14 asır önce. Kuran'ın içinde yer alan her bilgi, bu ilahi kitabın bilinmeyen yeni mucizelerini ortaya çıkarmaktadır. Allah, bir ayetinde Kuran'la ilgili olarak:
“Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok çelişkiler bulacaklardı” (Nisa Suresi, 82) buyurmaktadır.
İnsana düşen ise Allah'ın indirdiği bu ilahi kitaba sımsıkı sarılmak ve onu kendine yol gösterici olarak kabul etmektir. Allah Kuran'da bizlere şöyle bildirir:
“Bu Kuran, Allah'tan başkası tarafından yalan olarak uydurulmuş değildir. Ancak bu, önündekileri doğrulayan ve kitabı ayrıntılı olarak açıklayandır. Bunda hiç şüphe yoktur. Alemlerin Rabbindendir. Yoksa bunu kendisi yalan olarak uydurdu mu diyorlar? De ki: Bunun benzeri olan bir sure getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüyseniz Allah'tan başka çağırabildiklerinizi çağırın.” (Yunus Suresi, 37-38)
“Bu indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Şu halde ona uyun ve korkup sakının. Umulur ki esirgenirsiniz.” (En’am Suresi, 155)
SUNUCU: Değerli izleyenlerimiz şimdi yine birlikteyiz. Adana'dan bir sorumuz var Erkan Bey. “Hayırlı akşamlar. Darwinistler geçen gün Sansürsüz programında, canlıların mutasyonlarla evrimleştiğini iddia ettiler. Ben mutasyonları hep kötüleştirici ve zarar verici olarak biliyorum. Mesela radyasyonun etkileri mutasyona uğratıyor hücreleri. Ama sonucunda neler olduğunu hepimiz biliyoruz. Darwinistlerin yararlı mutasyona ait verdikleri bir canlıyı daha iyi, daha mükemmel hale getirmiş, elle tutulur bir örnek var mı?” Sabri Gültekin Adana'dan öyle bir soru yöneltmiş bize.
ERKAN SEYHAN: Tabii ki yok. Zaten o programı ben de izledim. Orada işte yine o mutasyonu sanki evrimi gerçekleştiren bir mekanizmaymış gibi anlatan kişi bir örnek verindendi, veremedi. Yani tek bir tane bile örnek veremedi. Bunların hepsinin ağababası Dawkins, hatta VTR'si de izletildi. Ona da soruluyor, “faydalı bir tane mutasyon örneği verilebilir misiniz?” diyor. Böyle duruyor, duruyor, saniyeler geçiyor, örnek göremediği gibi programın kesilmesini istiyor. Veremiyorlar çünkü öyle bir örnek yok.
Seyircimizin de söylediği gibi mutasyonların %99'u zararlı, %1'i de etkisizdir. Mutasyonu şuna benzetmek lazım, yani herkesin anlaması için. Şimdi canlılığın özelliklerine ait bilgiler hücrelerde şifrelenmiş olarak duruyor. Bunu bir kitaba benzetelim. Yani bir kitabın içinde yazılı bilgiler var diyelim, o canlının özellikleriyle ilgili. Mutasyon dediğiniz şey, bu kitabı alıp işte duvardan duvara vurmak, onu suyun içine atmak, işte üstünden bir şeyle geçmek, yani dışarıdan kimyasal veya radyoaktif buna bir etki uygulamak. Bunlar da ne olur? Ya o kitabın içinden bir fasikül kopar, bir sayfa eksilir. Veya işte parçalanıp tekrar birleştiği için yerleri değişir. Zaten mutasyonlar da genelde böyledir. Ya bir özellik yok olur. Oradan bir bilgi kaybolur. Ya da bilgilerin yeri değiştiği için işte iki başlı bir canlı çıkar. İşte diyelim bir inek, olmadık bir yerinden iki tane daha bacak çıkar. Bir tane daha baş çıkar. Bunların hiçbiri o canlıya fayda sağlamaz. Zaten akıl var, mantık var. Siz bir kitap alıp duvardan duvara çarptınız diye o kitabın içine yeni bir bilgi girer mi? Yani bir türün bir türe dönüşmesi demek, o kitabın içine yeni bir bilgi girmesi demek. Böyle bir şey de zaten ancak o bilgiye zaten bilen, o bilgiye sahip olan birisinin o kitabın içine o bilgiyi eklemesiyle olur. Tesadüfle olmaz, kaza ile olmaz, rastlantılarla olmaz. Mutlaka şuurlu bir aktiviteyle olur. Şimdi öbür taraftan mutasyondan bahsediyorlar. Bir de bu mutasyonların sürekli olması gerekiyor. Yani siz bir canlıyı alacaksınız, mesela karada yürüyen bir canlı uçmaya başlayacak. Şimdi o mutasyon dedikleri şey sonucunda o karadaki canlının hem kanatları oluşacak, hem kemik yapısı değişecek, hem solunum sistemi değişecek, hem ayakları değişecek. Bu mutasyon ne menem bir şeyse, bütün bu değişiklikler o bütün organlarda aynı anda yavaş yavaş yavaş yavaş yavaş olacak, sonunda da yerde yürüyen kertenkele bir gün kanatlanıp uçacak. Bu hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, zaten tamamıyla bilimin bütün unsurlarına aykırı bir iddia. Yani biyolojiye aykırı, genetik bilimine aykırı, fiziğe aykırı, kimyaya aykırı bilimin hangi dalıyla incelerseniz inceleyin bu iddia yanlış.
Ha bir de en güzeli de zaten bunu halen doğruluğunu iddia eden kişi işte onu sormak. Bir tane o zaman faydalısını söyle. Hani vazgeçtik milyonlarca faydalının bir arada olmasından, ya bir tane söyle. İşte fosil hikayesi gibi. Var var var diyorsunuz, bir tane getirin diyoruz. Yok. E bu faydalı mutasyon olabilir diyorsunuz, bir tane söyleyin. Yok. Yok. Söyleyemezler çünkü.
ALİ SADUN ENGİN: Evet. Mutasyon konusunda isterseniz yine evrimci bilim adamlarının bir itirafıyla okuyarak konuyu kapatalım.
Mutasyonlar bakın, genetikçi Ranganathan şunu söylüyor:
“Mutasyonlar küçük, rastgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Bu üç özellik, mutasyonların evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini gösterir. Zaten yüksek derecede özelleşmiş bir organizmada meydana gelebilecek rastlantısal bir değişim ya etkisiz olacaktır ya da zararlı. Bir kol saatinde meydana gelecek rastgele bir değişim kol saatini geliştirmeyecektir. Ona büyük bir ihtimalle zarar verecek veya en iyi ihtimalle etkisiz olacaktır. Bir deprem bir şehri geliştirmez, ona yıkım getirir.” Gerçekten buradaki itirafta konuyu açıkça ortaya koyuyor.
ERKAN SEYHAN: Burada bir itiraf daha var. Bu da çok net. Diyor ki: “Doğal seleksiyonla beraber bile olsa,” bunu söyleyen evrimci bir bilim adamı, “mutasyonların 6 milyon yaşayan kompleks türün oluşumunda temel neden olduğunu iddia etmek, mantıkla alay etmek, delillerin ağırlığını reddetmek ve matematiksel ihtimal esaslarını yok saymak demektir” diyor.
Yani bilimin bütün ana dallarının hepsiyle alay edip yok saymak anlamına gelir. Kendileri söyleyip sonra halen televizyonlarda nasıl iddia ediyorlar onu da anlamak mümkün değil.
Bir de gerçekten yani şimdi düşündüğünüz zaman bize, bizden şuna inanmamızı bekliyorlar. Balık sudan çıktı, sürünmeye başladı. Dinozor kanatlandı, kuş oldu. Yani böyle iddiaları biz normal çocukluğumuzda masallarda rastlardık. İşte kurbağa bir anda prens olurdu falan. Mesela bu tip şeyler masallarda olabiliyor ama...
SUNUCU: Yani bir tanem manda yuva yaptı söğüt dalına.
ERKAN SEYHAN: Aynen onun gibi bir şey yani. Hayır o bile daha mümkün. Yani sağlam bir Söğüt bulur, çıkar dalına yuva yapar mı? Yapar yani. Zor ama hani oldu mu bir şekilde olur. Bunların dedikleri hiç olacak gibi değil. Çünkü şimdi düşünün. Şimdi balık suda. Şimdi mutasyonla bu ne olacak? Ayak sahibi olacak değil mi? Şimdi bir müddet sonra su da yine yüzen, şimdi daha tam bir sürüngen olana kadar karaya çıkma şansı yok. Böyle hafif bacakları olan bir balıklar olması gerekecek suda. Ama bir yandan da karaya çıktı nasıl bacak işini görmüyor şeyi var, solungaçlarının akciğere dönüşmesi lazım. Solungaçlar da bir taraftan hafif hafif akciğer oluyor olması lazım. Ya o akciğer, hafif birazcık akciğer olduğu an adam suda boğulur yani bu adam balık. E karaya o şekilde hadi ayaklar biraz tamamlandı çıkayım dese akciğer yok. Hemen havasızlıktan ölür. Bu nasıl olacak? Yani bu suyun içindeyken ciğerleri gelişse, yine ölüyor. Ciğerleri gelişti, ayakları gelişemedi, yine ölüyor. Karaya çıktığı zaman, bir de şimdi bu zamanı kullanıyorlar ya, çok uzun zamanda oldu. Hiç fark etmez. Siz trilyonlarca yıl bir balığı alın, sudan çıkartın, karaya koyun, ölür. Bunu katrilyon kere yapın, yine ölür.
ALİ SADUN ENGİN: Bakın bir de şöyle enteresan bir şey var. Yani bu çok önemli bir bilimsel gerçek. Bunu nedense hiç gündeme getirmiyor öğrenciler. Bakın Mendel Kanunları diye bir genetik kanunu var. Bize bunu ortaokulda öğrettiler. Deniyor ki, Mendel Kanunlarına göre, kazanılan özellikler bir sonraki nesle aktarılmaz, bitti. Bu çoktan net ispatlanıyor.
Yani siz mesela bakın ömrünüz boyunca spor yapın, kaslarınızı geliştirin, sizin çocuğunuz yine cılız bir çocuk olarak doğar. Yani mesela bir aslan istediği kadar mesela ekinlerin üzerinden görmek için kafasını uzatsın, boyunun uzadığını kabul edelim, Onun yavrusu yine normal bir aslan olarak doğacaktır. Yani, öyle çalışmayla, çabalamayla, doğal şartların içerisinde herhangi bir şekilde bir organ, bir uzuv gelişirse eğer, bunun çocuklarına aktarması gerekiyor. Bakın bu çok önemli. Bakın, mutasyon diyoruz. Diyorlar ki; mutasyon geldi, bir çarptı, faydalı bir değişiklik oldu. E tamam olsun. O nasıl çocuğuna aktaracak? Aynı mutasyonun, kendi üreme hücrelerinde, kromozomlarında ve DNA'sında olması gerekiyor ki, bu mesela diyelim dinozor, kanatlanacak ya. Ne olsun? Aradaki aşamalardan bir tanesi ufacık bir kanata benzeyen bir şey olsun. Hadi geldi bir mutasyon çarptı dinozora. Hadi diyelim buna böyle benzer bir şey çıktı o sırtında. E onun çocuğu yine dinozor çıkacak. Sırtındaki o şeyle çıkmayacak ki. Dolayısıyla o gelişmeyi aynı şekilde üreme hücrelerindeki DNA bilgisine aktarması ve bunu çocuğuna miras bırakması gerekiyor. İşte bakın bu mümkün değil. İstedikleri kadar senaryoyu yazsınlar. Yani isterlerse bir tane yıldırım çarpsın, aynı dinozor aynı anda kuş olsun. Yani hiç değişmiyor. Değişen bir şey yok.
ERKAN SEYHAN: Yıldırım çarptı bir anda kanatları çıktı. O bile daha iddia edilebilir öbürüne göre. Çünkü yani orada anlattıkları şey hakikaten yani elimizde bir kitap var, içinde bilgiler var, şimşek çaktıkça bir sayfa ekleniyor. Bir çakıyor, bir sayfa daha ekleniyor. Bu sayfalar da hepsi birbirini takip eden, birbirindeki bilgileri tamamlayan şeyler olmak zorunda. Yani çünkü kanat dediğiniz şey o kadar kompleks bir şey ki yani düşünün bir canlıyı uçuracak. Onun bütün ergonomik yapısı, işte bütün hava akımlarını sağlayacak, üstünde tüyleri olacak. Sadece kanadı olmayla bir canlı uçamıyor, kemiklerin içi boş. Havayı önden alıp arkadan bırakması gerekiyor. Yani bütün sistemleri farklı. Yani öyle şeyler olacak ki her şimşek çarptığında, her radyasyon yediğinde o canlının genetik kodlarına bütün bunlara ait bilgiler eklenecek falan. Yani bu hakikaten akıl alacak bir şey değil. Bunun olabilmesinin tek bir şeyi var, bir kere zaten uçmayı bilen ortada böyle bir kavram yokken bu kavramı bilen bir varlık olması lazım. Şimdi düşünsenize görmek diye bir şeyden bahsediyoruz. Şimdi evrimcilerin iddiasına göre canlılar gelişiyor, gelişiyor, gelişiyor. E şimdi görme diye bir şey yok. E görme diye bir kavram yokken o canlılardan herhangi biri bu bahsettiğimiz bir mahlukat tipi bir canlı, aklı olan, şuuru olan bir canlıdan bahsetmiyoruz. Görme diye bir şeyi hayal edebilmesi lazım. Böyle bir şey olabilir mi? Görme diye bir kavram yok ortada. Diyecek ki ben kendime göz yapayım da hani gözüm olsa ne iyi olurdu etrafı da görürdük hem. Hani birbirimizi de görürdük daha rahat giderdik gelirdik diyecek canlı. Sonra da vücudunda göz yapmaya başlayacak. Yani anlattıkları şey gerçekten ne masallara sığar, ne hikaye olarak kabul edilebilir? Yani hiçbir tarafından, bırakın bilimselliği, böyle bir şeyi nasıl iddia edebilir bir insan?
Bizim şu anda beş duyumuz var, altıncısını hayal etsek bile vücudumuzda inşa edebilir miyiz? Hadi kendimiz de duyudan da vazgeçtim, kanat geliştirelim çok iyi olurdu, trafiğe takılmadan giderdik oraya buraya. Hani yapısı da belli, hadi vücudumuzda bir şeyler yapalım da kanat çıksın, böyle bir şey mümkün mü? Hani biz aklımız var, şuurumuz var, tıp bilimi var, bir sürü şeyi kullanabiliyoruz, genlerle oynayabiliyoruz, bu durumda bile bunu yapmak mümkün değilken kör tesadüfler nasıl yapsın bunu? Kör tesadüfler nasıl göz oluştursun, kulak oluştursun, insan duyacak, görecek, rengarenk, üç boyutlu, yani hiçbir televizyonun gösteremediği, hiçbir kameranın çekemediği netlikte görüntüler beynimizin içinde kapkaranlık yerde oluşacak, bunlar da tesadüf de olacak.
ALİ SADUN ENGİN: Son olarak, biz işin mantığını detaylı anlattık ama bilimsel olarak yine önemli bir hususu eklemekte fayda var. Mutasyonların bir kere Paleotropik etki denen bir özelliği var. Paleotropik etki şu demek; Genler, bir DNA'daki genler aynı anda birçok özelliği kontrol edebiliyor. Yani aynı anda hem gözünün rengini, hem boyun uzunluğunu, hem başka bir organdaki bir fonksiyonu, bir işlevi kontrol edebiliyor. Dolayısıyla herhangi bir hücreye, bir DNA'ya bir mutasyon isabet ettiğinde herhangi bir özelliği geliştirici bir etkisi olsa bile diğer bu bahsettiğimiz diğer özellikleri bozuyor. Yani %100 faydalı olması gibi bir şey zaten kesinlikle söz konusu değil.
SUNUCU: Hemen özür dileyerek girmek istiyorum. Tam yerine geldik diye kestim. Kusura bakmayın lütfen. Vücudumuzdaki mucizeleri anlatan bir videomuz var. Hep beraber onu izleyelim.
VTR-
Siz bu filmi izlerken geçen her saniyede gözünüzde yaklaşık 100 milyar işlem yapıldı. Vücudunuzda 8 milyon hücre öldü. Ölen hücrelerin yerine 8 milyon yeni hücre yaratıldı. Her hücre ortalama 2000 protein oluşturdu. Vücudunuzda iki buçuk milyondan fazla alyuvar hücresi üretildi. Kalbiniz 83 santimetre küp kan pompaladı. Anne karnındaki bir ceninde 5 bin tane sinir hücresi üretildi. Aydan yola çıkan ışık gözünüze ulaştı. Güneşten gelen her bir foton 300 bin kilometre yol kat etti. Yağmurlarla yeryüzüne 16 milyon ton su indi. Yeryüzünde 100 şimşek çarptı. 4 bebek dünyaya geldi. Kendi içinizde ve etrafınızda her an her saniye gerçekleşen bu olayların ne kadar farkındasınız? Dahası bu olayların her birinin gerçekte çok büyük birer mucize olduğunu biliyor musunuz?
Günlük hayatın yoğun temposuna dalan insanların büyük çoğunluğu gerçekte ne kadar mükemmel bir sistemin içinde yaşadığından habersizdir. Kendi yaşamanın binlerce farklı olayın belirli bir düzen içinde işlemesine bağlı olduğunu dahi fark etmez. Oysa hem kendinin hem de evrendeki canlı-cansız tüm varlıkların ayakta kalmaları muhteşem bir sistemin hassas ve kusursuz bir biçimde işlemesiyle mümkün olmaktadır. Bu muhteşem sistemin sayısız halkalarından her biri diğerleriyle mükemmel bir uyum ve bağlantı halinde işler.
Bu halkalardan yalnızca bir tanesi bile olmasa veya işleyişinde bir problem olsa insanın hayal bile edemeyeceği aksaklıklar meydana gelebilir. Belki de bu durum dünyadaki canlılığın tamamen yok olmasına neden olabilir.
Dünyamız, bildiğimiz ve bilmediğimiz birçok hassas denginin hiç bozulmadan korunması sayesinde varlığını sürdürür. Evrenin genişleme hızı ve kütlesi, galaksilerin ve bu galaksilerde bulunan yıldız ve gezegenlerin dönüş hızları, yoğunlukları, sıcaklıkları bu dengelerden bazılarıdır.
Her sabah güneş doğar, her akşam batar, her yıl büyük bir düzen içinde dört mevsim oluşur. Tonlarca su gökyüzüne yükselir, sonra yağmur olarak yağar.
Allah, insanın haberi dahi olmadan, yeryüzündeki sayısız dengeyi her an, her saniye korur. Allah her gün toprağın içinden milyarlarca tohumu filizlendirir, onlardan meyveler ve sebzeler var eder, aynı anda dünyanın her yerinde milyarlarca canlıya rızık verir, hayatımızı devam ettirmemize olanak sağlayan tüm sistemleri bir düzen içinde ayakta tutar. O, gökleri ve yeri kontrol altında tutmakta, yeryüzündeki tüm canlıları bildikleri veya bilmedikleri büyük tehlikelere karşı her an korumaktadır.
Tüm bunlarda düşünen insanlar için ibretler bulunduğunu Allah bir ayetinde şöyle haber vermektedir:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, geceyle gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeylerle denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip yaymasında, rüzgârları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde, düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.” (Bakara Suresi, 164)
SUNUCU: Değerli izleyenlerimiz, herkese iyi akşamlar diyen Aylin Kahraman tarafından şahsımıza gönderilmiş, sevgili Ali Bey ile Erkan Bey'e gönderilmiş bir soru var. “İndirgenemez komplekslik nedir, evrime karşı nasıl bir delil oluşturur?” diyor Aylin kardeşimiz.
ERKAN SEYHAN: Şimdi, indirgenemez komplekslik hakikaten evrim teorisini kökünden yıkan konulardan bir tanesi. Yani yüzlerce, binlerce konudan bir tanesi.
İndirgenemez kompleksliğin anlamı şu, insan vücudundaki birçok organın yapısı mevcut durumuyla var olduğu zaman işlev görebiliyor. Yani buna en güzel örneklerden bir tanesi göz. Daha açıklayıcı olması için onu söyleyeyim. Göz yaklaşık kırk ana parçadan oluşan bir organ. Bu kırk parçanın tamamı aynı anda var olduğu zaman göz görebiliyor. Yani otuz dokuz parçası var, bir tanesi eksikse göz göremiyor. Şimdi bu niçin evrim teorisini yıkan bir şey? Şimdi evrimcilerin iddiası şu, diyorlar ki, kompleks organlar zaman içinde küçük küçük gelişmelerle ortaya çıktı ve son haline geldi. Böyle bir iddiaları var. Aslında yine kendilerinin başka bir iddiası var. Onda da diyorlar ki kullanılmayan organlar da zaman içinde körelip yok oldu, işlevlerini kaybetti. Şimdi bir kere zaten bu iki iddia birbirine taban tabana zıt. Niye zıt? Şimdi gözden bahsediyoruz. Gözün bir göz kapağı var. Alt tarafına geliyorsunuz, yani gözün ana yuvasında şeffaf iris var. İçinde ışığın ayarını yapan mekanizması var. Arkasında ışığın üzerine düştüğü retinası var. Retinanın üzerine ışık düştükten sonra bunu elektrik sinyaline çeviriyor. Daha sonra bunların beyne aktarıldığı sinirleri var. Bunun gibi onlarca işte yaklaşık ana kırk parçası var. Diyelim ki bu şeffaf doku insan vücudunda oluştu. E bunun tek başına hiçbir anlamı yok ki. Görmüyor, niye oluşsun? Oluştuğunu varsayalım. E bu kullanılmadığı için bunun zaman içinde yok olup gitmesi lazım. Ha yok, yok olmayacak bu evrimcilerin dediğine göre. Onun arkasında ışık ayarını yapan iris kısmı meydana gelecek zamanla, tesadüfen. Tesadüfen meydana gelecek dedikleri şey de otomatik ışık ayarı yapıyor. Yani hani bu fotoğraf makinelerinde, kameralarda olan ışık ayar sisteminin çok daha mükemmeli var. Hiçbir fotoğraf makinesinin, kameranınki o kadar hızlı değil ve o kadar sessiz de değil. Tesadüfen bu da oluşacak. Sonra tesadüfen retina oluşacak. Retina da üzerine düşen ışığı elektrik sinyaline çeviriyor. Bakın yani çok acayip bir şeyden bahsediyoruz. İncecik, milimetre bazında kalınlığından bahsedebileceğimiz bir et parçası, üzerine düşen ışığı anlamlı elektrik sinyaline çeviriyor. Tesadüfen böyle bir doku oluşacak. Bütün bunlar oluştuğunda ama halen ortada göz diye bir şey yok. Görme diye bir durum da yok. 39 tanesi oluştuğunda halen elimizde çöp var. Et parçaları var. Hiçbir işe yaramıyorlar. Zaten her bir parçası işe yaramadığı için yok olması gereken şeyler zamanla bu kırk parçasını sabırla tamamlayacak, sonunda göz olacak ve o göz de bu kadar mükemmel bir şekilde üç boyutlu rengarenk görmeye başlayacak. Şimdi bu zaten işte yine başlı başına bilimin bütün dallarını yok sayan, aklı, mantığı, her şeyi hiçe sayan bir iddia. Bu kırk aşamanın da ayrı ayrı fosilleri olması lazım, bunlar da yok.
Yani zaten böyle bir şeyi nasıl iddia edebilirsiniz? Yani o zaman bu ne demektir? Gözün bir kere var olabilmesi için o yapının tamamını bilen, o hiç başlamadan o iş, görme diye bir kavramdan zaten haberdar olan bir varlık olması lazım. Onun zaten planını yapan bir varlık olması lazım. Ve onu oraya koyan, orada yaratan bir varlık olması lazım. Bunun başka hiçbir açıklaması yok. Başka türlü görme diye bir şey olamaz. Başka türlü göz diye bir şey oluşamaz. Yani hiç kimse bir odaya girdiğinde karşısına bir kamera çıksa, herhalde bu kamera uzun zaman içinde burada kendiliğinden olmuştur der mi? Bizim göz dediğimiz şey o kameradan çok daha kompleks. Bu nasıl kendi kendine olacak? Kimin şuuru bunu meydana getirecek? O canlının mı? E canlı zaten göz diye bir şeyden haberi yok ki kendine nasıl göz yapsın? Görme diye bir kavramdan haberi yok. E diyorlar ki işte doğanın bir takım şeyleri.. Doğa ne? Yani doğa dediklerini bir tanımlasınlar. Doğa mucizesi diyorlar mesela işte. Tabiat ananın yaptığı falan. Tabiat ana dedikleri onlar nedir yani? Tabiat ana diye bir varlık, bir güç mü var? O canlılara göz mü yapıyor? Haşa. Bu tamamıyla insanları kandırmak için uydurdukları bir takım kavramlar. Öyle tabiat ana diye öyle bir şey yok. Tabiat ana denilen şey işte canlıların bütününe verilebilecek bir ad. İşte ağaçlar, taş, toprak, hayvanlar, bitkiler hani buna çok istiyorlarsa tabiat ana desinler de o tabiat ananın öyle bir şeyler yaratma, göz meydana getirme gibi bir özelliği yok. Bu ancak ve ancak sonsuz kudret sahibi Allah'ın yaratmasıyla olacak bir şey.
Çünkü o Allah ki, biraz önce izlediğimiz VTR'lerde, ayetlerde de belirtildiği gibi, insana hiç yokken işitme vermiş, göz vermiş, gönüller vermiş. İşitmeyi, görmeyi, gönülleri o hiç yoktan var etmiş. Biz hiçbirimiz yokken zaten bütün onların bilgisine sahibi olan o yüce Allah insanlara bunları bahşetmiş ki biz de bunlara sahip olduğumuza şükredelim, sahip olduğumuz o özelliklerle Allah'ı analım, yarattıklarını tanıyalım. İnsan gibi yaşayalım. Bunları bize verene nankörlük edip, inkar etmek için bir de böyle hani işte şeyler uydurmak artık yani hani hiçbir açıklanabilir, hiçbir vicdana sığar tarafı yok. Ama bütün hani bizim için diyorlar ya işte siz bunu inancınızdan söylüyorsunuz. Bunların hepsini bir kenara koyalım. Bunun hiçbir bilimsel dayanağı yok. Yani bunu bilimin hiçbir tarafına yamayarak iddia edemezler. Hiç kimse kalkıp da göz kendi kendine oluşmuştur diyemez. Kulak kendi kendine oluşmuştur diyemez. Tat alma sistemi kendi kendine oluşmuştur diyemez. Dokunmak diye bir şey var, burada değiyorsunuz. Sert mi, yumuşak mı, kumaş mı, metal mi? Bunu aynı anda hissediyorsunuz. Bu akıl alır bir şey değil. Bunun hangi evrimsel mekanizmayla bu meydana gelecek? Dolayısıyla bunlar tamamıyla safsata işte yani şey de indirgenemez komplekslik de budur. Yani bir organın mükemmel haliyle var olması durumudur. Yani daha basit bir hale getirilememesi durumudur. Yani siz bu masayı şu halinden masa fonksiyonunu bozmadan daha basit bir hale getirebiliyor musunuz? Bakarsınız mesela bir bacağını kaldırınca bu devriliyorsa, yok, bu böyle dört tanesiyle böyle kalmak zorunda. Ve bu, bu şekilde yapıldığı zaman bunun adı masa. Yoksa öbür türlü devriliyorsa masa olmuyor zaten.
ALİ SADUN ENGİN: Bu görme fonksiyonunu anlattığın gibi tam da bunun çok mükemmel bir örneği var. Üstelik fosil kayıtlarında var. Yeryüzünde ilk ortaya çıkan canlılar Kambriyen döneminde çıkıyor. Bu yaklaşık günümüzden 520 ila 530 milyon yıl öncesini temsil ediyor. Bu dönemde ortaya çıkan canlının ismi trilobit. Bu trilobitte mükemmel bir görme sistemi var. Az önce söylediğiniz gibi birçok parçadan oluşan göz bir anda ortaya çıkması gerekiyor. Yani böyle parmağın şıklatılması gibi. Yani bir anda olması gerekiyor ki o göz fonksiyonlu görebilsin. Yoksa yavaş yavaş bir şey görebilir hale gelemiyor. Bunun da en güzel kayıt, bilimsel kaydı fosil kayıtlarında mevcut. 530 milyon yıllık, 535 milyon yıllık trilobit canlı ismi verilen canlılarda günümüzde gördüğümüz, tarih boyunca gördüğümüz en kompleks göz yapılarından bir tanesi. Günümüzde yaşayan sineklerin, böceklerin göz yapısının bir benzeri olan petek göz yapısına sahip gözleri var trilobit ismi adı verilen canlının. Okyanusun derinlerinde yaşıyor, okyanusun zemininde yaşıyor. Bu canlı ve bu okyanusta bulunan bu yüksek basınca dayanabilmesi için gözleri yine petek petek yapılmış. Ve iki tane gözü var vücudunun iki tarafında. Bir gözünün içerisinde bakın yaklaşık 600 ila 700 tane peteksi yapı var ve her petek yapısının içinde iki tane lens var. Biliyorsunuz insan gözünde, bir tek insan gözünde bir lens vardır. Odaklamaya yarar, nesneleri netleştirmeye yarar. İki gözümüzde iki tane lensimiz var. Ama bunların, bu canların bir tek gözünde 600x2, 1200 tane lens var. Bir gözün trilobit canlısında. Ve bakın ki bu göz yapısı günümüzdeki böceklerin göz yapısıyla komplekslik açısından birbirlerine çok benziyor. İkisi de çok kompleks. Bu bize bilimsel olarak neyi kanıtlıyor? Bakın evren teorisinin iddia ettiği, ilk ortaya çıkan canlılar ilkel canlılardı, bunlar zaman içerisinde, milyonlarca yıl içerisinde yavaş yavaş gelişerek gelişmiş canlılara döndüler diye iddia ediyorlardı evrimciler. Böylesine ilkellikten gelişmişliğe doğru bir gelişmenin var olmadığını bize ispat ediyor bu trilobit fosilleri. Çünkü baktığımızda günümüz böceğinin gözü de aynı komplekslikte, 530 milyon yıl önceki göz de yine aynı kompleksliğe sahip. Sonuçta komplekslikte bir artma bir azalma söz konusu değil. İkisi de aynı komplekslik. Bu da zaten tek başına evrim teorisini çürütmeye geçiyor.
SUNUCU: Evet. Tekrar bir Diyarbakır'dan Yaşar Özcan izleyenimiz bize bir soruyu yöneltmiş. “Merhaba. Darwinistler canlılığın kör tesadüfler sonucu oluştuğunu iddia ederken bir protein molekülünün tesadüfen oluşma ihtimalinin 10 üzeri 9502'de bir ihtimal olduğunu düşünmüyorlar mı? Merak ediyorum.”
ERKAN SEYHAN: Düşünmüyorlar herhalde. Yani tabii ki bunu düşünüyor olsalar veya işte bütün program boyunca konuştuğumuz konu aslında. Yani birçok evrimi savunan bilim adamı bir şekilde samimi sohbetlerinde bu itiraflarda bulunuyorlar. Yani bunun olamayacağını belki de kendilerinin de farkındalar ama bu onlar için artık ideolojik bir şey olmuş. Yani sonuçta evrim teorisi yoktur demek, Allah'ın varlığını kabul etmek anlamına geliyor. Allah'ın varlığını kabul etmek demek, o zaman Allah'ın emirlerine uyarak yaşamak anlamına geliyor. Bu herhalde işlerine mi gelmiyor, istemiyorlar mı? Artık bir şekilde bunun için inkar ediyorlar. Ya da bir kısmı bu gerçeği, bu kadar açık olan bir şeyi fark edemiyor, düşünmek istemiyor.
Yani bir protein, biraz önce de konuştuk, bir protein oluşmasıyla da hiçbir şey bitmiyor. Bir proteinin oluşması doğru seyircimizin söylediği şey. Sıfır ihtimal. Pratikte, matematikte bunun karşılığı sıfır ihtimaldir. E ama hadi o sıfır ihtimale rağmen bir tane protein oldu diyelim, hiçbir şey olmuyor ki. Bir sürü çeşit protein olacak. O bir sürü çeşit protein, şuurlu bir şekilde bir araya gelecek, her bir fonksiyonu farklı olan bir canlı hücresini oluşturacak. O canlı hücreler bir araya gelecek, farklı organları oluşturacak.
Yani program esnasında izlediğimiz VTR'de anne karnında çocuğun oluşumunu gösteriyor. Şimdi canlılık var olmuş, insan var olmuş, bütün bu durumda bile o bebeğin oluşması zaten başlı başına o kadar büyük bir mucize ki. İlk başta tek bir hücre var, anne karnında o hücreler çoğalırken, bir zaman sonra hücrelerin bir kısmı gidiyor kol oluyor, bacak oluyor, bir kısmı mide oluyor, bir kısmı gidiyor beyin oluyor, bir kısmı saç oluyor, bir kısmı tırnak oluyor. Bunlar neye göre karar veriyorlar? Yani hücreler kendi arasında organizasyon mu yapıyor? Hani sen git tırnak ol, ben bilmem ne. Aralarında tartışma çıkar, kavga çıkar. Herkes beyin olmak ister. Kim gidip tırnak olmak ister? Oluyor mu? Hiçbir şey olmuyor. Hepsi gidiyor, herkes vazifesini biliyor, görevini yapıyor. Şimdi burada zaten çok büyük bir plan, büyük bir şuur var. Yani orada her hücre ne olacağını bilerek yaratılıyor zaten. O her çoğaldığında.
E zaten bütün canlılara bakıyorsunuz. Bizim daha hani işte gözümüzle her yerde görebileceğimiz. Kediler mesela işte doğuyor. Yavru kediler bir müddet sonra başlıyorlar işte temizlenmeye, işte kendilerini temizliyorlar. Yaşam tarzları ona göre, tuvalet alışkanlıkları ona göre. Köpeğe bakıyorsunuz onlarınki başka. Hiç annesini babasını görmese de her kedi olması gerektiği gibi davranıyor. Köpek olması gerektiği gibi davranıyor. Arılara bakıyorsunuz onlar doğuyorlar, hiç eğitime falan gerek yok. Hemen bal üretmek için hemen başlıyorlar vazifeye. E kuşlara bakıyorsunuz, bir yerde doğuyor, daha önce hiç gitmediği bir yere göç ediyor. Zaten o gideceği rotayı bilerek dünyaya geliyor. Onun o genlerinde var, onun yaratılışında zaten o içine konmuş. Mesela ayette Allah zaten çok açık bir şekilde söylüyor, “bal arasına vahyettik” diyor. Bal arasına vahyedilmiş, o da çıkıyor çiçeklerin arasında, çiçeklerin tozlarını topluyor, getirip bal üretiyor. Dünyanın en akıl almaz depolama sistemini yapıyor. Altıgen petekleri inşa ediyor, en mükemmel depolama sistemiyle o balları depoluyor. Kendine lazım olandan 10 katı fazla bal üretiyor. Niye? Çünkü yine ayette belirtildiği gibi, insanlara şifa olan balı üretiyor. Kendisi için üretmiyor, insanlara şifa olan bir gıda üretiyor. Yani dolayısıyla işte kör atomlar tesadüfler sonucu geldi de bütün bunları yaptı demek akıl alacak bir şey değil ve tamamıyla bilimselliğin dışında bir iddia.
ALİ SADUN ENGİN: Bir de seyircimizin sorusu var, niye hala bunu inkar etmeye devam ediyorlar, niçin bunu destekliyorlar diye bir sorusu var. Erkan Bey'in söylediklerinin yanı sıra bir de şöyle bir gerçek var. Bakın Allah kesin var. Bu kesin bir gerçek inşaAllah. Ve Allah bütün insanlara vicdan denen bir sigorta koymuş inşaAllah. Yani nefs var, vicdan var. Ve insanlar ateist olsun, evrimci olsun, komünist olsun, her kim olursa olsun, Müslümanlar da dahil, herkes gerçeği apaçık biliyor. 10 üzeri 950'de bir ihtimal deniyor ya, evrimci de biliyor onun 10 üzeri 950'de bir ihtimali olmayacağını. O da biliyor zaten. Yani o da farkında konunun. Ama zaten bakın bu psikolojinin en güzel açıklaması her zaman olduğu gibi yine Kuran-ı Kerim'de mevcut. Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyuruyor diyor ki: ''Vicdanları kabul ettiği halde nefislerindeki gurur ve büyüklenme dolayısıyla bunu inkar ettiler'' diyor. Cenab-ı Allah en güzel şekilde bize açıklamış. Bu sorunun cevabı bu aslında.
Yani görüyorlar zaten. Yani bakın bir tek gül bile insanın iman etmesi için yeterli. Bir tane tohum, bir tane yaprak atıyorsunuz toprağa. Oradan bir şey çıkıyor ve muhteşem bir kokusu var. Nasıl olur bu? Dünyanın dört tarafına gidin, bütün gülleri koparın, bütün güller aynı kokar. Hiç farklı kokan bir güle rastladınız mı? E bu koku nereden geliyor? Toprağı alın elinize koklayın. Yani kötü bir kokusu vardır toprağın. Toprağın içinden nasıl parfüm çıkar? Yani bunu çok sakin bir kafayla düşünseniz zaten yaratılışın dışında başka bir tesadüf yani gerçekten belli ki insan bunu gurur ve büyüklenme dolayısıyla bu gerçeği inkar ediyor. E zaten bu da bizi 14 asır önce Cenab-ı Allah Kuran-ı Kerim'de en güzel biçimde bildirmiş.
ERKAN SEYHAN: Bir de hepsinin özünde de zaten onların hepsi Allah'ın dilemesiyle oluyor. Sonuçta Allah Kuran'da bize inkar eden insanların olacağını söylüyor. O ayet tecelli etmiş oluyor. Yani yoksa gerçekten normalde olacak bir şey değil, o da bir Allah'ın mucizesi. Yani bu kadar açık delillerin varlığı bu kadar aşikarken halen birilerinin inkar ediyor olması işte o ayetin tecelli etmesi için, birileri de görecek bütün bunlara rağmen, inkar edecek, siyahla beyaz gibi öyleleri olacak ki inanan insanların güzelliği, kıymeti ortaya çıkacak. Birileri aksini iddia edecek ki bizim bunları anlatmamıza vesile olacak, bunları konuşmamıza vesile olacak. Evrim teorisi diye bir şey ortaya atmasalardı biz oturup bu sohbeti yapamayacaktık. Böyle güzel bir mübarek gecede, Ramazan gecesinde vesile olmuş oldular. Evrim teorisinden bahsederken Allah'ın yaratılışını anlatmamıza vesile oldu. Bunların hepsi Allah'ın çizdiği kader içinde. O da onların kaderinde. Onun için birileri böyle inkar edecek birileri de onların cevabını verecek inşaAllah.
SUNUCU: Bir başka soruya geçiyorum. “İyi akşamlar. Şimdiye kadar bulunmuş 250 milyon fosil arasından bir tane bile ara geçiş formunu bulamadılar. Buna rağmen evrimciler nasıl hala ara geçiş formu olduğunu iddia edebiliyorlar?” Sami Gürpınar, Adapazarı.
ALİ SADUN ENGİN: Evet buna cevap vermiştik aslında.
Bakın zaten şimdi evrim diyoruz. Sürekli evrimcilerin bir takım iddiaları var, varsayımları var. Bunların ne kadar saçma olduğunu ortaya koyuyoruz ama bakın, hiçbir şekilde cevap vermeye dahi yanaşamadıkları bir konu var ki, bilimsel gerçeklerin ışığında. Beş duyumuzla algıladığımız bu dünyayı nerede gördüğümüz ve bu görenleri ve bu duyanları kimin gördüğü, kimin duyduğu sorusu. Evrimcilerin, Darwinistlerin bu soruya verebilecek hiçbir cevapları yok. Darwinici bir izahla, Darwinist bir izahla ruhun, bütün bunları gören Allah'ın kendi ruhundan üflediği candır insanlara. Bunun hiçbir şekilde Darwinist ve materyalist bir izahı yok. İşte en çok, yani en çok kaçınılan konu da budur aslında. Yani bakın şöyle büyük bir mucize, ışık var, bu geliyor, bu ışık elektrik sinyaline dönüştürüyor. Az önce Erkan Bey görme duyusunu anlatırken bunu izah etti. Ve karanlık bir yerde, bakın kafa atası karanlık tamamen. Bunu hakikaten çok iyi düşünmek gerekiyor. Güneşli bir günde, yüzünüzü gökyüzüne çeviriyorsunuz, gözünüz kamaşıyor değil mi güneşten? Ama beyninizin içi kapkaranlık, bakın bu çok önemli bir şey. Karanlığın içerisinde aydınlığı görüyorsunuz. Peki bu aydınlığı kim görüyor? Proteinleri oluşturan moleküller mi? Proteinler mi? Proteinleri ne oluşturuyor? Atomlar. Atomların görme gücü var mı? Yok. Atomlar sonuçta proton ve netron etrafında dönen elektronlardan oluşuyor. Bir çekirdek etrafında vızır vızır büyük bir şeyle sürekli elektronlar dönüyor. Bu ışığı, bu göz kamaştıran ışığı bu atomlar görebilir mi? Hayır. Bakın işte bunu evrimciler kesinlikle açıklayamıyor.
Bir örnek daha vereyim. Şu anda sizinle konuşuyoruz ve bütün seyircilerimiz bizi televizyonlar aracılığıyla, televizyonların hoparlörlerinden dinliyor değil mi? Evet. Fiziksel ve bilimsel açıklamasına baktığınızda ses nedir? Ses mesela budur. Masaya vurduğumda bir titreşim oluşur. Bu fiziksel bir titreşimdir. Fiziksel bir titreşim kulak zarınıza gelir. Yine kulak zarınızı fiziksel bir şekilde titretir, değil mi? Bu daha sonra örs, üzengi ve çekiş kemikleri aracılığıyla, yine fiziksel bir hareket ile salyangoza aktarılır ve salyangoza üzengi kemiği vurur. Ve vurduğu zaman salyangozun içerisinde bulunan sıvı dalgalanmaya başlar. Devam ediyorum. Bu salyangozun içinde bulunan sıvının hareket ettirdiği tüycükler vardır. Bu tüycüklerin kapıları vardır. Bu suyun hareketiyle bu kapakları açılır ve içine potasyum iyonları dolar. Ve bu potasyum iyonları bu hücre içerisinde elektriklenme meydana getirir. Bakın çok önemli bir şey bu. Biyokimyasal bir elektriklenme sürecinden bahsediyoruz. İlk başta gelen fiziksel bir sesi, fiziksel bir ileti yani kulak zararına çarpan fiziksel bir tepkiyi elektrik sinyaline çeviren, biyokimyasal elektriğe çeviren bir sistemle karşı karşıyayız. Bakın bunu söylediğimde aslında beyninizin içi sessiz, zifiri sessiz diyelim buna. Ve buradaki sorumuz şudur; bu görüntüyü gören, bu berrak görüntüyü gören, bu mükemmel sesleri duyan kimdir? Evrimcilerim buna bir cevabı yok.
SUNUCU: Son Erkan Bey'e neler söylemek istersiniz?
ERKAN SEYHAN: Bu konuya kısa bir ekleme yapayım. İnsanın bir de öyle bir tarafı var ki, işte o gördüğü görüntüden zevk alan, duyduğu sesten mutluluk duyan, sevdiği insanın sesini telefonda bile duyduğunda böyle bir içinde neşe hisseden, müzikle ritim tutan, bunları nasıl açıklayacaklar? Yani o alınan zevkler, o işte mutluluklar, hüzünler, küçük bir çocuğa duyulan şefkat, acıma duygusu, merhamet duygusu, bunu hangi etle, hangi kemikle, hangi atomla açıklayacaklar? Bunların hepsi Allah'ın insana kendinden üflediği ruhtur. Ruhtadır bunlar. Gören de, işiten de, işte o sevgiyi, şefkati hisseden de hepsi budur. Bunların hiçbiri de etle, kemikle, atomla açıklanacak şeyler kesinlikle değildir. Onun için evrimcilerin iddia ettiği o felsefenin ne bilimsel bir dayanağı vardır, ne mantıksal, ne akla uygun bir tarafı. Dediğimiz gibi bu aslında bir anlamda bizim bunları konuşmamıza vesile olan bir konu. O da hepimizin kaderinde olan bir şey. Dünyanın kaderinde olan bir şey. Ben herkese mutlu, hayırlı, huzurlu bir Ramazan diliyorum. Bizi tüm izleyenlere, tüm Türkiye'ye. Sizlere de çok çok teşekkür ediyoruz bu imkanı sağladığınız için.
SUNUCU: Değerli seyircilerimiz, biz bu akşam keyifli bir sohbet yaptığımıza inanıyoruz. İnşaAllah sizler de bu keyifli sohbetten en az bizim kadar bunun manasını anlamış ve bu konuda duyarlı olmuşsunuzdur. Gelecek gelen maillerden, sorulardan bu belli zaten. Biz neden konuklarımıza soru sormuyoruz? Çünkü bize öylesine yoğun mail geliyor ki biz izleyicilerimizin sorularını konuklarımıza yöneltmek istiyoruz. Biz bu gece konuya hakim iki tane özel konuklarımızı ağırladık. Her ikisine de ben şahsım adına teşekkür ediyorum.
ERKAN SEYHAN: Biz teşekkür ederiz, Allah razı olsun.
SUNUCU: Yine çok becerikli, işini iyi bilen teknik bir ekiple çalıştık. Ben yayında ve yapımda emeğe geçen tüm arkadaşlarım adına hepinize hayırlı geceler diliyorum. Bu arada biz önümüzdeki hafta aynı gün ve aynı saatte Tempo TV'de yine birlikte olacağız. Hepinize hayırlı geceler, kazancınız bereketli, geceniz mübarek olsun.
SUNUCU: İyi akşamlar sevgili seyirciler, Tempo TV ekranlarından hepinize hayırlı geceler. Uzun bir aradan sonra Adnan Oktar'la Baş Başa programında tekrar sizlerle birlikte olmanın mutluluğunu yaşamaktayız. Bu akşam Adnan Oktar Beyefendi başka bir programda olduğu için bu akşam çok önemli iki tane konuğumuz var. İman ve evrim konusunda yurt içi ve yurt dışında uzun konferanslar veren Sayın Ali Engin Beyefendi ve Sayın Erkan Seyhan'la bu akşam birlikte olacağız.
Bu akşam ne konuşacağız? İman hakikatlerini konuşacağız, evrimi konuşacağız, Darwin’i konuşacağız. Bu akşam inanıyorum ki güzel bir program çıkaracağız. Öncelikle hoş geldiniz diyorum. Hemen size şunu soruyorum.
Sayın Adnan Oktar'ın yüklenmiş olduğu misyonla birlikte bugün Türkiye'de ve dünyada hatta dünyada evrim tartışılır hatta uzun süre tartışılır bir duruma geldi. Bunu neye bağlıyorsunuz? Önce sizden başlayalım Sevgili Ali Bey.
ALİ SADUN ENGİN: Evrim teorisiyle ilgili tartışmalar son zamanlarda alevlendi. Ama geçmişe dönüp baktığımızda Sayın Adnan Oktar evrimle ilgili olan çalışmalarına 1979 yılında başlıyor. 30 yıldır bu konuda fikri bir mücadele veriyor kendisi. Bugün sayısı 300'den fazla olan eseri var. Sadece evrim teorisiyle ilgilenen yani bu konuyla alakalı 30-35'den fazla eseri var Adnan Bey'in. Bununla ilgili hazırlanmış onlarca internet sitesi, 100'den fazladır belki de. Bununla ilgili hazırlanmış olan birçok belgesel Ve bunların hepsi de şu anda yanılmıyorsam 64'den fazla farklı lisana çevrildi. Dolayısıyla son günlerde bunun alevlenmesinin başlangıcında Adnan Bey’in yapmış olduğu ve geçmişte bu yoğun çalışmalar var.
Ve tabii ki evrim teorisi son derece çürütülmesi açısından çok önemli bir konu. Çünkü ilk olarak bunun neyi temsil ettiğini anlamak çok önemli. Müslüman olarak biz bunu çok iyi anlamamız gerekiyor gerçekten. Evrim teorisi hayatın başlangıcını ve bundan sonraki tüm gelişmeleri sözde bir gelişme sürecinde açıklıyor. Bunları da şuursuz kör tesadüflere bağlıyor. Şuursuz süreçler, doğal seleksiyon ve mutasyon adı verilen iki tane kör ve şuursuz sürecin bütün bu canlılığı, etrafımıza baktığımızda gördüğümüz çeşit çeşit hayvanlar, bitkiler, meyveler bunları ne görüyorsak şuursuz bu süreçlerin yaptığını söylüyor. Dolayısıyla bu nasıl bir noktaya getiriyor bizi? Allah'ın varlığını bu şekilde inkar etmiş oluyor ve bu ateist felsefenin sözde bilimsel dayanağı olmuş oluyor. Dolayısıyla bir Müslüman kendi Allah'a olan sevgisinden, saygısından ve bir ibadet kastıyla böyle bir teori ortaya çıktığında ve insanları bilim adı altında kandırmaya çalıştığında bir refleks olarak hemen bunu bilimsel olarak yalanlama, bunun ne kadar yanlış, ne kadar saçma bir teori olduğunu bilimsel açıdan insanlara göstermek üzerinde bu bir görev ve bir ibadet şekli olmuş oluyor.
ERKAN SEYHAN: Ben şunu eklemek istiyorum, çünkü çok sık sorulan bir soru. Niye evrim teorisi gibi bilimsel bir konuyla halk da ilgilensin veya bu konu niye bu kadar önemli ki bunun üzerinde, bu kadar duruyorsunuz diye çok kereler soruluyor. Evrim teorisi herhangi bir bilimsel teori değil. Ali Bey'in de biraz önce açıkladığı gibi, evrim teorisi bütün bu kainatın, insanlığın, canlılığın nasıl var olduğunu kendine göre açıklamaya çalışan, hayatın anlamını kendince anlatmaya çalışan bir teori. Ve bu konuyla ilgili de söylenebilecek zaten çok fazla bir söz yok. Ya evrim teorisini savunanların anlattığı gibi, insanlar diyecek ki bütün bu canlılık, kainat, evren ve bizler kör tesadüflerin sonucunda kendi kendine ortaya çıktık, ya da bütün bunların bilgisine zaten sahip olan çok yüce bir kudret bunların hepsini hiç yoktan var etti yani Allah yarattı diyecek. Bunun dışında üçüncü bir seçenek yok. Dolayısıyla aklı olan her insan hayata geldikten sonra kendine bu soruyu zaten sormalı. Ben nasıl var oldum? Ve niçin var oldum? Zaten bu soruyu sorduğu zaman ya birileri çıkıp işte evrim safsatasını kabul ettirmeye çalışacak ya da yaratılış gerçeğini kabul edecek insan. Dolayısıyla bu konu mutlaka ve mutlaka herkesin kendi bilgi çerçevesinde, illa profesör olmasına, bilim adamı olmasına, akademisyen olmasına veya çok iyi eğitimli olmasına gerek yok. Her kesimden insanın mutlaka kendisine sorup cevabını bulması gereken bir şey.
İşte bu anlamda düşünüldüğünde Adnan Bey çok uzun yıllardan beri yaratılış gerçeğini anlatmak için bunun karşısında sanki bir alternatifmiş gibi sunulmaya çalışılan, insanlara dikte edilmeye çalışılan evrim teorisinin geçersizliğini anlatmış, kitaplarında, eserlerinde, internet sitelerinde ve işte son dönemde televizyon programlarında bunun geçersizliğini de çok açık bir şekilde herkese göstermiş durumda.
SUNUCU: Sayın Adnan Oktar'ın savunduğu fikirlere sırf karşı olmak olsun diye, bunun adına başka şeyle mi söylenir, yani bunu gelirken halktan birileriyle paylaştık. Yani adı ilahiyatçı ya da başka bir isim altında, ilme ve bilime dayanmayan karşıt görüşleri maksatlı mı buluyorsunuz? Nasıl, neye bağlıyorsunuz bunu?
ALİ SADUN ENGİN: Müsaadenizle çok önemli bir noktaya değinmek istiyorum burada. Şimdi evrim teorisi, demin de bahsettiğim gibi tamamen ateist bir ideolojiyi desteklemek maksadıyla savunulan köhne bir teori. Fakat bazı kişiler İslam'ı ve evrimi uzlaştırmaya çalışıyorlar. Yani Allah evrimle de yaratmıştır, olabilir, yaratmıştır gibi izahlar yapıyorlar. Doğru, bakıldığı zaman tabii ki Allah her şeye kadir. Allah dileseydi evrim süreciyle de bütün canlıyı yaratabilirdi. Ama bu ilk başta Kuran-ı Kerim'de yok. Bu birincisi. İkincisi, bilimsel verilere baktığımızda böyle bir şeyin olmadığını görüyoruz. Yani canlılığın tarihinde, fosil kayıtlarına baktığımızda bu izlere, bu gelişimin, bu dönüşüm sürecinin izlerine rastlayamıyoruz.
Dahası var. Evrim teorisi ateistlerin yani ateist felsefeyi savunan kişilerin çok şiddetle başvurdukları bir teori ve bu ideolojiye ihtiyaçları var. Dolayısıyla böyle bir teoriye yani İslam ve inanç adına destek veriyor olmak sonuçta ateistlerin işine gelecek bir hareket olduğundan dolayı Müslümanların bundan şiddetle kaçınması gerekiyor.
Bakın, evrim teorisinin ve ateistle ilgili olan bağlantısını size gösterebilmek için Richard Dawkins adında bir zoolog var, Oxford Üniversitesi'nde. Bugün ateist felsefeyi en önde savunan liderlerden bir tanesi ve konuda zaten birçok kitabı da var. Bakın şunu söylüyor, Kör Saatçi adlı kitabında şunu söylüyor, 6. sayfasında, daha ilk girişinde bunu söylemiş:
''Darwin entelektüel anlamda tatmin olmuş bir ateist olmayı mümkün kılmıştır.”
...tatmin olmuş bir ateist olmayı mümkün kılmıştır diyor. Dünyanın en ünlü ateisti bu. Devam ediyorum. Bir filmden alıntı, kendi röportaj veriyor. Bunu film yapmışlar. Filmin adı The Expert. Şu anda Amerika'da gösterimdeydi fakat Türkiye'de gösterime girmedi.
Dawkins: “Beni bunun şahidi, bu konunun avukatı gibi görüyorlar.” Yani neyin avukatı? Ateizmin. Yani dinsizliğin ve Allah’sızlığın avukatı gibi görüyorlar. “Ve bana soruyorlar: Dr. Dawkins, evrime olan inancınız, evrim üzerine çalışmalarınız sizi ateizme mi döndürdü? diye. Buna evet demek zorundayım'' diyor. Yani “ben ateistim'' diyor. ''Benim gibi insanlar evrim lobisi için kötü haber gibidirler.'' Yani evrimi savunan kişiler için kötü haberdir diyor. Neden? ''Oysa ben bu konuda bu alanda konuşan kişilerin hepsinden çok daha açık sözlü ve dürüstüm.'' diyor. Yani diyor açık açık. Hani din ve inanç ile evrim teorisinin bir alakası yoktur çünkü evrim teorisi ateisttir diyor. Bu konuda açıkta sözlüyüm diyor. Devam ediyor. ''Özellikle oluşturulmuş bir çeşit evrimi koruma lobisi var. Bunların büyük bir çoğunluğunu ateistler oluşturuyor. Ama bu kişiler, gözü dönmüş bir şekilde, dindar insanlarla dost olmak istiyorlar.” Az önce bahsettiğimiz konu. “Ve bunu yapabilmenin tek yolu, evrimle din arasında hiçbir uyuşmazlık olmadığını söylemektir,” diyor. Ve buna da açıkça karşı olduğunu söylüyor. Zaten evrim teorisinin tamamen ateist bir konu olduğunu söylüyor.
Dolayısıyla sonuç olarak şunu tekrar altına çizmek lazım. Dinle evrim teorisini uzlaştırmak gibi bir şey söz konusu olamaz. Yani evrim teorisi kesinlikle Allah'ın varlığını inkar eden bir felsefe. Ve Müslüman olan, ben inanıyorum diyen her Müslümanın şiddetle karşısında durması ve yanlışlığını bilimsel olarak göstermesi gereken bir teori.
SUNUCU: Sevgili seyircilerimiz, hafta boyu içerisinde gelen sorularla yolumuza devam edeceğiz Erkan Bey. Bir seyircimizin bize göndermiş olduğu bir soru var. “İyi akşamlar. Hayırlı Ramazanlar.” Bu arada değerli seyircilerimizin mübarek Ramazan ayında Müslüman kardeşlerimizin mutluluğunu da yaşıyoruz. Allah’ın bereketi, rahmeti ve mağfireti hepimizin, herkesin üzerine olsun. İnşaAllah.
“Hayırlı Ramazanlar. Evrimciler kendilerinden evrimi kanıtlayan bir ara geçiş formuna ait fosil göstermeleri istendiğinde nedense laf kalabalığı yapıp onun ötesinde çok fazla bilimsel bir gerçeğe yaklaşmamaktalar. Şayet söyledikleri gibiyse, bu hayali canlıların fosillerini biz niye göremiyoruz?” Onların iddia ettiği gibi ise diyor seyircimiz. Biz niye göremiyoruz?
ERKAN SEYHAN: Kimse de göremiyor zaten. Görene de 10 trilyon var zaten.
SUNUCU: “Eğer her yer bu fosillerle doluysa neden acaba evrimciler kendi elleriyle 500 yıllık insan kafatasına orangutan çene kemiği monte edip buna eski görünümü kazandırmak için potasyum dikromat sürmüş ve buna Piltdown adını vererek 43 sene boyunca utanmadan sözde insanın atası diye bu sahte kafatasını sergilemişlerdir. Bu konuda çaresiz olmasalar böyle bir sahtekarlığa başvurmaya niçin ihtiyaç duysunlar” diyor Saadettin Tekyol, Beşiktaş'tan bir izleyicimiz.
ERKAN SEYHAN: Şimdi zaten Saadettin Bey maşaAllah cevabını da vermiş. Halkımız da zaten bu konuda çok ciddi anlamda bilinçlendi. Bu da çok sevindirici bir şey. Onun da dediği gibi ama ekleyelim bir takım şeyleri.
Biraz önceki sorunuz da aslında bağlantılı bir şey bu. Yani hani işte bir takım dindar insanlar da işte evrim teorisi neden olmasın, hani böyle mi yaratıldı gibi ortalamaya çalışıyorlar ya.
Şimdi Ali Bey'in de söylediği gibi, şimdi evrim teorisinin iki bacağı var gibi düşünmek lazım. Asıl evrim teorisini savunanların ana anlattığı şey bütün canlılık tesadüfen kendi kendine oluştu diyorlar. Yani haşa bir yaratıcı yok diyorlar. Zaten evrim teorisinin özü bu. Bir kere bu kökünden reddedilip yanlışlığı anlatılan anlatılması gereken konu bu. Sonra birileri kalkıp sonradan diyorlar ki tamam, bu olamaz, çünkü o kadar akıl dışı, mantık dışı, bilim dışı bir şey ki. Yani Allah yaratmıştır ama niye evrimsel bir süreç içinde yaratmış olmasın diyorlar.
Şimdi bu Allah dileseydi olabilecek bir şey ama eğer Allah bu şekilde yaratmış olsaydı biz mutlaka bunun delillerini görürdük. İşte orada da beyefendinin sorduğu soru devreye giriyor. Yani biz canlıların bu şekilde yaratılmış olduğuna dair fosil kayıtlarını bulurduk, bulmamız gerekirdi. Eğer biz o ara geçiş formlarının fosillerini bulsaydık, o zaman zaten bunun yine yaratılışla çelişmezdi. Eğer Allah o şekilde yaratmış olsaydı, bu ara geçiş canlılarının fosilleri bulunurdu. O canlıların türlerin birbirine değişmesini sağlayan mekanizmalar bilinirdi. Zaten bizim kitabımızda da yaratılışın böyle olduğu anlatılırdı. Biz de bunları görürdük, derdik ki Allah'ın yaratması bu şekilde gerçekleşmiştir. Ama böyle olmamış.
Kuran-ı Kerim'e bakıyoruz, Allah hiç yoktan var ettiğini anlatıyor. Bu inananları ilgilendiren bir kaynak ve delil. Öbür tarafa geçiyoruz, tamamıyla bilimsel. Herkesin anlayabileceği, Hristiyan'ın, Musevi'nin, Müslüman'ın hatta ateist olanın da asla inkar edemeyeceği delillerden bahsediyoruz. Bunlar da fosiller.
Fosiller nedir? Hani hiç bilmeyenler için söylemek gerekirse, geçmişte yaşamış canlıların bir şekilde bu aniden kayalaşmış olabiliyorlar. Bazen işte volkanik bir patlamanın sonucunda bir canlı ölüyor ve o anda kayalaştığı için içinde hiç bozulmadan milyonlarca, milyarlarca yıl durabiliyor. Ve biz bunları bulduğumuz zaman o zamanki o canlının bütün özelliklerinin iskelet yapısını, büyüklüğünü işte çene yapısını bunların hepsini görebiliyoruz. Ve şu anda dünyada bulunmuş olan böyle milyonlarca fosil var. Ve bu fosillerin tamamı bildiğimiz mükemmel canlılara ait. Hiçbiri evrimcilerin iddia ettiği gibi bir türden diğer türe geçen ara geçiş canlısına ait değil. Örneğin mesela burada evet bunu gösterebilirsek şöyle tutalım.
Burada üstündeki bilgileri de okuyalım. 30 milyon yıllık Oligosen döneminden kalan bir kurbağa fosili. İspanya'dan çıkartılmış bu fosil. Bakın 30 milyon yıl boyunca hiçbir değişiklik yok. Hiçbir değişikliğe uymamış. Şimdiki kurbağanın aynısı. Hiçbir değişiklik yok.
Şimdi bu şekilde milyonlarca fosil var. Şimdi evrimciler de diyorlar ki canlılar birbirine geçti. Dolayısıyla ne olması lazım? Bir türün diğer türe değişirken arada onlarca, yüzlerce, binlerce ikisi arasında biraz ona, biraz öbürüne benzeyen canlılar olması lazım. Mesela balık sudan çıkacak, sürüngen olacak. Şimdi balığın bacakları yok, kuyruğu var, yüzgeçleri var. İşte solungaçları var. Akciğeri yok. Ama sürüngenin bacakları var, akciğeri var. Farklı bir deri yapısı var.
SUNUCU: Pardon Erkan Bey. Canlıların evrim geçirmediğine dair bir VTR’miz var. Onu gösterirsek konuşmamızı daha sağlıklı bir şekilde götürsünüz.
VTR- Kazılarda elde edilen fosillerin tümü, canlıların hiçbir evrimsel ataya sahip olmadan, tarihin her döneminde mükemmel ve kusursuz bir biçimde yaratıldıklarını gözler önüne sermiştir.
Yaklaşık 600 milyon yıllık Kambriyen devri katmanlarında bulunan fosiller, pek çok kompleks canlı türünün yeryüzünde hiçbir ataya sahip olmadan bir anda belirdiklerini, diğer bir deyimle yaratıldıklarını bir kez daha ispatlamıştır. Fosil kayıtları canlılığın kökenini anlamak için yeterince zengindir ve bizlere şu gerçeği göstermektedir; Canlılar tarihin hiçbir döneminde ilk elden gelişmişe doğru bir süreç yaşamamışlardır. Tam aksine bugünkü aynı kompleks yapı ve özellikleriyle yeryüzünde bir anda ortaya çıkmışlardır.
150 yılı aşkın bir süredir teorilerine kendilerince kanıt bulabilmek umuduyla yeryüzünün bütün katmanlarını altüst eden evrimciler teorilerinin geçersiz olduğunu, yaratılışınsa tartışılmaz bir gerçek olduğunu gözler önüne seren kanıtları kendi elleriyle çıkarmışlardır.
Gazete ve dergilerde zaman zaman şöyle haberler yer alır; “200 milyon yıllık sivrisinek fosili bulundu. 30 milyon yıllık kertenkele fosiline rastlandı.”
Bu tarz haberleri okuyanlar, bu durumun özel bir durum olduğunu, bu fosillerin eşine ender rastlanan türden olduğunu düşünebilirler. Fakat gerçek böyle değildir. Yeryüzü katmanlarının büyük bir kısmı günümüz canlılarının milyonlarca yıl önce yaşamış olan fosillerinin örnekleriyle doludur. Bunların çok büyük bir bölümü çıkartılıp ülkelerin müzelerinde koruma altına alınmıştır. Ancak halen dahi yapılan kazılarda bu fosil örneklerine rastlanmaktadır.
Milyonlarca yıllık örümcek, karınca, sinek, akrep, yengeç, kurbağa ve daha pek çok soyu tükenmiş veya tükenmemiş canlı fosil örneklerinin binlerce hatta yüz binlercesi müzelerde saklanmaktadır. Ancak bunların sayıca çokluğu kitaplara ve gazetelere pek yansıtılmaz. Bilimsel dergi, forum ve söyleşilere konu olmazlar. Peki bunun nedeni nedir?
Bunun nedeni, bulunan her fosilin tek başına evrimi yıkan bir delil olmasıdır. Bulunan her bir fosil örneği, Darwinistlerin yaşamlarını adadıkları sahte teoriyi yok edecek güçtedir. Bu nedenle, söz konusu fosillerin bir kısmı evrimcilerce gizli tutulmaya çalışılmıştır. Evrimcilerin delilleri gizleme ve örtbas etme yöntemleri günümüzde de hala devam etmektedir. Ele geçirilen yaşayan fosillerin en önemli örnekleri büyük bir sessizlik içinde gizlenmektedir. Müzelerin mahzenlerinde saklanan bu fosillerin tamamı insanların bilgisine sunulsa gerçekler çok açık biçimde gün ışığına çıkacaktır. Ancak çoğu bilim adamı evrim teorisini temelden ortadan kaldıracak böyle bir girişime cesaret edememektedir.
Bilimsel delilleri gizleyen, bilimselliği sahtekarlık ve aldatmacayla sağlamaya çalışan bir teori, zaten kendi geçersizliğini ilan etmiş demektir.
Evrimciler de açıkça bilmektedirler ki, ele geçen tüm bilimsel deliller, evrim süreci iddiasının yalnızca bir masaldan ibaret olduğunu göstermiştir.
Yaşayan fosiller bu canlıları milyonlarca yıl önce yaratmış ve günümüze kadar en mükemmel şekilleriyle korumuş tüm varlıkların yaratıcısı ve hakimi olan Allah'ın eseridirler. Tarih boyunca Darwinistlerin tüm korkuları bu açık gerçeğin gözler önüne serilmesi olmuştur. Ama artık bu açık ve tartışmasız gerçek tam anlamıyla gözler önündedir ve Darwinistlerin buna karşı gösterdikleri tüm çabalar boşa çıkmıştır. Hak olan karşısında batıl tamamen ortadan kalkmış, alemlerin Rabbi olan Allah büyüklüğünü ve yüce kudretini bir kez daha en mükemmel şekliyle sergilemiştir.
“Biz, bir oyun ve oyalanma konusu olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık. Eğer bir oyun ve oyalanma edinmek isteseydik, bunu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık böyle yapardık. Hayır, biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o yok olup gitmiştir. Allah'a karşı nitelendire geldiklerinizden dolayı eyvahlar size!” (Enbiya Suresi, 16-18)
SUNUCU: Sevgili seyircilerimiz, işte gördünüz, söze ne hacet var? Hem VTR hakkındaki hem de devam eden konumuzda fosillerle ilgili sizlerin görüşleri var.
ERKAN SEYHAN: Zaten VTR'de çok net, açık bir şekilde konu anlatıldı. Çok çok da fazla üstüne söyleyecek bir şey yok. Ama burada şunu eklemek istiyorum ben, kaldığımız yerden devam edersek. Eğer ara geçiş formu diye bir şey olsa ve bunların fosilleri olmuş olsaydı öyle bir tane, üç tane, beş tane olmazdı. Milyonlarca olması gerekirdi. Yani işte hani balıktan eğer sürüngene bir geçiş olmuş olsa burada arada o kadar çok canlı türü olacak ki yani biraz balığa biraz sürüngene benzeyecek. Bu ilk başta daha çok balığa benzeyecek, daha az sürüngene benzeyecek. Sonra gittikçe sürüngene benzemeye başlayacak, balıktan uzaklaşacak. Düşünün ki arada yüzlerce farklı çeşit de canlı olacak ve bu milyonlarca yıl sürecek. Dolayısıyla bunlar öldükçe bunların da fosilleri olacak.
E biz şimdi balık fosillerini milyonlarca buluyoruz. Ya da yüz binlerce buluyoruz. Sürüngen fosillerini on binlerce yüz binlerce buluyoruz. E ama arada bunların geçişine dair bir tane bile fosil bulamıyoruz. Bir tane. Yani işte gidip onu bunu çekiştirip bücüştürüp burasını benzetmeye çalışarak hani sürekli bir şeyler iddia ediliyor ama bunların da sonradan ya sahte olduğu ya aslında yaşayan bir canlıya ait bir fosil olduğu, yine sonuçta mükemmel bir canlının fosil olduğu ortaya çıkıyor.
Aslında o tip o tek tek fosiller üzerinde tartışmak gerçekten anlamsız. Çünkü dediğim gibi eğer böyle bir süreç yaşansa zaten biz nereyi kassak ara geçiş formu fosili bulmamız gerekirdi. Nereden fosil çıkıyorsa bir tane tam canlı, bir tane öbür uçtaki tam canlı çıktıysa arada 100 tane de ara geçiş formunun fosil olurdu. Ama dediğim gibi herkesin dediği gibi, evrim savunucularının da kendilerinin de kabul ettiği gibi bu şekilde herhangi bir ara geçiş formuna rastlayamıyoruz. Bu da şunu çok açıkça ortaya koymuş oluyor. Buradan hani Allah yaratmıştır ama niye evrimsel bir süreçte yaratmış olmasın diyenlere de en güzel cevap bu. Böyle bir süreç yaşanmamış. Yani bu bir inanç konusu değil. Bu çok bilimsel, çok teknik, herkesin mutlaka kabul etmesi gereken bir gerçek. Böyle bir süreç dünya tarihinde yaşanmamış. Bütün canlılar şimdiki halleriyle bir anda mükemmel şekilleriyle ortaya çıkmışlar. Bu da zaten tek bir şeyle olabilir. O da Allah'ın yaratmasıyla.
SUNUCU: İlave edeceğiniz bir şey var mı?
ALİ SADUN ENGİN: Evet, müsaadenizle şöyle bir ilavede bulunmak istiyorum. Bu bizim söylediklerimizin dışında zaten evrim teorisinin savunucuları tarafından itiraf edilen bir konu bu. Biz diyor bulamıyoruz diyorlar zaten. Yani evrimci bilim adamları diyor. Ömrü boyunca adam evrim teorisini savunmuş. Ömrü boyunca kazma-kürek elinde dağ-bayır fosil aramış. Otuz yılın, kırk yılın sonunda demiş ki kardeşim biz bunu bulamıyoruz. Böyle bir ara geçişi var mı? Yok diyor. Kim diyor bunu? Bakın bir iki örnek vereyim. Darwinist paleontolog Niles Eldridge diyor ki, uzunca bir şeyi kısaca okumaya çalışacağım:
“Aradan geçen 120 yılı aşkın süre boyunca yürütülen tüm paleontolojik araştırmalar sonucunda” 120 yıl boyunca kazdık diyor, “fosil kayıtlarının Darwin'in bu kehanetini” yani ileride buluruz gibi bir temennisi vardı onun zamanında. “Bu kehanetini doğrulayamayacağını açıkça görülür hale getirmiştir. Bu fosil kayıtlarının yetersizliğinden kaynaklanan bir sorun değildir. Fosil kayıtları açıkça söz konusu kehanetin yanlış olduğunu göstermektedir.” Yanlış diyor.
Devam ediyor. Bakın Ali Demirsoy. Türkiye'deki en önde, yani bu profesördür kendisi Ali Demirsoy ve evrim teorisinin ateşli bir savunucusudur. Bakın şunu diyor: ''Evrimde açıklanması en zor olan kademelerden biri de, bu ilkel canlılardan nasıl olup da organelli ve karmaşık hücrelerin meydana geldiğini bilimsel olarak açıklamaktır.'' Devam ediyor. ''Esasında bu iki form arasında gerçek bir geçiş formu da bulunamamıştır'' diyor. Bakın bunu Ali Demirsoy söylüyor.
ERKAN SEYHAN: Yani yoktur diyorlar aslında. Böyle bir teori doğru değildir diyorlar.
ALİ SADUN ENGİN: Bakın yani elimde şu anda 3-4 sayfa daha var. Bunları böyle dakikalarca bu itirafları bir program bunu okuyabilirim.
En azından isimlerini söyleyeyim. John Hopkins Üniversitesi'nden evrimci ateist Stanley. Stanley diye bilim atamı. Science Dergisi yazmış bunu. Science Dergisi kendisi söylüyor. Diyor ki, Neville George var mesela, paleontolog, Glasgow Üniversitesi'nden. Ondan sonra Jeffrey Schwartz var, antropolog bu.
ERKAN SEYHAN: Bunların hepsini itiraf ediyorlar. Yani evrim savunucusu olmalarına rağmen böyle bir sürecin olmadığını bir şekilde yazdıkları yazılarda, konuşmalarında, kitaplarında itiraf ediyorlar.
SUNUCU: İnanıyorum ki Allah-u Teala'nın ikrarından şey yapan bir hadisedir.
ERKAN SEYHAN: Tabii, aynen öyle. Başka hiçbir sebebi yok.
SUNUCU: Yine bir sorumuz var. “İyi akşamlar. Ramazan'ın bu ilk akşama hepimize hayırlı olsun.” Teşekkür ediyoruz seyircimize. “Evrim teorisinin doğru olmadığını ispatında fosillerin önemli bir yeri olduğunu söylemedi Hocamız Sayın Adnan Oktar Beyefendi. Evrimin geçersiz olduğunu bu fosillerden nasıl anlıyorsunuz?” Hayri Boztepe.
ERKAN SEYHAN: Aslında cevabını verdik şu ana kadar.
SUNUCU: Bu soruyu atlayalım izninizle.
“Merhaba, ben İzmir'de okuyan bir üniversite öğrencisiyim. Evrimcilerin yaptıkları sahte ilkel insan çizimlerini hangi kanıta dayanarak yaptıklarını merak ediyorum.” Akın Seçkin. Böyle bir soru yönlendirmiş.
ERKAN SEYHAN: Çok güzel bir soru. Yani şöyle; hiçbir şeye dayandırmıyorlar. Yani tamamıyla hayal güçlerini kullanıyorlar. Çünkü bu zaten hakikaten bilimsel bir rezalettir de aynı zamanda. Çünkü bütün bilim adamlarının ittifak halinde kabul ettiği gerçek şudur ki; hiçbir zaman yumuşak dokular fosillerde bir iz bırakmaz. Siz bir canlının iskeletini bulduğunuz zaman yani o iskelete bakarak ona öyle kaş-göz, burun, ağız falan yapamazsınız. Ama evrimciler kaş-göz, ağız, burun yapmayı bırakın mesela maymuna benzeyen bir canlıya insansı bakan gözler ekliyorlar. Bunu da böyle hani bütün bilindik gazeteler, sözde çok bilimsel dergiler sanki gerçek bir şeymiş gibi yansıtıyorlar. İşte neymiş o? Bir tane, şu kadar bir kemik buluyorlar. Mesela bir diş bulup insan resmi çizdiler o dişe bakarak. Sonra o diş bir domuz dişi çıktı. Nebraska adamı diye ara geçiş formu olduğunu iddia ettikleri yani ilk insanın işte hani maymundan geçerken gibi canlı olduğunu iddia ettikleri şeyler çizdiler. Bunu ailesiyle beraber çizdiler. Yani o kemiğe bakıyorlar, bir tane adam çiziyorlar, böyle hani maymuna benziyor ama bakışlar aynı insan, yanında eşi var, çocuklar falan böyle dolaşıyorlar. Ne o? O diş kanıtları. Sonradan da anlaşılıyor ki o diş bir domuza ait. Yani onun için bunu hiçbir şeye dayandırmıyorlar. Bu tamamıyla bir propaganda yöntemi. Biliyorlar ki gazetelerde çıkan haberlerde insanların çoğu sadece resme bakıyor, resmin altındaki birkaç satırı okuyor, devamını çok dikkatli incelemiyor. Siz oraya saçları, yüz ifadesi, genel hatları maymuna benzeyip de insan gibi bir şey koyduğunuz zaman ona bakan diyor ki demek ki böyle canlılar varmış. Altına da işte ‘ara geçiş formu, ilk insana ait şey bulundu’ diyor. Oraya da bir kemik resmi. Bir sürü insan bu propagandadan etkileniyor. Yıllarca da böyle maalesef toplumları uyutmaya çalışmışlar ama artık geçti, geçmiş olsun.
SUNUCU: Ama Sayın Adnan Hoca'nın sayesinde inanılmaz bir gençliğinde çalışmış.
ERKAN SEYHAN: Adnan Bey'in vesile olmasıyla. Sorular falan zaten çok profesyonel, çok akılcı, bu işe gerçekten belli ki herkes artık hakim olmuş. Onun için onların hepsine geçmiş olsun diyoruz buradan, Ramazan münasebetiyle de.
SUNUCU: “İyi yayınlar. Ben evrim teorisiyle ilgili Carlos Darwin'in itiraflarını harunyahya.org sitesinde okudum ve çok şaşırdım. Darwin'in kendisi bile ara fosil bulamaması sebebiyle evrimin geçersizliğinin ortaya çıkacağını anlamışken neden hala bilim adamları evrim teorisine ısrarla desteklemektedir” diyor Ali Bey. Halil Selamet Giresun'dan bir izleyicimiz.
ALİ SADUN ENGİN: Evrim teorisini ısrarla desteklemek zorundalar. Kendi ideolojilerini devam ettirmek için. Bunu Dawson söylüyor. Kendisi materyalist bir bilim adamı, diyor ki 1950'lerde şunu söylüyor:
“Ben bu teoriyi desteklenebilir kanıtlarla, bilimsel kanıtlarla ispatlayabildiğim için değil, yalnızca diğer açıklamanın yani yaratılışın tamamen kabul edilemez olmasından dolayı destekliyorum” diyor.
Yani özetle şunu demek istiyor; Ben yaratılışı kabul edemeyeceğim için bu ön kabulü, bu ideolojiyi, bu şekilde, bu evrim teorisini desteklemek zorundayım diyor. Gerçekten de bunu desteklemezlerse eğer, bakın, bu böyle bir bina gibi, yani bu bir ateist diktatörlük gibi, Darwinist diktatörlük bu. Bunun temeli bu. Bunu böyle çektiğiniz zaman bütün bina yıkılıyor. Çünkü Tarihte Hitler gibi, Mao gibi, Stalin gibi bütün diktatörler ve 20. yüzyılı kana boğmuş diktatörler, terörle masum insanların canını alarak insanlığı kan gölüne çevirmiş olan bu diktatörlerin dayandığı bütün noktalar işte bu evrim teorisi. Hitler diyor ki: “Benim ırkım Alman ırkı gelişmiştir diğer ırklara karşı” diyor. Mesela bu bir ırkçılık görüşü ve bunu da evrim teorisine dayandırıyor. Diyor ki: ''Yeryüzünden Almanları toplayın geriye kalan bir maymun dansıdır'' diyor.
Ondan sonra Marx var, biliyorsunuz komünist felsefenin kurucularından. Kendisi şunu diyor: “Bu bizim görüşlerimizi destekleyen” evrim teorisi için, Engels'e yazdığı bir mektubunda, “bu bizim görüşlerimizi destekleyen teoridir” diyor. Açık açık söylüyor. Mao da yine Çin komünizminin kurucularından diyor ki: “Bütün öğrencilerimize bu evrim teorisini öğretmemiz gerekiyor” diyor.
Dolayısıyla ne oluyor? Eğer siz bu teoriyi çekerseniz yani bilimsel anlamda yıkarsanız bütün komünizm, faşizm, materyalizm, terörizm bütün bunların bilimsel dayanağını altından aldığınızda, ortada bir canlının hayatta kalmak için diğerini öldürmeye kalkması, bu karşılıklı zıtlıkların üzerine kurulu bu kavga mantığı da ortadan kalkmış oluyor.
ERKAN SEYHAN: Fikir sistemleri çöküyor. Yani zaten şöyle düşünün; hani programın en başında söyledik ya, bir insan diyelim dünyaya geldi, belli bir yaşa geldi artık aklı başında, kendine bunu soracak, diyecek ki yani ben nereden geldim buraya? Niçin varım? Nasıl var oldum? Niçin varım ve ne olacağım? Bakacak ki herkes ölüyor. Yani belli bir süre için hayatta ve bu hayatında bir başı da var. Şimdi bu soruya eğer evrimcilerin iddia ettiği şey eğer cevap değilse, ki değil, o zaman geriye tek bir şey kalıyor. Yani tesadüfen kendi kendine var olmadıysa bütün bu canlılık, insan, o zaman yaratıldı. O zaman işte o diğer bütün o felsefeden hiçbir anlamı kalmıyor. Eğer yaratıldıysak o zaman yapacağımız tek bir şey var. Bizi yaratan niçin yaratmış? O zaman biz bunun cevabını arayacağız. O zaman ne yapacağız? Döneceğiz, kutsal kitaplara bakacağız, değil mi? Yani hiç bilmeyen bir insan için düşünün. O zaman işte gidecek Tevrat'ı okuyacak, İncil'i okuyacak, Kuran'ı Kerim'i okuyacak. Bakacak ki işte Tevrat'ta, İncil'de ciddi anlamda daha sonradan yapılmış tahrifatlar var. Kuran'ı Kerim'e bakacak. Allah'tan indiği şekliyle çok şükür elimizde, elhamdülillah. Ve o zaman oturacak, oradan ne yapması gerektiğini okuyacak. Ve o zaman kalkıp da hiç kimse bunun karşısında bir fikir sistemiyle ortaya çıkamayacak. Neye göre iddia edebilir ki? Yani birisi kalkıp nasıl komünist olacak? Nasıl faşist olacak? Yani bunu neye dayandırarak savunacak? Nasıl başka bir şey.. Çünkü onun karşısında o zaman herkes ne diyecek? Çok açık ve net bir şekilde. Sen bunların hepsini boş ver. Yaratıldık, öleceğiz ve hesap vereceğiz. O zaman bizi yaratan ne istediyse doğrusu budur. Ben niçin yaşamam gerektiğini, ne yapmam gerektiğini o zaman ona buna sormayacağım.
SUNUCU: Erkan Bey, söz Kuran'a gelmişken, Kuran mucizeleriyle ilgili bir videomuz var.
Anne karnındaki bu bir mucizeyi anlatıyor. Bunu seyredelim, seyircilerimizle birlikte bunu paylaşalım. Ondan sonra yine sohbetimize izninizle devam edelim.
VTR-
“Sizi, annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra, bir başka yaratılışa dönüştürüp yaratmaktadır. İşte, Rabbiniz olan Allah budur. Mülk O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz? ” (Zumer Suresi, 6)
Üç karanlık
Modern biyoloji bebeğin embriyolojik gelişiminin tıpkı ayette bildirildiği şekilde gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Ayetteki “üç karanlık içinde” ifadesi embriyonun gelişimi sırasında bulunduğu üç karanlık bölgeye işaret eder. Batın karanlığı, rahim karanlığı, döl yatağı karanlığı. Ayrıca ayette insanın anne karnında üç ayrı evrede meydana geldiği vurgulanmıştır. Bu bilgi, embriyoloji hakkında temel başvuru kitaplarından biri olan “Temel İnsan Embriyolojisi” isimli kitapta da şöyle yer alır:
“Rahimdeki hayat, üç evreden oluşur. Preembriyonik, ilk iki buçuk hafta. Embriyonik, sekizinci haftanın sonuna kadar. Ve fetal, sekizinci haftadan doğuma kadar.”
Anne rahmindeki gelişimle ilgili bu bilgiler, ancak modern teknolojik aletlerle yapılan gözlemler sonucunda elde edilmiştir. Ancak bu bilgiler diğer pek çok bilimsel gerçek gibi mucizevi bir biçimde Kuran ayetlerinde yer almıştır. Üstelik insanlığın tıbbi konularda hiçbir detaylı bilgiye sahip olmadığı bir devirde bu derece ayrıntılı ve doğru şekilde. Bu, Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun çok açık bir delilidir.
İnsanın anne rahminde gelişim sırası
İnsanın anne karnındaki gelişimi mucizelerle doludur. Daha hamileliğin 22. gününde yani anne karnındaki çocuk fetus halindeyken kulaklar gelişmeye başlar. Hamileliğin 4. ayında da kulak tam olarak fonksiyonel hale gelir. Fetus bundan sonra annenin karnındaki sesleri duyabilir. Dolayısıyla yeni doğan bir bebek için işitme duyusu, diğer yaşamsal fonksiyonlardan çok daha önce oluşur. Kuran ayetlerindeki öncelik sırası ise bu bakımdan çok dikkat çekicidir.
“O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir. Ne az şükrediyorsunuz! Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme duyularını ve gönüller verdi.” (Nahl Suresi, 78)
Dikkat edilirse, Kuran'da Allah'ın insana bahşettiği duyulardan hep belli bir sırayla bahsedilmektedir. Duyma, görme ve anlama. Bir bebeğin duyuları da işte tam bu sırayla gelişiyor. Kısacası modern bilimin keşiflerinden biri olan insan organlarındaki gelişimin sırası Kuran'da açıkça ifade edilmektedir.
SUNUCU: Evet sevgili seyircilerimiz, insanların etkilenmemesi mümkün değil. Hemen bir başka soruya geçiyorum. “Carl Stauber'ın evrim teorisini ortaya koyan kişi olarak ciddi bir bilgiye sahip değil” diyor seyircimiz. Bir kere kendisi bilim adamı değil, bu konularda detaylı araştırması, incelemesi yok. Ayrıca istese bile yaşadığı dönemin teknolojik imkanları ne canlılar ne hücre hakkında doğru ve detaylı bilgi edinilmesine olanak tanımıyor. Öyleyse Darwin neye dayanarak bu teoriyi ortaya atmış? Bilimsel yönden ispatlanamadığı halde niçin ona bu kadar çok destek olan ya da uyan çıkmış?” diyor Tekinkarlı Rize'den bir izleyicimiz.
ALİ SADUN ENGİN: Kısmen az önce yanıtladığımız Erkan Bey'in verdiği cevap da bunu kapsıyor aslında. Ateistler kendi ideolojilerini desteklemek maksadıyla yaratılış inancının alternatifi olarak bir açıklama getirmek zorundaydılar. Yani canlılık nasıl oldu, biz nasıl var olduk sorusunun cevabına, Allah bizi yarattı. Bu bir hakikat. Bunun yerine ne koyabiliriz? Sorusunun cevabını evrim teorisinde buldular. Evrim teorisi dedi ki insanlara, siz ve bütün canlılar ortak bir atadan geliyorsunuz, tek hücreli bir canlıdan. Tesadüfen yıldırımın çakmasıyla, yağmurun yağmasıyla böyle bir balçığın içerisinde tesadüfen bir tane hücre oluştu diyor ki zaten hücre çok müthiş kompleks bir yapı, tesadüfen olaşması mümkün değil. Onun üzeri 950'de bir ihtimal. Bunun sonucunda da diyor, bunu devamen de diyor, tüm canlılar diyor, yavaş ve küçük gelişmelerle, yavaş yavaş, böyle basamakları tırmanır gibi, daha iyi kademelere geçerek evrimleşti diyor.
İşte bu, ateistlerin ihtiyacı olan bir açıklama. Ve bunu da, bu imkanı da Charles Darwin, bu teoriyi ortaya atarak, onlara sağlamış oldum. Aslında bakın Erasmus Darwin'den alıyor aslında Charles Darwin'in dedesi Erasmus Darwin, kendisi bir masondur. Yüksek derece bir mason. Ondan alıyor. Yani evrim teorisini ilk ortaya atan kişi Charles Darwin değil. Yani eski zamanlara, eski Yunan'a kadar gidiyor bu. Yani Firavun dönemine kadar gidiyor. Firavun döneminde de mesela Firavun insanlara canlıların, bütün insanların Nil kenarındaki işte o, yine o çamur benzeri varken insanların ve canlıların yavaş yavaş türemiş olduğunu anlatıyordu. Tarihi kaynaklardan bunu görebiliyoruz. Dolayısıyla şeytanın sisteminde, ateist sistemde Allah'ı inkar etmek için, Allah'ın varlığını inkar etmek için her zaman bir alternatif açıklama ihtiyacı oluyor. Zaman zaman tarih içerisinde de bunu farklı bir şekillerde ortaya çıktığını görüyoruz. 19. yüzyılın ikinci yarısında da bu açıklamayı Charles Darwin'in insanlara evrim teorisine veriyor.
SUNUCU: Diğer bir sorumuza geçiyoruz. “Neden yaratılış ve bilim birbirlerine zıt bir şeymiş gibi tanıtılıyor? Oysa bu yanlış” diyor seyircimiz. “Allah'a inanan birçok bilim adamı var. Bu kişileri pek çok şeyi keşfetmişler. Örneğin, tüm zamanların en büyük bilim adamı olarak nitelendirilen Isaac Newton'un evrene bakış açısını şu şekilde belirtmiştir: ‘Güneş sisteminin, gezegenlerin, kuyruklu yıldızların, hareket sistemleri yalnızca akıllı ve güçlü bir varlığın kudretiyle sürebilir. Bu varlık yalnızca dünyanın ruhunu değil, her şeyi yönetir. O yöneten Allah'tır.’ Bu durumda yaratılış ve bilim çatışması söz konusu olabilir mi?” Galip Uslu Kayseri'den.
ERKAN SEYHAN: Şimdi zaten öyle bir şey mümkün değil. Zaten o kadar çok dindar bilim adamı var ki dünya tarihinde yaşamış. Hem Müslümanlar var, Müslüman olmayan ama Allah'a inanan dindar birçok zaten bilim adamı var. Zaten onun dışında özüne baktığımız zaman için Kuran-ı Kerim'de Allah insanlara sürekli düşünmelerini, araştırmalarını, yaratılan şeylere bakmalarını, Allah'ın delillerini görmelerini emrediyor. Zaten bilim dediğimiz şey bu. Ateistler kendilerine göre bir bilim tanımı yapıyorlar. Sonra da diyorlar ki, bu tanıma göre din ve bilim uyuşmaz. Çünkü onların bilim diye ortaya attıkları şey tamamıyla dinsizlik üzerine kurulu, ateizm üzerine kurulu, işte evrim teorisi üzerine kurulu. Onların uydurdukları bilim tanımına göre bir çelişki çıkarsa çıkabilir. Oysa gerçek anlamda bilim demek, zaten çevremizde gördüğümüz her şeyi nasıl var olduğunu, nasıl işlediğini, sistemlerin nasıl çalıştığını bunları araştırmanın adı. Bu işte canlılarda biyolojik anlamda yapılan araştırmalar bir dal, fiziksel anlamda yapılan araştırmalar bir dal, bütün maddelerin kimyasal yapılarını araştırmak bir dal, işte fosilleri araştırmak bir dal, bunların hiçbiri dinle çelişmediği gibi bir insanın dindar olması bu araştırmaları yapmasına asla engel değildir. Tam aksine gerçekten dindar olan bir bilim adamı, bir bilim insanı mutlaka zaten bunları araştırmak isteyecektir. Ama bunları araştırırken Allah'ın yaratılışının delillerini bulduğunu bilecektir. Ve onun heyecanını, şevkini artıracaktır. Bu ateistlerin dediği gibi dindar olmak demek, bütün bunlara kapılarını kapatmak değil, tam aksine daha güçlü tefekkür edebilmek için, daha derin bir imana sahip olabilmek için bunları araştırmak anlamına gelir. Dindarlık zaten ilimde insanın ne kadar derin olmasıyla dindarlığı da artan bir şeydir. “Allah'tan en çok ilim sahipleri korkar” buyuruyor Kuran-ı Kerim'de. İşte bu ilim sahibi ancak Allah'ın yarattıklarını inceleyerek, onların detaylarını görüp Allah'ın kudretini, azametini gereği gibi takdir ederek olunur. Ve bu da insan Allah korkusunu, Allah'a bağlılığını, dine bağlılığını artırır. O yüzden tamamıyla yanlış bir iddia.
ALİ SADUN ENGİN: Bir de şöyle bir nokta var. Bu gerçekten çok önemli. Tam söylediklerinin aslında tam aksi. Evrim teorisi bilimin önünü tıkayan, bilimin gelişmesini engelleyen bir teori. Çünkü niye biliyor musunuz? Az önce bahsettiğimiz bir film vardı Amerika'da gösterilen. Orada Amerika'daki Evrim teorisine karşı olan bilim adamlarının nasıl meslekten atıldıklarını gösteren bir film bu. Hepsi çıkıyorlar diyor ki: “Ben evrim teorisine karşı çıktım, bu yüzden dolayı mesleğimden oldum. Beni üniversite hocalıktan attılar” diyor.
Şimdi bu bir diktatörlük yani bu bir zorlama rejimi. Bunun karşısında olan hiçbir fikri kabul etmiyorlar. Dolayısıyla yaratılış inancına sahip, Allah'ın varlığına inanan bir bilim adamının da bulabileceği, yapacağı keşiflerden ve çalışmalardan insanlık mahrum kalıyor. Bakın kanser var, AIDS var, çözüm olmayan birçok şey var. Ve inşaAllah ahir zamanda, Hz. Mehdi (as) döneminde inşaAllah bu çözümü olmayan hastalıkların hepsinin şifası bulunacak Allah'ın izniyle, Allah'ın dilemesiyle.
Bakın bir bilim adamının nasıl iman sahibi, nasıl yaratılışa inancı olabileceğini az önce siz soruda da okudunuz. Arkadaşımız çok güzel soruyu sorarken belirtmiş. Ben mesela bu yüzünü en zeki insan olarak anılan bilim adamı Albert Einstein'ı size bir tane kendi kitabında yazdığını okuyorum: “Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum. Bu durum şöyle ifade edilebilir; Dinsiz bir bilim topaldır.” Çok açık söylemiş.
Bunun gibi daha birçok alıntı var ama süremiz kısıtlı olduğu için girmiyorum. Ama özünde şunu söylemek istiyorum, dindar bir bilim adamıyla, yaratılışa Allah'a inanan bir bilim adamıyla, ateist bir bilim adamı arasındaki fark şudur; Dindar, yaratılışa inanan bir bilim adamı, bütün çalışmalarında Allah'a teslim olur. Allah'a dua eder. ''Ya Rabbi.'' Bununla ilgili duaları da var bilim adamların. Diyorlar ki: ''Yapacağım çalışmalarda bana ilminin kapılarını aç. İlminin sınırlarını bana genişlet. Bana yapacağım buluşlarda, keşiflerde bana ilham et. En güzeline, en doğrusunu. İnsanlara en faydalı olabilecek şekilde bana ilmini bağışla'' diye çalışmalarında dua ediyorlar. Ve bakın bu duayla işte, Allah iman eden bilim adamlarının yaptığı çalışmalarda bereket kılıyor. Öteki türlü diğer mesela bu ateist bilim adamları hem diğer bilim adamlarının yolunu tıkıyorlar ve bir de kendi saçma teorilerini ispatlamak uğruna milyarlarca dolar israf ediyorlar. Ve milyarlarca dolar israf ediyorlar. Bunu mesela yaratılışa inanan, ima eden bilim adamlarına bu kaynakları aktarsalar Allah'ın dilemesiyle tabii ki Allah büyük bir bereket açar. Ve bütün bu çaresi bulunamamış hastalıkların da çaresi bulunur. Allah'ın dilemesiyle bu da gerçekleşecek hepimiz göreceğiz Allah'ın izniyle.
SUNUCU: “Evrimciler ilk canlıyı laboratuvar ortamında elde ettikleri iddiasında bulunuyorlar. Bu doğru mu? Benim Evrim Aldatmacası kitabından öğrendiğime göre ilk canlılığın ortaya çıkışı ile ilgili olarak Harold Urey ve Stanley Miller'in yaptığı deneyin tamamen geçersiz olduğu ispatlanmıştır değil mi?" diyor seyircimiz. Sizden ikrar bekliyorum. Doğru mudur, değil midir diyor. Mete Zor, Trabzon.
ERKAN SEYHAN: Doğru. Yani geçersizliği tamamıyla ortaya çıktı, onu da yani birçok sahte düzenekler kuruldu, bir takım bilgilerin saklandığı, dolayısıyla o bahsettikleri gibi bir amino asidin oluşamadığı ortaya çıktı. Cold Track diye yani bir soğutucu sistem koymuşlar. Tabii böyle bir soğutucu sistem canlılığın onların iddia ettiğine göre ilk oluştuğu dönemde böyle bir şey yok. Onlar bir yandan ısıttıkları o malzemeleri işte sonuçta atomları, elementleri daha sonra yakalayabilmek için onları aniden soğuttukları bir mekanizma oraya yerleştiriyorlar. Bunu yaptıkları durumda da elde ettikleri şey canlılığın başlangıcı olabilecek bir şey mi? Asla ve kesinlikle değil. Zaten proteinin oluşumunda kullanılacak bir aminoasit de elde edemiyorlar. Artı aminoasit dediğimiz şey proteinin o kadar küçük bir parçası ki, onun gibi onlarca yüzlerce farklı çeşit aminoasit binlercesi bir arada olması gerektiği gibi dizilecek ve bütün bunların sonucunda tek bir protein ortaya çıkacak. Sonra o proteinler bir araya gelecekler hücreyi oluşturacaklar. Bunlar yani masal anlatmak gibi akıl almayacak şeyler.
Mesela biraz önce adı geçti Ali Demirsoy işte Türkiye'de evrim teorisinin en önde gelen savunucularından biri. Böyle bir proteinin kendi kendine oluşma ihtimalini, evrimci olmasına rağmen, bir maymunun rastgele daktilonun tuşlarına basarak insanlık tarihini yazmasına benzetiyor. Diyor ki, yani bu ihtimal bunun kadardır diyor. Yani protein kendi kendine oluşabiliyorsa bir maymun da rastgele daktilonun tuşlarına basacak ve insanlık tarihini yazacak. Bu diyor pratikte sıfırdır. Kendi de kabul ediyor. Ama diyor bu sıfırdır ama bunun alternatifi yaratılışı kabul etmek olduğuna göre, ben de diyor bunu kabul edemeyeceğime göre o zaman tekrar başa dönüyoruz diyor. Ve evrimi savunmaya devam ediyor. Yani böyle akıl almaz bir durum söz konusu.
Çünkü yani sizin o proteinlerin birleşip de olacağını iddia ettiğiniz hücrenin kompleksliği bir şehir gibi. İçinde enerji üreten santraller var. İçinde ait olduğu bütün o canlının bütün özelliklerini depoladığı bir şifreleme sistemi yani bir bilgisayar merkezi var. Artık maddeleri toplayan işte hani çöp arabaları gibi diyelim şeyleri var, bunları yok ettiği yerler var. Hücrenin geçici, seçici geçirgen zarı var. Düşünebiliyor musunuz? Yani zaten ismi akıl almaz bir şey. Seçici geçirgen. Yani bir zardan bahsediyoruz. Bu zar hücreye faydalı olan şeyleri içeri alıyor, faydalı olmayanları almıyor. Burada bile bir şuur var. Yani siz bunların atomların, hiçbir şuuru aklı olmayan atomların kendi kendine kör tesadüflerle bir araya gelip yaptığını iddia edeceksiniz. Yani bunu iddia etmek yine bu da zaten geçmişte yaşamış bir bilim adamının örneği. Böyle hani metaller şunlar bunlar dururken bir fırtına esip oradan bir uçak çıkmasını iddia etmek gibi bir şey. Yani onlar diyorlar ki aslında işin sonucunda işte bunun ham maddesi tamam, hepsi var. İşte toprakta, şurada, burada, e tamam. Uçağın da ham maddesi zaten her yerde var. Ham maddesinden de vazgeçtik. Bir uçağa ait bütün parçaları biz hepsini dolduralım. Böyle bir hangar gibi bir yere koyalım. Sonra orada fırtınalar essin, şimşekler çaksın, yani işte o doğal şartlar dedikleri her şey olsun. O parçalar birleşip kendi kendine uçak olur mu? Böyle bir şeyin mantığı var mı? Bırakın öyle uçak gibi kompleks bir şeyi, şu elimdeki basit kalem bile, hiç kimse, aklı olan hiç kimse şunun kendi kendine olacağını iddia etmez. Sonuçta bu da plastik. O zaman biz diyelim ki plastiği buraya koysak, çok uzun zaman geçse tesadüfler sonucunda bu birleşip kalem olabilir. Bu mesela ne kadar komik, bunu herkes kabul ediyor. Onlar yani, bunun milyonlarca kat akıl almazını iddia ediyorlar.
Diyorlar ki cansız atomlar kendi kendine birleşti, günün birinde bir hücre oldu, o hücre çoğaldı, iki oldu, dört oldu. Bunun bir kolu gitti insan oldu, öbür kolu gitti kabak oldu, fasulye oldu. Yani sadece hayvanlar alemi değil bir de bitkiler falan var. Sebzeler var, meyveler var yani onların iddiasına göre hepsi ilk bir canlı hücreden ayrılarak bu hale geldi. Aslında çok ciddiye alınacak bir iddia değil ama madem iddia ediyorlar cevap vermek gerekiyor.
ALİ SADUN ENGİN: Amino asitler konusu Urey-Miller deneyindeki. Erkan Bey soğuk tuzaktan bahsetti. Bunun dışında ilkel atmosfer şartlarında demir oksit bugün o zamanlara ait demir oksit kalıntılarına rastlandı. Demir oksit kalıntıların varlığı oksijenin varlığını gösteriyor. Böylesine bir ortamda oluşsa bile, tesadüfen oluşsa bile aminoasitler protein sentezlenmesi mümkün değil. Suyun içinde protein sentezlenemiyor. Ayrıca ozon tabakası olmadığından dolayı ultraviyole ışınları herhangi bir şey sentezlense bile bunun ultraviyole ışınları anında bunların ölmesine ve ortadan kaybolmasına sebep oluyor. Bu işin bakın bilimsel kısmı, yani zaten bunun çıkar bir tarafı yok, bilimsel olarak bir açıklaması yok. Ama gerçekten mantıklı olarak düşündüğümüz Erkan Bey'in de izah ettiği gibi bir kere amino asitler proteinin yapı taşı. Protein dediğimiz, yani bunları şöyle benzetme yaparsak. Amino asitler böyle bir binanın çimentosu, demiri gibi düşünelim. Proteini de tuğlalar gibi düşünelim. Ve bir bakıyoruz ortada kocaman bir gökdelen var. Şimdi biz yani bahçeye böyle yaysak demirleri, çimentosu yaysak, bütün tuğlaları koysak, beklesek de milyonlarca yıl bunlar kendi aralarında oluşup da yağmurun yağması, şimşeğin çakmasıyla ortaya bir tane gökdelen çıkar mı? Mümkünatı yok. Gerçekten de böylesine bir şeyin ortaya çıktığını bile farz etsek bakın. Yani Urey-Miller deneyinin sonucunu kabul bile etsek, oradan çıkan aminoasitleri koyun bir kaba. Onunla da yetinmeyin. Proteini de koyun bir kaba. Gidin eczaneden bugün protein tozları var biliyorsunuz. Vücut çalışanlar onu böyle içiyorlar. Yani onları alın, onu da bir kaba koyun. İstediğinizi yapın. İster ısıtın, ister elektrik verin. Milyonlarca yıl bekleyin. Onun içinden canlılık çıkmaz. Bu mümkün değil. İşin aslında özünü de bu var.
SUNUCU: Bir VTR’miz var. Mekke'nin fethiyle ilgili. İzin verirseniz ona bir şey yapalım. Kuran'da bir mucize var bununla ilgili. Bir VTR hazırlamış arkadaşlarımız. Onu izleyebilir miyiz? Yönetmen arkadaşımdan rica etsin.
VTR-
Mekke’nin Fethi – Kuran Mucizeleri
Peygamberimiz Hazreti Muhammed (sav) Medine'deyken bir rüya görür. Müminler güven içinde Mescid-i Haram'a girmişlerdir ve Kabe'yi tavaf ediyorlardır. Bunun üzerine Allah, Peygamberimiz (sav)’e katından bir yardım ve destek olarak Fetih Suresi’nin 27. ayetini vahyetmiştir. Rüyasının doğru olduğunu, eğer Allah dilerse müminlerin Mekke'ye girebileceklerini bildirmiştir.
“Andolsun Allah, elçisinin gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram'a güven içinde, saçlarınızı tıraş etmiş, kiminizle kısaltmış olarak ve korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih nasip kıldı.” (Fetih Suresi, 27)
Oysa Peygamber Efendimiz (sav), müminlere bu müjdeleri verdiğinde, mevcut durum buna elverişli değildi. Mekke'den Medine'ye hicret eden müminler, o zamandan beri Mekke'ye gidemiyorlardı. Üstelik müşrikler, müminleri Mekke'ye sokmamakta son derecede kararlı görünüyordu.
Ancak bir süre sonra bu durum tamamen değişti. Önce Hudeybiye barışı gerçekleşti ardından da Mekke fethedildi. Müslümanlar, tıpkı ayette belirtildiği gibi güven içinde Mescid-i Haram'a girdiler. Böylece Allah, Peygamber Efendimiz (sav)'e ilham ettiği müjdenin gerçek olduğunu göstermiştir. Mekke'nin fethinin müjdelendiği diğer ayetlerde de şöyle bildirilir:
“Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik. Öyle ki Allah senin geçmiş ve gelecek her günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola yöneltsin. Ve Allah sana üstün ve onurlu bir zaferle yardım etsin.” (Fetih Suresi, 1-3)
Kuran Allah’ın Sözüdür – Kuran Mucizeleri
Kuran-ı Kerim, her şeyi yoktan var eden ve ilmiyle tüm varlıkları kuşatan yüce Allah'ın sözüdür. Bunun sonsuz kanıtlarından biri, bilimsel konularda, geçmişten ve gelecekten verilen haberlerde hiçbir insan tarafından bilinemeyecek gerçeklerin ayetlerde haber verilmesidir. Üstelik tam 14 asır önce. Kuran'ın içinde yer alan her bilgi, bu ilahi kitabın bilinmeyen yeni mucizelerini ortaya çıkarmaktadır. Allah, bir ayetinde Kuran'la ilgili olarak:
“Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok çelişkiler bulacaklardı” (Nisa Suresi, 82) buyurmaktadır.
İnsana düşen ise Allah'ın indirdiği bu ilahi kitaba sımsıkı sarılmak ve onu kendine yol gösterici olarak kabul etmektir. Allah Kuran'da bizlere şöyle bildirir:
“Bu Kuran, Allah'tan başkası tarafından yalan olarak uydurulmuş değildir. Ancak bu, önündekileri doğrulayan ve kitabı ayrıntılı olarak açıklayandır. Bunda hiç şüphe yoktur. Alemlerin Rabbindendir. Yoksa bunu kendisi yalan olarak uydurdu mu diyorlar? De ki: Bunun benzeri olan bir sure getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüyseniz Allah'tan başka çağırabildiklerinizi çağırın.” (Yunus Suresi, 37-38)
“Bu indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Şu halde ona uyun ve korkup sakının. Umulur ki esirgenirsiniz.” (En’am Suresi, 155)
SUNUCU: Değerli izleyenlerimiz şimdi yine birlikteyiz. Adana'dan bir sorumuz var Erkan Bey. “Hayırlı akşamlar. Darwinistler geçen gün Sansürsüz programında, canlıların mutasyonlarla evrimleştiğini iddia ettiler. Ben mutasyonları hep kötüleştirici ve zarar verici olarak biliyorum. Mesela radyasyonun etkileri mutasyona uğratıyor hücreleri. Ama sonucunda neler olduğunu hepimiz biliyoruz. Darwinistlerin yararlı mutasyona ait verdikleri bir canlıyı daha iyi, daha mükemmel hale getirmiş, elle tutulur bir örnek var mı?” Sabri Gültekin Adana'dan öyle bir soru yöneltmiş bize.
ERKAN SEYHAN: Tabii ki yok. Zaten o programı ben de izledim. Orada işte yine o mutasyonu sanki evrimi gerçekleştiren bir mekanizmaymış gibi anlatan kişi bir örnek verindendi, veremedi. Yani tek bir tane bile örnek veremedi. Bunların hepsinin ağababası Dawkins, hatta VTR'si de izletildi. Ona da soruluyor, “faydalı bir tane mutasyon örneği verilebilir misiniz?” diyor. Böyle duruyor, duruyor, saniyeler geçiyor, örnek göremediği gibi programın kesilmesini istiyor. Veremiyorlar çünkü öyle bir örnek yok.
Seyircimizin de söylediği gibi mutasyonların %99'u zararlı, %1'i de etkisizdir. Mutasyonu şuna benzetmek lazım, yani herkesin anlaması için. Şimdi canlılığın özelliklerine ait bilgiler hücrelerde şifrelenmiş olarak duruyor. Bunu bir kitaba benzetelim. Yani bir kitabın içinde yazılı bilgiler var diyelim, o canlının özellikleriyle ilgili. Mutasyon dediğiniz şey, bu kitabı alıp işte duvardan duvara vurmak, onu suyun içine atmak, işte üstünden bir şeyle geçmek, yani dışarıdan kimyasal veya radyoaktif buna bir etki uygulamak. Bunlar da ne olur? Ya o kitabın içinden bir fasikül kopar, bir sayfa eksilir. Veya işte parçalanıp tekrar birleştiği için yerleri değişir. Zaten mutasyonlar da genelde böyledir. Ya bir özellik yok olur. Oradan bir bilgi kaybolur. Ya da bilgilerin yeri değiştiği için işte iki başlı bir canlı çıkar. İşte diyelim bir inek, olmadık bir yerinden iki tane daha bacak çıkar. Bir tane daha baş çıkar. Bunların hiçbiri o canlıya fayda sağlamaz. Zaten akıl var, mantık var. Siz bir kitap alıp duvardan duvara çarptınız diye o kitabın içine yeni bir bilgi girer mi? Yani bir türün bir türe dönüşmesi demek, o kitabın içine yeni bir bilgi girmesi demek. Böyle bir şey de zaten ancak o bilgiye zaten bilen, o bilgiye sahip olan birisinin o kitabın içine o bilgiyi eklemesiyle olur. Tesadüfle olmaz, kaza ile olmaz, rastlantılarla olmaz. Mutlaka şuurlu bir aktiviteyle olur. Şimdi öbür taraftan mutasyondan bahsediyorlar. Bir de bu mutasyonların sürekli olması gerekiyor. Yani siz bir canlıyı alacaksınız, mesela karada yürüyen bir canlı uçmaya başlayacak. Şimdi o mutasyon dedikleri şey sonucunda o karadaki canlının hem kanatları oluşacak, hem kemik yapısı değişecek, hem solunum sistemi değişecek, hem ayakları değişecek. Bu mutasyon ne menem bir şeyse, bütün bu değişiklikler o bütün organlarda aynı anda yavaş yavaş yavaş yavaş yavaş olacak, sonunda da yerde yürüyen kertenkele bir gün kanatlanıp uçacak. Bu hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, zaten tamamıyla bilimin bütün unsurlarına aykırı bir iddia. Yani biyolojiye aykırı, genetik bilimine aykırı, fiziğe aykırı, kimyaya aykırı bilimin hangi dalıyla incelerseniz inceleyin bu iddia yanlış.
Ha bir de en güzeli de zaten bunu halen doğruluğunu iddia eden kişi işte onu sormak. Bir tane o zaman faydalısını söyle. Hani vazgeçtik milyonlarca faydalının bir arada olmasından, ya bir tane söyle. İşte fosil hikayesi gibi. Var var var diyorsunuz, bir tane getirin diyoruz. Yok. E bu faydalı mutasyon olabilir diyorsunuz, bir tane söyleyin. Yok. Yok. Söyleyemezler çünkü.
ALİ SADUN ENGİN: Evet. Mutasyon konusunda isterseniz yine evrimci bilim adamlarının bir itirafıyla okuyarak konuyu kapatalım.
Mutasyonlar bakın, genetikçi Ranganathan şunu söylüyor:
“Mutasyonlar küçük, rastgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Bu üç özellik, mutasyonların evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini gösterir. Zaten yüksek derecede özelleşmiş bir organizmada meydana gelebilecek rastlantısal bir değişim ya etkisiz olacaktır ya da zararlı. Bir kol saatinde meydana gelecek rastgele bir değişim kol saatini geliştirmeyecektir. Ona büyük bir ihtimalle zarar verecek veya en iyi ihtimalle etkisiz olacaktır. Bir deprem bir şehri geliştirmez, ona yıkım getirir.” Gerçekten buradaki itirafta konuyu açıkça ortaya koyuyor.
ERKAN SEYHAN: Burada bir itiraf daha var. Bu da çok net. Diyor ki: “Doğal seleksiyonla beraber bile olsa,” bunu söyleyen evrimci bir bilim adamı, “mutasyonların 6 milyon yaşayan kompleks türün oluşumunda temel neden olduğunu iddia etmek, mantıkla alay etmek, delillerin ağırlığını reddetmek ve matematiksel ihtimal esaslarını yok saymak demektir” diyor.
Yani bilimin bütün ana dallarının hepsiyle alay edip yok saymak anlamına gelir. Kendileri söyleyip sonra halen televizyonlarda nasıl iddia ediyorlar onu da anlamak mümkün değil.
Bir de gerçekten yani şimdi düşündüğünüz zaman bize, bizden şuna inanmamızı bekliyorlar. Balık sudan çıktı, sürünmeye başladı. Dinozor kanatlandı, kuş oldu. Yani böyle iddiaları biz normal çocukluğumuzda masallarda rastlardık. İşte kurbağa bir anda prens olurdu falan. Mesela bu tip şeyler masallarda olabiliyor ama...
SUNUCU: Yani bir tanem manda yuva yaptı söğüt dalına.
ERKAN SEYHAN: Aynen onun gibi bir şey yani. Hayır o bile daha mümkün. Yani sağlam bir Söğüt bulur, çıkar dalına yuva yapar mı? Yapar yani. Zor ama hani oldu mu bir şekilde olur. Bunların dedikleri hiç olacak gibi değil. Çünkü şimdi düşünün. Şimdi balık suda. Şimdi mutasyonla bu ne olacak? Ayak sahibi olacak değil mi? Şimdi bir müddet sonra su da yine yüzen, şimdi daha tam bir sürüngen olana kadar karaya çıkma şansı yok. Böyle hafif bacakları olan bir balıklar olması gerekecek suda. Ama bir yandan da karaya çıktı nasıl bacak işini görmüyor şeyi var, solungaçlarının akciğere dönüşmesi lazım. Solungaçlar da bir taraftan hafif hafif akciğer oluyor olması lazım. Ya o akciğer, hafif birazcık akciğer olduğu an adam suda boğulur yani bu adam balık. E karaya o şekilde hadi ayaklar biraz tamamlandı çıkayım dese akciğer yok. Hemen havasızlıktan ölür. Bu nasıl olacak? Yani bu suyun içindeyken ciğerleri gelişse, yine ölüyor. Ciğerleri gelişti, ayakları gelişemedi, yine ölüyor. Karaya çıktığı zaman, bir de şimdi bu zamanı kullanıyorlar ya, çok uzun zamanda oldu. Hiç fark etmez. Siz trilyonlarca yıl bir balığı alın, sudan çıkartın, karaya koyun, ölür. Bunu katrilyon kere yapın, yine ölür.
ALİ SADUN ENGİN: Bakın bir de şöyle enteresan bir şey var. Yani bu çok önemli bir bilimsel gerçek. Bunu nedense hiç gündeme getirmiyor öğrenciler. Bakın Mendel Kanunları diye bir genetik kanunu var. Bize bunu ortaokulda öğrettiler. Deniyor ki, Mendel Kanunlarına göre, kazanılan özellikler bir sonraki nesle aktarılmaz, bitti. Bu çoktan net ispatlanıyor.
Yani siz mesela bakın ömrünüz boyunca spor yapın, kaslarınızı geliştirin, sizin çocuğunuz yine cılız bir çocuk olarak doğar. Yani mesela bir aslan istediği kadar mesela ekinlerin üzerinden görmek için kafasını uzatsın, boyunun uzadığını kabul edelim, Onun yavrusu yine normal bir aslan olarak doğacaktır. Yani, öyle çalışmayla, çabalamayla, doğal şartların içerisinde herhangi bir şekilde bir organ, bir uzuv gelişirse eğer, bunun çocuklarına aktarması gerekiyor. Bakın bu çok önemli. Bakın, mutasyon diyoruz. Diyorlar ki; mutasyon geldi, bir çarptı, faydalı bir değişiklik oldu. E tamam olsun. O nasıl çocuğuna aktaracak? Aynı mutasyonun, kendi üreme hücrelerinde, kromozomlarında ve DNA'sında olması gerekiyor ki, bu mesela diyelim dinozor, kanatlanacak ya. Ne olsun? Aradaki aşamalardan bir tanesi ufacık bir kanata benzeyen bir şey olsun. Hadi geldi bir mutasyon çarptı dinozora. Hadi diyelim buna böyle benzer bir şey çıktı o sırtında. E onun çocuğu yine dinozor çıkacak. Sırtındaki o şeyle çıkmayacak ki. Dolayısıyla o gelişmeyi aynı şekilde üreme hücrelerindeki DNA bilgisine aktarması ve bunu çocuğuna miras bırakması gerekiyor. İşte bakın bu mümkün değil. İstedikleri kadar senaryoyu yazsınlar. Yani isterlerse bir tane yıldırım çarpsın, aynı dinozor aynı anda kuş olsun. Yani hiç değişmiyor. Değişen bir şey yok.
ERKAN SEYHAN: Yıldırım çarptı bir anda kanatları çıktı. O bile daha iddia edilebilir öbürüne göre. Çünkü yani orada anlattıkları şey hakikaten yani elimizde bir kitap var, içinde bilgiler var, şimşek çaktıkça bir sayfa ekleniyor. Bir çakıyor, bir sayfa daha ekleniyor. Bu sayfalar da hepsi birbirini takip eden, birbirindeki bilgileri tamamlayan şeyler olmak zorunda. Yani çünkü kanat dediğiniz şey o kadar kompleks bir şey ki yani düşünün bir canlıyı uçuracak. Onun bütün ergonomik yapısı, işte bütün hava akımlarını sağlayacak, üstünde tüyleri olacak. Sadece kanadı olmayla bir canlı uçamıyor, kemiklerin içi boş. Havayı önden alıp arkadan bırakması gerekiyor. Yani bütün sistemleri farklı. Yani öyle şeyler olacak ki her şimşek çarptığında, her radyasyon yediğinde o canlının genetik kodlarına bütün bunlara ait bilgiler eklenecek falan. Yani bu hakikaten akıl alacak bir şey değil. Bunun olabilmesinin tek bir şeyi var, bir kere zaten uçmayı bilen ortada böyle bir kavram yokken bu kavramı bilen bir varlık olması lazım. Şimdi düşünsenize görmek diye bir şeyden bahsediyoruz. Şimdi evrimcilerin iddiasına göre canlılar gelişiyor, gelişiyor, gelişiyor. E şimdi görme diye bir şey yok. E görme diye bir kavram yokken o canlılardan herhangi biri bu bahsettiğimiz bir mahlukat tipi bir canlı, aklı olan, şuuru olan bir canlıdan bahsetmiyoruz. Görme diye bir şeyi hayal edebilmesi lazım. Böyle bir şey olabilir mi? Görme diye bir kavram yok ortada. Diyecek ki ben kendime göz yapayım da hani gözüm olsa ne iyi olurdu etrafı da görürdük hem. Hani birbirimizi de görürdük daha rahat giderdik gelirdik diyecek canlı. Sonra da vücudunda göz yapmaya başlayacak. Yani anlattıkları şey gerçekten ne masallara sığar, ne hikaye olarak kabul edilebilir? Yani hiçbir tarafından, bırakın bilimselliği, böyle bir şeyi nasıl iddia edebilir bir insan?
Bizim şu anda beş duyumuz var, altıncısını hayal etsek bile vücudumuzda inşa edebilir miyiz? Hadi kendimiz de duyudan da vazgeçtim, kanat geliştirelim çok iyi olurdu, trafiğe takılmadan giderdik oraya buraya. Hani yapısı da belli, hadi vücudumuzda bir şeyler yapalım da kanat çıksın, böyle bir şey mümkün mü? Hani biz aklımız var, şuurumuz var, tıp bilimi var, bir sürü şeyi kullanabiliyoruz, genlerle oynayabiliyoruz, bu durumda bile bunu yapmak mümkün değilken kör tesadüfler nasıl yapsın bunu? Kör tesadüfler nasıl göz oluştursun, kulak oluştursun, insan duyacak, görecek, rengarenk, üç boyutlu, yani hiçbir televizyonun gösteremediği, hiçbir kameranın çekemediği netlikte görüntüler beynimizin içinde kapkaranlık yerde oluşacak, bunlar da tesadüf de olacak.
ALİ SADUN ENGİN: Son olarak, biz işin mantığını detaylı anlattık ama bilimsel olarak yine önemli bir hususu eklemekte fayda var. Mutasyonların bir kere Paleotropik etki denen bir özelliği var. Paleotropik etki şu demek; Genler, bir DNA'daki genler aynı anda birçok özelliği kontrol edebiliyor. Yani aynı anda hem gözünün rengini, hem boyun uzunluğunu, hem başka bir organdaki bir fonksiyonu, bir işlevi kontrol edebiliyor. Dolayısıyla herhangi bir hücreye, bir DNA'ya bir mutasyon isabet ettiğinde herhangi bir özelliği geliştirici bir etkisi olsa bile diğer bu bahsettiğimiz diğer özellikleri bozuyor. Yani %100 faydalı olması gibi bir şey zaten kesinlikle söz konusu değil.
SUNUCU: Hemen özür dileyerek girmek istiyorum. Tam yerine geldik diye kestim. Kusura bakmayın lütfen. Vücudumuzdaki mucizeleri anlatan bir videomuz var. Hep beraber onu izleyelim.
VTR-
Siz bu filmi izlerken geçen her saniyede gözünüzde yaklaşık 100 milyar işlem yapıldı. Vücudunuzda 8 milyon hücre öldü. Ölen hücrelerin yerine 8 milyon yeni hücre yaratıldı. Her hücre ortalama 2000 protein oluşturdu. Vücudunuzda iki buçuk milyondan fazla alyuvar hücresi üretildi. Kalbiniz 83 santimetre küp kan pompaladı. Anne karnındaki bir ceninde 5 bin tane sinir hücresi üretildi. Aydan yola çıkan ışık gözünüze ulaştı. Güneşten gelen her bir foton 300 bin kilometre yol kat etti. Yağmurlarla yeryüzüne 16 milyon ton su indi. Yeryüzünde 100 şimşek çarptı. 4 bebek dünyaya geldi. Kendi içinizde ve etrafınızda her an her saniye gerçekleşen bu olayların ne kadar farkındasınız? Dahası bu olayların her birinin gerçekte çok büyük birer mucize olduğunu biliyor musunuz?
Günlük hayatın yoğun temposuna dalan insanların büyük çoğunluğu gerçekte ne kadar mükemmel bir sistemin içinde yaşadığından habersizdir. Kendi yaşamanın binlerce farklı olayın belirli bir düzen içinde işlemesine bağlı olduğunu dahi fark etmez. Oysa hem kendinin hem de evrendeki canlı-cansız tüm varlıkların ayakta kalmaları muhteşem bir sistemin hassas ve kusursuz bir biçimde işlemesiyle mümkün olmaktadır. Bu muhteşem sistemin sayısız halkalarından her biri diğerleriyle mükemmel bir uyum ve bağlantı halinde işler.
Bu halkalardan yalnızca bir tanesi bile olmasa veya işleyişinde bir problem olsa insanın hayal bile edemeyeceği aksaklıklar meydana gelebilir. Belki de bu durum dünyadaki canlılığın tamamen yok olmasına neden olabilir.
Dünyamız, bildiğimiz ve bilmediğimiz birçok hassas denginin hiç bozulmadan korunması sayesinde varlığını sürdürür. Evrenin genişleme hızı ve kütlesi, galaksilerin ve bu galaksilerde bulunan yıldız ve gezegenlerin dönüş hızları, yoğunlukları, sıcaklıkları bu dengelerden bazılarıdır.
Her sabah güneş doğar, her akşam batar, her yıl büyük bir düzen içinde dört mevsim oluşur. Tonlarca su gökyüzüne yükselir, sonra yağmur olarak yağar.
Allah, insanın haberi dahi olmadan, yeryüzündeki sayısız dengeyi her an, her saniye korur. Allah her gün toprağın içinden milyarlarca tohumu filizlendirir, onlardan meyveler ve sebzeler var eder, aynı anda dünyanın her yerinde milyarlarca canlıya rızık verir, hayatımızı devam ettirmemize olanak sağlayan tüm sistemleri bir düzen içinde ayakta tutar. O, gökleri ve yeri kontrol altında tutmakta, yeryüzündeki tüm canlıları bildikleri veya bilmedikleri büyük tehlikelere karşı her an korumaktadır.
Tüm bunlarda düşünen insanlar için ibretler bulunduğunu Allah bir ayetinde şöyle haber vermektedir:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, geceyle gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeylerle denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip yaymasında, rüzgârları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde, düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.” (Bakara Suresi, 164)
SUNUCU: Değerli izleyenlerimiz, herkese iyi akşamlar diyen Aylin Kahraman tarafından şahsımıza gönderilmiş, sevgili Ali Bey ile Erkan Bey'e gönderilmiş bir soru var. “İndirgenemez komplekslik nedir, evrime karşı nasıl bir delil oluşturur?” diyor Aylin kardeşimiz.
ERKAN SEYHAN: Şimdi, indirgenemez komplekslik hakikaten evrim teorisini kökünden yıkan konulardan bir tanesi. Yani yüzlerce, binlerce konudan bir tanesi.
İndirgenemez kompleksliğin anlamı şu, insan vücudundaki birçok organın yapısı mevcut durumuyla var olduğu zaman işlev görebiliyor. Yani buna en güzel örneklerden bir tanesi göz. Daha açıklayıcı olması için onu söyleyeyim. Göz yaklaşık kırk ana parçadan oluşan bir organ. Bu kırk parçanın tamamı aynı anda var olduğu zaman göz görebiliyor. Yani otuz dokuz parçası var, bir tanesi eksikse göz göremiyor. Şimdi bu niçin evrim teorisini yıkan bir şey? Şimdi evrimcilerin iddiası şu, diyorlar ki, kompleks organlar zaman içinde küçük küçük gelişmelerle ortaya çıktı ve son haline geldi. Böyle bir iddiaları var. Aslında yine kendilerinin başka bir iddiası var. Onda da diyorlar ki kullanılmayan organlar da zaman içinde körelip yok oldu, işlevlerini kaybetti. Şimdi bir kere zaten bu iki iddia birbirine taban tabana zıt. Niye zıt? Şimdi gözden bahsediyoruz. Gözün bir göz kapağı var. Alt tarafına geliyorsunuz, yani gözün ana yuvasında şeffaf iris var. İçinde ışığın ayarını yapan mekanizması var. Arkasında ışığın üzerine düştüğü retinası var. Retinanın üzerine ışık düştükten sonra bunu elektrik sinyaline çeviriyor. Daha sonra bunların beyne aktarıldığı sinirleri var. Bunun gibi onlarca işte yaklaşık ana kırk parçası var. Diyelim ki bu şeffaf doku insan vücudunda oluştu. E bunun tek başına hiçbir anlamı yok ki. Görmüyor, niye oluşsun? Oluştuğunu varsayalım. E bu kullanılmadığı için bunun zaman içinde yok olup gitmesi lazım. Ha yok, yok olmayacak bu evrimcilerin dediğine göre. Onun arkasında ışık ayarını yapan iris kısmı meydana gelecek zamanla, tesadüfen. Tesadüfen meydana gelecek dedikleri şey de otomatik ışık ayarı yapıyor. Yani hani bu fotoğraf makinelerinde, kameralarda olan ışık ayar sisteminin çok daha mükemmeli var. Hiçbir fotoğraf makinesinin, kameranınki o kadar hızlı değil ve o kadar sessiz de değil. Tesadüfen bu da oluşacak. Sonra tesadüfen retina oluşacak. Retina da üzerine düşen ışığı elektrik sinyaline çeviriyor. Bakın yani çok acayip bir şeyden bahsediyoruz. İncecik, milimetre bazında kalınlığından bahsedebileceğimiz bir et parçası, üzerine düşen ışığı anlamlı elektrik sinyaline çeviriyor. Tesadüfen böyle bir doku oluşacak. Bütün bunlar oluştuğunda ama halen ortada göz diye bir şey yok. Görme diye bir durum da yok. 39 tanesi oluştuğunda halen elimizde çöp var. Et parçaları var. Hiçbir işe yaramıyorlar. Zaten her bir parçası işe yaramadığı için yok olması gereken şeyler zamanla bu kırk parçasını sabırla tamamlayacak, sonunda göz olacak ve o göz de bu kadar mükemmel bir şekilde üç boyutlu rengarenk görmeye başlayacak. Şimdi bu zaten işte yine başlı başına bilimin bütün dallarını yok sayan, aklı, mantığı, her şeyi hiçe sayan bir iddia. Bu kırk aşamanın da ayrı ayrı fosilleri olması lazım, bunlar da yok.
Yani zaten böyle bir şeyi nasıl iddia edebilirsiniz? Yani o zaman bu ne demektir? Gözün bir kere var olabilmesi için o yapının tamamını bilen, o hiç başlamadan o iş, görme diye bir kavramdan zaten haberdar olan bir varlık olması lazım. Onun zaten planını yapan bir varlık olması lazım. Ve onu oraya koyan, orada yaratan bir varlık olması lazım. Bunun başka hiçbir açıklaması yok. Başka türlü görme diye bir şey olamaz. Başka türlü göz diye bir şey oluşamaz. Yani hiç kimse bir odaya girdiğinde karşısına bir kamera çıksa, herhalde bu kamera uzun zaman içinde burada kendiliğinden olmuştur der mi? Bizim göz dediğimiz şey o kameradan çok daha kompleks. Bu nasıl kendi kendine olacak? Kimin şuuru bunu meydana getirecek? O canlının mı? E canlı zaten göz diye bir şeyden haberi yok ki kendine nasıl göz yapsın? Görme diye bir kavramdan haberi yok. E diyorlar ki işte doğanın bir takım şeyleri.. Doğa ne? Yani doğa dediklerini bir tanımlasınlar. Doğa mucizesi diyorlar mesela işte. Tabiat ananın yaptığı falan. Tabiat ana dedikleri onlar nedir yani? Tabiat ana diye bir varlık, bir güç mü var? O canlılara göz mü yapıyor? Haşa. Bu tamamıyla insanları kandırmak için uydurdukları bir takım kavramlar. Öyle tabiat ana diye öyle bir şey yok. Tabiat ana denilen şey işte canlıların bütününe verilebilecek bir ad. İşte ağaçlar, taş, toprak, hayvanlar, bitkiler hani buna çok istiyorlarsa tabiat ana desinler de o tabiat ananın öyle bir şeyler yaratma, göz meydana getirme gibi bir özelliği yok. Bu ancak ve ancak sonsuz kudret sahibi Allah'ın yaratmasıyla olacak bir şey.
Çünkü o Allah ki, biraz önce izlediğimiz VTR'lerde, ayetlerde de belirtildiği gibi, insana hiç yokken işitme vermiş, göz vermiş, gönüller vermiş. İşitmeyi, görmeyi, gönülleri o hiç yoktan var etmiş. Biz hiçbirimiz yokken zaten bütün onların bilgisine sahibi olan o yüce Allah insanlara bunları bahşetmiş ki biz de bunlara sahip olduğumuza şükredelim, sahip olduğumuz o özelliklerle Allah'ı analım, yarattıklarını tanıyalım. İnsan gibi yaşayalım. Bunları bize verene nankörlük edip, inkar etmek için bir de böyle hani işte şeyler uydurmak artık yani hani hiçbir açıklanabilir, hiçbir vicdana sığar tarafı yok. Ama bütün hani bizim için diyorlar ya işte siz bunu inancınızdan söylüyorsunuz. Bunların hepsini bir kenara koyalım. Bunun hiçbir bilimsel dayanağı yok. Yani bunu bilimin hiçbir tarafına yamayarak iddia edemezler. Hiç kimse kalkıp da göz kendi kendine oluşmuştur diyemez. Kulak kendi kendine oluşmuştur diyemez. Tat alma sistemi kendi kendine oluşmuştur diyemez. Dokunmak diye bir şey var, burada değiyorsunuz. Sert mi, yumuşak mı, kumaş mı, metal mi? Bunu aynı anda hissediyorsunuz. Bu akıl alır bir şey değil. Bunun hangi evrimsel mekanizmayla bu meydana gelecek? Dolayısıyla bunlar tamamıyla safsata işte yani şey de indirgenemez komplekslik de budur. Yani bir organın mükemmel haliyle var olması durumudur. Yani daha basit bir hale getirilememesi durumudur. Yani siz bu masayı şu halinden masa fonksiyonunu bozmadan daha basit bir hale getirebiliyor musunuz? Bakarsınız mesela bir bacağını kaldırınca bu devriliyorsa, yok, bu böyle dört tanesiyle böyle kalmak zorunda. Ve bu, bu şekilde yapıldığı zaman bunun adı masa. Yoksa öbür türlü devriliyorsa masa olmuyor zaten.
ALİ SADUN ENGİN: Bu görme fonksiyonunu anlattığın gibi tam da bunun çok mükemmel bir örneği var. Üstelik fosil kayıtlarında var. Yeryüzünde ilk ortaya çıkan canlılar Kambriyen döneminde çıkıyor. Bu yaklaşık günümüzden 520 ila 530 milyon yıl öncesini temsil ediyor. Bu dönemde ortaya çıkan canlının ismi trilobit. Bu trilobitte mükemmel bir görme sistemi var. Az önce söylediğiniz gibi birçok parçadan oluşan göz bir anda ortaya çıkması gerekiyor. Yani böyle parmağın şıklatılması gibi. Yani bir anda olması gerekiyor ki o göz fonksiyonlu görebilsin. Yoksa yavaş yavaş bir şey görebilir hale gelemiyor. Bunun da en güzel kayıt, bilimsel kaydı fosil kayıtlarında mevcut. 530 milyon yıllık, 535 milyon yıllık trilobit canlı ismi verilen canlılarda günümüzde gördüğümüz, tarih boyunca gördüğümüz en kompleks göz yapılarından bir tanesi. Günümüzde yaşayan sineklerin, böceklerin göz yapısının bir benzeri olan petek göz yapısına sahip gözleri var trilobit ismi adı verilen canlının. Okyanusun derinlerinde yaşıyor, okyanusun zemininde yaşıyor. Bu canlı ve bu okyanusta bulunan bu yüksek basınca dayanabilmesi için gözleri yine petek petek yapılmış. Ve iki tane gözü var vücudunun iki tarafında. Bir gözünün içerisinde bakın yaklaşık 600 ila 700 tane peteksi yapı var ve her petek yapısının içinde iki tane lens var. Biliyorsunuz insan gözünde, bir tek insan gözünde bir lens vardır. Odaklamaya yarar, nesneleri netleştirmeye yarar. İki gözümüzde iki tane lensimiz var. Ama bunların, bu canların bir tek gözünde 600x2, 1200 tane lens var. Bir gözün trilobit canlısında. Ve bakın ki bu göz yapısı günümüzdeki böceklerin göz yapısıyla komplekslik açısından birbirlerine çok benziyor. İkisi de çok kompleks. Bu bize bilimsel olarak neyi kanıtlıyor? Bakın evren teorisinin iddia ettiği, ilk ortaya çıkan canlılar ilkel canlılardı, bunlar zaman içerisinde, milyonlarca yıl içerisinde yavaş yavaş gelişerek gelişmiş canlılara döndüler diye iddia ediyorlardı evrimciler. Böylesine ilkellikten gelişmişliğe doğru bir gelişmenin var olmadığını bize ispat ediyor bu trilobit fosilleri. Çünkü baktığımızda günümüz böceğinin gözü de aynı komplekslikte, 530 milyon yıl önceki göz de yine aynı kompleksliğe sahip. Sonuçta komplekslikte bir artma bir azalma söz konusu değil. İkisi de aynı komplekslik. Bu da zaten tek başına evrim teorisini çürütmeye geçiyor.
SUNUCU: Evet. Tekrar bir Diyarbakır'dan Yaşar Özcan izleyenimiz bize bir soruyu yöneltmiş. “Merhaba. Darwinistler canlılığın kör tesadüfler sonucu oluştuğunu iddia ederken bir protein molekülünün tesadüfen oluşma ihtimalinin 10 üzeri 9502'de bir ihtimal olduğunu düşünmüyorlar mı? Merak ediyorum.”
ERKAN SEYHAN: Düşünmüyorlar herhalde. Yani tabii ki bunu düşünüyor olsalar veya işte bütün program boyunca konuştuğumuz konu aslında. Yani birçok evrimi savunan bilim adamı bir şekilde samimi sohbetlerinde bu itiraflarda bulunuyorlar. Yani bunun olamayacağını belki de kendilerinin de farkındalar ama bu onlar için artık ideolojik bir şey olmuş. Yani sonuçta evrim teorisi yoktur demek, Allah'ın varlığını kabul etmek anlamına geliyor. Allah'ın varlığını kabul etmek demek, o zaman Allah'ın emirlerine uyarak yaşamak anlamına geliyor. Bu herhalde işlerine mi gelmiyor, istemiyorlar mı? Artık bir şekilde bunun için inkar ediyorlar. Ya da bir kısmı bu gerçeği, bu kadar açık olan bir şeyi fark edemiyor, düşünmek istemiyor.
Yani bir protein, biraz önce de konuştuk, bir protein oluşmasıyla da hiçbir şey bitmiyor. Bir proteinin oluşması doğru seyircimizin söylediği şey. Sıfır ihtimal. Pratikte, matematikte bunun karşılığı sıfır ihtimaldir. E ama hadi o sıfır ihtimale rağmen bir tane protein oldu diyelim, hiçbir şey olmuyor ki. Bir sürü çeşit protein olacak. O bir sürü çeşit protein, şuurlu bir şekilde bir araya gelecek, her bir fonksiyonu farklı olan bir canlı hücresini oluşturacak. O canlı hücreler bir araya gelecek, farklı organları oluşturacak.
Yani program esnasında izlediğimiz VTR'de anne karnında çocuğun oluşumunu gösteriyor. Şimdi canlılık var olmuş, insan var olmuş, bütün bu durumda bile o bebeğin oluşması zaten başlı başına o kadar büyük bir mucize ki. İlk başta tek bir hücre var, anne karnında o hücreler çoğalırken, bir zaman sonra hücrelerin bir kısmı gidiyor kol oluyor, bacak oluyor, bir kısmı mide oluyor, bir kısmı gidiyor beyin oluyor, bir kısmı saç oluyor, bir kısmı tırnak oluyor. Bunlar neye göre karar veriyorlar? Yani hücreler kendi arasında organizasyon mu yapıyor? Hani sen git tırnak ol, ben bilmem ne. Aralarında tartışma çıkar, kavga çıkar. Herkes beyin olmak ister. Kim gidip tırnak olmak ister? Oluyor mu? Hiçbir şey olmuyor. Hepsi gidiyor, herkes vazifesini biliyor, görevini yapıyor. Şimdi burada zaten çok büyük bir plan, büyük bir şuur var. Yani orada her hücre ne olacağını bilerek yaratılıyor zaten. O her çoğaldığında.
E zaten bütün canlılara bakıyorsunuz. Bizim daha hani işte gözümüzle her yerde görebileceğimiz. Kediler mesela işte doğuyor. Yavru kediler bir müddet sonra başlıyorlar işte temizlenmeye, işte kendilerini temizliyorlar. Yaşam tarzları ona göre, tuvalet alışkanlıkları ona göre. Köpeğe bakıyorsunuz onlarınki başka. Hiç annesini babasını görmese de her kedi olması gerektiği gibi davranıyor. Köpek olması gerektiği gibi davranıyor. Arılara bakıyorsunuz onlar doğuyorlar, hiç eğitime falan gerek yok. Hemen bal üretmek için hemen başlıyorlar vazifeye. E kuşlara bakıyorsunuz, bir yerde doğuyor, daha önce hiç gitmediği bir yere göç ediyor. Zaten o gideceği rotayı bilerek dünyaya geliyor. Onun o genlerinde var, onun yaratılışında zaten o içine konmuş. Mesela ayette Allah zaten çok açık bir şekilde söylüyor, “bal arasına vahyettik” diyor. Bal arasına vahyedilmiş, o da çıkıyor çiçeklerin arasında, çiçeklerin tozlarını topluyor, getirip bal üretiyor. Dünyanın en akıl almaz depolama sistemini yapıyor. Altıgen petekleri inşa ediyor, en mükemmel depolama sistemiyle o balları depoluyor. Kendine lazım olandan 10 katı fazla bal üretiyor. Niye? Çünkü yine ayette belirtildiği gibi, insanlara şifa olan balı üretiyor. Kendisi için üretmiyor, insanlara şifa olan bir gıda üretiyor. Yani dolayısıyla işte kör atomlar tesadüfler sonucu geldi de bütün bunları yaptı demek akıl alacak bir şey değil ve tamamıyla bilimselliğin dışında bir iddia.
ALİ SADUN ENGİN: Bir de seyircimizin sorusu var, niye hala bunu inkar etmeye devam ediyorlar, niçin bunu destekliyorlar diye bir sorusu var. Erkan Bey'in söylediklerinin yanı sıra bir de şöyle bir gerçek var. Bakın Allah kesin var. Bu kesin bir gerçek inşaAllah. Ve Allah bütün insanlara vicdan denen bir sigorta koymuş inşaAllah. Yani nefs var, vicdan var. Ve insanlar ateist olsun, evrimci olsun, komünist olsun, her kim olursa olsun, Müslümanlar da dahil, herkes gerçeği apaçık biliyor. 10 üzeri 950'de bir ihtimal deniyor ya, evrimci de biliyor onun 10 üzeri 950'de bir ihtimali olmayacağını. O da biliyor zaten. Yani o da farkında konunun. Ama zaten bakın bu psikolojinin en güzel açıklaması her zaman olduğu gibi yine Kuran-ı Kerim'de mevcut. Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyuruyor diyor ki: ''Vicdanları kabul ettiği halde nefislerindeki gurur ve büyüklenme dolayısıyla bunu inkar ettiler'' diyor. Cenab-ı Allah en güzel şekilde bize açıklamış. Bu sorunun cevabı bu aslında.
Yani görüyorlar zaten. Yani bakın bir tek gül bile insanın iman etmesi için yeterli. Bir tane tohum, bir tane yaprak atıyorsunuz toprağa. Oradan bir şey çıkıyor ve muhteşem bir kokusu var. Nasıl olur bu? Dünyanın dört tarafına gidin, bütün gülleri koparın, bütün güller aynı kokar. Hiç farklı kokan bir güle rastladınız mı? E bu koku nereden geliyor? Toprağı alın elinize koklayın. Yani kötü bir kokusu vardır toprağın. Toprağın içinden nasıl parfüm çıkar? Yani bunu çok sakin bir kafayla düşünseniz zaten yaratılışın dışında başka bir tesadüf yani gerçekten belli ki insan bunu gurur ve büyüklenme dolayısıyla bu gerçeği inkar ediyor. E zaten bu da bizi 14 asır önce Cenab-ı Allah Kuran-ı Kerim'de en güzel biçimde bildirmiş.
ERKAN SEYHAN: Bir de hepsinin özünde de zaten onların hepsi Allah'ın dilemesiyle oluyor. Sonuçta Allah Kuran'da bize inkar eden insanların olacağını söylüyor. O ayet tecelli etmiş oluyor. Yani yoksa gerçekten normalde olacak bir şey değil, o da bir Allah'ın mucizesi. Yani bu kadar açık delillerin varlığı bu kadar aşikarken halen birilerinin inkar ediyor olması işte o ayetin tecelli etmesi için, birileri de görecek bütün bunlara rağmen, inkar edecek, siyahla beyaz gibi öyleleri olacak ki inanan insanların güzelliği, kıymeti ortaya çıkacak. Birileri aksini iddia edecek ki bizim bunları anlatmamıza vesile olacak, bunları konuşmamıza vesile olacak. Evrim teorisi diye bir şey ortaya atmasalardı biz oturup bu sohbeti yapamayacaktık. Böyle güzel bir mübarek gecede, Ramazan gecesinde vesile olmuş oldular. Evrim teorisinden bahsederken Allah'ın yaratılışını anlatmamıza vesile oldu. Bunların hepsi Allah'ın çizdiği kader içinde. O da onların kaderinde. Onun için birileri böyle inkar edecek birileri de onların cevabını verecek inşaAllah.
SUNUCU: Bir başka soruya geçiyorum. “İyi akşamlar. Şimdiye kadar bulunmuş 250 milyon fosil arasından bir tane bile ara geçiş formunu bulamadılar. Buna rağmen evrimciler nasıl hala ara geçiş formu olduğunu iddia edebiliyorlar?” Sami Gürpınar, Adapazarı.
ALİ SADUN ENGİN: Evet buna cevap vermiştik aslında.
Bakın zaten şimdi evrim diyoruz. Sürekli evrimcilerin bir takım iddiaları var, varsayımları var. Bunların ne kadar saçma olduğunu ortaya koyuyoruz ama bakın, hiçbir şekilde cevap vermeye dahi yanaşamadıkları bir konu var ki, bilimsel gerçeklerin ışığında. Beş duyumuzla algıladığımız bu dünyayı nerede gördüğümüz ve bu görenleri ve bu duyanları kimin gördüğü, kimin duyduğu sorusu. Evrimcilerin, Darwinistlerin bu soruya verebilecek hiçbir cevapları yok. Darwinici bir izahla, Darwinist bir izahla ruhun, bütün bunları gören Allah'ın kendi ruhundan üflediği candır insanlara. Bunun hiçbir şekilde Darwinist ve materyalist bir izahı yok. İşte en çok, yani en çok kaçınılan konu da budur aslında. Yani bakın şöyle büyük bir mucize, ışık var, bu geliyor, bu ışık elektrik sinyaline dönüştürüyor. Az önce Erkan Bey görme duyusunu anlatırken bunu izah etti. Ve karanlık bir yerde, bakın kafa atası karanlık tamamen. Bunu hakikaten çok iyi düşünmek gerekiyor. Güneşli bir günde, yüzünüzü gökyüzüne çeviriyorsunuz, gözünüz kamaşıyor değil mi güneşten? Ama beyninizin içi kapkaranlık, bakın bu çok önemli bir şey. Karanlığın içerisinde aydınlığı görüyorsunuz. Peki bu aydınlığı kim görüyor? Proteinleri oluşturan moleküller mi? Proteinler mi? Proteinleri ne oluşturuyor? Atomlar. Atomların görme gücü var mı? Yok. Atomlar sonuçta proton ve netron etrafında dönen elektronlardan oluşuyor. Bir çekirdek etrafında vızır vızır büyük bir şeyle sürekli elektronlar dönüyor. Bu ışığı, bu göz kamaştıran ışığı bu atomlar görebilir mi? Hayır. Bakın işte bunu evrimciler kesinlikle açıklayamıyor.
Bir örnek daha vereyim. Şu anda sizinle konuşuyoruz ve bütün seyircilerimiz bizi televizyonlar aracılığıyla, televizyonların hoparlörlerinden dinliyor değil mi? Evet. Fiziksel ve bilimsel açıklamasına baktığınızda ses nedir? Ses mesela budur. Masaya vurduğumda bir titreşim oluşur. Bu fiziksel bir titreşimdir. Fiziksel bir titreşim kulak zarınıza gelir. Yine kulak zarınızı fiziksel bir şekilde titretir, değil mi? Bu daha sonra örs, üzengi ve çekiş kemikleri aracılığıyla, yine fiziksel bir hareket ile salyangoza aktarılır ve salyangoza üzengi kemiği vurur. Ve vurduğu zaman salyangozun içerisinde bulunan sıvı dalgalanmaya başlar. Devam ediyorum. Bu salyangozun içinde bulunan sıvının hareket ettirdiği tüycükler vardır. Bu tüycüklerin kapıları vardır. Bu suyun hareketiyle bu kapakları açılır ve içine potasyum iyonları dolar. Ve bu potasyum iyonları bu hücre içerisinde elektriklenme meydana getirir. Bakın çok önemli bir şey bu. Biyokimyasal bir elektriklenme sürecinden bahsediyoruz. İlk başta gelen fiziksel bir sesi, fiziksel bir ileti yani kulak zararına çarpan fiziksel bir tepkiyi elektrik sinyaline çeviren, biyokimyasal elektriğe çeviren bir sistemle karşı karşıyayız. Bakın bunu söylediğimde aslında beyninizin içi sessiz, zifiri sessiz diyelim buna. Ve buradaki sorumuz şudur; bu görüntüyü gören, bu berrak görüntüyü gören, bu mükemmel sesleri duyan kimdir? Evrimcilerim buna bir cevabı yok.
SUNUCU: Son Erkan Bey'e neler söylemek istersiniz?
ERKAN SEYHAN: Bu konuya kısa bir ekleme yapayım. İnsanın bir de öyle bir tarafı var ki, işte o gördüğü görüntüden zevk alan, duyduğu sesten mutluluk duyan, sevdiği insanın sesini telefonda bile duyduğunda böyle bir içinde neşe hisseden, müzikle ritim tutan, bunları nasıl açıklayacaklar? Yani o alınan zevkler, o işte mutluluklar, hüzünler, küçük bir çocuğa duyulan şefkat, acıma duygusu, merhamet duygusu, bunu hangi etle, hangi kemikle, hangi atomla açıklayacaklar? Bunların hepsi Allah'ın insana kendinden üflediği ruhtur. Ruhtadır bunlar. Gören de, işiten de, işte o sevgiyi, şefkati hisseden de hepsi budur. Bunların hiçbiri de etle, kemikle, atomla açıklanacak şeyler kesinlikle değildir. Onun için evrimcilerin iddia ettiği o felsefenin ne bilimsel bir dayanağı vardır, ne mantıksal, ne akla uygun bir tarafı. Dediğimiz gibi bu aslında bir anlamda bizim bunları konuşmamıza vesile olan bir konu. O da hepimizin kaderinde olan bir şey. Dünyanın kaderinde olan bir şey. Ben herkese mutlu, hayırlı, huzurlu bir Ramazan diliyorum. Bizi tüm izleyenlere, tüm Türkiye'ye. Sizlere de çok çok teşekkür ediyoruz bu imkanı sağladığınız için.
SUNUCU: Değerli seyircilerimiz, biz bu akşam keyifli bir sohbet yaptığımıza inanıyoruz. İnşaAllah sizler de bu keyifli sohbetten en az bizim kadar bunun manasını anlamış ve bu konuda duyarlı olmuşsunuzdur. Gelecek gelen maillerden, sorulardan bu belli zaten. Biz neden konuklarımıza soru sormuyoruz? Çünkü bize öylesine yoğun mail geliyor ki biz izleyicilerimizin sorularını konuklarımıza yöneltmek istiyoruz. Biz bu gece konuya hakim iki tane özel konuklarımızı ağırladık. Her ikisine de ben şahsım adına teşekkür ediyorum.
ERKAN SEYHAN: Biz teşekkür ederiz, Allah razı olsun.
SUNUCU: Yine çok becerikli, işini iyi bilen teknik bir ekiple çalıştık. Ben yayında ve yapımda emeğe geçen tüm arkadaşlarım adına hepinize hayırlı geceler diliyorum. Bu arada biz önümüzdeki hafta aynı gün ve aynı saatte Tempo TV'de yine birlikte olacağız. Hepinize hayırlı geceler, kazancınız bereketli, geceniz mübarek olsun.
A9TV Televizyonu Adnan Oktar Harun Yahya Sohbetler Belgeseller A9 TV Yeni Frekansımız: Türksat 3A Uydusu FREKANS: 12524 Dikey Batı Sembol Oranı: 22500